|
HITTİN KORKUSU
"Eğer bir yerde geleceğe yönelik bir güven yoksa, insanlar
geçmişe sıkı sıkıya sarılırlar. Bugün de biz devletimizin
kırkıncı yıldönümünü hararetle kutluyoruz, çünkü yetmişinciyi,
altmışıncı hatta ellinciyi de kutlayabileceğimizi garantileyecek
hiç kimse yok aslında."1
— İsrail'in 1988 yılında düzenlenen 40. Yıl törenleri
hakkında bir Knesset (parlamento) üyesinin yaptığı yorumdan
Bundan sekiz asır önceydi.
Kral Guy of Lusignan'ın komutasındaki Haçlı ordusu,
Taberiye gölüne doğru ilerliyordu. Hava son derece sıcaktı,
Filistin'in çölü andırır atmosferi içinde binlerce şövalyenin
üzerlerindeki ağır zırhlarla yürümesi oldukça zordu
bu yüzden. Güneşin kavurucu sıcaklığı 50-60 kiloyu bulan
zırhlarla birleşince yol dayanılmaz bir hal alıyordu.
Yanlarında ise çok az su vardı. Bu nedenle, yalnızca
bir kaç saatlik bir yol olan Seforia-Taberiye yolu,
Haçlı ordusu için bir türlü bitmeyen bir azaba dönüşmüştü.
Aslında bu sıcak yolculuğa çıkıp çıkmamak konusunda
epey tartışmışlardı. Taberiye gölünün etrafında, Selahaddin
Eyyubi komutasındaki Müslüman ordusunun kendilerini
beklediğini biliyorlardı. Çok az suları vardı ve Taberiye'ye,
savaş alanına ulaştıklarında suya kavuşup kavuşmayacaklarından
emin değildiler. Bu nedenle, Haçlı ordusu içindeki "güvercinler"—örneğin
Raymund of Tripoli— Taberiye'ye kadar gidip Selahaddin'le
savaşmanın kendileri açısından korkunç bir felaket olacağını
öne sürmüşlerdi. Müslüman esirlere yaptığı işkencelerle
ünlenen, Müslüman kervanlarını basıp masum hacıları
kılıçtan geçiren, hatta bir kaç yıl önce Kabe'yi yıkmak
için Mekke'ye ordu yollamış olan Reynauld of Chatillon
ise bu fikre şiddetle karşı çıkmış ve "Tanrı'nın düşmanları"
olarak tanımladığı Müslümanların bu büyük fırsat kullanılarak
yok edilmeleri gerektiğini savunmuştu. Kral Guy da Reynauld'a
ve onun gibi düşünen radikallere uymuş ve Ortadoğu,
hatta dünya tarihinin en önemli savaşlarından biri olarak
anılacak olan çatışmaya doğru yola çıkmıştı.
Haçlı ordusu susuzluktan perişan bir durumda Taberiye
gölünün yakınına vardığında korktuğu şeyle karşılaştı.
Selahaddin Eyyubi'nin orduları gölün kıyısını tamamen
çevirmiş, gölün etrafındaki kuyuları ise kullanılamaz
hale getirmişlerdi. Müslüman ordusunu yararak göle ulaşmayı
düşündülerse de, vazgeçtiler. Hıttin adlı tepenin eteklerinde
kamp kurarak geceyi geçirmeye karar verdiler.
O gece, Ramazan ayının 27. gecesiydi, yani İslam geleneğinde
"Kadir gecesi" olduğu tahmin edilen ve "bin aydan hayırlı"
olan gece. Gece boyunca Selahaddin'in askerleri Haçlı
ordusunun çevresini sessizce kuşattılar. Günün ilk ışıklarıyla
birlikte saldırı da başladı. Ve 90 yıl önce Filistin
topraklarına büyük bir zaferle girmiş olan Haçlı ordusu
aynı derecede büyük bir bozguna uğradı. Haçlı askerlerinin,
hatta şövalyelerin önemli bir bölümü göle ulaşmaya çalışırlarken
boğazlandı, bir kısmı savaşırken öldü, bir kısmı da
teslim oldu.
Yıl 1187'ydi. 1095 yılında Avrupa'dan yola çıkan ve
1099 yılında Kudüs'e ulaşarak buradan Antakya'ya kadar
uzanan bir coğrafya üzerinde görkemli bir Haçlı Krallığı
kuran Batılı Hıristiyanlar ("Frank"lar), aradan geçen
88 yıldan sonra büyük bir yıkıma uğramışlardı.
Haçlılar 88 yıl önce ilk geldiklerinde Kudüs'ü almayı
başarmışlardı, çünkü etraflarında birleşik bir İslam
ordusu yoktu. Ortadoğu'daki Müslüman emirlikleri birbirleri
ile çekişmekten, Haçlılara karşı direnmeye zaman bulamamışlardı.
Ancak Haçlıların acımasızca döktükleri Müslüman kanları
ümmetin dört bir yanında tepki uyandırmış ve bunun sonucunda
da birleşik bir "cihad" ilan edilmişti. Önce Şam Emiri
Mahmud Nureddin sonra da onun halefi Selahaddin tarafından
önderlik edilen "cihad", tüm Müslümanları tek bir kutsal
hedef için birleştirmiş ve "Hıttin Zaferi" kazanılmıştı.
Hıttin'in ardından hiç bir ciddi askeri gücü kalmayan
Haçlı Krallığı'nın büyük bölümü Selahaddin Eyyubi tarafından
ele geçirildi. En önemli hedef, kuşkusuz Kudüs'tü. Selahaddin
Eyyubi, hiç kan dökmeden, 2 Ekim 1187 günü ordusuyla
birlikte Kudüs'e girdi. O gün, aynı zamanda, Hz. Muhammed'in
Mekke'den Kudüs'e mucizevi bir biçimde götürüldüğü "Mirac"
gecesinin de yıl dönümüydü. Şehirdeki Hıristiyanlar,
1099'daki Haçlıların yaptıkları gibi, Selahaddin'in
de kendilerini topluca katledeceğinden korkuyorlardı,
ama öyle olmadı. Tek bir Hıristiyan bile öldürülmedi.
Hatta Franklar hariç, Doğu ve Grek Hıristiyanlarının
şehre yerleşip ibadetlerine devam etmelerine izin verildi.
Ancak Kudüs, ait olduğu yere, yani İslam'a döndürüldü:
İlk iş olarak, Kubbet-üs Sahra'nın üzerine oturtulmuş
olan büyük haç yerinden indirildi ve 88 yıllık bir aradan
sonra kutsal şehirde ilk kez ezan okundu.
Kudüs, bu tarihten sonra 8 asır daha Müslümanların
egemenliğinde yaşayacaktı.
Haçlılar, Selahaddin Eyyubi'nin zaferinden sonra Filistin'den
tamamen yok olmadılar. Hıttin'den kurtulan şövalyeler
önce Sur kentinde toplandılar, sonra Akra kalesini ele
geçirdiler ve Haçlı Krallığı, bir daha hiç bir zaman
Kudüs'ü alamasa da, bir yüzyıl daha Akra'da ve çevresinde
yaşadı. Ancak bu umutsuz inat, 1291 yılında tamamen
kırılacak ve tüm Haçlılar, bu kez genç Memluk emiri
el-Eşraf Halil tarafından, denize döküleceklerdi. Arap
tarihçi Ebu el-Fida, şöyle yazıyordu:
Bu fetihle birlikte, şimdi tüm Filistin Müslümanların
oldu. Bu, bir zamanlar kimsenin beklemediği, hatta hayal
bile edemediği bir sonuçtu. Şimdi tüm Suriye ve tüm
kıyı bölgeleri, bir zamanlar Mısır'ı ve Şam'ı bile ele
geçirmeyi düşünen Frank'lardan tamamen temizlendi. Allah'a
şükürler olsun. 2
1291'deki bu "denize dökülme" vakasından sonra, 20.
yüzyıla dek bir daha hiç bir Batılı güç—Napoleon'un
1800'lerin başındaki başarısız seferi hariç— Ortadoğu'ya
girmeye cesaret edemedi. Tam anlamıyla bir "Müslüman
denizi" olan Ortadoğu, içine yabancı ve en önemlisi
düşman bir unsurun girmesine izin vermemişti. Büyük
bir askeri ve finansal güce dayanarak Filistin'i ele
geçiren Haçlılar, içine girdikleri "bünye" tarafından
reddedilmiş, dışarı atılmışlardı. Bu, Hıristiyanlar
için iyi bir ders olmuştu; bir daha o homojen bünyenin
içine girmeye çalışmadılar.

Israil, Hittin korkusunu, bir baska deyisle denize
dökülme stresini, 1948-67 arasindaki dönemde yogun
biçimde yasadi. Düsman bir Arap denizinin ortasindaki
birkaç milyon nüfuslu bir Yahudi Devleti'nin,
hem de Araplara karsi gerçeklestidigi onca tecavüzün
ardindan varligini sürdürmesi büyük bir sorundu.
Bu "kusatilmislik" psikolojisi, iktidardaki Isçi
Partisi'nin o yillarda bastigi yandaki posterine
de yansimisti. Israil'in büyük basarisi ile sonuçlanan
1967'deki Alti Gün Savasi, getirdigi "zafer sarhoslugu"
ile bu korkuyu biraz dagitti. Ama bu da geçiciydi.
|
Ancak 1291'deki "denize dökülme"den tam 6 asır sonra
bu kez bir başka dinin mensupları aynı şeyi denemeye
karar verdiler. Filistin'e "dışardan" girip orada bir
devlet kurmayı hedeflediler. Bu proje, onların dini
ve ulusal kültürlerinde yüzyıllardır varlığını koruyan
bir rüyaydı aslında. Ama bu rüyayı gerçeğe dönüştürebilecek
bir siyasi güce ve zihinsel formasyona yeni kavuşmuşlardı.
Hıttin'deki bozgundan sonra geçen yüzyılların ardından,
Kudüs'ü müslümanların elinden almak için yeni bir sefer
başlatmaya karar vermişlerdi.
Bu kez sefer, Yahudiler'in seferiydi.
SİYONİZM'İN NEO-HAÇLI SEFERİ
Yahudiler, Hıristiyan Avrupa'da yüzyıllar boyu dışlanmış
ve gettolaşmış bir toplum olarak yaşadılar. Tefecilik
ve bankacılıktaki başarıları onlara büyük bir maddi
zenginlik kazandırdı, ancak modern çağa dek hemen hiç
bir Avrupa ülkesinde Hıristiyanlarla eşit haklara ve
doğrudan siyasi güce sahip olamadılar. Hıristiyan Avrupa,
"İsa'nın katilleri" sıfatıyla tanımladığı Yahudiler'e
hep mesafeli davrandı.
Ancak modernizmle birlikte Avrupa'nın Hıristiyan kimliği
de hızlı bir erozyona uğradı. Kilise'nin öğretileri
etkisini yitirip yerine seküler düşünce ve ideolojiler
hakim oldukça, Yahudiler'in üzerindeki hukuki kısıtlamaların
nedeni de ortadan kalktı. Nitekim Fransız Devrimi'nin
ardından Avrupa ülkelerinde birbirini izleyen bir "Yahudi
özgürleşmesi" ("emancipation") yaşandı. Yahudiler, devlet
kademelerine girmeye, parlamenterlik, hatta bakanlık
koltuklarına ulaşmaya başladılar. Bu, asırlardır ekonomik
alanda sınırlı kalmış olan Yahudi gücünün, bundan sonra
siyasi alanda da kendini göstereceği anlamına geliyordu.
Ancak modernizmin Yahudiler açısından tüm bunlardan
çok daha farklı bir sonucu daha vardı. Bu, ulus-devletlerin
kurulmasıyla yakından ilgiliydi. Modernizm öncesi Avrupa'da
bugün anladığımız biçimde bir "millet" kavramı ve millete
dayalı bir ulus-devlet modeli yoktu. Oysa dini kimliğin
yok edilmesiyle doğan boşluk milliyetçilikle doldurulunca,
ortaya kendisini tek bir milletin ürünü ve hakimi sayan
ulus-devletler çıkmaya başladı. Mümkün olduğunca homojen
bir millet kurmak amacını taşıyan bu yeni devletler,
Yahudiler açısından ciddi bir soruyu da gündeme getirdiler:
Yahudiler de Fransızlar, İngilizler ya da Almanlar gibi
birer müstakil ulus muydular? Ya da yalnızca bir dini
cemaatten mi ibarettiler?
Kimi Yahudiler, bir millet değil, yalnızca bir dini
grup olduklarında ısrar ettiler ve kendilerine "Musevi
Fransız", "Musevi Alman" gibi kimlikler bulmaya çalıştılar.
Milli yönden, Avrupa ulusları içinde "asimile" olmak
istediler.
Oysa kendilerini bir ulus olarak tanımlayan milliyetçi
Yahudiler, bu "asimilasyon"a kesinlikle onay vermeyeceklerdi.
Bu konuda onlarla aynı şekilde düşünen bir ikinci grup
daha vardı hem de: Antisemitler, yani Yahudi düşmanları.
Modernizmin hastalıklarından biri olan ırkçılık tarafından
üretilmiş olan antisemitler, Yahudiler'i içinde yaşadıkları
ülkelerin etnik ve ırksal homojenliğini bozan zararlı
bir unsur olarak görüyorlardı. Asimilasyonist Yahudiler'e
karşı Yahudi milliyetçileri ve Avrupa ırkçıları arasında
doğan bu ilginç stratejik yakınlık, bir süre sonra gizli
bir işbirliğine dönüşecek, Nazi Almanyası ile zirveye
çıkan bu işbirliği, asimilasyonist Yahudiliğin fiili
olarak sona erdirilmesiyle sonuçlanacaktı. 3
Yahudilik bir ulus olarak kabul edildiğinde ise ister
istemez önemli bir soru ile karşılaşılıyordu. Avrupa'daki
tüm uluslara az-çok homojen birer devlet bulunduğuna
göre, Yahudiler için de bir ulus-devlet oluşturulmalı
değil miydi? Ve dahası, bu ulus-devlet nerede olmalıydı?
Theodor Herzl adlı Avusturyalı bir Yahudi gazeteci
tarafından 19. yüzyılın son yıllarında başlatılan "Siyonist"
hareket, bu sorulara kesin cevaplar buldu. Evet, bir
Yahudi Devleti mutlaka kurulmalıydı; Yahudi ulusunun—ve
hatta Yahudi ırkının— asimilasyondan ve antisemitizmden
kurtularak yaşamını sürdürmesi için, sadece Yahudiler'e
ait olan bir ülkeye ve devlete ihtiyaç vardı.
Peki bu devlet nerede kurulmalıydı?... Siyonistler,
İngiltere tarafından önerilen Uganda gibi opsiyonlara
fazla rağbet etmeden, hemen karar verdiler: Filistin'de...
Filistin, 19 yüzyıl önce Yahudiler'in vatanıydı; MS
70 yılında Romalılar tarafından bu "kutsal" diyardan
sürülerek diasporaya dağılmışlardı. Ve şimdi, 19 yüzyıllık
bir aradan sonra, buraya dönmeye karar vermişlerdi.
Nitekim hareketin ismi de Filistin'i, dahası Kudüs'ü
çağrıştırıyordu; "Siyonizm" kelimesi, Kudüs'ün yanıbaşındaki
kutsal "Siyon Dağı"ndan geliyordu.
Siyonistler Filistin'i bir Yahudi vatanı haline getirebilmek
için önce Osmanlı İmparatorluğu nezdinde çeşitli girişimlerde
bulundular, ancak özellikle Halife II. Abdülhamid zamanında
hiç bir sonuç elde edemediler. Bu nedenle, I. Dünya
Savaşı'na dek pek çok insan Siyonizm'i ham bir hayal
olarak gördü. Ancak savaşta Filistin Osmanlı egemenliğinden
çıkıp İngiltere'nin mandası haline gelince, hele bir
de Majestelerinin Hükümeti 1917'de yayınladığı ünlü
Balfour Deklarasyonu ile "Filistin'de bir Yahudi Vatanı"
projesine destek verdiğini ilan edince, Siyonist projenin
süksesi büyük ölçüde arttı. İki Dünya Savaşı arasındaki
dönem, başta Avrupa olmak üzere Yahudi diasporasının
farklı bölgelerinden başlatılan Yahudi göçleriyle, Filistin'i
"Yahudileştirmek" için girişilen ısrarlı bir mücadeleye
şahit oldu.
İngiltere'nin Filistin'i manda haline getirmesi, Müslüman
Araplar'ın arasında büyük bir tepki yaratmamıştı. Çünkü
o dönemde zaten tüm Ortadoğu sömürgeleştirilmişti ve
mandacılık adeta doğal bir modaydı. Ancak Siyonistler'in
Filistin'e akın akın Yahudi göçmenler getirmesi, Araplar'ı
son derece rahatsız etti. Çünkü Yahudi göçü, sömürgecilikten
farklı olarak, bölgeye yepyeni bir halkın girdiği anlamına
geliyordu. Sömürgeciler şartlar gerektirdiğinde çekip
gidebilirlerdi, ama eğer bölgeye yeni bir halk yerleşirse,
onu gasp ettiği topraklardan "denize dökmeden" çıkarmak
mümkün olmazdı.
Kısacası Siyonist proje, Ortadoğu gibi az-çok homojen
(ezici bir çoğunlukla Müslüman-Arap) bir coğrafyanın
içine, yabancı bir halk yerleştirmek amacını güdüyordu.
Ve doğal olarak bu halk için belirli bir toprak da gerekecek,
diğer bir ifadeyle Ortadoğu'nun yerleşik halkından zorla
toprak alınacaktı. Hem de bu toprak, "kutsal" bir topraktı;
her üç din için de kutsal sayılan Filistin'i, en önemlisi
de Kudüs'ü içeriyordu.
Bir başka deyişle, önce Hıttin Savaşı'nda sonra da
tam olarak 1291'de bozguna uğratılan Haçlılar'dan yüzyıllar
sonra, Ortadoğu'ya "yabancı" bir unsur daha giriyordu.
Bu unsur da aynen Haçlılar gibi Filistin'i üzerinde
yaşayan sahiplerinden zorla geri alacak ve Batı'dan
gelen askeri güçlerle ayakta kalacaktı. Yeni bir Haçlı
Seferi başlatılmıştı adeta.
Araplar'ın çeşitli isyanlarına, saldırılarına, direnişlerine
rağmen, Siyonist proje 1947 yılında gerçeğe dönüştü.
İngiltere'nin Filistin'den çekilerek ülkenin geleceğini
Birleşmiş Milletler'e havale etmesinin ardından, ülkenin
Araplar'la Yahudiler arasında yarı yarıya paylaşımını
öngören BM planı uygulamaya kondu. 19 yüzyıl aradan
sonra dünya üzerinde ilk kez bir "Yahudi Devleti" kurulmuştu.
Bir başka açıdan da, altı buçuk yüzyıl sonra ilk kez
Ortadoğu'nun Müslüman coğrafyasında "yabancı" bir devletin
bayrağı dalgalanmaya başlamıştı.
Hem Filistin'deki hem de komşu ülkelerdeki Araplar
bu "yabancı" unsuru bünyeden atabilmek için harekete
geçtiler ve 1948 yılı içinde iki taraf arasında kanlı
bir savaş yaşandı. İsrailliler, "Bağımsızlık Savaşı"
adını verdikleri mücadeleyi kazandılar ve Araplar'ı
püskürterek BM'nin kendilerine verdiğinden daha da büyük
bir toprağı ele geçirdiler. Filistin; Şeria (Ürdün)
nehrinin Batı kısmı—sonradan "Batı Şeria" olarak anılır
oldu—ve Akdeniz kıyısındaki Gazze kentinin etrafındaki
küçük cep—sonradan "Gazze Şeridi" olarak anılır oldu—hariç,
tümüyle İsrail'in egemenliği altına girdi.
Israillilerin
"Bagimsizlik Savasi" adini verdikleri 1948 savasindan
bir görünüm; Atli Yahudi birlikleri
|
Araplar'in çesitli isyanlarina,
saldirilarina, direnislerine ragmen, Siyonist
proje 1947 yilinda gerçege dönüstü. Ingiltere'nin
Filistin'den çekilerek ülkenin gelecegini Birlesmis
Milletler'e havale etmesinin ardindan, ülkenin
Araplar'la Yahudiler arasinda yari yariya paylasimini
öngören BM plani uygulamaya kondu. 19 yüzyil aradan
sonra dünya üzerinde ilk kez bir "Yahudi Devleti"
kurulmustu. Bir baska açidan da, alti buçuk yüzyil
sonra ilk kez Ortadogu'nun Müslüman cografyasinda
"yabanci" bir devletin bayragi dalgalanmaya baslamisti.
Hem Filistin'deki hem de komsu ülkelerdeki Araplar
bu "yabanci" unsuru bünyeden atabilmek için harekete
geçtiler ve 1948 yili içinde iki taraf arasinda
kanli bir savas yasandi. Israilliler, "Bagimsizlik
Savasi" adini verdikleri mücadeleyi kazandilar
ve Araplar'i püskürterek BM'nin kendilerine verdiginden
daha da büyük bir topragi ele geçirdiler.Filistin;
Seria (Ürdün) nehrinin Bati kismi-sonradan "Bati
Seria" olarak anilir oldu-ve Akdeniz kiyisindaki
Gazze kentinin etrafindaki küçük cep-sonradan
"Gazze Seridi" olarak anilir oldu-hariç, tümüyle
Israil'in egemenligi altina girdi.
|
Bu arada, hem "Bağımsızlık Savaşı" sırasında, hem de
sonrasında İsrail tarafından ciddi bir "etnik temizlik"
programı uygulandı. Bu yeni "Haçlı Seferi" de, Filistin'i
Müslüman ahalisinden gasp ederken bu ahaliyi toplu katliamlardan
geçiren ilk Haçlılar gibi, kurduğu yeni devletin topraklarını
homojenleştiriyordu: 1 Ocak 1948 günü Filistin'de 600
bin Yahudi ve bunun iki katı kadar Arap yaşarken, 1
Ocak 1950'de Araplar'ın sayısı 150 bine düştü. 4
48 Savaşı, Araplar için büyük bir yenilgi, İsrail içinse
büyük bir zaferdi. Ancak her iki taraf da bu durumun
geçici olduğunu ve ilerde kolayca değişebileceğini biliyordu.
Çünkü Haçlılar da bundan 9 asır önce gösterişli bir
zaferle Filistin'i ele geçirmiş, ama sonra bir gün çekip
gitmek zorunda kalmışlardı. İsrail'in Haçlılar'ın başaramadığı
bir işe soyunduğunun herkes farkındaydı. İsrailli psikolog
ve siyaset bilimci Benjamin Beit-Hallahmi'ye göre, "İsrail'in
problemi, Haçlıların kaderini izlemekten nasıl kurtulabileceğini
bulmak"tı, 5 Araplar
ise, "bu yeni Haçlılar'a karşı kendilerini birleştirecek
ve zafere ulaştıracak yeni bir Selahaddin beklemeye
başlamışlar"dı. 6
O günden bu yana Araplar'ın beklediği gibi bir Selahaddin
çıkmadı. Ama onu izlemeye çalışan başarısız taklitler
gezindi ortada. Bu yüzden de İsrail'in yeni bir Hıttin
yaşamaktan dolayı duyduğu endişe, ya da bir başka deyişle
"Hıttin Korkusu", hep canlı kaldı.
Ve bu yüzden, 1948 sonrasında Ortadoğu, büyük ölçüde
bu "Hıttin Korkusu" ve onun türevleri tarafından şekillendi.
YENİ HAÇLI KRALLIĞI VE YENİ HAÇLI TERÖRÜ
İsrail Devleti, kurulduğu günden itibaren Filistin'deki
varlığını sağlamlaştırmaya yönelik bir siyaset izledi.
Üzerinde en çok durulan hedef, ülkedeki Yahudi nüfusunun
artırılmasıydı. Bu amaçla, diaspora Yahudiler'ini Filistin'e
taşımak için yüzyılın başından beri yürütülen transfer
işlemlerine hız verildi. Nazi toplama kamplarındaki,
Avrupa'daki, Kıbrıs'taki İngiliz "bekleme kampı"ndaki
ve İslam dünyasının farklı yörelerindeki Yahudi toplulukları
büyük bir kampanya dahilinde Filistin'e göç ettirildiler.
5 Temmuz 1950'de Knesset (İsrail Parlamentosu) tarafından
çıkarılan Geri Dönüş Kanunu ile, "dünya üzerindeki her
Yahudi'nin bir oleh (göçmen) olarak İsrail'e yerleşmeye
hakkı vardır" hükmü kabul edildi.
İsrail, aynı Haçlıların 9 asır önce yaptıkları gibi,
Ortadoğu'daki varlığını sağlamlaştırmak için Filistin'e
dışarıdan kendi halkını getiriyordu. Haçlılar, Kudüs'e
gelirken yalnızca bir ordu olarak değil, aynı zamanda
bir halk olarak gelmişlerdi. (I. Haçlı Seferi'nde, profesyonel
askerlerin yanısıra, çok sayıda sivil insan da yollara
dökülmüştü). Kudüs'ü aldıktan sonra da Avrupa'nın dört
bir yanından Filistin'e "hacılar" götürülmüş, bunların
bazıları da bu kutsal topraklara yerleşmeye karar vermişlerdi.
Yahudi Devleti, Haçlıların yolunu izliyordu. Zaten
Ortadoğu gibi homojen bir coğrafyaya dışardan zorla
girip, sonra da orada kalabilmek için izlenebilecek
tek bir yol vardı. İsrail, aynı yol üzerinde ikinci
denemeyi yapıyordu.
Yahudi Devleti ile Haçlı Krallığı arasındaki önemli
bir benzerlik de, uyguladıkları terör ve hatta "vahşet"ti.
Haçlılar, Ortadoğu'ya öldürerek girmişler, öldürerek
ilerlemişler ve Kudüs'ü de içindeki Müslümanları toplu
katliamlardan geçirerek almışlardı. Antakya Kalesi'nde
ve Kudüs'te sivillere karşı uyguladıkları vahşet, Batılı
kaynakların da onayıyla, tarihin gördüğü en büyük kıyımlardandı.
Vahşet, Haçlıların gözünde "stratejik" bir gereklilikti
aslında. I., II. ve III. Haçlı Seferleri sırasında korkunç
sivil kıyımları gerçekleştiren Franklar, sayıca kendilerinden
çok olan Müslümanların arasında korku ve ümitsizlik
yaymak ve bu psikolojik avantajı askeri alanda kullanmak
istiyorlardı. İngiliz tarihçi Karen Armstrong'a göre,
Haçlı terörünün—örneğin III. Haçlı Seferi sırasında
1191'de Richard the Lionheart'ın Akra Kalesi içindeki
3 bin Müslüman'ı kadın-çocuk ayrımı yapmadan boğazlamasının—pragmatik
amacı, hem asker hem de sivil Müslümanlar arasında korku
ve panik yaratmaktı. 7
Aynı strateji, yeni "Haçlı Krallığı"nın sahibi olan
İsrailliler tarafından da izlendi. 1948 Savaşı sırasında
ve sonrasında, İsrailliler Arap nüfusa karşı bilinçli
bir terör uyguladılar. Amaç, büyük bir korku ve panik
yaratarak Araplar'ı evlerini terk edip göç etmeye zorlamaktı.
Kullanılan yöntemler de yeterince "korkutucu"ydu doğrusu.
İsrail terörünün sıradan bir örneği, bir görgü şahidi
tarafından daha sonraları şöyle anlatılacaktı:
...80-100 kadar erkek, kadın ve çocuk öldürülmüştü.
Çocukları kafalarına sopa- larla vurarak öldürdüler.
Her evden en az bir kişinin canına kıyıldı. Köylerde
erkek ve kadınlar yiyecek ve su verilmeksizin evlere
kapatıldılar. Sonra da sabotajcılar gelip evleri havaya
uçurdu. Bir kumandan, bir ere emir vererek, havaya uçurmak
istediği bir evin içine 2 kadın kapatmasını söyledi.
Bu arada bir asker, öldürmeden önce bir Arap kadının
ırzına geçtiğini anlattı. Yeni doğmuş bir çocuğu olan
Arap kadınına birkaç gün süreyle etraf temizlettirildikten
sonra kadın ve çocuk öldürüldü. 'Harika bir adam' diye
nitelenen iyi yetiştirilmiş, iyi bir eğitim görmüş kumandanlar,
aşağılık katiller haline gelmişti. Hem de gelişen korkunç
olayların içinde ister istemez bu duruma düşmüş değillerdi.
Aksine soykırımı ve yoketme metodlarını bilinçlice kullanıyorlardı.
Onlara göre dünyada ne kadar az Arap kalırsa, o kadar
iyiydi. 8
İsrail'in Davar gazetesinde yayınlanan üstteki satırlar,
1948'de Dueima adlı Filistin köyünün ele geçirilmesi
sırasında yapılanlara tanıklık eden İsrailli bir askerin
katliam hatıralarıydı.
Bu satırlarda anlatılanlar, istisnai bir terör eylemini
değil, İsrail'in stratejik terörünün sıradan bir örneğini
tarif ediyordu. Bir diğer "sıradan örnek", İsrailliler'in
devlet kurdukları yılda, 1948'de Deir Yassin köyündeki
Arap halka karşı giriştikleri katliamdı. Menahem Begin'in
yönettiği İsrailli teröristler, Kudüs yakınlarındaki
Deir Yassin köyüne düzenledikleri baskın sırasında,
hamile kadınların ve çocukların da dahil olduğu 280
kadar Arap köylüsünü sokaklarda dolaştırdıktan sonra
kurşuna dizmişlerdi. Ve bir de önemli "detaylar" vardı:
Öldürülen genç kızların çoğunun ırzına geçilmiş, erkeklerin
cinsel organları koparılmıştı. Siyonistler bazı kurbanları
öldürmek için bıçak kullanmışlardı. Raporlarda "ortadan
ikiye biçilen" küçük bir kız çocuğundan da söz ediliyordu.
9
Bu şekilde altı ay içinde Arap köylerine düzenlenen
sayısız baskınlarla 400 bine yakın Arap, yurdunu terketmek
zorunda bırakıldı. Deir Yassin Katliamı bu baskınların
sadece birisiydi. İsrailliler'in yıllar içinde terör
yoluyla boşalttıkları köy sayısı, İsrail'in "muhalif"
entellektüellerinden biri olan Israel Shahak'ın tespit
ettiği rakama göre, 385'ti. Bu köylerin arasında, korkutma
yöntemiyle boşaltılanların yanında, Deir Yassin'le aynı
kadere uğrayanlar da vardı.
Yahudi Devleti, savaş alanında da bu tür abartılı vahşetler
uygulamıştı. Emekli Albay ve tarihçi Moşe Givati'nin,
1995'de yayınladığı "Çöl ve Alevlerin İçinde" adlı kitabında
yazdığına göre, 1948, 1956 ve 1967'deki Arap-İsrail
savaşlarında İsrail ordusu savaş esirlerine inanılmaz
işkenceler yapmış; esir alınan Mısırlı askerlerin gözleri
sigara ile dağlanmış, cinsel organları kesilerek ağızlarına
tıkanmıştı.
Tüm bu vahşet, başta da belirttiğimiz gibi, stratejik
bir amaç taşıyordu. İsrailliler, aynı Haçlılar gibi
kendilerinden sayıca çok üstün bir düşmanla karşı karşıyaydılar.
Bu düşmana karşı üstün gelebilmek ve kendi varlıklarını
korumak için büyük bir askeri güce ve psikolojik üstünlüğe
sahip olmalıydılar. Uyguladıkları abartılı vahşet, bu
ikinci faktörü sağlamak içindi.
Ancak aynı Haçlılar gibi, İsrailliler de vahşeti kullanmakla
stratejik bir hata yaptılar. Karen Armstrong'a göre,
Haçlılar'ın sivillere karşı uyguladıkları işkence ve
cinayetler, Müslümanları panik ve ümitsizliğe düşürmek
yerine, motivasyonlarını artırmıştı. 10Müslümanlar,
Haçlı vahşeti nedeniyle psikolojik bir çöküntüye uğramak
yerine, daha da radikalize olmuşlardı.
Kurulduktan bir kaç yıl sonra, İsrail de aynı sorunla
karşı karşıya kaldı.
RADİKALİZASYON VE SAVAŞ
Arap rejimlerinin 1948 Savaşı'nı kaybetmeleri ve İsrail'in
uyguladığı "etnik temizlik" harekatına seyirci kalmaları,
Arap dünyasında çok ciddi siyasi tepkiler doğurdu. 1950'lere
dek, Ortadoğu'da İngiltere ya da Fransa tarafından sömürgecilik
döneminde yaratılmış olan monarşiler vardı. Bu monarşilerin
hemen hepsi, Batı'yla iyi ilişkiler içinde olan muhafazakar
krallar tarafından yönetiliyordu. Ancak İsrail karşısında
gösterilen sözkonusu zaafiyet, Arap toplumu içinde kralların
güvenilirliğini ciddi bir biçimde sarstı. Bunun sonucunda
da Arap dünyası, 1950'lerin başından itibaren, İsrail'e
ve onun en büyük destekçisi olan Batı'ya karşı sert
bir söylem geliştiren radikal milliyetçi akımların gelişimine
şahit oldu.
Bu radikalizasyon dalgası bir domino
etkisi içinde tüm Ortadoğu'yu sardı. 1950 yılında, Ürdün
Kralı Abdullah ibn-i Hüseyin bir suikaste kurban gitti.
Asıl büyük devrim ise iki yıl sonra Mısır'dan geldi:
İngiltere tarafından tahta oturtulmuş olan ve hala "İngilizler'in
adamı" sıfatını koruyan Kral Faruk, ordu içindeki milliyetçi
ve "anti-emperyalist" bir cunta tarafından devrildi.
İlerleyen yıllarda, önce Suriye, sonra da Irak'ta, mevcut
krallıklar devrildi ve yönetim, solcu/milliyetçi bir
ideolojiyi benimseyen "Baas" (Yeniden Doğuş) hareketinin
eline geçti. Mısır'da iktidarı ele geçiren Cemal Abdünnasır
"Arap sosyalizmi" ve "anti-emperyalizm"e dayalı yeni
bir söylemle tüm Arap dünyasını sarstı. Hatta Suriye
ile Mısır arasında siyasi bir birlik sağlanarak "Birleşik
Arap Cumhuriyeti" kuruldu.
Nasır'ın yolunu izleyen Arap dünyası, İsrail'in mutlaka
"denize dökülmesini" ve böylece işgal etmiş olduğu Arap
topraklarının "kurtarılmasını" hedefliyordu. Bunun için
de, İsrail'in en büyük destekçileri olan "Batılı emperyalistler"den
(önceleri Fransa ve İngiltere'den, 1956'dan sonra ise
ABD'den) tamamen uzaklaşmaya karar verdiler. Giderek
Sovyetler Birliği'yle, onun müttefikleriyle ("İkinci
Dünya"ya) ve bağımsızlıklarını yeni kazanmaya başlayan
Üçüncü Dünya ülkeleriyle ittifaklar kurmaya başladılar.
Nasır, Tito ve Nehru ile birlikte, NATO'ya ya da Varşova
Paktı'na bağlı olmayan ülkeleri biraraya getiren Bağlantısızlar
hareketinin liderliğini üstlendi. Tüm amaç, İsrail'e
ve onun arkasındaki Batı'ya karşı güçlü bir Arap- Üçüncü
Dünya cephesi oluşturabilmekti.
Tüm bu durum, elbette İsrailliler'e büyük bir tehdidin
varlığını haber veriyordu. Yahudi Devleti, işgal edip
etnik yönden "temiz" hale getirdiği Arap toprakları
üzerinde rahat bırakılmayacaktı. İsrail, bir "Hıttin
Korkusu"na kapılmakta haksız değildi.
Nitekim 1950'lerde başlayan radikalizasyon dalgası,
İsrail'le silahlı bir çatışmaya girmekte gecikmedi.
İlk olarak İsrail'e karşı gerilla hareketleri başladı.
1951 ile 1956 yılları arasında, İsrailliler'in verdiği
rakamlara göre, Yahudi Devleti sınırlarına yönelik 3000
silahlı çatışma ve 6000 sabotaj girişimi gerçekleşti.11
İlk büyük karşılaşma ise, Nasır'ın Süveyş Kanalı'nı
millileştirdiğini açıklaması üzerine 1956 yılında yaşandı.
Nasır'ın bu hareketi, İsrail için olduğu kadar Ortadoğu'ya
sömürge coğrafyası olarak bakmakta ısrar eden Fransa
ve İngiltere için de bir tehdit sayılırdı. Bu nedenle
bu üç ülke, Süveyş'i işgal etmek için anlaştılar. İsrail
ordusu, 26 Temmuz günü Sina Yarımadası'na girerek Süveyş'e
kadar ilerledi, Fransız ve İngiliz paraşütçüleri ise
doğrudan Kanal bölgesine indiler. Fakat ABD, kendi inisiyatifi
dı- şında gelişen bu harekatı onaylamayınca, İsrail-Fransa-İngiltere
ittifakı Süveyş'ten geri çekilmek durumunda kaldı. (Bu
savaş, Ortadoğu'daki Fransız ve İngiliz et- kisinin
kesin olarak sona ermesinin ve ABD'nin bölgeye ağırlığını
koyuşunun da miladıydı).
Nasır, Süveyş Savaşı'ndan güçlenmiş olarak çıktı. İlerleyen
yıllarda ise Suriye ile ittifak halinde askeri gücünü
genişletmeye ve İsrail'e karşı büyük bir saldırı için
fırsat kollamaya başladı. Nasır'ın bu yükselişi, İsrail
tarafındaki "Hıttin Korkusu"nu daha da güçlendiriyordu.
İsrailli politikacı ve yazar Amnon Rubinstein'a göre,
60'lı yıllar, Altı Gün Savaşı'na dek, İsrail toplumu
açısından bir "ulusal sinir bozukluğu" dönemiydi. Nasır'ın
Süveyş Kanalını İsrail'e serbest dolaşım hakkı sağlayan
uluslararası anlaşmaları hiçe sayarak millileştirmesi
ve uluslararası topluluğun da buna karşı hiç bir ses
çıkarmaması, İsrailliler'in gözünde tüm dünya tarafından
"satıldıklarının" ve ciddi bir tehlike ile yüzyüze olduklarının
göstergesiydi.12
İsrail'in o dönemdeki Dışişleri Bakanı Abba Eban,
bir keresinde bu psikolojiyi şöyle özetlemişti: "Etrafımıza
baktığımızda dünyayı iki parçaya ayrılmış olarak görüyorduk;
bizi yok etmek isteyenler ve bizim yok edilmemizi engellemek
için hiç bir şey yapmayacak olanlar." 13
67 VE SONRASI: "TÜM DÜNYA BİZE KARŞI"
İsrail, korktuğu "Hıttin" ile 60'lı yıllarda karşılaşmadı.
Aksine, Arap ordularının komutasındaki büyük yanlışlıkların
da etkisiyle, 1967 Haziranında çok büyük bir askeri
zafer kazandı.
Mısır, Suriye ve Ürdün, aylardır İsrail'e karşı büyük
bir saldırı başlatmaya hazırlanıyorlardı ki, İsrail
ani bir karşı-saldırı ile 5 Haziran sabahı savaşı başlattı.
Üslerinden havalanıp önce uzun bir süre Akdeniz üzerinde
Batı'ya doğru uçan İsrail jetleri, daha sonra ani bir
dönüşle Mısır'a yöneldiler. İsrail'den gelecek bir hava
saldırısını kuzeyden değil, doğudan beklemekte olan
Mısır "gafil" avlandı ve Nasır'ın anlı-şanlı hava kuvvetlerinin
hepsi henüz havalanamadan yerde yok edildi. İsrail ordusu,
ilerleyen 5 gün içinde de kendisine saldırmak için hazır
bekleyen Arap ordularını birbiri ardına bozguna uğrattı.
Yahudi Devleti, modern tarihte eşine az rastlanır bir
askeri başarı göstererek, 6 gün içinde topraklarını
yaklaşık üç katına çıkarmıştı. İşgal ettiği topraklar;
Batı Şeria ve Gazze'yi yani Filistin'in 1948'deki iş-
gal sırasında "eksik kalan" son iki parçasını, Suriye'ye
ait olan Golan Tepeleri'ni, ve Mısır'a ait olan koca
Sina Yarımadası'nı içeriyordu.
Bu arada, Batı Şeria ile birlikte Doğu Kudüs de Yahudi
Devleti tarafından işgal edilmişti. Kutsal şehir, 1948
savaşından beri Doğu ve Batı olmak üzere ikiyi bölünmüş
durumdaydı. Batı Kudüs, şehrin modern kısmıydı ve İsrail'in
elindeydi. Antik dini mabedleri içeren Doğu Kudüs, yani
bir anlamda "gerçek Kudüs" ise, Arap tarafında kalmıştı.
İsrail, 1967 Savaşı ile işte kentin bu Doğu kısmını
da ele geçirmiş, Yahudi ulusunun sembolü haline gelmiş
olan Ağlama Duvarı, 19 yüzyıl sonra yeniden Yahudiler'in
egemenliği altına girmişti. Siyonizm'in Haçlı Seferi,
gerçek bir zafere işte bu noktada ulaşmış oluyordu aslında.
Altı Gün Savaşı'ndaki bu başarı, İsrail'in üzerindeki
"Hıttin Korkusu"nu biraz hafifletti. Yahudi Devleti,
çok büyük—ve hatta bazı hahamlara göre "ilahi"—bir askeri
zafer kazanmanın verdiği rahatlıkla, üzerindeki stratejik
tehditlere pek fazla aldırmamaya başladı. 67 sonrasındaki
dönemde İsrail'de yaşanan büyük ekonomik gelişme ve
artan refah da bu rehaveti güçlendirdi. Bir tür "zafer
sarhoşluğu" yaşanıyordu. Öyle ki, İsrailli generaller,
karşılarındaki Arap ordularının kendileri için bundan
sonra hiç bir sorun oluşturmayacağını övüne övüne anlatmaya
başladılar. Ariel (Arik) Şaron, 1973'de—Yom Kippur Savaşı'ndan
aylar önce— verdiği bir demeçte; "İsrail süper bir askeri
kuvvettir. Avrupa'nın bütün kuvvetleri biraraya gelse,
bize ulaşamazlar. İsrail bir hafta içinde Hartum'dan
Bağdat'a ve Cezayir'e uzanan bölgeyi ele geçirebilir"
diyordu. Eski Genel Kurmay Başkanı Yigael Yadin ise,
"bizim jenerasyonumuzun bir daha 1948 ya da 67'deki
gibi büyük bir savaş yaşayacağını sanmıyorum" demişti.
Alti Gün Savasi'nda Israil birlikleri
tarafindan esir alinan Arap askerler.
|
Yahudi Devleti,
çok büyük-ve hatta bazi hahamlara göre "ilahi"-bir
askeri zafer kazanmanin verdigi rahatlikla, üzerindeki
stratejik tehditlere pek fazla aldirmamaya basladi.
67 sonrasindaki dönemde Israil'de yasanan büyük
ekonomik gelisme ve artan refah da bu rehaveti
güçlendirdi. Bir tür "zafer sarhoslugu" yasaniyordu.
Öyle ki, Israilli generaller, karsilarindaki Arap
ordularinin kendileri için bundan sonra hiç bir
sorun olusturmayacagini övüne övüne anlatmaya
basladilar. Ariel (Arik) Saron, 1973'de-Yom Kippur
Savasi'ndan aylar önce-verdigi bir demeçte; "Israil
süper bir askeri kuvvettir. Avrupa'nin bütün kuvvetleri
biraraya gelse, bize ulasamazlar. Israil bir hafta
içinde Hartum'dan Bagdat'a ve Cezayir'e uzanan
bölgeyi ele geçirebilir" diyordu. 14
Eski Genel Kurmay
Baskani Yigael Yadin ise, "bizim jenerasyonumuzun
bir daha 1948 ya da 67'deki gibi büyük bir savas
yasayacagini sanmiyorum" demisti.15
|
Ancak bu madalyonun yalnızca bir yüzüydü. İsrail, belki
askeri alanda "Hıttin Korkusu"nu hafifletmişti, ancak
"kuşatılma" duygusu bu kez politik alanda İsrail'i etkisi
altına aldı. 67 Savaşı'ndaki işgal, hiç bir ülke tarafından
tanınmadı, aksine başta Üçüncü Dünya ülkeleri olmak
üzere çok sayıda devlet İsrail'i açıkça kınadılar ve
onunla olan diplomatik ilişkilerini kestiler. Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi, 242 sayılı ünlü kararı ile,
İsrail'i işgal ettiği topraklardan çekilmeye çağırdı.
Dahası, İsrail'in her zaman için dost olarak kabul ettiği
Avrupa ülkeleri bile Tel Aviv'e tavır koydular.
En dramatik dönüşü, Fransa lideri Charles de Gaulle
yaptı. Fransa, 67 savaşı öncesinde İsrail'in en yakın
askeri müttefiki konumundaydı. İki taraf arasındaki
askeri ittifak, nükleer silahlara, Fransa'nın Cezayir'deki
kolonyal mücadelesine ve 56'daki Süveyş Savaşı'na kadar
uzanıyordu.16 Bu
yıllarda İsrail'i "Fransa'nın dostu ve müttefiki" olarak
tanımlayan De Gaulle, Altı Gün Savaşı ile tüm politikasını
ve söylemini değiştirdi. Fransa, sürdürdüğü işgal nedeniyle
İsrail'i sert biçimde kınadı ve Arap yanlısı bir politika
izlemeye başladı. Hatta, De Gaulle, İsrail'in "elitist,
kibirli ve hegemonyacı Yahudi karakterine" uygun davrandığını
öne süren sert bir demeç verdi. 17
Tüm bu gelişmeler, İsrail toplumunda dış dünyaya karşı
büyük bir tepki ve güvensizlik doğmasına neden oldu.
İsrailliler, goyim'in (Yahudi-olmayanlar) asla Yahudiler'e
dost olamayacağı şeklindeki eski Yahudi inançlarına
geri döndüler. Amnon Rubinstein, bu psikolojinin, o
yıllarda İsrail'de çok yaygın olan bir şarkı tarafından
özetlendiğine dikkat çekiyor:
Tüm dünya bizim karşımızda
Bu eski bir hikayedir aslında
Bize atalarımız tarafından öğretilen
Ve söylenip birlikte dans edilmesi gereken...
... Eğer tüm dünya bize karşı ise
Hiç umurumuzda değil
Eğer tüm dünya bize karşı ise,
Tüm dünyanın canı cehenneme!... 18
Bu "tüm dünya"ya, Rubinstein'ın da vurguladığı gibi,
bir tek ABD ve bir de Hollanda dahil değildi. Bunun
dışındaki tüm ülkeler, "İsrail'in yok olmasını isteyenler
ve yok olmasına engel olmayacaklar" sınıfına giriyorlardı.
"Kuşatılma" duygusu, global düzeyde kaplıyordu Yahudi
Devleti'ni.
"İsrail'in kendinden başka dostu yok", sloganı ile
de özetlenen bu sosyo- psikoloji, 67'deki büyük askeri
zaferin "Hıttin Korkusu"nu yok etmesine engel oldu.
İsrail uluslararası alanda bir "parya devlet" haline
geldikçe, Yahudi toplumunda kuşatılma duygusu ve endişe
yayılıyordu. Nitekim, askeri zafer de çok geçmeden "güme
gitti".
YOM KİPPUR DEPREMİ
Nasır, Altı Gün Savaşı'nda yaşadığı hezimetin şokunu
atlattıktan sonra, "yeni Selahaddin" olabilmek bir kez
daha için kolları sıvadı. Nisan 1968'de, kaybettiği
onuru ve toprakları Mısır'a kazandırmak için üç aşamalı
bir strateji açıkladı. Buna göre, önce Mısır ordusu
yeniden güçlendirilecek, "caydırıcı savunma" uygulamalarına
gidilecek ve sonunda "saldırganlığın geri püskürtülmesi",
yani 67'de kaybedilen toprakların—ve belki de daha da
fazlasının—geri alınması gerçekleşecekti. Kısacası,
Mısır yeni bir savaşın hazırlığına başlamıştı.19
Soyvet silahları ile ordusunu tahkim eden Nasır, Mart
1969'da Altı Gün Savaşı'nı bitiren ateşkesi tanımadığını
açıkladı ve aylar sürecek olan düşük yoğunluklu bir
"yıpratma savaşı"na başladı. İsrail hedeflerine aylar
boyunca düzenlenen küçük çaplı saldırılar, ancak Mısır'ın
Kanal boyundaki şehirlerinin İsrail uçakları ve ağır
topçusu tarafından bombalanması ile sona erdi. Mısır,
İsrail'le yeniden ateşkes imzalamak zorunda kaldı.
Yom Kippur
Savasi'nin Arap tarafindaki en büyük mimari, Hafiz
Esad'la basbasa bu savasi planlayan Misir lideri
Enver Sedat birarada.
|
Tüm bu olaylar, İsrailli liderleri sahte bir güvenlik
hissine kaptırdı. Az önce değindiğimiz gibi, İsrail'in
askeri yönden "yenilemez" olduğuna ve dahası Araplar'ın
bir daha kendilerine asla saldırmaya cesaret edemeyeceklerine
dair bir tür batıl inanca kapıldılar. Golda Meir-Moşe
Dayan ikilisi tarafından yönetilen hükümet, Mısır'da
Enver Sedat'ın 1970'da iktidara gelişiyle yaşanan rasyonel
değişikliğin üzerinde de fazla durmadı.
Ve 1973'e gelindi. İsrail gizli servislerinden ve askeri
uzmanlarından gelen bazı raporlarda, Araplar'ın yoğun
bir silahlanma faaliyeti içinde oldukları ve bir saldırı
başlatabilecekleri bildiriliyordu. Ancak hükümet bunları
fazla ciddiye almadı. Ciddi bir hata yaptığı da bir
süre sonra ortaya çıktı: Yahudiler'in Yom Kippur bayramı
sırasında, 6 Ekim günü, Mısır ve Suriye orduları ani
bir blitzkrieg başlattılar. Mısır ordusu, Kanal'ı geçip
İsrail kontrolü altındaki Sina'ya girerek 67 savaşından
sonra oluşturulmuş olan ve "geçilemez" sayılan "Bar-Lev
Hattı"nı yarmaya başladı. Suriye ise başarılı bir operasyonla
Golan Tepeleri'nde ciddi bir ilerleme kaydetti. İsrailliler,
bir anda büyük bir şok yaşadılar; "denize dökülme" korkusu,
ya da öteki adıyla "Hıt- tin Korkusu", bir gecede tüm
İsrail'i sardı. Askerler, kutsal Yom Kippur'u kutlamak
için toplandıkları sinagoglardan apar topar cepheye
yollandılar, İsrail radyosu ise Yom Kippur'da geleneksel
olarak koruduğu sessizliğini bozarak alarm verdi. Savunma
Bakanı Moşe Dayan, savaşın ikinci günü her iki cepheyi
de gezdiğinde büyük bir ümitsizliğe kapılmış ve "Üçüncü
Tapınak'ın yok edilişi" olasılığından söz etmişti. 20(Hz.
Süleyman tarafından inşa edilen Kudüs'teki Tapınak,
tarihte iki kez yok edilmiştir. Bugün bazı dinci İsrailliler,
Yahudi Devleti'ni "Üçüncü Tapınak" olarak yorumlarlar).
Bu panik atmosferi içinde İsrailliler, "son koz"ları
olan nükleer silahlarını kullanmayı düşündüler; Necef
Çölü'nün derinliklerindeki nükleer başlıklı Jericho
füzeleri, ateşlemeye hazır hale getirildi. 21
 |
Misir ve Suriye ordularinin
ani saldirisi ile baslayan 1973'teki Yom Kippur
Savasi Israillilere büyük bir sok yasatti. Basbakan
Golda Meir (solda) panige kapilirken Disisleri
Bakani Mose Dayan (sagda) da "Üçüncü Tapinagin"
(yani Israil'in) yok olmasi ihtimalinden söz etmisti.
Savas, Israil'e toprak kaybettirmedi, ama kendine
güvenini büyük ölçüde zedeledi. Ancak Zahal (Israil
Ordusu), büyük kayiplar vererek de olsa, 9 Ekim
günü Arap ilerleyisini konvansiyonel silahlariyla
durdurdu. Bir süre sonra da Suriye ordusunu Golan'dan
püskürttü. Buna karsin çok daha güçlü ve stratejik
konumu daha avantajli olan Misir ordusuyla yapilan
savas uzun sürdü.
|
|
Ancak Zahal (İsrail Ordusu), büyük kayıplar vererek
de olsa, 9 Ekim günü Arap ilerleyişini konvansiyonel
silahlarıyla durdurdu. Bir süre sonra da Suriye ordusunu
Golan'dan püskürttü. Buna karşın çok daha güçlü ve stratejik
konumu daha avantajlı olan Mısır ordusuyla yapılan savaş
uzun sürdü. İki taraf arasında Sina yarımadasında yapılan
ve çok kanlı geçen tank savaşını İsrail'in lehine çeviren
en büyük faktör ise, genel kabule göre, savaşın ikinci
gününden itibaren Washington'ın İsrail'e yaptığı yoğun
silah sevkiyatıydı.
O tarihe dek ABD'nin yapmış olduğu bu en büyük silah
sevkiyatı, İsrail'in Washington'daki en önemli dostu
olan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger tarafından organize
edilmişti. 7 Ekim günü küçük uçaklarla başlayan yardım,
13 Ekim'den itibaren dev bir kampanyaya dönüştü ve savaşın
sona ermesinden sonra üç hafta daha devam etti. Amerikan
Hava Kuvvetleri'nin en büyük nakliye uçakları olan C-5
ve C-141'lerin içinde, 22,497 ton ağır silah ve cephane
sevk edildi. 26 bin askeri ve sivil personelin görev
aldığı bu dev sevkiyat, Amerikan ordusunun, 1990'daki
Körfez Savaşı hariç, tarihte yaptığı en büyük havadan
transferdi. Transfer o denli yoğundu ki, bir yoruma
göre, "Amerika ile İsrail arasındaki gökyüzü, dev nakliye
uçaklarıyla kararmış" durumdaydı. 22
Bu silah sevkiyatı, askeri yönden olduğu kadar, hatta
belki de daha çok, moral yönünden İsrailliler'e yaramıştı.
Sevkiyatı düzenleyen üst düzey bir Amerikan subayına
göre, "İsrailliler askeri açıdan silahlara o kadar da
muhtaç değildiler; bu aslında psikolojik ve moral destek
olarak önem taşıyordu."23 Herkesin
ortak görüşü, Tel-Aviv'in hemen dışındaki Lod Havaalanı'na
uçan dev nakliye uçaklarının görüntüsünün, İsrail halkının
moral durumu üzerinde "hesaplanamaz bir etki" yarattığı
yönündeydi.24 Kısacası
sevkiyat, asıl olarak "Hıttin Korkusu"nun yenilmesine
yaramıştı.
İsrail, 26 Ekim günü fiili olarak sona eren savaşla
birlikte derin bir nefes aldı. Araplar, geri aldıkları
topraklardan yeniden püskürtülmüşler ve "denize dökülme"
tehlikesi atlatılmıştı. Ancak bu bile İsrailliler için
yeterli olamadı. Arap ordularının bir kaç gün süren
ilerleyişi dahi büyük bir psikolojik şok yaratmıştı.
Bunun yanında, 2,700 İsrail askeri yaşamını yitirmişti,
3 milyonun biraz üzerinde bir nüfusa sahip olan bir
ülke için çok büyük rakamdı bu. Bu kayıp, ülke nüfusuna
oranlanırsa, 170 bin Amerikan askerinin ölmesiyle eşdeğerdi.
25
Dahası, Yom Kippur'un ardından, İsrail'in uluslararası
topluluktan gördüğü tepki de iyice arttı. Üçüncü Dünya
ülkeleri, İsrail'i çok şiddetli bir biçimde protesto
ettiler. Batılı ülkelerin —ABD hariç— İsrail'e karşı
koydukların tavır daha da sertleşti. "Kuşatılma" duygusu,
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun aldığı "Siyonizm
ırkçılıktır" kararıyla yeni bir gerekçe daha buldu.
Tüm bunlar, İsrail'deki "ulusal sinir bozukluğu"nun
dozunu iyice yükseltti. Bir taraftan İsrail'i kınayan
ve giderek bir "parya devlet" haline getiren uluslararası
topluluğa ve özellikle de Üçüncü Dünya ülkelerine duyulan
tepki, öte taraftan Araplar'ın Yom Kippur sırasında
elde ettikleri geçici başarının yarattığı histeri, İsrail
toplumunu derinden etkiledi. Golda Meir'in Başbakanlığındaki
İşçi Partisi hükümeti istifa etti ve yerine 67 savaşının
"muzaffer komutanı" Yitzhak Rabin kabineyi kurdu. Ancak
bu bile İşçi Partisi'ni "Yom Kippur depremi"nden kurtaramadı;
1977 yılındaki seçimleri İsrail tarihinde ilk kez sağ
bir Parti (Likud) kazandı.
"Yom Kippur depremi", İsrailliler'e, yenilmez ve yerinden
sökülmez bir askeri güç olmadıklarını, ancak başka bir
ülkenin (ABD'nin) büyük yardımları sayesinde varlığını
koruyabilen ve daimi tehdit altında bulunan bir "ada"
olduklarını hissettirdi. Altı Gün Savaşı öncesinde Başbakan
Moşe Arens, "ölümle bizim aramızda sadece Zahal duruyor,
yalnızca Zahal" demişti ;26şimdi
ise Zahal bile yetmiyordu, ABD'nin yoğun desteğine ihtiyaç
vardı. Oysa ABD bir gün İsrail'i desteklemekten vazgeçebilir,
ya da bunu yapacak gücü yitirebilirdi. Yom Kippur sonrası
dönemde, Tevrat'ın Tekvin kitabından alınarak İsrail'de
hemen her dükkana ya da arabaya yapıştırılan "Sakın
korku duyma, ey Benim kulum Yakub" mesajı, bu korkunun
bir ifadesiydi. 27
Ve sonuçta "Yom Kippur Depremi", İsrailliler'i geri
adım atmaya zorladı. İsrail karşıtı Arap cephesinin
en önemlisi olan Mısır'ı tehlike olmaktan çıkarmak için
Sina'yı geri vermeyi kabullendiler ve 1979'da imzalanan
Camp David Barışı ile de bu geri adım hayata geçirildi.
Mısır'ın İsrail-karşıtı cepheden böylece çekilmesi,
Yahudi Devleti'nin "denize dökülme" endişesine önemli
bir tedavi sağlamış gibiydi.
Ancak Camp David'den sadece bir kaç ay sonra gerçekleşen
bir başka önemli olay, İsrail'e yönelik yeni ve büyük
bir tehdidin de çekirdeğini içinde barındırıyordu. İsrail'in
çok yakın bir müttefiki olan İran diktatörü Şah Rıza
Pehlevi devrilmiş ve yerine oldukça radikal bir "dünya
görüşü"ne ve dış politika anlayışına sahip olan İran
İslam Cumhuriyeti kurulmuştu. Devrimin liderliğini yapan
Ayetullah Humeyni, ABD'yi "Büyük Şeytan" ilan etmiş
ve tüm müslümanları ona karşı mücadele etmeye çağırmıştı.
"Büyük Şeytan"ın Ortadoğu'daki uzantısı görünümündeki
İsrail de, yeni İran'ın açtığı bu "cihad"dan payını
alacaktı. İki yıl sonra, yeryüzünde İsrail ile barış
imzalamış olan yegane lider, yani Enver Sedat, bu "ihaneti"
nedeniyle cezalandırıldı ve Yom Kippur Savaşı'nın yıldönümü
nedeniyle yapılan bir askeri geçit töreni sırasında
profesyonelce tasarlanmış bir suikaste kurban gitti.
Ortadoğu İsrail için "güvenli" değildi ve asla da öyle
olmayacaktı. Sedat'ın öldürülmesinden bir yıl sonra
İsrail ordusu, uzun zamandır kendisi için büyük bir
sorun haline gelmiş olan Filistin Kurtuluş Örgütü'nü
(FKÖ) çökertmek amacıyla Lübnan'a girdi. FKÖ, 1990'larda
İsrail'le uzlaşmaya yanaşacak, ama bu kez de az önce
sözünü ettiğimiz yeni tehdid, yani İran ve İran tarafından
desteklenen direniş örgütleri İsraillerin uykularını
kaçırmaya başlayacaktı.
Yahudi Devleti, bir türlü etrafı tarafından kabul edilmiyor,
bir türlü "emniyet" bulamıyordu. Çünkü bu coğrafyaya
kan dökerek girmişti ve kan dökmeye devam ediyordu.
Ortadoğu'daki "bünye" tarafından kabul edilmesi, eşyanın
tabiatına aykırıydı.
HITTİN KORKUSU'NUN AŞILAMAZLIĞI
Önceki sayfalarda göz attığımız İsrail'in kısa tarihi,
bizlere "Hıttin Korkusu"nun, ya da denize dökülme korkusunun
İsrail için daimi bir endişe olduğunu ve asla yok olmayacağını
göstermektedir. Yahudi Devleti, kurulduğu günden bu
yana tehdit altındadır ve bunu ne savaşla ne de barışla
aşamamaktadır. Aşamaz, çünkü "barış"ları gerçek birer
barış değildir. Hıttin Korkusu'nu hafifletmek için düzenlenmiş
birer "taktik geri adım"dırlar. İçine girdiği ve çok
ciddi bir biçimde yaraladığı "bünye" de bunun farkındadır.
Bu bünye, hiç bir zaman İsrail'i kabul etmeyecek ve
onu dışarı atmak için fırsat kollayacaktır. İsrail de
bu gerçeğin çok iyi farkındadır. Pax Americana'nın ağırlığı
sayesinde gerçekleşen "barış süreci" gibi yapay düzenlemelerin
kendisini asla kurtaramayacağını, ancak zaman kazanmasına
yarayacağını da gayet iyi bilmektedir.
İsrail şimdiye dek varlığını sürdürmüştür ve halen
sürdürmektedir, çünkü arkasında ABD'nin ezici gücü vardır.
Oysa tarih, İsrail'i bu avantajdan mahrum bırakabilir.
20 sene sonra, 30 sene sonra, 50 sene sonra nasıl bir
dünya ve Ortadoğu tablosunun ortaya çıkacağını kestirmek
mümkün değildir. ABD zayıflayabilir, yüzyılın başında
İngiltere'nin başına gelen gerileme sürecini yaşayarak
bir "süper güç"ten normal bir Batılı devlete dönüşebilir.
Nitekim, çoğu "futurist" yoruma göre, ABD, düşüşün başlangıcındadır.
ABD'nin bir süper güç olmaktan çıkması ise, İsrail için
tehlike çanlarının çalması demektir.
İsrail için ABD'nin global gücünün zayıflamasından
daha da korkunç olan bir başka ihtimal daha vardır;
İsrail düşmanlarının global gücünün artması. Yahudi
Devleti'nin en büyük endişesi, Müslüman ve Ortadoğulu
bir devletin, kendisiyle boy ölçüşecek bir güce ve kendisine
antipati duyacak "radikal" bir rejime sahip olmasıdır.
Böyle bir güç, İsrail'e tepki duyan Ortadoğu halklarını
birleştirip güçlü bir anti-İsrail cephe oluşturmayı—bir
zamanlar Nasır'ın deneyip de başaramadığı şeyi— başarabilir.
Bu, "yeni bir Selahaddin" anlamına gelir ki, "yeni
Haçlı Krallığı" kimliğindeki Yahudi Devleti'nin en büyük
korkusudur.
İran, 1979 devriminden bu yana, özellikle de 1991'den
sonra, bu rolü oynamaya çalışmaktadır. "İsrail yok olmalı"
sloganı ile hareket eden Tahran rejimi ve onun desteklediği
Lübnanlı ya da Filistin'li silahlı örgütler —Hizbullah,
Hamas ve İslami Cihad— gerçekten de Yahudi Devleti için
ciddi bir tehdit unsurudur. İsrail, İran'ın kuşatılması
için bu yüzden bu denli ısrarlı davranmakta, Amerika'nın
İran'a karşı yürüttüğü politikayı bu nedenle körüklemektedir.
Tahran'ın nükleer silah programından da yine aynı nedenle
son derece rahatsızdır. Çünkü sahip olduğu "Ortadoğu'daki
tek nükleer güç" sıfatı, ona "Hıttin Korkusu"na karşı
her zaman için bir "son koz" şansı vermektedir. Oysa
Tahran da nükleer silaha sahip olursa, İsrail ile eşitlenecek
ve "karşılıklı caydırıcılık" ilkesi gereği İsrail'in
"son koz"u da yok olacaktır. Yahudi Devleti, kendisini
Ortadoğu'dan atmak için üstüne gelecek muhtemel bir
orduya karşı yalnızca konvansiyonel bir savaş sürdürebilecektir
ki, bu da her zaman için "Yom Kippur depremi"nin ilk
üç gününü hatırlatmaktadır.
İsrail'in, yalnızca İran'a karşı değil, Ortadoğu'daki
ve hatta tüm dünyadaki radikal İslami hareketlere karşı
son derece katı bir politika savunmasının, ABD'yi bu
yönde manipüle etmesinin nedeni de yine budur. Yahudi
Devleti, İslam'ın siyasi boyutunu, 1950'lerde Ortadoğu'yu
radikalize eden "anti-emperyalist" dalgaya benzetmektedir.
Dahası, İslam, sola göre çok daha köklü ve sağlam bir
tehdittir; yalnızca Ortadoğu'yu değil, gerektiğinde
tüm İslam dünyasını İsrail'e karşı birleştirebilir.
İslam Konferansı Örgütü'nün, Mescid-i Aksa'nın bir kısmının
Altı Gün Savaşı'ndaki işgal sonrasında radikal bir Yahudi
tarafından ateşe verilmesi üzerine kurulmuş olması son
derece anlamlıdır. Eğer İsrail, Likud'daki radikallerin
ve diğer dinci grupların açıkça savunduğu şeyi yapar
ve "Üçüncü Tapınak"ı inşa etmek için Mescid-i Aksa'yı
yıkarsa, tüm bir İslam dünyasıyla, hatta tüm bu dünyayı
kendisine karşı birleştirecek bir "cihad"la karşı karşıya
kalacaktır.
Samuel Huntington'ın öngördüğü "Medeniyetler Çatışması"
tezinin asıl olarak İsrail lobisinden destek görmesinin
ve zaten İsrail kaynaklı olmasının anlamı da budur.
Yahudi Devleti, kendisi için en büyük tehdit olarak
gördüğü İslam dünyasını Batı ile çatıştırmak istemektedir.
Ya da, Kudüs İbrani Üniversitesi'nden Israel Shahak'ın
deyişiyle, "Anti-İslami bir Haçlı Seferi"nin liderliğini
yapmaya soyunmaktadır ve "İslami düşmana karşı girişilecek
olan savaşta, Batı'nın öncülüğünü yapmak hedefinde"dir.
28
İşte İsrail'in tüm uzun vadeli stratejisinin temeli,
bu global denkleme dayan- maktadır. Yahudi Devletinin,
içinde bulunduğu Müslüman coğrafyada kalması tarihin
değişmez kurallarına aykırı bir durumdur. Doğal olan
gelişim, "bünye"ye dışardan girmiş olan unsurun "doku
uyuşmazlığı" nedeniyle reddedilmesi ve dışarı atılmasıdır.
İsrail, bu tarihsel kadere meydan okumaya çalışmaktadır.
Bu nedenle, İsrail asla "Hıttin Korkusu"nu aşamaz.
Hayfa Üniversitesi'nden Benjamin Beit-Hallahmi, bu yenilemez
korkuya değinir ve şöyle der:
1187 yılındaki Hıttin Savaşı, bugün Ortadoğu'daki hemen
hiç kimse tarafından unutulmuş değildir. Bu, Selahaddin'in
Haçlı ordusunu yendiği büyük savaştır. Hıttin bugün
İsrail'de, Taberiye yakınlarındadır. Ancak bu büyük
savaşın yapıldığı yere, yoldan geçenlere bu tarihsel
olayı hatırlatacak hiç bir işaret, hiç bir yazı konulmamıştır.
Çünkü İsraiilliler Hıttin'i hatırlamak istemezler, Hıttin
hakkında düşünmek istemezler. Çünkü bu savaş, onlara
Hıttin'in yeni bir benzerinin kendi başlarına gelebileceği
ihtimalini hatırlatmaktadır. 29
İsrail'in Ortadoğu'ya bakışını anlamak için öncelikle
işte bu "Hıttin Korkusu"nun farkında olmak gerekir.
Bugün pek çok insan, İsrail'in, ünlü "barış süreci"
ile Ortadoğu'da istikrarın öncülüğünü yaptığını sanıyor
olabilir. Oysa "barış süreci" bir strateji değil, bir
taktiktir. Yahudi Devleti'nin, müstakbel bir "Hıttin"i
mümkün olduğunca geciktirmek, zaman kazanmak için kullandığı
bir taktik...
Peki ama acaba İsrail'in gerçekten de barışçı bir politika
izlemesi ve Hıttın Korkusunu Araplar'la uzlaşarak aşması
mümkün değil midir? İçinde yaşadığı yabancı coğrafyayla
sürekli savaşmak yerine, o coğrafyadan "özür" dilemesi,
o coğrafyadaki insanlara karşı işlediği suçlar nedeniyle
kendini affettirmesi ve "normal" bir devlet olarak yaşamını
sürdürmesi mümkün olamaz mı?
Böyle bir uzlaşma mümkün olabilir, fakat çok büyük
bir "diyet" ve "tazminat"la: İsrail, Doğu Kudüs'ü terketmeli,
hatta 1947 yılındaki BM planında öngörülen topraklara
dönmelidir. Onyıllardır kanlarını akıttığı Ortadoğu
halklarından da resmen "af" dilemeli ve—Almanya'nın
kuruluş yıllarında İsrail'e ödediği dev tazminata benzer—bir
"diyet" ödemelidir.
Peki İsrail bunu yapar mı? Hıttın Korkusu nedeniyle
daimi bir savaş hali altında yaşamaktansa, büyük bir
geri adım atmayı, tarihsel suçlarını itiraf etmeyi,
Doğu Kudüs'ten ve Filistin'in % 50'sinden çekilmeyi
kabul eder mi?
Bu kuşkusuz teorik olarak mümkündür, dahası İsrail
açısından rasyonel olan seçim de budur. Nitekim İsrail'deki
bazı sağduyulu entellektüellerin savundukları çözüm
de bu rasyonel seçimdir.
Ama görünen odur ki, İsrail bu yolu izlemeyecektir.
Çünkü Yahudi Devleti'nin Ortadoğu stratejisi, yalnızca
rasyonal değerlendirmelerin değil, "İsrail'deki bazı
sağduyulu entellektüeller"in başında gelen Israel Shahak'ın
deyimiyle, "üç bin yılın ağırlığı"nın da etkisi altındadır.
|