KİTAPLAR  |  FİLMLER  |  SES KASETLERİ  |  MAKALELER  |  ANA SAYFA.

ARAMA


İSRAİL'İN KÜRT KARTI

İSRAİL'İN ORTADOĞU STRATEJİSİ VE
KÜRT DEVLETİ SENARYOLARI


YAHUDİ İDEOLOJİSİ

MS 70 yılıydı.

Kuşatma altındaki Kudüs kentinin içindeki Yahudi grupları arasında şiddetli bir tartışma sürüyordu. Kentin güçlü surları, o sıralarda altın çağını yaşamakta olan Roma İmparatorluğu'nun görkemli orduları tarafından çevrelenmişti ve haftalardır sürmekte olan bu ağır muhasaraya karşı ne yapmak gerektiği sorusu Yahudiler'i birbirine düşürmüştü. Uzun süredir yarı-aç bir biçimde savaşıyorlardı, şehrin içindeki yiyecek stokları tükenmek üzereydi çünkü. Karşılarındaki ordu, Roma'nın muzaffer komutanı Titus tarafından yönetilen ve yenmeleri asla mümkün olmayan "dünyanın en güçlü ordusu"ydu. Rasyonel bir değerlendirme, Yahudiler'in direnerek bir zafere ulaşmalarının mümkün olmadığını açıkça gösteriyordu.

Nitekim şehirdeki rasyonel ya da "aklı başında" insanların başında gelen Haham Yohanan Ben Zakkai, Romalılara karşı askeri bir direniş sürdürmenin intihardan başka bir şey olmadığını savunuyordu. Buna karşın, "Zealotlar" (Fanatikler) adı verilen bir grup, bu düşünceyi "ihanet" sayıyorlar ve sonuna kadar savaşmayı istiyorlardı. Bir şekilde bir "mucize"nin gerçekleşeceğine ve Roma'yı ne olursa olsun yeneceklerine inandırmışlardı kendilerini. Tartışmada Haham Ben Zakkai'ye üstün geldiler ve Kudüs'ün ve tüm Yahudi ulusunun kaderini kendi ellerine aldılar. Romalıların "teslim olun" çağrısı yapmak için gönderdikleri elçileri öldürmekle de, tüm geri dönüş yollarını kestiler. İsrailli siyasetçi Amnon Rubinstein'ın ifadeleriyle, "her türlü tavizi reddediyor, çatışmayı daha da alevlendirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyor, ılımlı Yahudiler'i susturuyor ve, hepsinden önemlisi, tek doğru yolun kendilerininki olduğuna inanıyorlardı". 1

Aslında Romalıları Kudüs'ü kuşatmaya zorlayan olayları başlatanlar da yine aynı Zealotlar'dı. Romalılar, Filistin'i MÖ 63 yılında kansız bir fetihle İm- paratorluklarına katmışlar, sonra da zamanın şartlarına göre "hoşgörülü" sayılabilecek bir yönetim biçimi oluşturmuşlardı. İmparatorluk içinde başka hiç bir azınlığa tanınmamış olan hak ve ayrıcalıklar verilmişti Yahudiler'e. Yahudiler yine kendi Kralları tarafından yönetiliyorlardı. Dini işlerinde tamamen serbest ve özerktiler. Roma askerleri, Yahudiler'in dini inançlarına "saygısızlık" etmemek için, Yahudiler tarafından "put" olarak görülen Kartal başlıklı sembollerini Kudüs'e sokmuyorlardı. Yahudiler'in önemli bir bölümü de Romalıları zalim diktatörler olarak görmüyorlardı, kendilerine bahşedilen otonomiden memnundular.2 Hem memnun olmasalar bile, küçük Yahudi ulusunun dev Roma'ya karşı isyan etmekle ancak kendine zarar verebileceği, her "rasyonel" insan tarafından görülebilecek bir gerçekti.

Ama Zealotlar rasyonel değildiler. Aksine, koyu bir ideolojiye körü körüne bağlı ve dolayısıyla her türlü akılcı değerlendirmeye kapalıydılar.

Nitekim 4 yıl sonra Kudüs'ün kuşatılmasıyla sonuçlanacak olan "Büyük Yahudi İsyanı"nı, 66 yılında onlar başlatmışlardı. İsyan Kudüs'ün yakınlarında, Masada kayalıklarındaki muhkem bir kalede başlamıştı. Kaledeki Roma garnizonu Zealotların ani bir saldırısı ile gafil avlanmış ve Zealotlar garnizondaki askerlerin tümünü kılıçtan geçirmişlerdi. Benzer bir saldırı, Antonia kalesindeki Roma garnizonuna karşı gerçekleşmişti. Garnizondaki askerler, eğer kaleyi terk etmelerine izin verilirse teslim olacaklarını bildirmiş, Zealotlar da bu şartı kabul etmişler, fakat askerler teslim olduklarında hepsini vahşice öldürmüşlerdi. 3

Roma ordularına karşı girişilen bu "irrasyonel" savaş, sonunda 70 yılında Kudüs'ün kuşatılmasıyla sonuçlanmıştı. Ve Zealotlar kendi başlattıkları savaşı Kudüs'teki Yahudi varlığını sona erdirecek noktaya getirdiler. Ilımlıları üstte belirttiğimiz şekilde susturdular ve sonuna kadar savaştılar.

Fakat olması gereken şey oldu ve Roma orduları uzun bir kuşatmanın ardından Kudüs'ün surlarını aşıp şehre girdi. Zealotlar, sokak aralarında, barikatların arkasında savaşmaya, ele geçirdikleri Romalı askerleri vahşice parçalamaya ve böylece karşı tarafı tahrik etmeye devam ettiler. Geri çekile çekile bin yıl önce Hz. Süleyman tarafından inşa edilen Tapınak'a sıkıştılar. Ve Romalılar, hem Tapınak'ı hem de içindekileri yok ettiler. Geriye bir tek Tapınak'ın batı tarafındaki duvar kaldı; ilerleyen yüzyıllar boyunca bu duvar, Kudüs'teki bu tarihsel hezimetin anısına, Yahudiler tarafından "Ağlama Duvarı" olarak kabul edilecekti.

70 yılındaki bu yenilgiyle birlikte Kudüs yerle bir oldu ve yaklaşık bir milyon Yahudi ya öldürüldü ya da köle olarak satıldı. Yahudiler, Hz. İsa'ya karşı yaptıklarının ve yeryüzünde çıkardıkları "fitne"nin bir cezası olarak, büyük bir felaketle karşılaşmışlardı. Çünkü, Kuran'da bildirildiğine göre, Allah, Kitapta onlara şu hükmü vermişti:

Muhakkak siz yeryüzünde iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz. Nitekim o ikiden ilk- vaid geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü. (İsra, 4-5)

Yahudiler, Allah'a karşı işledikleri suçların bir cezası olarak, O'nun üzerlerine musallat ettiği Romalılar tarafından çiğnenmişlerdi. Suçlar kollektifti örneğin, Hz. İsa'yı çarmıha gerdirmek için çabalayanlar, bunu destekleyenler ya da en azından kayıtsız davrananlar Yahudi toplumunun tamamına yakınıydı ve bu yüzden ceza da kollektif biçimde gelmişti.

Bu noktada, Yahudiler'i cezaya sürükleyen faktörün ne olduğuna da dikkat etmek gerekiyordu. Yahudiler, içinde bulundukları şartları "irrasyonel" bir biçimde değerlendirmenin kurbanı olmuşlardı. Sahip oldukları gücü abartmışlar, yani Kuran'ın deyimiyle "kibirlenmişler", bu aşırı kendine güven nedeniyle de Roma'ya akılsızca kafa tutmuşlardı. Kuşkusuz aralarında bazıları, örneğin Haham Yohanan Ben Zakkai, durumu rasyonel bir biçimde değerlendirmiş ve bunun bir çılgınlık olduğunu söylemişti. Ama Zealotlar, bu rasyonellere üstün gelerek Yahudi toplumunu hak ettiği cezaya sürüklediler. Çünkü, Kuran'a göre, "bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü". Zealotların ılımlılara karşı elde ettikleri galibiyet de, Yahudiler'e verilen cezanın bir parçasıydı.

Fakat Yahudiler, özellikle de onları bu felakete sürükleyen Zealotlar ders almaktan uzaktılar. Kudüs'teki kıyımdan kurtulanlar, isyanın başladığı yerde, Masada kalesinde bir kez daha örgütlendiler ve yeniden Roma'ya karşı silahlı mücadeleye giriştiler. Sonunda 73 yılında, 960 Zealot, eşleri ve çocukları ile birlikte Masada'da sıkıştırıldılar ve teslim olmaya zorlandılar. Ancak Romalılar kaleye girdiklerinde tek bir canlı Yahudi bile bulamadılar; teslim olmaktansa birbirlerini öldürerek topluca intihar etmeyi seçmişlerdi. 4

Yahudiler irrasyonalizmle öyle lanetlenmişlerdi ki, Kudüs'te ve daha sonra tüm Filistin'de yaşanan tüm bu acılar onlara ders olmadı. Kendilerinin diğer tüm insanlardan üstün olduklarına ve ne olursa olsun galip geleceklerine o denli emindiler ki, Roma'ya karşı irrasyonel ayaklanmalar çıkarmaya ve gereksiz yere kan dökmeye devam ettiler. Oysa Roma, Kudüs'teki kıyımdan sonra bile Filistin'de yaşamalarına ses çıkarmamış ve eskiden sahip oldukları otonomiyi daha dar biçimde de olsa korumuştu. Buna rağmen, 132 yılında, Haham Akiba ve genç savaşçı Bar- Kokba'nın önderliğinde yeni bir isyan daha başladı. Bar Kokba, Roma birliklerine karşı bazı galibiyetler elde etti ve Yahudiler artık kesin zafere ulaştıklarına inanmaya başladılar. Ancak Roma'nın gazabı fazla gecikmeden geldi. 135 yılında, isyan çok kanlı bir biçimde bastırıldı. Bar-Kokba ve Akiba hemen idam edildiler. Ve ardından Romalılar büyük bir kıyıma giriştiler. Bu kez katliam, 70 yılında Kudüs'te yaşanan- dan da büyüktü. Yaklaşık yarım milyon Yahudi öldürüldü ve kalanlar da Filistin'den tamamen sürüldüler. Kudüs'e ayak basmaya kalkan her Yahudi'nin idam edileceği duyuruldu ve bu hüküm, Roma'nın çöküşüne kadar devam etti.


HITTİN KORKUSU'NA ALTERNATİF ÇÖZÜM?...

Önceki bölümde incelediklerimiz, bizlere İsrailliler'in siyaset anlayışında "Hıttin Korkusu"nun ne denli büyük bir yeri olduğunu gösterdi. Dünyadaki devletlerin çok büyük bir bölümü, bu tür bir korkudan, yani etrafındaki düşmanlar tarafından yok edilme endişesinden uzaktır. Kuşkusuz her devlet kendi "bekası" ile ilgili olarak düşünür ve bir ülkenin içindeki bazı siyasi gruplar da kendilerini "devletin bekası"na adarlar; ancak bu beka endişesinin tüm siyasi düşüncelere etki eden büyük bir "sendrom" haline gelmesi, çok az devlete mahsus bir durumdur.

Bu çok az devletin belki de en önde geleni olan İsrail, siyasi ve askeri enerjisinin büyük bölümünü sözkonusu Hıttin Korkusu'nu aşmak için kullanmakta, tüm uzun vadeli stratejilerini bu noktaya dayandırmaktadır. Nitekim bir sonraki bölümde, Yahudi Devleti'nin, muhtemel bir Hıttin tehlikesinden korunmak ve bölgedeki varlığını sağlama almak amacıyla tüm Ortadoğu'yu kapsayan dev bir "beka stratejisi" geliştirdiğini inceleyeceğiz. Daha sonra da, İsrail'in sözkonusu stratejisinin Ortadoğu'yu nasıl etkilediğini araştıracak ve bir ucu Kürt sorununa kadar uzanan dev bir "bölgesel düzenleme"yi ortaya çıkaracağız.

Ancak bu arada bir parantez açmak ve İsrailliler'in stratejik hesaplarının yanında, bir de ideolojik eğilimlerine değinmek gerekir. Hıttin Korkusu ve onun yüzünden geliştirilen beka stratejisi, İsrail'in Ortadoğu'da nasıl ayakta kalabileceği gibi "rasyonel" bir sorudan doğan stratejik kavramlardır. Oysa, İsrailliler'in Ortadoğu'ya bakışları, yalnızca bu tür rasyonel hesapları değil, aynı zamanda "irrasyonel", ya da belki daha doğru bir deyimle "ideolojik" saplantıları da içermektedir. Ve bu ideolojik saplantılar, İsrail'in Hıttin Korkusu'na rasyonel bir çözüm bulmasına engel olmaktadır.

Önce şu sorunun cevabını verelim: Hıttin Korkusuna karşı en rasyonel çözüm nedir?

Sorunun cevabı basittir. Madem İsrail'in "bıçak sırtında" yaşaması kendisi için büyük bir tehdittir, madem düşman bir denizin içindeki bir ada asla güvenlikte olmaz, o halde İsrail etrafındaki Müslüman Arap dünyası ile barışmalıdır. Bu ise, Yitzhak Rabin-Şimon Peres ikilisinin 1993'te başlattıkları ve yalnızca taktik bir değer taşıyan sözde "barış"tan farklı bir şeydir. İsrail, gerçekten etrafındaki düşman denizle barışmak istiyorsa, çok büyük bir ödün vermek zorundadır. Önceki bölümde de belirttiğimiz gibi; Doğu Kudüs'ü terketmeli, hatta 1947 yılındaki BM planında öngörülen topraklara dönmelidir. (Geriye kalan topraklarFilistin'in yaklaşık yarısıeğer tüm dünya Yahudiler'ini "Vaadedilmiş Topraklar"a getirme hayalinden, yani Siyonist saplantıdan vazgeçerse, İsrail'in dört milyon Yahudisi için yeterlidir.) İsrail, dahası, onyıllardır kanlarını akıttığı Ortadoğu halklarından da resmen "af" dilemeli veAlmanya'nın kuruluş yıllarında İsrail'e ödediği dev tazminata benzer bir "diyet" ödemelidir.

Aksi bir tercih, yani barışa yanaşmamak (Likud stratejisi) ya da en fazla geçici ve aldatıcı barışlara yanaşmak (İşçi Partisi stratejisi), İsrail açısından irrasyonel bir tercihtir. İsrail'in, kaçınılmaz bir Hıttin'i uzun vadede kendi elleriyle hazırlaması anlamına gelir çünkü.5

Ancak, çok ilginç, İsrail kurulduğu günden bu yana bu irrasyonel tercihte ısrar etmektedir.

Ve dikkat edilirse, Yahudi Devleti'nin içinde bulunduğu bu durum, 19 asır önce Roma'ya kafa tutan Yahudi toplumunun içinde bulunduğu duruma oldukça paraleldir. Üstte değindiğimiz gibi, 19 asır önce Zealotlar tarafından yönlendirilen Yahudi toplumu, Roma İmparatorluğu'na rasyonel tavizler verip stratejik bir barışa yanaşmadığı için büyük bir felaketle karşı karşıya kalmıştı. Bugün ise, Yahudi Devleti, modern "Zealot"lar tarafından yönlendirilmekte ve etrafındaki Müslüman Arap dünyası ile gerçek bir barış yapmaktan ısrarla alıkonmaktadır. Modern Zealotlar bu konuda o denli kararlıdırlar ki, kimi zaman sahte barış girişimlerinin bile gerçek olduğundan kuşkulanmakta ve bunların altına imza atan "hain"leri tasviye etmektedirler. Rabin suikastı bunun en çarpıcı örneğidir; suikast bir "meczub"un değil, istihbarat servisi içinde büyük güce sahip olan aşırı sağcı bir kadronun ürünüdür çünkü.

Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, bu modern Zealotların İsrail devlet aygıtı içinde çok güçlü olduklarını vurgularken, kendi yollarının tek doğru yol olduğuna inandıklarına dikkat çeker. İsrail'deki "derin devlet"i şekillendiren bu düşünceye göre, İsrail'in varlığını koruması, barış yapmasına değil, aksine sürekli bir savaş halinde yaşamasına bağlıdır. Ostrovsky'e göre, bu yaklaşım, İsrail'i bir "garnizon devlet" olarak algılamaktadır; garnizonu ayakta tutacak en önemli faktör ise, sürekli savaş tehdidi altında yaşamak ve böylece daimi bir "uyanıklık" içinde bulunmaktır. (Barış, ancak zaman kazanmak için kullanılacak bir taktiktir, Camp David'de olduğu gibi.) Gerçekten barış yapmaya kalkmak ise, garnizonun teyakkuz durumunu ortadan kaldırır ve onu sonu yenilgiyle bitecek bir rehavet sürecine sokar. 6

İşte kurulduğu günden bu yana İsrail'i yöneten kadrolara egemen olan düşünce yapısı budur. Gerek İşçi Partisi'nin "laik Siyonistleri", gerekse Likud'un dinci/milliyetçi Siyonistleri aynı vizyonu paylaşırlar. Aralarındaki fark, her zaman için yalnızca bu vizyonun ifade şekli olmuştur ki, bu da, Noam Chomsky'nin vurguladığı gibi, temsil ettikleri sosyal sınıfların ve Batı karşısında elde etmek istedikleri imajların farklılığından kaynaklanmaktadır. 7

Ancak tüm bunlara rağmen şu soru sorulabilir: İsrailliler'in gelecekte bir gün kendilerini Hıttin Korkusu'ndan ve bir "garnizon devleti" olarak yaşamak zorunluluğundan kurtaracak gerçek bir barışı ve bunun gerektirdiği ödünleri kabul etmeyeceklerini nereden bilebiliriz? Kaldı ki, bugün İsrail toplumunda bu çözümü savunan bir azınlık (örneğin "Peace Now!" hareketi) vardır. Bu "rasyonel"lerin, Zealotlara üstün gelip Yahudi Devleti'ni 19 yüzyıl önce Roma'ya karşı yapılan hatayı tekrarlamaktan kurtaracaklarını neden öngörmeyelim? İsrail'in Hıttin Korkusu'nu çözebilmek için, savaş yerine barış gibi bir alternatifi kabul etmeyeceği ne malumdur?

Kuşkusuz, Yahudi Devleti'nin bu tür rasyonel bir çözümü kabul etmesi Ortadoğu'daki herkes için çok daha iyi olurdu ve biz de bunun gerçekleşmesini isterdik. Ancak, görünen odur ki, bu mümkün değildir. Yahudi Devleti'ni bu rasyonel yolu izlemekten alıkoyan bir "Yahudi ideolojisi" vardır çünkü.


YAHUDİ İDEOLOJİSİ'NE GİRİŞ: SHAHAK'IN ÖYKÜSÜ

"Yahudi ideolojsi" denen kavram, İsrail'in en ünlü entellektüellerinden biri olan Israel Shahak'ın Jewish History, Jewish Religion: The Weight of Three Thousand Years (Yahudi Dini, Yahudi Tarihi: Üç Bin Yılın Ağırlığı) adlı kitabının temel temasını oluşturur. 1933'te Polonya'da doğmuş, II. Dünya Savaşı yıllarında Naziler'in kurduğu Belsen toplama kampında kalmış, 1945'te ise İsrail'e yerleşerek önce orduda sonra da kimya mühendisi olarak Kudüs İbrani Üniversitesi'nde çalışmış olan Profesör Shahak'ı ünlü kılan özelliği, "Yahudi ideolojisi" hakkındaki eleştirel görüşleridir.

Shahak'ı bu konuda harekete geçiren süreç, 1965 yılında başlar. O yıl Kudüs sokaklarında çok ilginç bir olaya şahit olur. Bir trafik kazasıyla ağır biçimde yaralanan bir Arab'ın yakını, ambulans çağırmak için Yahudi komşusunun kapısını çalar ve telefonunu kullanmak için rica eder. Ancak günlerden Cumartesidir; yani Yahudi dinine göre her türlü iş yapmanın yasak olduğu kutsal "Shabat" günüdür. Bu nedenle kapıyı açan dindar Yahudi, yakını ölmekte olan Arab'a, "hayır" cevabını verir; çünkü evinden telefon açılmasına izin vermekle bir "iş" yapmış olacağını ve Shabat'ı ihlal edeceğini düşünmektedir. Arab'ın yalvarmaları hiç bir sonuç vermez.

Gördüğü bu olay karşısında hayrete düşen Shahak, İsrail Devleti tarafından atanmış olan en yüksek dini otoriteye, Kudüs'teki Haham Mahkemesi'ne (Rabbinical Court) başvurur ve bu tür bir davranışın Yahudi dini kurallarına göre doğru olup olmadığını sorar. Gelen cevap ilginçtir; hahamlar, sözkonusu Yahudi'nin telefon açma izni vermemekle son derece doğru davrandığını bildirirler. Cevap metninde şöyle yazmaktadır: "Eğer ölmekte olan kişi bir Yahudi olsaydı, telefona izin verilmesi gerekirdi, fakat ölmekte olan kişi bir Yahudi olmadığına göre, onun hayatını kurtarmak için Shabat'ı ihlal etmek yanlış olacaktır." 8

Verilen hüküm karşısında şaşkınlığa düşen Shahak, konuyu basına yansıtarak ciddi bir tartışma başlatır. Ancak hüküm verme yetkisi olan hiç bir haham, Yahudi- olmayan bir insanın hayatını kurtarmak için Shabat'ın ihlal edilebileceğini kabul etmez. Çünkü Yahudi şeriatının hükümlerini içeren Talmud kitabı, bu konuda bu hükmü vermektedir.9 Shahak, "inanılmaz" bulduğu bu hükmün kaynağını bulmak için Talmud'u uzun uzadıya araştırır ve daha da "inanılmaz" hükümlerle karşılaşır. Yahudi-olmayan bir insanın hayatını kurtarmak için Shabat'ı ihlal etmek bir yana dursun, her hangi normal bir günde, bir tehlike karşısında bir Yahudi- olmayanı kurtarmak Talmud'a göre yanlış bir iştir. Hatta, Talmud yorumcuları, Yahudi-olmayan bir insanın "dolaylı" yoldan öldürülmesini uygun ve doğru bir davranış olarak görmektedirler. Örneğin merdivenle bir kuyuya inen Yahudi- olmayan bir kimsenin merdivenini çekip almak ve onu orada ölüme terketmek, "dolaylı" bir öldürme biçimidir ve doğrudur. Talmud'a göre, bu tür bir eylem, yalnızca "toplum içinde Yahudiler'e karşı düşmanlık yaratma" tehlikesi taşıdığı za- man yanlış sayılır. 10

Shahak, Yahudi-olmayanlara düşmanca davranmayı gerektiren daha pek çok Talmud hükmüyle karşılaşır, bunların tarih boyunca nasıl yorumlandıklarına ve uygulandıklarına bakar ve Ortodoks (Klasik) Yahudilik'in içinde, Yahudi- olmayanlara karşı daimi bir nefret ve düşmanlık beslemeye dayanan bir "Yahudi ideolojisi" olduğu sonucuna varır. Bu ideoloji, asırlar boyu gettolarda yaşamış olan Yahudiler'in, gettonun dışındaki "düşmanlara" karşı geliştirdikleri nefret ve intikam duygularının bir ürünüdür.


SPARTA, GETTO VE TALMUD

Ünlü Yahudi akademisyen Moses Hadas'a göre, klasik Yahudilik'in temelinde yer alan sözkonusu "daimi savaş" atmosferi, Platon'un yazılarında sık sık atıfta bulunduğu Yunan şehir-devleti Sparta'yı andırır. 11Sparta, Atina'daki demokratik düzenden hoşlanmayan Platon tarafından övgüyle anılan totaliter bir "garnizon devleti"dir.

Dış dünyayı daimi bir düşman olarak algılayan ve içerde de hahamların totaliter otoritesine göre yönetilen Yahudi gettosu ise, Sparta'nın bir prototipi olmuştur. Gettoların var olduğu asırlar boyunca, Yahudi tiyatrosu oynanmış, ama asla komedi yazılmamış ve oynanmamıştır. Shahak'a göre, Sparta'da da hiç bir zaman komedi oynanmamıştır, hem de tamamen aynı nedenle. 12

Gettoların temel psikolojisini oluşturan bu daimi savaş atmosferinin Yahudilik'e ne gibi bir etkisi olduğunu ve ne tür bir "Yahudi ideolojisi" ürettiğini görmek içinse, "Yahudi şeriatı"nın kaynağı olan "Halakha"ya bir göz atmak gerekir.

Halakha, hahamların "bir Yahudi nasıl yaşamalı" sorusunun cevabını en ayrıntılı biçimde vermek için hazırladıkları ve asırlar boyu yeni eklenmelerle genişlemiş yazılı bir dini kaynaktır. Klasik Yahudilik'e göre, bir Yahudi günlük hayatını nasıl geçirmesi gerektiğini öğrenmek için Tevrat'a ya da Eski Ahit'in öteki kitaplarına bakmamalıdır. Bunlar, sıradan insanlar tarafından anlaşılamazlar çünkü. Bunların anlamını sadece hahamlar kavrar ve Yahudi toplumu da dini onlardan öğrenir. Halakha, hahamların Yahudi toplumuna verdiği bu eğitimin toplandığı kaynaktır. Halakha'nın en önemli kaynağı ise, "Talmud" adı verilen çok ciltli bir kitaptır.

Talmud'u incelediğinizde, gettonun "Spartavari" havasının Yahudiler'in üstün ırk inanışları ile birleşerek ne denli tehlikeli sonuçlar verdiğini görebilirsiniz. Çünkü Talmud'un büyük bölümü, Yahudi-olmayanlara karşı kin beslemeyi ve imkan buldukça da bu kini eyleme dönüştürmeyi emretmektedir.

Öncelikle, diğer iki ilahi dine karşı son derece saldırgan bir tutum göze çarpar. Talmud yazarlarının tüm yeryüzünde en çok nefret ettikleri insan ise Hz. İsa'dır. Onun hakkında çeşitli "cinsel içerikli iftiralar" öne sürülür ve öteki dünyada cehennemin en alt katına konup, sıcaktan kaynayan insan dışkıları ile dolu bir havuza atılacağı söylenir.13 Yine Talmud'a göre, Yahudiler ellerine geçen İncil'leri, eğer şartlar uygunsa, yakmakla yükümlüdürler. (Israel Shahak, bu bilgiyi verirken, sözkonusu emrin bugün de aynen uygulandığını, 23 Mart 1980 günü, Yad Le'akhim adlı dini bir örgütün organizasyonuyla Kudüs'te İncil'in yüzlerce nüshasının yakıldığını not eder. Dahası, Yad Le'akhim, İsrail Din Bakanlığı tarafından finanse edilen bir örgüttür.) 14

Talmud'un Yahudi-olmayanlar hakkında verdiği diğer bazı ilginç hükümler şöyledir:

• Bir Yahudi bir mezarlığın yanından geçerken, eğer o yer bir Yahudi mezarlığı ise orada yatanları takdis eden kısa bir dua okumalı, ancak mezarlık Yahudi- olmayanlara ait ise orada yatanların annelerine lanet etmelidir.15 Talmud kaynaklı bir başka geleneğe göre de, dindar bir Yahudi, bir kilise ya da Hz. İsa tasviri gördüğünde üç kere yere tükürmekle yükümlüdür. 16

• Talmud yazarlarının en büyüklerinden olan Maimonides, bir Yahudi- olmayanın hayatının kurtarılması konusunda da önemli hükümler vermiştir. Bu hükümlerin biri şöyledir:

Kendileriyle savaş halinde olmadığımız Yahudi-olmayanlara gelince, ölümlerine doğrudan sebebiyet vermek yanlıştır, fakat eğer ölüm anındaysalar onların hayatlarını kurtarmak yasaklanmıştır. Örneğin bir Yahudi-olmayanın denize düştüğü görülürse, boğulmaktan kurtarılmamalıdır. 17

Maimonides'e göre, bir Yahudi doktorun bir Yahudi-olmayanı iyileştirmesi de, karşılığında para kazanılsa dahi, yasaktır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir noktaya değinir: Eğer Yahudi bir doktorun bir Yahudi-olmayanı iyileştirmekten kaçınması, Yahudiler'e karşı toplumsal bir tepki gelişmesine neden olacaksa, o halde yasak ortadan kalkar ve hastanın iyileştirilmesi gerekir. 18

• Talmud'un en büyük yazarlarından biri olan Maimonides'in ırkçı fikirleri de oldukça ilginçtir. Bir yerde şöyle yazar:

Türklerin bir kısmı ve kuzeydeki göçebeler ve zenciler ve güneydeki göçebeler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp da onlara benzeyenler; bunların tabiatı daha çok düşük sesli bazı hayvanların tabiatına benzer. Benim düşünceme göre, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri bir insan ile bir maymunun seviyeleri arasında bir yerdedir. Çünkü görünüşleri maymundan daha çok insana benzemektedir. 19

• Haham Sofer, Responsum adlı Talmudik çalışmasında, Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar hakkında ilginç yorumlar yapar. Buna göre, bunlar, "başka ilahlara tapan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı yoldan öldürülmeleri doğrudur". Dahası, Sofer bu iki grubu, Eski Ahit'te adı geçen Amalek kabilesine benzetir. 20 Eski Ahit'te Amalekler hakkında verilen hüküm ise şöyledir:

Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek'in İsrail'e yaptığını, Mısır'dan çıktığı za- man yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amaleki vur ve onların herşeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür. 21

• Talmud'un cinsel suçlar (zina) hakkında verdiği hükümler de ilginçtir. Eğer bir Yahudi erkek bir Yahudi kadınla evlilik dışı bir cinsel ilişkiye girerse, her ikisinin de öldürülmesi gerekir. Oysa eğer kadın bir Yahudi-olmayan ise, bu kez erkek sadece dayak yer; kadın ise yine ölüm cezasına çarptırılır. Aynı hüküm, Yahudi bir erkeğin Yahudi-olmayan bir kadına tecavüz etmesi durumunda da geçerlidir. Bunun arkasında yatan mantık ise, Yahudi-olmayan kadının her durumda "baştan çıkarıcı" sayılmasıdır. Kadın, "bir Yahudiyi günaha sokmuş" olduğu için ne olursa olsun birinci dereceden suçlu sayılmaktadır. 22Nitekim Maimonides, Yahudi-olmayan tüm kadınlar için "N.Sh.G.Z." kısaltmasını kullanır. Bunlar, İbranice'deki "niddah, shifhah, goyah, zonah" kelimelerinin baş harfleridir. Kelimelerin anlamı ise şudur: "Kirli (regl nedeniyle), köle, Yahudi-olmayan, fahişe". 23

• Yahudiler ile Yahudi-olmayanlar arasındaki mal-mülk ilişkileri hakkında da Talmud'un önemli hükümleri vardır. Eğer bir Yahudi kayıp bir eşya bulur da onun sahibinin bir Yahudi olduğunu farkederse bunu sahibine geri vermekle yükümlüdür. Fakat eğer malı yitiren kişi bir Yahudi-olmayan ise, malın ona geri verilmemesi emredilir. Bir Yahudi-olmayana hediye vermek ise kesin biçimde yasaklanmıştır. (Ancak hahamlar, bir sonraki aşamada Yahudiler'i maddi kar getirebilecek hediyelere bir başka deyişle rüşvetlere izin verirler.) Alış veriş sırasında Yahudi-olmayanlara hile yapmak ise, eğer "dolaylı" yoldan olursa, meşru sayılır. Örneğin bir Yahudi, karşısındaki müşterinin kendisine yanlışlıkla fazla para verdiğini fark ederse, "senin yaptığın hesaba güvendim, benim saymama gerek yok" demelidir. Böylece eğer karşı taraf durumu sonradan fark ederse, suçlu duruma düşmez. 24

Bu saydıklarımız, Talmud'un Yahudi-olmayanlara yönelik düşmanca hükümlerine yalnızca bir kaç örnektir. Yahudi geleneğinin bu geleneksel "şeriat kitabı" araştırıldığında, buna benzer daha pek çok hükme rastlamak mümkündür. Ancak bu bir kaç örnek bile, "Yahudi ideolojisi"nin içeriği hakkında fikir sahibi olmak için yeterlidir.

Sözkonusu "Yahudi ideolojisi", Tevrat'ın ve Eski Ahit'in diğer kitaplarının hükümlerini de kendi düşüncesine göre yorumlamakta ve çarpıtmaktadır. Örneğin Hz. Musa'ya verilen "On Emir"den sekizincisi olan "Çalmayacaksın" (Çıkış, 20:15) hükmü, "bir Yahudiyi çalmamak" (yani kaçırmamak ya da rehin almamak) konusunda konulmuş bir yasak olarak açıklanır. Hükmün mal değil de insan "çalmak" şeklinde yorumlanmasının nedeni, "On Emir"in yalnızca ölümcül suçları içerdiğine dair Talmud yazarlarınca yapılmış bir kabuldür. Öte yandan, Yahudi- olmayanların rehin alınması zaten Talmud tarafından izin verilen bir eylemdir. 25

"Kardeşini kendin gibi seveceksin" (Levililer, 19:11) hükmünün yorumlanması da aynı şekildedir; "kardeşler" yalnızca Yahudilerdir. Nitekim bir Yahudi genel olarak Talmud tarafından bir Yahudi-olmayanın hayatını kurtarmaktan alıkonur, açıklaması da şöyle yapılır; "çünkü o senin kardeşin değildir". 26

İşte Yahudi ideolojisinin yüzlerce yıl önce oluşturduğu ve asırlar boyu da taviz vermeden koruduğu bu "Sparta psikolojisi", Yahudi toplumunun zihnine, Yahudi- olmayanlara karşı kolay kolay silinemez bir nefret ve güvensizlik yerleştirmiştir. Dindar Yahudiler zaten bu hükümleri benimsemek durumundadırlar. Dindar olmayanların büyük çoğunluğu da, içinden çıktığı toplumun merkezinde yer alan bu ideolojiden uzaklaşmaz ve Talmud'u en azından psikolojik boyutta yaşamaya devam eder. Dünyadaki Yahudi cemaatlerinin hemen hepsinin dikkat çekici derecede "kapalı toplum"lar oluşturmalarının nedeni işte bu "Yahudi ideolojisi"dir.

Ancak tüm bunların ötesinde, kuşkusuz bizim için burada önemli olan nokta, İsrail Devleti'dir. Acaba Yahudi Devletisözde "laik" bir ülke olmasına rağmen sözünü ettiğimiz "Yahudi ideolojisi"ne bağlı mıdır?


"YAHUDİ İDEOLOJİSİ" VE YAHUDİ DEVLETİ

Bugün dünyada Yahudiliğin üç temel kolu vardır; Ortodoks, Muhafazakar ve Reforme Edilmiş Yahudilik. Reforme Edilmiş (Reformed) Yahudilik, bunların arasında en modern olanıdır ve en çok da ABD'de yaygındır. Muhafazakarların çoğu Avrupa ülkelerinde yaşar. Geleneğe en bağlı kanadı teşkil eden Ortodoks Yahudiler ise, Yahudiler'in olduğu hemen her yerde yaşamalarına rağmen, en çok İsrail'de bulunurlar. Ve en önemlisi, İsrail Devleti, resmi olarak Ortodoks Yahudiliği geçerli kabul eder. İsrail kanunlarında Ortodoks kurallarına göndermeler vardır. Örneğin "Geri Dönüş Kanunu"na göre, bir göçmenin İsrail vatandaşı olabilmesi için, gerçek bir Yahudi olduğuna dair Ortodoks hahamlardan "onay" alması gerekmektedir.

Bazı hükümlerine yukarıda değindiğimiz Talmud ise, en çok Ortodoks Yahudiler arasında itibar görür. Talmud, Ortodokslukta dinin doğruluğu tartışılmaz ve birinci derece kaynağıdır.

Dolayısıyla, Talmud ve onun Yahudi-olmayanlara karşı içerdiği tüm saldırgan hükümler, İsrail Devleti'nin resmi ideolojisi üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Nitekim bu kanunların "dirilmesi" de İsrail sayesinde olmuştur: Üstte değindiğimiz Talmud hükümleri, Talmud'un İsrail'de basılan nüshalarında yer almaktadır. Oysa Israel Shahak'ın da belirttiği gibi, bu hükümlerin büyük bölümü, 16. yüzyılın ortalarından 20. yüzyıla dek basılan Talmud nüshalarında bulunmuyordu; hükümler ya çıkartılmışlar ya da son derece üstü kapalı hale getirilmişlerdi. Bunun nedeni, Talmud'un sözkonusu hükümlerinin 16. yüzyılda Hıristiyanlar tarafından "keşfedilmeleri" ve büyük bir tepki oluşturmalarıydı. Bu hükümlerin açıkça yazılıp basılabilmesi ise, ancak İsrail'in kurulmasından sonra mümkün olmuştur.27 .

Nitekim Israel Shahak'a göre, Siyasi Siyonizm ve onun sonucu olan İsrail Devleti, gerçekte "Klasik (Ortodoks) Yahudilik"in devamını temsil etmektedir... İsrail, Yahudi asimilasyonunu reddeden ve Yahudiler'in diğer tüm milletlerden ayrı olduğunu kabul eden Klasik (Ortodoks) Yahudi inanışının üzerine kuruludur." (Öte yandan, İsrail'de hiç bir kök bulamayan ve "liberal" kimliği ağır basan Reforme Edilmiş Yahudilik, asimilasyona çok daha açıktır). Talmud'un temel temasını teşkil eden "biz ve onlar" ayrımı ve "onlar"a karşı duyulan derin nefret ve güvensizlik, Siyonistler'in ve İsrail'in sosyo-psikolojisinde büyük bir yer tutar.

İbranice'de Yahudi-olmayan anlamına gelen ancak küçümseme ve hakaret içeren goy (çoğulu goyim) terimi, İsrailliler'in "onlar"ı tanımlamak için en sık kullandıkları ifadedir. Öyle ki, İsrail liderleri bile goyim ile Yahudiler arasındaki sözde genetik farklılıklara atıfta bulunmaktan çekinmemişlerdir. Likud liderleri, her zaman olduğu gibi bu konuda da İşçi Partililerden daha açık sözlü davrandılar. Likud'un liderlerinden ve eski Başbakanlardan Yitzhak Şamir, "üstün ırk" kavramına olan inancını, Siyonizm'i ırkçılığın bir kolu olarak gören Birleşmiş Milletler kararının 14 Kasım 1975 günü oylanmasından sonra, dünya ve uluslararası ilişkiler konusundaki görüşlerini kaleme alırken şöyle açığa vurmuştu: "Ağaçlardan inen insanlardan meydana gelen ulusların dünyanın liderliğini üstlenmeleri kabul edilecek bir şey değildir. İlkeller nasıl kendilerine ait fikirlere sahip olabilirler? Birleşmiş Milletler'in kararı bize bir kere daha göstermiştir ki biz diğer uluslar gibi değiliz." Benzer bir ifade, Menahem Begin tarafından da kullanılmış, Nobel Barış Ödülü alan bu eski terörist, Filistinlileri "iki ayaklı hayvanlar" olarak tanımlamıştı. 28

İsrail'in bir "düşman denizi" ile çevrili oluşu ve özellikle 1967 Savaşı'ndan sonra yaygınlaşan "tüm dünya bize karşı" duygusu ise, İsrail toplumunun goyim'e olan geleneksel nefret ve güvensizliğini körükledi. Getto'nun Spartavari atmosferi içinde asırlar boyu gelişmiş ve en somut ifadesini de Talmud sayfalarında bulmuş olan "goyim düşmanlığı", böylece, kendi kendisini modern bir Sparta'ya dönüştüren Yahudi Devleti'nde devam etti.

Kuşkusuz İsrail'inLikud liderlerinin üstteki "kaçamak" demeçleri sayıl- mazsabu tür bir anlayışı tüm dünyanın gözü önünde resmi ağızlardan dile getirmesi beklenemez. Ancak İsrail Devleti'nin Yahudi ırkçılığınaya da Shahak'ın deyimiyle "Yahudi fundamentalizmine"karşı son derece ılımlı yaklaşmasının, hatta bu ideolojiyi el altından desteklemesinin kuşkusuz büyük bir anlamı vardır.

El altından desteklenen bu akımın bir örneği, Hatanya kitabıdır. Modern Hasidik Yahudiliğin en önemli kollarından biri olan Habbad hareketinin en temel kitabı olan Hatanya'da inanılması zor derecede ırkçı düşünceler yer alır. Bu kitaba göre, tüm Yahudi-olmayanlar şeytani varlıklardır ve "içlerinde iyilikten gelen hiç bir şey yoktur". Öyle ki, anne karnındaki bir Yahudi embriyosu bile bir Yahudi-olmayanın embriyosundan son derece farklıdır. Yahudi-olmayanların varlıklarını sürdürmeleri ise "gereksizdir"; çünkü yaratılmış olan her şey sadece Yahudiler'in iyiliği için yaratılmışlardır. Bu kitabın sayısız nüshası, New York'u merkez alan "Lubavich" hareketi tarafından basılmakta ve dünyanın dört bir yanındaki üyelere dağıtılmaktadır. 29

Daha da önemli olanı, sözkonusu kitabın İsrail devlet aygıtı tarafından da onay görmesidir. Knesset üyesi Şulamit Aloni'nin ortaya koyduğu bir araştırmaya göre, İsrail'in 1978 yılındaki Lübnan işgalinden bir süre önce sözkonusu Hatanya doktrinleri bazı askeri merkezlerde yönetim tarafından özellikle yaygınlaştırılmıştır. Bunda gözetilen amaç, askeri doktor ve hemşireleri, "Yahudi-olmayan yaralılar"a yardım etmekten alıkoymaktır. Öte yandan İsrail'in eski Cumhurbaşkanlarından Zalman Şazar, Habbad hareketinin ateşli bir savunucusudur. Likud lideri eski Başbakan Menahem Begin de hareketi desteklediğini resmi olarak açıklamıştır. 30

İsrail ordusunda Talmudik "anti-goyim" eğitiminin daha pek çok örneği vardır. Talmud'da Yahudi-olmayanlara zarar verilmesini yasaklayan çok sınırlı bir kaç hüküm, "kendileriyle savaşılmakta olunmayan Yahudi-olmayanlar"la ilgilidir. Hahamlar, bu noktadan hareketle, kendileriyle savaşılmakta olan tüm Yahudi- olmayanların öldürülebileceğini, hatta öldürülmeleri gerektiği sonucuna varmışlardır. Ve bu doktrin 1973'ten bu yana İsrail ordusu içinde bilinçli olarak yayılmaktadır. Batı Şeria'nın güvenliğinden sorumlu İsrail birliklerinin Genel Komuta Merkezi tarafından yayınlanan bir kitapçık, bu "ideoloji"yi şöyle anlatır:

Bir savaş ya da silahlı bir çatışma sırasında kuvvetlerimiz sivil halk ile karşı kar- şıya gelirlerse ve eğer bu sivillerin askerlerimize zarar verip veremeyecekleri konusunda açık bir kesinlik yoksa, Halakha'ya göre bu sivillerin öldürülmeleri doğrudur ve hatta gereklidir. Hiç bir şart altında bir Arab'a güvenilmemelidir... Halakha, savaşta düşmana karşı saldırıya geçtiklerinde, iyi sivilleri, yani iyi gözüken sivilleri bile öldürmeleri için birliklerimize izin vermekte, hatta bunu emretmektedir. 31

İsralli bir haham tarafından askerlere hatırlatılan ve eski hahamlardan Rabbi Shim'on'a ait olan bir "özdeyiş" ise şöyledir: "Yahudi-olmayanların en iyisi mi; öldür. Yılanın en iyisi mi; beynini parçala." 32

Klasik Yahudilik'teki tüm ırkçı düşünce ve hükümlerin İsrail devlet aygıtı tarafından bu denli geniş çapta benimsenmesinin tek bir anlamı vardır: "Yahudi ideolojisi", bugün İsrail devletinin ve toplumunun en önemli temellerinden biridir.

İsrail'i kuran ve halen İşçi Partisi'nde temsil edilen "solcu" Siyonistler'in laik bir kimliğe sahip olmaları, "Yahudi ideolojisi"nin devletin temeline yerleşmesine engel olmamıştır. Çünkü, gerek Shahak'ın gerekse Amnon Rubinstein'ın çözümlemelerine göre, Siyonistler dindar olmasalar da Yahudi kültürünü ve o kültürü oluşturan dini şablonu hiç değiştirmeden almışlardır. 33Ve Shahak, hem "laik" Siyonistler'in "Yahudi ideoloji"sine olan sözkonusu psikolojik bağlılıkları, hem de dinci Siyonistler'in özellikle 67 savaşından sonra giderek artan siyasi gücü sayesinde, bu "Yahudi ideolojisi"nin, bugünkü İsrail devletinin yönetiminde büyük bir rol oynadığını ortaya koyar. Ona göre, "İsrail Devleti'nin politikaları, realist siyasi gerçekler ile sözkonusu 'Yahudi ideolojisi'nin bir karışımı sonucunda ortaya çıkmaktadır". 34

Dahası, bu "Yahudi ideolojisi"nin etkisi giderek artmaktadır. Shahak'a göre, "İsrail Yahudileştikçe, ya da bir başka deyimle 'Yahudiliğe döndükçe', gündelik politikalar da giderek rasyonel kaygılardan çok, Yahudi ideolojisinin hedefleri tarafından belirlenmektedir". 35

Peki nedir "Yahudi ideolojisi"nin İsrail Devleti'ne yüklediği bu somut hedefler?


"KURTARILMIŞ TOPRAKLAR"

Israel Shahak'a göre, "Yahudi ideolojisi"nin önemli bir parçasını, "toprakların kurtarılması" oluşturur. Buna göre, bir toprağın "kurtarılması", onun Yahudi- olmayanlardan alınıp Yahudiler'e verilmesi ile mümkündür. Toprağın kurtarılmış sayılması için, ilk aşamada sahibinin, ikinci aşamada da üzerinde çalışanların Yahudi olması gerekmektedir.

Bu düşüncenin mantıksal sonucu, "kurtarılmak" istenen topraklardan Yahudi- olmayanların sürülmesini öngörmektedir. Nitekim İsrail Devleti'nin sahip olduğu "Yahudi ideolojisi"nin ütopyası da budur; İsrail topraklarındaki tüm Araplar'ın başka Arap ülkelerine "transfer" edilmesi ve böylece toprağın yalnızca ve yalnızca Yahudiler'e ait hale getirilmesi.

İsrail'i kuran Siyonistler'in başlıca amaçlarından biri, bu "kurtarma" misyonu olmuştur. Siyonizm tarihinin ünlü uzmanı Walter Laquer, siyonizmin öncülerinden A. D. Gordon'u örnek verir bu konuda. O ve arkadaşları, "Yahudi vatanındaki her ağacın ve hatta her çalının Yahudiler tarafından dikilmiş olmasını" hedeflemişlerdir.36 Bu, kuşkusuz o vatanda hiç bir Yahudi-olmayanın barınmaması gerektiği anlamına gelir.

Nitekim aynı "laik" Siyonist liderlerin İsrail Devleti'nin kurulmasından sonra uyguladıkları "İbrani el emeği" politikası da, yine "toprakların kurtarılması" ütopyasının bir parçasıdır. Bu politika gereğince, Arap ülkelerinde yaşayan ve kültürel yönden İsrailli elitlere göre çok "geri" sayılan Doğu Yahudiler'i Iraklı ve özellikle de Yemenli Yahudiler Arap işçilerin yerlerini almaları için İsrail'e getirilmişlerdir. Amaç, toprak üzerinde harcanan tüm emeğin, "İbrani el emeği" olmasını sağlamaktır. 37

Bu "dışlayıcı ideoloji", Israel Shahak'a göre, İsrail'in 1950'lerdeki, 60'lardaki ve 67 sonrasındaki tüm toprak kazanımlarının temel nedeni olmuştur.38 "Toprağın kurtarılması" temel bir hedef kabul edildikten sonra, elden geldiğince daha çok toprağın işgal edilmesi ve bu yeni toprakların da Yahudi-olmayanlardan arındırılması İsrailliler için kutsal bir misyon sayılmıştır. 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda işgal edilen Batı Şeria ve Gazze'de İsrail yönetimlerinin büyük teşvikiyle kurulan ve genişleyen "Yahudi yerleşim birimleri"nin amacı, sözkonusu "toprakların kurtarılması" misyonudur.

Ve bu misyon, İsrail politikasının yalnızca rasyonel hesaplara göre değil, en az onlar kadar güçlü bir "Yahudi ideolojisi" tarafından da belirlendiğinin göstergesidir. Çünkü yeni topraklar işgal etmek ve bu topraklar üzerinde "etnik temizlik" uygulamak, "Hıttin Korkusu" yaşayan bir ülke için "rasyonel" bir karar değildir. Her yeni işgalin ve her yeni "etnik temizliğin", karşı taraftaki Hıttin özlemini güçlendireceği açıktır çünkü.

Peki ama acaba "kurtarılması" gereken topraklar ne kadardır?


TEVRATSAL SINIRLAR

Israel Shahak, "Yahudi ideolojisinin İsrail Devletine empoze ettiği temel düşüncelerden biri, 'Vaadedilmiş Topraklar' kavramıdır" dedikten sonra bu kavramı şöyle açıklar: "Yahudi ideolojisi, Tanrı tarafından İsrailoğullarına Kutsal Kitap'ta vaadedilen ve tarihte bir zamanlar da Yahudi bir Kral tarafından yönetilmiş olan toprakların, bugün de İsrail Devleti'ne ait olması gerektiğini öngörür; çünkü İsrail bir 'Yahudi Devleti'dir". 39

"Tanrı tarafından Yahudiler'e vaadedilen topraklar" ise, Eski Ahit'e göre "Nil'den Fırat'a" uzanan ünlü coğrafyayı kapsamaktadır. Tevrat'ın Tekvin kitabının 15. Bab'ında şöyle yazar:

O günde Rab, Abraham'la ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hittileri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine (soyuna) verdim.

Tesniye kitabının 12. Bap, 25. ayetinde ise aynı "kutsal sınırlar" şöyle çizilir:

O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve sizden büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak, sınırınız çölden ve Lübnandan, ırmaktan, Fırat ırmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allahınız Rab size söylediği gibi, dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır.

Tevrat ayetleri tarafından tarif edilen bu sınırların, günümüzde hangi devletlerin topraklarına dahil olduğuna baktığımızda ise oldukça ilginç gerçeklerle karşılaşırız. Yahudi dini otoriteleri, sözkonusu toprakların tam tarifi konusunda farklı fikirler öne sürmüşlerdir, ancak en geniş kapsamlı ve en çok kabul gören haritanın hangi bölgeleri kapsadığı Israel Shahak tarafından şöyle açıklanır:

İsrail Toprakları'nın Tevratsal sınırlarını gösteren farklı haritalar içinde en büyük sınırlara sahip olan versiyon, şu bölgeleri içine alır: Güneyde tüm Sina yarımadası ve buna ek olarak Kuzey Mısır'ın Kahire'ye kadar uzanan bir parçası; doğuda, Ürdün'ün tamamı ve Suudi Arabistan'ın kuzey bölgesi; Kuveyt'in tümü ve Irak'ın çok büyük bir bölümü; kuzeyde Lübnan'ın ve Suriye'nin tamamı ve buna ek olarak Türkiye'nin Van Gölü'ne kadar uzanan büyük bir parçası; ve batıda Kıbrıs. Bu sınırlar hakkında yapılmış çok geniş kapsamlı araştırmalar, devlet desteğiyle, atlaslara, kitaplara ve makalelere dökülmekte ve okullarda bu sınırların propagandası yapılmaktadır. Başta Gush Emunim olmak üzere kimi etkili dini gruplar, sözkonusu coğrafyanın İsrail tarafından fethedilmesini istemekle kalmamakta, bu fethin ilahi bir emir olduğuna inanmaktadırlar. 40

Shahak'a göre, İsrail'de "Tevratsal Sınırlar" (Biblical Borders) denildiğinde anlaşılan harita Türkiye'nin Güneydoğu'sunu ve Kıbrıs'ı da içeren sözkonusu coğrafyadır. (Biraz daha "sınırlı" olan bir ikinci versiyona ise "Tarihsel Sınırlar" adı verilir.) En önemlisi, "dinci ve milliyetçi çevrelerde çok popüler olan" bu "Tevratsal Sınırlar" hakkında, "ne İsrail'de ne de onun diasporadaki destekçileri arasında bu kavramın geçerliliğine yönelik hiç bir itirazın var olmayışı"dır. "Tevratsal Sınırlar"a prensip olarak karşı çıkanlar, Shahak'ın bildirdiğine göre, İsrail'in bir "Yahudi Devleti" olmasına karşı çıkan küçük bir azınlıktan ibarettir. Bunların dışında, "Tevratsal Sınırlar"ı savunanlara yapılan yegane eleştiri, "İsrail'in henüz bu sınırlara ulaşacak kadar güçlü olmadığı" yönündedir.41 En "güvercin" kanat ise, bu sınırların fethedilmesinin ilerki bir tarihe bırakılması gerektiğini, bir gün "barışçı bir fetih" ile bu toprakların ele geçirileceğini, Araplar'ın ise bu toprakları vermeye "ikna edileceği"ni öne sürmektedir.

Ariel Şaron, Mayıs 1993'te yapılan Likud Kongresi'nde, İsrail'in "Tevratsal Sınırlar"ı resmi politika olarak benimsemesini önermiştir. Bu teklife karşı ne Likud'un içinden ne de diğer partilerden ciddi bir tepki gelmemiştir, gelen tepkiler ise yine "ilkesel" boyutta değil, "pragmatik" boyuttadır. Şaron'u eleştirenler, İsrail'in bu coğrafyayı ele geçirecek ve elinde tutacak güce henüz sahip olmadığı argümanına dayanmışlardır. 42

Buna karşın, başta da belirttiğimiz gibi, "Tevratsal Sınırlar"a ilkesel olarak karşı çıkanlar, İsrail'in bir "Yahudi Devleti" olmaktan vazgeçmesi, Doğu Kudüs dahil işgal edilen topraklardan çekilmesi ve burada bir "Filistin Devleti"nin kurulması gerektiğine inanan ve küçük bir azınlıktan ibaret olan gerçek barış yanlılarıdır yalnızca. Çoğunluk, "Tevratsal Sınırlar"ı ilkesel olarak kabul etmektedir. Çünkü bu çoğunluk "Yahudi ideolojisine" bağlıdır ve o "ideoloji"nin bu konudaki hükümleri gayet açıktır. İsrail'deki dinci çevrelerce yazılıp okullara dağıtılan bir prensipler bildirgesinde şöyle denmektedir:

Biz burada en uygun yayılma yönteminden söz ediyoruz... Politik açıdan, (Ku- zey'de) ulaşmamız gereken sınır Fırat ve Dicle nehirleridir. Bu Halakha'da (Yahudi şeriatında) yazılıdır. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir anlaşmazlık olamaz. Tartışılabilecek tek konu, bunun nasıl hayata geçirileceğidir. Ancak dediğimiz gibi, İsrail topraklarının sınırları bellidir, bu konuda tartışılacak hiç bir şey yoktur, hükümler açıktır. 43

Yahudiler için yalnızca dini değil, aynı zamanda ulusal kimliği de belirleyen bir kitap olan Tevrat'ın belirlediği bu sınırların, yüzyıl başından beri Siyonist liderler tarafından vurgulanmış olmasının anlamı böylece daha iyi anlaşılmaktadır. Siyasi Siyonizm'in kurucusu olan Theodor Herzl, 1897 yılında Basel'deki Siyonist Kongre'nin açılışında "kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki dağlara kadar dayanır, güneyde de Süveyş Kanalı'na (Nil nehri). Sloganımız, David ve Solomon'un Filistini olacaktır" derken aynı sınırları kastetmiştir. David Ben–Gurion da 1948 yılında İsrail devletinin kuruluşunu ilan ettiği ünlü konuşmasında aynı haritayı çizer: "Filistin'in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir. Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmeleri gereken bir başka harita daha var; Nil'den Fırat'a kadar."

"Yahudi ideolojisi"nin Yahudi Devleti'ne çizdiği bu harita, takdir edilir ki, çok büyük coğrafyayı kapsamaktadır ve yerine getirilmesi de son derece zor bir hedeftir. Sahip olduğu Yahudi nüfusu hala 5 milyonu bulmayan İsrail'in bu denli dev bir bölgede hegemonya elde etmesi, görünür bir gelecekte mümkün dahi sayılamaz. Ancak gözüken odur ki, İsrail, bu haritayı nihai hedef olarak benimsemekten yine de vazgeçmemektedir.

Bu emperyal vizyon, daimi bir Hıttin Korkusu içinde yaşayan bir ülke için son derece lüks sayılabilir elbette. Yahudi Devleti, Nil'den Fırat'a uzanan dev coğrafya şöyle dursun, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni bile kontrol altında tutmakta zorlanmış ve bu yüzden FKÖ ile barış masasına oturmuştur. Bu noktadan bakıldığında, kendi varlığını sürdürebilmenin endişesi içinde olan küçük bir devletin, tüm Ortadoğu'yu kapsayacak bir hegemonyanın peşinde koşması tamamen irrasyonel gözükmektedir.

Ama ne ilginç, Yahudi Devleti tam da bu irrasyonel pozisyondadır. Çünkü, yanyana konduğunda tam bir zıtlık arz eden Hıttin Korkusu ile "Nil'den Fırat'a" uzanan emperyal vizyonu birleştirerek ortaya paradoksal bir sentez çıkarmaktadır.

Sentez şudur: Yahudi Devleti, Hıttin Korkusu'nu aşmak için, "Yahudi ideolojisi" tarafından kendisine gösterilen emperyal vizyona sadık kalmalıdır. Bir başka deyişle, eğer yok edilme korkusunu aşmak ve Ortadoğu'yu güvenli bir yer haline getirmek istiyorsa, bunu Nil'den Fırat'a uzanan coğrafya üzerinde hegemonya kurarak gerçekleştirmelidir. En iyi savunmanın saldırı olduğu şeklindeki kadim kurala uygun olarak şekillenen bu sentez, Ortadoğu'nun Yahudi Devleti için bir "hayat sahası" haline getirilmesini öngörmekte ve bunun da İsrail'in bekasının tek yolu olduğunu savunmaktadır.

Sentezin en somut sonucu ise, Nil'den Fırat'a uzanan dev coğrafyayı kapsayan bir "beka stratejisi"dir.

 
   
    



1 Amnon Rubinstein. The Zionist Dream Revisited, s. 156.
2 Andrew J. Hurley, Israel and The New World Order, s. 17.
3 Ibid.
4 Karen Armstrong. Holy War, s. 14.
5 Rabin suikastinin tetikçisi olan Yigal Amir adli genç Yahudi militanin suikasti tek basina gerçeklestirmedigini, aksine bu iste Israil gizli servisi içindeki asiri sagci kadronun büyük rolü oldugunu ve Amir'in de o kadro tarafindan görevlendirildigini gösteren çok güçlü deliller vardir. bkz. Harun Yahya. Yeni Masonik Düzen: Dünyanin Besyüz Yillik Tarihi ve Dünya Düzeninin Gizli Yöneticileri, 2.b. Istanbul: Vural Yayincilik, 1997, ss. 520-527; Israel Shahak, "Rabin's Murder Spotlights Religious Presence in Israeli Police and Army", Washington Report on Middle East Affairs, Ocak 1996; Yaroslav Trofimov, "Rabin Bodyguards Draw New Suspicion: Some Details Corroborate Killer's Shin Bet Accusation", Washington Times, 5 Aralik 1995.
6 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, s. 197.
7 Likud Partisi ile Isçi Partisi arasindaki tek fark, üslub ve yöntem farki olmustur. Noam Chomsky, bu konuda sunlari yazar: "... Demek ki özü bakimindan iki program da (Likud ve Isçi Partisi programlari) birbirlerinden çok farkli degil. Farkliliklari esas olarak üsluplarinda yatmaktadir. Isçi Partisi temel olarak, egitimli, Avrupa merkezli seçkinler partisidir; idareciler, bürokratlar, entellektüeller vs. zenaati, en azindan halkin karsisinda arabulucu bir söylemle düsük düzeyli bir retorigi sürdürürken 'olgulari kurmak'tir. Kapali kapilar arkasinda bu anlayis 'Yahudi olmayanlarin ne dedikleri önemli degildir, Yahudiler gerekeni yapar' (Ben-Gurion) ve '(Israil'in) sinirlari Yahudiler'in yasamakta olduklari yerlerdir, haritanin üzerindeki bir çizgi degil' (Golda Meir) biçimini almistir. Bu, Bati kamuoyunu kendine yabancilastirmadan, aslinda tersine Bati'nin (özellikle de Amerika'nin) destegini seferber ederek istenen hedeflere ulasmada etkili bir yöntem olmustur. Tersine Likud koalisyonunun kitle temeli büyük ölçüde asagi sinif, alt orta sinif ve aralarinda çogu yakin zamanda ABD ve SSCB'den göç etmis olanlarin bulundugu dinsel-sovenist unsurlarla beraber Arap kökenli Ispanyol Yahudiler'inin olusturdugu çalisanlardan meydana gelmektedir; ayni zamanda sanayici ve çok sayida meslek sahibini de kapsamaktadir. Likud'un liderligi Bati söylemine pek fazla uyum göstermedi... Isçi Partisi'nin daha dolambaçli olan yaklasimi Bati'ya çok daha uygun gelmektedir ve 'Israil'in destekçileri'nin karsisina daha az sorun çikarmaktadir... Isçi Partisi'nin kiligini degistirerek sundugu gerçek niyeti, Likud'un 'egemenlik' anlayisindan çok farkli degilse de, bunlar Amerikalilarin kulaklarina hos gelen ifadelerdir." (Noam Chomsky. Kader Üçgeni, ss. 78-79.)
8 Israel Shahak. Jewish History, Jewish Religion, s. 1.
9 Ibid., s. 1.
10 Ibid., s. 76.
11 Ibid., s. 12.
12 Ibid., s. 18.
13 Ibid. s. 21.
14 Ibid.,
15 Tractate Berakhot, s. 58b; Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, s. 23.
16 Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, s. 93.
17 Maimonides, Guide, "Murderer", 4, 11; Israel Shahak. Jewish History, Jewish Religion , s. 80.
18 Maimonides, Guide, "Idolatry". 10, 1-2; Israel Shahak. Jewish History, Jewish Religion, ss. 80-1.
19 Maimonides. Guide, Kitap III, Bölüm 51; Israel Shahak. Jewish History, Jewish Religion, s. 82.
20 Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, s. 84.
21 Kitab-i Mukaddes, I. Samuel, 15:1.
22 Maimonides, Guide, "Prohibitions on Sexual Intercourse", 12, 10; "Goy", Talmudic Encyclopedia; Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, s. 87.
23 Maimonides, Guide, "Prohibitions on Sexual Intercourse", 12, 1-3; Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, s. 87.
24 Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, ss. 88-89.
25 Ibid., s. 36.
26 Ibid., s. 37.
27 Ibid., ss. 22-3.
28 Roger Garaudy, Siyonizm Dosyasi, s. 193.
29 Israel Shahak. Jewish History, Jewish Religion. s. 27.
30 Ibid., s. 27.
31 Ha'olam Hazzeh, 5 Ocak 1974; Amnon Rubinstein, "Who Falsifies The Halakhah", Ma'ariv, 13 Ekim 1975; Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, s. 76.
32 Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, s. 78.
33 Laik Siyonistler'in Yahudi dini kültürüne ve dini kaynaklarina olan bagliligi için bkz. Harun Yahya. Yeni Masonik Düzen: Dünyanin Besyüz Yillik Tarihi ve Dünya Düzeninin Gizli Yöneticileri, 2.b. Istanbul: Vural Yayincilik, 1997, ss. 477-84.
34 Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, s. 2.
35 Ibid., s. 8.
36 Walter Laquer, History of Zionism; Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, s. 7.
37 Ilan Hale'vi, La Question Juive, s. 24. Dr. Thon'un söz konusu raporu, ilk defa 1970 yilinda, Ibranice olarak, Tel Aviv'de, Massada yayinlari tarafindan yayinlanan Siyonist Kolonilizasyon Tarihi isimli kitapta yayinlanmistir. Ayrintili bilgi için bkz. Harun Yahya, Soykirim Yalani: Nazi-Siyonist Isbirliginin Gizli Tarihi ve "Yahudi Soykirim" Yalaninin Içyüzü, Istanbul: Alem Yayincilik, 1995, ss. 218-20
38 Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, ss. 7-8.
39 Ibid., s. 9. Israil, resmi tanimiyla bir "Yahudi Devleti"dir ve Yahudi vatandaslari ile Yahudi-olmayan vatandaslari arasinda çok keskin bir ayirim yapar. Yahudi-olmayan (çogu Arap) Israil vatandaslari, Israil topraklarinin % 92'lik bir bölümü üzerinde toprak alma hakkina sahip degildirler. Çünkü bu % 92'lik kisim, "Yahudi Devleti"nin, "Yahudi", yani birinci sinif yurttaslarina aittir. Bir grup baris yanlisi Israilli Yahudi, Araplari ikinci sinif insan statüsüne düsüren bu sisteme karsi çikarak, 1980 yilinda "Israilli"ligin yurttaslarin ortak kimligi sayilmasini teklif ettiklerinde büyük tepki görmüslerdir ve bir süre sonra çikarilan bir yasa ile, "Yahudi devleti" prensibini sorgulayan partilerin seçimlere giremeyecegi karara baglanmistir.
40 Israel Shahak, Jewish History, Jewish Religion, s. 9.
41 Ibid., s. 10.
42 Ibid.
43 Ha'aretz, 24 Agustos 1985; Yehoshafat Harkabi, Israel's Fateful Hour, s. 183.

 

© 2008 Harun Yahya. www.harunyahya.org
Bu sitede yayınlanan tüm materyali, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.