|
YAHUDİ İDEOLOJİSİ
MS 70 yılıydı.
Kuşatma altındaki Kudüs kentinin içindeki Yahudi grupları
arasında şiddetli bir tartışma sürüyordu. Kentin güçlü
surları, o sıralarda altın çağını yaşamakta olan Roma
İmparatorluğu'nun görkemli orduları tarafından çevrelenmişti
ve haftalardır sürmekte olan bu ağır muhasaraya karşı
ne yapmak gerektiği sorusu Yahudiler'i birbirine düşürmüştü.
Uzun süredir yarı-aç bir biçimde savaşıyorlardı, şehrin
içindeki yiyecek stokları tükenmek üzereydi çünkü. Karşılarındaki
ordu, Roma'nın muzaffer komutanı Titus tarafından yönetilen
ve yenmeleri asla mümkün olmayan "dünyanın en güçlü
ordusu"ydu. Rasyonel bir değerlendirme, Yahudiler'in
direnerek bir zafere ulaşmalarının mümkün olmadığını
açıkça gösteriyordu.
Nitekim şehirdeki rasyonel ya da "aklı başında" insanların
başında gelen Haham Yohanan Ben Zakkai, Romalılara karşı
askeri bir direniş sürdürmenin intihardan başka bir
şey olmadığını savunuyordu. Buna karşın, "Zealotlar"
(Fanatikler) adı verilen bir grup, bu düşünceyi "ihanet"
sayıyorlar ve sonuna kadar savaşmayı istiyorlardı. Bir
şekilde bir "mucize"nin gerçekleşeceğine ve Roma'yı
ne olursa olsun yeneceklerine inandırmışlardı kendilerini.
Tartışmada Haham Ben Zakkai'ye üstün geldiler ve Kudüs'ün
ve tüm Yahudi ulusunun kaderini kendi ellerine aldılar.
Romalıların "teslim olun" çağrısı yapmak için gönderdikleri
elçileri öldürmekle de, tüm geri dönüş yollarını kestiler.
İsrailli siyasetçi Amnon Rubinstein'ın ifadeleriyle,
"her türlü tavizi reddediyor, çatışmayı daha da alevlendirmek
için ellerinden gelen her şeyi yapıyor, ılımlı Yahudiler'i
susturuyor ve, hepsinden önemlisi, tek doğru yolun kendilerininki
olduğuna inanıyorlardı". 1
Aslında Romalıları Kudüs'ü kuşatmaya zorlayan olayları
başlatanlar da yine aynı Zealotlar'dı. Romalılar, Filistin'i
MÖ 63 yılında kansız bir fetihle İm- paratorluklarına
katmışlar, sonra da zamanın şartlarına göre "hoşgörülü"
sayılabilecek bir yönetim biçimi oluşturmuşlardı. İmparatorluk
içinde başka hiç bir azınlığa tanınmamış olan hak ve
ayrıcalıklar verilmişti Yahudiler'e. Yahudiler yine
kendi Kralları tarafından yönetiliyorlardı. Dini işlerinde
tamamen serbest ve özerktiler. Roma askerleri, Yahudiler'in
dini inançlarına "saygısızlık" etmemek için, Yahudiler
tarafından "put" olarak görülen Kartal başlıklı sembollerini
Kudüs'e sokmuyorlardı. Yahudiler'in önemli bir bölümü
de Romalıları zalim diktatörler olarak görmüyorlardı,
kendilerine bahşedilen otonomiden memnundular.2
Hem memnun olmasalar bile, küçük Yahudi ulusunun dev
Roma'ya karşı isyan etmekle ancak kendine zarar verebileceği,
her "rasyonel" insan tarafından görülebilecek bir gerçekti.
Ama Zealotlar rasyonel değildiler. Aksine, koyu bir
ideolojiye körü körüne bağlı ve dolayısıyla her türlü
akılcı değerlendirmeye kapalıydılar.
Nitekim 4 yıl sonra Kudüs'ün kuşatılmasıyla sonuçlanacak
olan "Büyük Yahudi İsyanı"nı, 66 yılında onlar başlatmışlardı.
İsyan Kudüs'ün yakınlarında, Masada kayalıklarındaki
muhkem bir kalede başlamıştı. Kaledeki Roma garnizonu
Zealotların ani bir saldırısı ile gafil avlanmış ve
Zealotlar garnizondaki askerlerin tümünü kılıçtan geçirmişlerdi.
Benzer bir saldırı, Antonia kalesindeki Roma garnizonuna
karşı gerçekleşmişti. Garnizondaki askerler, eğer kaleyi
terk etmelerine izin verilirse teslim olacaklarını bildirmiş,
Zealotlar da bu şartı kabul etmişler, fakat askerler
teslim olduklarında hepsini vahşice öldürmüşlerdi. 3
Roma ordularına karşı girişilen bu "irrasyonel" savaş,
sonunda 70 yılında Kudüs'ün kuşatılmasıyla sonuçlanmıştı.
Ve Zealotlar kendi başlattıkları savaşı Kudüs'teki Yahudi
varlığını sona erdirecek noktaya getirdiler. Ilımlıları
üstte belirttiğimiz şekilde susturdular ve sonuna kadar
savaştılar.
Fakat olması gereken şey oldu ve Roma orduları uzun
bir kuşatmanın ardından Kudüs'ün surlarını aşıp şehre
girdi. Zealotlar, sokak aralarında, barikatların arkasında
savaşmaya, ele geçirdikleri Romalı askerleri vahşice
parçalamaya ve böylece karşı tarafı tahrik etmeye devam
ettiler. Geri çekile çekile bin yıl önce Hz. Süleyman
tarafından inşa edilen Tapınak'a sıkıştılar. Ve Romalılar,
hem Tapınak'ı hem de içindekileri yok ettiler. Geriye
bir tek Tapınak'ın batı tarafındaki duvar kaldı; ilerleyen
yüzyıllar boyunca bu duvar, Kudüs'teki bu tarihsel hezimetin
anısına, Yahudiler tarafından "Ağlama Duvarı" olarak
kabul edilecekti.
70 yılındaki bu yenilgiyle birlikte Kudüs yerle bir
oldu ve yaklaşık bir milyon Yahudi ya öldürüldü ya da
köle olarak satıldı. Yahudiler, Hz. İsa'ya karşı yaptıklarının
ve yeryüzünde çıkardıkları "fitne"nin bir cezası olarak,
büyük bir felaketle karşılaşmışlardı. Çünkü, Kuran'da
bildirildiğine göre, Allah, Kitapta onlara şu hükmü
vermişti:
Muhakkak siz yeryüzünde iki defa bozgunculuk
çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle
kibirlenecek-yükseleceksiniz. Nitekim o ikiden ilk-
vaid geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerinize
gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar.
Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü. (İsra, 4-5)
Yahudiler, Allah'a karşı işledikleri suçların bir cezası
olarak, O'nun üzerlerine musallat ettiği Romalılar tarafından
çiğnenmişlerdi. Suçlar kollektifti örneğin, Hz. İsa'yı
çarmıha gerdirmek için çabalayanlar, bunu destekleyenler
ya da en azından kayıtsız davrananlar Yahudi toplumunun
tamamına yakınıydı ve bu yüzden ceza da kollektif biçimde
gelmişti.
Bu noktada, Yahudiler'i cezaya sürükleyen faktörün
ne olduğuna da dikkat etmek gerekiyordu. Yahudiler,
içinde bulundukları şartları "irrasyonel" bir biçimde
değerlendirmenin kurbanı olmuşlardı. Sahip oldukları
gücü abartmışlar, yani Kuran'ın deyimiyle "kibirlenmişler",
bu aşırı kendine güven nedeniyle de Roma'ya akılsızca
kafa tutmuşlardı. Kuşkusuz aralarında bazıları, örneğin
Haham Yohanan Ben Zakkai, durumu rasyonel bir biçimde
değerlendirmiş ve bunun bir çılgınlık olduğunu söylemişti.
Ama Zealotlar, bu rasyonellere üstün gelerek Yahudi
toplumunu hak ettiği cezaya sürüklediler. Çünkü, Kuran'a
göre, "bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü". Zealotların
ılımlılara karşı elde ettikleri galibiyet de, Yahudiler'e
verilen cezanın bir parçasıydı.
Fakat Yahudiler, özellikle de onları bu felakete sürükleyen
Zealotlar ders almaktan uzaktılar. Kudüs'teki kıyımdan
kurtulanlar, isyanın başladığı yerde, Masada kalesinde
bir kez daha örgütlendiler ve yeniden Roma'ya karşı
silahlı mücadeleye giriştiler. Sonunda 73 yılında, 960
Zealot, eşleri ve çocukları ile birlikte Masada'da sıkıştırıldılar
ve teslim olmaya zorlandılar. Ancak Romalılar kaleye
girdiklerinde tek bir canlı Yahudi bile bulamadılar;
teslim olmaktansa birbirlerini öldürerek topluca intihar
etmeyi seçmişlerdi. 4
Yahudiler irrasyonalizmle öyle lanetlenmişlerdi ki,
Kudüs'te ve daha sonra tüm Filistin'de yaşanan tüm bu
acılar onlara ders olmadı. Kendilerinin diğer tüm insanlardan
üstün olduklarına ve ne olursa olsun galip geleceklerine
o denli emindiler ki, Roma'ya karşı irrasyonel ayaklanmalar
çıkarmaya ve gereksiz yere kan dökmeye devam ettiler.
Oysa Roma, Kudüs'teki kıyımdan sonra bile Filistin'de
yaşamalarına ses çıkarmamış ve eskiden sahip oldukları
otonomiyi daha dar biçimde de olsa korumuştu. Buna rağmen,
132 yılında, Haham Akiba ve genç savaşçı Bar- Kokba'nın
önderliğinde yeni bir isyan daha başladı. Bar Kokba,
Roma birliklerine karşı bazı galibiyetler elde etti
ve Yahudiler artık kesin zafere ulaştıklarına inanmaya
başladılar. Ancak Roma'nın gazabı fazla gecikmeden geldi.
135 yılında, isyan çok kanlı bir biçimde bastırıldı.
Bar-Kokba ve Akiba hemen idam edildiler. Ve ardından
Romalılar büyük bir kıyıma giriştiler. Bu kez katliam,
70 yılında Kudüs'te yaşanan- dan da büyüktü. Yaklaşık
yarım milyon Yahudi öldürüldü ve kalanlar da Filistin'den
tamamen sürüldüler. Kudüs'e ayak basmaya kalkan her
Yahudi'nin idam edileceği duyuruldu ve bu hüküm, Roma'nın
çöküşüne kadar devam etti.
HITTİN KORKUSU'NA ALTERNATİF ÇÖZÜM?...
Önceki bölümde incelediklerimiz, bizlere İsrailliler'in
siyaset anlayışında "Hıttin Korkusu"nun ne denli büyük
bir yeri olduğunu gösterdi. Dünyadaki devletlerin çok
büyük bir bölümü, bu tür bir korkudan, yani etrafındaki
düşmanlar tarafından yok edilme endişesinden uzaktır.
Kuşkusuz her devlet kendi "bekası" ile ilgili olarak
düşünür ve bir ülkenin içindeki bazı siyasi gruplar
da kendilerini "devletin bekası"na adarlar; ancak bu
beka endişesinin tüm siyasi düşüncelere etki eden büyük
bir "sendrom" haline gelmesi, çok az devlete mahsus
bir durumdur.
Bu çok az devletin belki de en önde geleni olan İsrail,
siyasi ve askeri enerjisinin büyük bölümünü sözkonusu
Hıttin Korkusu'nu aşmak için kullanmakta, tüm uzun vadeli
stratejilerini bu noktaya dayandırmaktadır. Nitekim
bir sonraki bölümde, Yahudi Devleti'nin, muhtemel bir
Hıttin tehlikesinden korunmak ve bölgedeki varlığını
sağlama almak amacıyla tüm Ortadoğu'yu kapsayan dev
bir "beka stratejisi" geliştirdiğini inceleyeceğiz.
Daha sonra da, İsrail'in sözkonusu stratejisinin Ortadoğu'yu
nasıl etkilediğini araştıracak ve bir ucu Kürt sorununa
kadar uzanan dev bir "bölgesel düzenleme"yi ortaya çıkaracağız.
Ancak bu arada bir parantez açmak ve İsrailliler'in
stratejik hesaplarının yanında, bir de ideolojik eğilimlerine
değinmek gerekir. Hıttin Korkusu ve onun yüzünden geliştirilen
beka stratejisi, İsrail'in Ortadoğu'da nasıl ayakta
kalabileceği gibi "rasyonel" bir sorudan doğan stratejik
kavramlardır. Oysa, İsrailliler'in Ortadoğu'ya bakışları,
yalnızca bu tür rasyonel hesapları değil, aynı zamanda
"irrasyonel", ya da belki daha doğru bir deyimle "ideolojik"
saplantıları da içermektedir. Ve bu ideolojik saplantılar,
İsrail'in Hıttin Korkusu'na rasyonel bir çözüm bulmasına
engel olmaktadır.
Önce şu sorunun cevabını verelim: Hıttin Korkusuna
karşı en rasyonel çözüm nedir?
Sorunun cevabı basittir. Madem İsrail'in "bıçak sırtında"
yaşaması kendisi için büyük bir tehdittir, madem düşman
bir denizin içindeki bir ada asla güvenlikte olmaz,
o halde İsrail etrafındaki Müslüman Arap dünyası ile
barışmalıdır. Bu ise, Yitzhak Rabin-Şimon Peres ikilisinin
1993'te başlattıkları ve yalnızca taktik bir değer taşıyan
sözde "barış"tan farklı bir şeydir. İsrail, gerçekten
etrafındaki düşman denizle barışmak istiyorsa, çok büyük
bir ödün vermek zorundadır. Önceki bölümde de belirttiğimiz
gibi; Doğu Kudüs'ü terketmeli, hatta 1947 yılındaki
BM planında öngörülen topraklara dönmelidir. (Geriye
kalan topraklarFilistin'in yaklaşık yarısıeğer tüm dünya
Yahudiler'ini "Vaadedilmiş Topraklar"a getirme hayalinden,
yani Siyonist saplantıdan vazgeçerse, İsrail'in dört
milyon Yahudisi için yeterlidir.) İsrail, dahası, onyıllardır
kanlarını akıttığı Ortadoğu halklarından da resmen "af"
dilemeli veAlmanya'nın kuruluş yıllarında İsrail'e ödediği
dev tazminata benzer bir "diyet" ödemelidir.
Aksi bir tercih, yani barışa yanaşmamak (Likud stratejisi)
ya da en fazla geçici ve aldatıcı barışlara yanaşmak
(İşçi Partisi stratejisi), İsrail açısından irrasyonel
bir tercihtir. İsrail'in, kaçınılmaz bir Hıttin'i uzun
vadede kendi elleriyle hazırlaması anlamına gelir çünkü.5
Ancak, çok ilginç, İsrail kurulduğu günden bu yana
bu irrasyonel tercihte ısrar etmektedir.
Ve dikkat edilirse, Yahudi Devleti'nin içinde bulunduğu
bu durum, 19 asır önce Roma'ya kafa tutan Yahudi toplumunun
içinde bulunduğu duruma oldukça paraleldir. Üstte değindiğimiz
gibi, 19 asır önce Zealotlar tarafından yönlendirilen
Yahudi toplumu, Roma İmparatorluğu'na rasyonel tavizler
verip stratejik bir barışa yanaşmadığı için büyük bir
felaketle karşı karşıya kalmıştı. Bugün ise, Yahudi
Devleti, modern "Zealot"lar tarafından yönlendirilmekte
ve etrafındaki Müslüman Arap dünyası ile gerçek bir
barış yapmaktan ısrarla alıkonmaktadır. Modern Zealotlar
bu konuda o denli kararlıdırlar ki, kimi zaman sahte
barış girişimlerinin bile gerçek olduğundan kuşkulanmakta
ve bunların altına imza atan "hain"leri tasviye etmektedirler.
Rabin suikastı bunun en çarpıcı örneğidir; suikast bir
"meczub"un değil, istihbarat servisi içinde büyük güce
sahip olan aşırı sağcı bir kadronun ürünüdür çünkü.
Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, bu modern Zealotların
İsrail devlet aygıtı içinde çok güçlü olduklarını vurgularken,
kendi yollarının tek doğru yol olduğuna inandıklarına
dikkat çeker. İsrail'deki "derin devlet"i şekillendiren
bu düşünceye göre, İsrail'in varlığını koruması, barış
yapmasına değil, aksine sürekli bir savaş halinde yaşamasına
bağlıdır. Ostrovsky'e göre, bu yaklaşım, İsrail'i bir
"garnizon devlet" olarak algılamaktadır; garnizonu ayakta
tutacak en önemli faktör ise, sürekli savaş tehdidi
altında yaşamak ve böylece daimi bir "uyanıklık" içinde
bulunmaktır. (Barış, ancak zaman kazanmak için kullanılacak
bir taktiktir, Camp David'de olduğu gibi.) Gerçekten
barış yapmaya kalkmak ise, garnizonun teyakkuz durumunu
ortadan kaldırır ve onu sonu yenilgiyle bitecek bir
rehavet sürecine sokar. 6
İşte kurulduğu günden bu yana İsrail'i yöneten kadrolara
egemen olan düşünce yapısı budur. Gerek İşçi Partisi'nin
"laik Siyonistleri", gerekse Likud'un dinci/milliyetçi
Siyonistleri aynı vizyonu paylaşırlar. Aralarındaki
fark, her zaman için yalnızca bu vizyonun ifade şekli
olmuştur ki, bu da, Noam Chomsky'nin vurguladığı gibi,
temsil ettikleri sosyal sınıfların ve Batı karşısında
elde etmek istedikleri imajların farklılığından kaynaklanmaktadır.
7
Ancak tüm bunlara rağmen şu soru sorulabilir: İsrailliler'in
gelecekte bir gün kendilerini Hıttin Korkusu'ndan ve
bir "garnizon devleti" olarak yaşamak zorunluluğundan
kurtaracak gerçek bir barışı ve bunun gerektirdiği ödünleri
kabul etmeyeceklerini nereden bilebiliriz? Kaldı ki,
bugün İsrail toplumunda bu çözümü savunan bir azınlık
(örneğin "Peace Now!" hareketi) vardır. Bu "rasyonel"lerin,
Zealotlara üstün gelip Yahudi Devleti'ni 19 yüzyıl önce
Roma'ya karşı yapılan hatayı tekrarlamaktan kurtaracaklarını
neden öngörmeyelim? İsrail'in Hıttin Korkusu'nu çözebilmek
için, savaş yerine barış gibi bir alternatifi kabul
etmeyeceği ne malumdur?
Kuşkusuz, Yahudi Devleti'nin bu tür rasyonel bir çözümü
kabul etmesi Ortadoğu'daki herkes için çok daha iyi
olurdu ve biz de bunun gerçekleşmesini isterdik. Ancak,
görünen odur ki, bu mümkün değildir. Yahudi Devleti'ni
bu rasyonel yolu izlemekten alıkoyan bir "Yahudi ideolojisi"
vardır çünkü.
YAHUDİ İDEOLOJİSİ'NE GİRİŞ: SHAHAK'IN ÖYKÜSÜ
"Yahudi ideolojsi" denen kavram, İsrail'in en ünlü
entellektüellerinden biri olan Israel Shahak'ın Jewish
History, Jewish Religion: The Weight of Three Thousand
Years (Yahudi Dini, Yahudi Tarihi: Üç Bin Yılın Ağırlığı)
adlı kitabının temel temasını oluşturur. 1933'te Polonya'da
doğmuş, II. Dünya Savaşı yıllarında Naziler'in kurduğu
Belsen toplama kampında kalmış, 1945'te ise İsrail'e
yerleşerek önce orduda sonra da kimya mühendisi olarak
Kudüs İbrani Üniversitesi'nde çalışmış olan Profesör
Shahak'ı ünlü kılan özelliği, "Yahudi ideolojisi" hakkındaki
eleştirel görüşleridir.
Shahak'ı bu konuda harekete geçiren süreç, 1965 yılında
başlar. O yıl Kudüs sokaklarında çok ilginç bir olaya
şahit olur. Bir trafik kazasıyla ağır biçimde yaralanan
bir Arab'ın yakını, ambulans çağırmak için Yahudi komşusunun
kapısını çalar ve telefonunu kullanmak için rica eder.
Ancak günlerden Cumartesidir; yani Yahudi dinine göre
her türlü iş yapmanın yasak olduğu kutsal "Shabat" günüdür.
Bu nedenle kapıyı açan dindar Yahudi, yakını ölmekte
olan Arab'a, "hayır" cevabını verir; çünkü evinden telefon
açılmasına izin vermekle bir "iş" yapmış olacağını ve
Shabat'ı ihlal edeceğini düşünmektedir. Arab'ın yalvarmaları
hiç bir sonuç vermez.
Gördüğü bu olay karşısında hayrete düşen Shahak, İsrail
Devleti tarafından atanmış olan en yüksek dini otoriteye,
Kudüs'teki Haham Mahkemesi'ne (Rabbinical Court) başvurur
ve bu tür bir davranışın Yahudi dini kurallarına göre
doğru olup olmadığını sorar. Gelen cevap ilginçtir;
hahamlar, sözkonusu Yahudi'nin telefon açma izni vermemekle
son derece doğru davrandığını bildirirler. Cevap metninde
şöyle yazmaktadır: "Eğer ölmekte olan kişi bir Yahudi
olsaydı, telefona izin verilmesi gerekirdi, fakat ölmekte
olan kişi bir Yahudi olmadığına göre, onun hayatını
kurtarmak için Shabat'ı ihlal etmek yanlış olacaktır."
8
Verilen hüküm karşısında şaşkınlığa düşen Shahak, konuyu
basına yansıtarak ciddi bir tartışma başlatır. Ancak
hüküm verme yetkisi olan hiç bir haham, Yahudi- olmayan
bir insanın hayatını kurtarmak için Shabat'ın ihlal
edilebileceğini kabul etmez. Çünkü Yahudi şeriatının
hükümlerini içeren Talmud kitabı, bu konuda bu hükmü
vermektedir.9 Shahak,
"inanılmaz" bulduğu bu hükmün kaynağını bulmak için
Talmud'u uzun uzadıya araştırır ve daha da "inanılmaz"
hükümlerle karşılaşır. Yahudi-olmayan bir insanın hayatını
kurtarmak için Shabat'ı ihlal etmek bir yana dursun,
her hangi normal bir günde, bir tehlike karşısında bir
Yahudi- olmayanı kurtarmak Talmud'a göre yanlış bir
iştir. Hatta, Talmud yorumcuları, Yahudi-olmayan bir
insanın "dolaylı" yoldan öldürülmesini uygun ve doğru
bir davranış olarak görmektedirler. Örneğin merdivenle
bir kuyuya inen Yahudi- olmayan bir kimsenin merdivenini
çekip almak ve onu orada ölüme terketmek, "dolaylı"
bir öldürme biçimidir ve doğrudur. Talmud'a göre, bu
tür bir eylem, yalnızca "toplum içinde Yahudiler'e karşı
düşmanlık yaratma" tehlikesi taşıdığı za- man yanlış
sayılır. 10
Shahak, Yahudi-olmayanlara düşmanca davranmayı gerektiren
daha pek çok Talmud hükmüyle karşılaşır, bunların tarih
boyunca nasıl yorumlandıklarına ve uygulandıklarına
bakar ve Ortodoks (Klasik) Yahudilik'in içinde, Yahudi-
olmayanlara karşı daimi bir nefret ve düşmanlık beslemeye
dayanan bir "Yahudi ideolojisi" olduğu sonucuna varır.
Bu ideoloji, asırlar boyu gettolarda yaşamış olan Yahudiler'in,
gettonun dışındaki "düşmanlara" karşı geliştirdikleri
nefret ve intikam duygularının bir ürünüdür.
SPARTA, GETTO VE TALMUD
Ünlü Yahudi akademisyen Moses Hadas'a göre, klasik
Yahudilik'in temelinde yer alan sözkonusu "daimi savaş"
atmosferi, Platon'un yazılarında sık sık atıfta bulunduğu
Yunan şehir-devleti Sparta'yı andırır. 11Sparta,
Atina'daki demokratik düzenden hoşlanmayan Platon tarafından
övgüyle anılan totaliter bir "garnizon devleti"dir.
Dış dünyayı daimi bir düşman olarak
algılayan ve içerde de hahamların totaliter otoritesine
göre yönetilen Yahudi gettosu ise, Sparta'nın bir prototipi
olmuştur. Gettoların var olduğu asırlar boyunca, Yahudi
tiyatrosu oynanmış, ama asla komedi yazılmamış ve oynanmamıştır.
Shahak'a göre, Sparta'da da hiç bir zaman komedi oynanmamıştır,
hem de tamamen aynı nedenle. 12
Gettoların temel psikolojisini oluşturan bu daimi savaş
atmosferinin Yahudilik'e ne gibi bir etkisi olduğunu
ve ne tür bir "Yahudi ideolojisi" ürettiğini görmek
içinse, "Yahudi şeriatı"nın kaynağı olan "Halakha"ya
bir göz atmak gerekir.
Halakha, hahamların "bir Yahudi nasıl yaşamalı" sorusunun
cevabını en ayrıntılı biçimde vermek için hazırladıkları
ve asırlar boyu yeni eklenmelerle genişlemiş yazılı
bir dini kaynaktır. Klasik Yahudilik'e göre, bir Yahudi
günlük hayatını nasıl geçirmesi gerektiğini öğrenmek
için Tevrat'a ya da Eski Ahit'in öteki kitaplarına bakmamalıdır.
Bunlar, sıradan insanlar tarafından anlaşılamazlar çünkü.
Bunların anlamını sadece hahamlar kavrar ve Yahudi toplumu
da dini onlardan öğrenir. Halakha, hahamların Yahudi
toplumuna verdiği bu eğitimin toplandığı kaynaktır.
Halakha'nın en önemli kaynağı ise, "Talmud" adı verilen
çok ciltli bir kitaptır.
Talmud'u incelediğinizde, gettonun "Spartavari" havasının
Yahudiler'in üstün ırk inanışları ile birleşerek ne
denli tehlikeli sonuçlar verdiğini görebilirsiniz. Çünkü
Talmud'un büyük bölümü, Yahudi-olmayanlara karşı kin
beslemeyi ve imkan buldukça da bu kini eyleme dönüştürmeyi
emretmektedir.
Öncelikle, diğer iki ilahi dine karşı son derece saldırgan
bir tutum göze çarpar. Talmud yazarlarının tüm yeryüzünde
en çok nefret ettikleri insan ise Hz. İsa'dır. Onun
hakkında çeşitli "cinsel içerikli iftiralar" öne sürülür
ve öteki dünyada cehennemin en alt katına konup, sıcaktan
kaynayan insan dışkıları ile dolu bir havuza atılacağı
söylenir.13 Yine
Talmud'a göre, Yahudiler ellerine geçen İncil'leri,
eğer şartlar uygunsa, yakmakla yükümlüdürler. (Israel
Shahak, bu bilgiyi verirken, sözkonusu emrin bugün de
aynen uygulandığını, 23 Mart 1980 günü, Yad Le'akhim
adlı dini bir örgütün organizasyonuyla Kudüs'te İncil'in
yüzlerce nüshasının yakıldığını not eder. Dahası, Yad
Le'akhim, İsrail Din Bakanlığı tarafından finanse edilen
bir örgüttür.) 14
Talmud'un Yahudi-olmayanlar hakkında verdiği diğer
bazı ilginç hükümler şöyledir:
• Bir Yahudi bir mezarlığın yanından geçerken, eğer
o yer bir Yahudi mezarlığı ise orada yatanları takdis
eden kısa bir dua okumalı, ancak mezarlık Yahudi- olmayanlara
ait ise orada yatanların annelerine lanet etmelidir.15
Talmud kaynaklı bir başka geleneğe göre de, dindar bir
Yahudi, bir kilise ya da Hz. İsa tasviri gördüğünde
üç kere yere tükürmekle yükümlüdür. 16
• Talmud yazarlarının en büyüklerinden olan Maimonides,
bir Yahudi- olmayanın hayatının kurtarılması konusunda
da önemli hükümler vermiştir. Bu hükümlerin biri şöyledir:
Kendileriyle savaş halinde olmadığımız Yahudi-olmayanlara
gelince, ölümlerine doğrudan sebebiyet vermek yanlıştır,
fakat eğer ölüm anındaysalar onların hayatlarını kurtarmak
yasaklanmıştır. Örneğin bir Yahudi-olmayanın denize
düştüğü görülürse, boğulmaktan kurtarılmamalıdır. 17
Maimonides'e göre, bir Yahudi doktorun bir Yahudi-olmayanı
iyileştirmesi de, karşılığında para kazanılsa dahi,
yasaktır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir noktaya
değinir: Eğer Yahudi bir doktorun bir Yahudi-olmayanı
iyileştirmekten kaçınması, Yahudiler'e karşı toplumsal
bir tepki gelişmesine neden olacaksa, o halde yasak
ortadan kalkar ve hastanın iyileştirilmesi gerekir.
18
• Talmud'un en büyük yazarlarından biri olan Maimonides'in
ırkçı fikirleri de oldukça ilginçtir. Bir yerde şöyle
yazar:
Türklerin bir kısmı ve kuzeydeki göçebeler ve zenciler
ve güneydeki göçebeler ve bizim coğrafyamızda yaşayıp
da onlara benzeyenler; bunların tabiatı daha çok düşük
sesli bazı hayvanların tabiatına benzer. Benim düşünceme
göre, bunlar insan seviyesinde değildirler. Seviyeleri
bir insan ile bir maymunun seviyeleri arasında bir yerdedir.
Çünkü görünüşleri maymundan daha çok insana benzemektedir.
19
• Haham Sofer, Responsum adlı Talmudik çalışmasında,
Osmanlı İmparatorluğu içindeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar
hakkında ilginç yorumlar yapar. Buna göre, bunlar, "başka
ilahlara tapan putperestlerdir ve dolayısıyla dolaylı
yoldan öldürülmeleri doğrudur". Dahası, Sofer bu iki
grubu, Eski Ahit'te adı geçen Amalek kabilesine benzetir.
20 Eski Ahit'te
Amalekler hakkında verilen hüküm ise şöyledir:
Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek'in İsrail'e yaptığını,
Mısır'dan çıktığı za- man yolda ona karşı nasıl durduğunu
arayacağım. Şimdi git, Amaleki vur ve onların herşeylerini
tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına,
çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe
kadar hepsini öldür. 21
• Talmud'un cinsel suçlar (zina) hakkında verdiği hükümler
de ilginçtir. Eğer bir Yahudi erkek bir Yahudi kadınla
evlilik dışı bir cinsel ilişkiye girerse, her ikisinin
de öldürülmesi gerekir. Oysa eğer kadın bir Yahudi-olmayan
ise, bu kez erkek sadece dayak yer; kadın ise yine ölüm
cezasına çarptırılır. Aynı hüküm, Yahudi bir erkeğin
Yahudi-olmayan bir kadına tecavüz etmesi durumunda da
geçerlidir. Bunun arkasında yatan mantık ise, Yahudi-olmayan
kadının her durumda "baştan çıkarıcı" sayılmasıdır.
Kadın, "bir Yahudiyi günaha sokmuş" olduğu için ne olursa
olsun birinci dereceden suçlu sayılmaktadır. 22Nitekim
Maimonides, Yahudi-olmayan tüm kadınlar için "N.Sh.G.Z."
kısaltmasını kullanır. Bunlar, İbranice'deki "niddah,
shifhah, goyah, zonah" kelimelerinin baş harfleridir.
Kelimelerin anlamı ise şudur: "Kirli (regl nedeniyle),
köle, Yahudi-olmayan, fahişe". 23
• Yahudiler ile Yahudi-olmayanlar arasındaki mal-mülk
ilişkileri hakkında da Talmud'un önemli hükümleri vardır.
Eğer bir Yahudi kayıp bir eşya bulur da onun sahibinin
bir Yahudi olduğunu farkederse bunu sahibine geri vermekle
yükümlüdür. Fakat eğer malı yitiren kişi bir Yahudi-olmayan
ise, malın ona geri verilmemesi emredilir. Bir Yahudi-olmayana
hediye vermek ise kesin biçimde yasaklanmıştır. (Ancak
hahamlar, bir sonraki aşamada Yahudiler'i maddi kar
getirebilecek hediyelere bir başka deyişle rüşvetlere
izin verirler.) Alış veriş sırasında Yahudi-olmayanlara
hile yapmak ise, eğer "dolaylı" yoldan olursa, meşru
sayılır. Örneğin bir Yahudi, karşısındaki müşterinin
kendisine yanlışlıkla fazla para verdiğini fark ederse,
"senin yaptığın hesaba güvendim, benim saymama gerek
yok" demelidir. Böylece eğer karşı taraf durumu sonradan
fark ederse, suçlu duruma düşmez. 24
Bu saydıklarımız, Talmud'un Yahudi-olmayanlara yönelik
düşmanca hükümlerine yalnızca bir kaç örnektir. Yahudi
geleneğinin bu geleneksel "şeriat kitabı" araştırıldığında,
buna benzer daha pek çok hükme rastlamak mümkündür.
Ancak bu bir kaç örnek bile, "Yahudi ideolojisi"nin
içeriği hakkında fikir sahibi olmak için yeterlidir.
Sözkonusu "Yahudi ideolojisi", Tevrat'ın ve Eski Ahit'in
diğer kitaplarının hükümlerini de kendi düşüncesine
göre yorumlamakta ve çarpıtmaktadır. Örneğin Hz. Musa'ya
verilen "On Emir"den sekizincisi olan "Çalmayacaksın"
(Çıkış, 20:15) hükmü, "bir Yahudiyi çalmamak" (yani
kaçırmamak ya da rehin almamak) konusunda konulmuş bir
yasak olarak açıklanır. Hükmün mal değil de insan "çalmak"
şeklinde yorumlanmasının nedeni, "On Emir"in yalnızca
ölümcül suçları içerdiğine dair Talmud yazarlarınca
yapılmış bir kabuldür. Öte yandan, Yahudi- olmayanların
rehin alınması zaten Talmud tarafından izin verilen
bir eylemdir. 25
"Kardeşini kendin gibi seveceksin" (Levililer, 19:11)
hükmünün yorumlanması da aynı şekildedir; "kardeşler"
yalnızca Yahudilerdir. Nitekim bir Yahudi genel olarak
Talmud tarafından bir Yahudi-olmayanın hayatını kurtarmaktan
alıkonur, açıklaması da şöyle yapılır; "çünkü o senin
kardeşin değildir". 26
İşte Yahudi ideolojisinin yüzlerce yıl önce oluşturduğu
ve asırlar boyu da taviz vermeden koruduğu bu "Sparta
psikolojisi", Yahudi toplumunun zihnine, Yahudi- olmayanlara
karşı kolay kolay silinemez bir nefret ve güvensizlik
yerleştirmiştir. Dindar Yahudiler zaten bu hükümleri
benimsemek durumundadırlar. Dindar olmayanların büyük
çoğunluğu da, içinden çıktığı toplumun merkezinde yer
alan bu ideolojiden uzaklaşmaz ve Talmud'u en azından
psikolojik boyutta yaşamaya devam eder. Dünyadaki Yahudi
cemaatlerinin hemen hepsinin dikkat çekici derecede
"kapalı toplum"lar oluşturmalarının nedeni işte bu "Yahudi
ideolojisi"dir.
Ancak tüm bunların ötesinde, kuşkusuz bizim için burada
önemli olan nokta, İsrail Devleti'dir. Acaba Yahudi
Devletisözde "laik" bir ülke olmasına rağmen sözünü
ettiğimiz "Yahudi ideolojisi"ne bağlı mıdır?
"YAHUDİ İDEOLOJİSİ" VE YAHUDİ DEVLETİ
Bugün dünyada Yahudiliğin üç temel kolu vardır; Ortodoks,
Muhafazakar ve Reforme Edilmiş Yahudilik. Reforme Edilmiş
(Reformed) Yahudilik, bunların arasında en modern olanıdır
ve en çok da ABD'de yaygındır. Muhafazakarların çoğu
Avrupa ülkelerinde yaşar. Geleneğe en bağlı kanadı teşkil
eden Ortodoks Yahudiler ise, Yahudiler'in olduğu hemen
her yerde yaşamalarına rağmen, en çok İsrail'de bulunurlar.
Ve en önemlisi, İsrail Devleti, resmi olarak Ortodoks
Yahudiliği geçerli kabul eder. İsrail kanunlarında Ortodoks
kurallarına göndermeler vardır. Örneğin "Geri Dönüş
Kanunu"na göre, bir göçmenin İsrail vatandaşı olabilmesi
için, gerçek bir Yahudi olduğuna dair Ortodoks hahamlardan
"onay" alması gerekmektedir.
Bazı hükümlerine yukarıda değindiğimiz Talmud ise,
en çok Ortodoks Yahudiler arasında itibar görür. Talmud,
Ortodokslukta dinin doğruluğu tartışılmaz ve birinci
derece kaynağıdır.
Dolayısıyla, Talmud ve onun Yahudi-olmayanlara karşı
içerdiği tüm saldırgan hükümler, İsrail Devleti'nin
resmi ideolojisi üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.
Nitekim bu kanunların "dirilmesi" de İsrail sayesinde
olmuştur: Üstte değindiğimiz Talmud hükümleri, Talmud'un
İsrail'de basılan nüshalarında yer almaktadır. Oysa
Israel Shahak'ın da belirttiği gibi, bu hükümlerin büyük
bölümü, 16. yüzyılın ortalarından 20. yüzyıla dek basılan
Talmud nüshalarında bulunmuyordu; hükümler ya çıkartılmışlar
ya da son derece üstü kapalı hale getirilmişlerdi. Bunun
nedeni, Talmud'un sözkonusu hükümlerinin 16. yüzyılda
Hıristiyanlar tarafından "keşfedilmeleri" ve büyük bir
tepki oluşturmalarıydı. Bu hükümlerin açıkça yazılıp
basılabilmesi ise, ancak İsrail'in kurulmasından sonra
mümkün olmuştur.27 .
Nitekim Israel Shahak'a göre, Siyasi Siyonizm ve onun
sonucu olan İsrail Devleti, gerçekte "Klasik (Ortodoks)
Yahudilik"in devamını temsil etmektedir... İsrail, Yahudi
asimilasyonunu reddeden ve Yahudiler'in diğer tüm milletlerden
ayrı olduğunu kabul eden Klasik (Ortodoks) Yahudi inanışının
üzerine kuruludur." (Öte yandan, İsrail'de hiç bir kök
bulamayan ve "liberal" kimliği ağır basan Reforme Edilmiş
Yahudilik, asimilasyona çok daha açıktır). Talmud'un
temel temasını teşkil eden "biz ve onlar" ayrımı ve
"onlar"a karşı duyulan derin nefret ve güvensizlik,
Siyonistler'in ve İsrail'in sosyo-psikolojisinde büyük
bir yer tutar.
İbranice'de Yahudi-olmayan anlamına gelen ancak küçümseme
ve hakaret içeren goy (çoğulu goyim) terimi, İsrailliler'in
"onlar"ı tanımlamak için en sık kullandıkları ifadedir.
Öyle ki, İsrail liderleri bile goyim ile Yahudiler arasındaki
sözde genetik farklılıklara atıfta bulunmaktan çekinmemişlerdir.
Likud liderleri, her zaman olduğu gibi bu konuda da
İşçi Partililerden daha açık sözlü davrandılar. Likud'un
liderlerinden ve eski Başbakanlardan Yitzhak Şamir,
"üstün ırk" kavramına olan inancını, Siyonizm'i ırkçılığın
bir kolu olarak gören Birleşmiş Milletler kararının
14 Kasım 1975 günü oylanmasından sonra, dünya ve uluslararası
ilişkiler konusundaki görüşlerini kaleme alırken şöyle
açığa vurmuştu: "Ağaçlardan inen insanlardan meydana
gelen ulusların dünyanın liderliğini üstlenmeleri kabul
edilecek bir şey değildir. İlkeller nasıl kendilerine
ait fikirlere sahip olabilirler? Birleşmiş Milletler'in
kararı bize bir kere daha göstermiştir ki biz diğer
uluslar gibi değiliz." Benzer bir ifade, Menahem Begin
tarafından da kullanılmış, Nobel Barış Ödülü alan bu
eski terörist, Filistinlileri "iki ayaklı hayvanlar"
olarak tanımlamıştı. 28
İsrail'in bir "düşman denizi" ile çevrili oluşu ve
özellikle 1967 Savaşı'ndan sonra yaygınlaşan "tüm dünya
bize karşı" duygusu ise, İsrail toplumunun goyim'e olan
geleneksel nefret ve güvensizliğini körükledi. Getto'nun
Spartavari atmosferi içinde asırlar boyu gelişmiş ve
en somut ifadesini de Talmud sayfalarında bulmuş olan
"goyim düşmanlığı", böylece, kendi kendisini modern
bir Sparta'ya dönüştüren Yahudi Devleti'nde devam etti.
Kuşkusuz İsrail'inLikud liderlerinin üstteki "kaçamak"
demeçleri sayıl- mazsabu tür bir anlayışı tüm dünyanın
gözü önünde resmi ağızlardan dile getirmesi beklenemez.
Ancak İsrail Devleti'nin Yahudi ırkçılığınaya da Shahak'ın
deyimiyle "Yahudi fundamentalizmine"karşı son derece
ılımlı yaklaşmasının, hatta bu ideolojiyi el altından
desteklemesinin kuşkusuz büyük bir anlamı vardır.
El altından desteklenen bu akımın bir örneği, Hatanya
kitabıdır. Modern Hasidik Yahudiliğin en önemli kollarından
biri olan Habbad hareketinin en temel kitabı olan Hatanya'da
inanılması zor derecede ırkçı düşünceler yer alır. Bu
kitaba göre, tüm Yahudi-olmayanlar şeytani varlıklardır
ve "içlerinde iyilikten gelen hiç bir şey yoktur". Öyle
ki, anne karnındaki bir Yahudi embriyosu bile bir Yahudi-olmayanın
embriyosundan son derece farklıdır. Yahudi-olmayanların
varlıklarını sürdürmeleri ise "gereksizdir"; çünkü yaratılmış
olan her şey sadece Yahudiler'in iyiliği için yaratılmışlardır.
Bu kitabın sayısız nüshası, New York'u merkez alan "Lubavich"
hareketi tarafından basılmakta ve dünyanın dört bir
yanındaki üyelere dağıtılmaktadır. 29
Daha da önemli olanı, sözkonusu kitabın İsrail devlet
aygıtı tarafından da onay görmesidir. Knesset üyesi
Şulamit Aloni'nin ortaya koyduğu bir araştırmaya göre,
İsrail'in 1978 yılındaki Lübnan işgalinden bir süre
önce sözkonusu Hatanya doktrinleri bazı askeri merkezlerde
yönetim tarafından özellikle yaygınlaştırılmıştır. Bunda
gözetilen amaç, askeri doktor ve hemşireleri, "Yahudi-olmayan
yaralılar"a yardım etmekten alıkoymaktır. Öte yandan
İsrail'in eski Cumhurbaşkanlarından Zalman Şazar, Habbad
hareketinin ateşli bir savunucusudur. Likud lideri eski
Başbakan Menahem Begin de hareketi desteklediğini resmi
olarak açıklamıştır. 30
İsrail ordusunda Talmudik "anti-goyim" eğitiminin daha
pek çok örneği vardır. Talmud'da Yahudi-olmayanlara
zarar verilmesini yasaklayan çok sınırlı bir kaç hüküm,
"kendileriyle savaşılmakta olunmayan Yahudi-olmayanlar"la
ilgilidir. Hahamlar, bu noktadan hareketle, kendileriyle
savaşılmakta olan tüm Yahudi- olmayanların öldürülebileceğini,
hatta öldürülmeleri gerektiği sonucuna varmışlardır.
Ve bu doktrin 1973'ten bu yana İsrail ordusu içinde
bilinçli olarak yayılmaktadır. Batı Şeria'nın güvenliğinden
sorumlu İsrail birliklerinin Genel Komuta Merkezi tarafından
yayınlanan bir kitapçık, bu "ideoloji"yi şöyle anlatır:
Bir savaş ya da silahlı bir çatışma sırasında kuvvetlerimiz
sivil halk ile karşı kar- şıya gelirlerse ve eğer bu
sivillerin askerlerimize zarar verip veremeyecekleri
konusunda açık bir kesinlik yoksa, Halakha'ya göre bu
sivillerin öldürülmeleri doğrudur ve hatta gereklidir.
Hiç bir şart altında bir Arab'a güvenilmemelidir...
Halakha, savaşta düşmana karşı saldırıya geçtiklerinde,
iyi sivilleri, yani iyi gözüken sivilleri bile öldürmeleri
için birliklerimize izin vermekte, hatta bunu emretmektedir.
31
İsralli bir haham tarafından askerlere hatırlatılan
ve eski hahamlardan Rabbi Shim'on'a ait olan bir "özdeyiş"
ise şöyledir: "Yahudi-olmayanların en iyisi mi; öldür.
Yılanın en iyisi mi; beynini parçala." 32
Klasik Yahudilik'teki tüm ırkçı düşünce ve hükümlerin
İsrail devlet aygıtı tarafından bu denli geniş çapta
benimsenmesinin tek bir anlamı vardır: "Yahudi ideolojisi",
bugün İsrail devletinin ve toplumunun en önemli temellerinden
biridir.
İsrail'i kuran ve halen İşçi Partisi'nde temsil edilen
"solcu" Siyonistler'in laik bir kimliğe sahip olmaları,
"Yahudi ideolojisi"nin devletin temeline yerleşmesine
engel olmamıştır. Çünkü, gerek Shahak'ın gerekse Amnon
Rubinstein'ın çözümlemelerine göre, Siyonistler dindar
olmasalar da Yahudi kültürünü ve o kültürü oluşturan
dini şablonu hiç değiştirmeden almışlardır. 33Ve
Shahak, hem "laik" Siyonistler'in "Yahudi ideoloji"sine
olan sözkonusu psikolojik bağlılıkları, hem de dinci
Siyonistler'in özellikle 67 savaşından sonra giderek
artan siyasi gücü sayesinde, bu "Yahudi ideolojisi"nin,
bugünkü İsrail devletinin yönetiminde büyük bir rol
oynadığını ortaya koyar. Ona göre, "İsrail Devleti'nin
politikaları, realist siyasi gerçekler ile sözkonusu
'Yahudi ideolojisi'nin bir karışımı sonucunda ortaya
çıkmaktadır". 34
Dahası, bu "Yahudi ideolojisi"nin etkisi giderek artmaktadır.
Shahak'a göre, "İsrail Yahudileştikçe, ya da bir başka
deyimle 'Yahudiliğe döndükçe', gündelik politikalar
da giderek rasyonel kaygılardan çok, Yahudi ideolojisinin
hedefleri tarafından belirlenmektedir". 35
Peki nedir "Yahudi ideolojisi"nin İsrail Devleti'ne
yüklediği bu somut hedefler?
"KURTARILMIŞ TOPRAKLAR"
Israel Shahak'a göre, "Yahudi ideolojisi"nin önemli
bir parçasını, "toprakların kurtarılması" oluşturur.
Buna göre, bir toprağın "kurtarılması", onun Yahudi-
olmayanlardan alınıp Yahudiler'e verilmesi ile mümkündür.
Toprağın kurtarılmış sayılması için, ilk aşamada sahibinin,
ikinci aşamada da üzerinde çalışanların Yahudi olması
gerekmektedir.
Bu düşüncenin mantıksal sonucu, "kurtarılmak" istenen
topraklardan Yahudi- olmayanların sürülmesini öngörmektedir.
Nitekim İsrail Devleti'nin sahip olduğu "Yahudi ideolojisi"nin
ütopyası da budur; İsrail topraklarındaki tüm Araplar'ın
başka Arap ülkelerine "transfer" edilmesi ve böylece
toprağın yalnızca ve yalnızca Yahudiler'e ait hale getirilmesi.
İsrail'i kuran Siyonistler'in başlıca amaçlarından
biri, bu "kurtarma" misyonu olmuştur. Siyonizm tarihinin
ünlü uzmanı Walter Laquer, siyonizmin öncülerinden A.
D. Gordon'u örnek verir bu konuda. O ve arkadaşları,
"Yahudi vatanındaki her ağacın ve hatta her çalının
Yahudiler tarafından dikilmiş olmasını" hedeflemişlerdir.36
Bu, kuşkusuz o vatanda hiç bir Yahudi-olmayanın barınmaması
gerektiği anlamına gelir.
Nitekim aynı "laik" Siyonist liderlerin İsrail Devleti'nin
kurulmasından sonra uyguladıkları "İbrani el emeği"
politikası da, yine "toprakların kurtarılması" ütopyasının
bir parçasıdır. Bu politika gereğince, Arap ülkelerinde
yaşayan ve kültürel yönden İsrailli elitlere göre çok
"geri" sayılan Doğu Yahudiler'i Iraklı ve özellikle
de Yemenli Yahudiler Arap işçilerin yerlerini almaları
için İsrail'e getirilmişlerdir. Amaç, toprak üzerinde
harcanan tüm emeğin, "İbrani el emeği" olmasını sağlamaktır.
37
Bu "dışlayıcı ideoloji", Israel Shahak'a göre, İsrail'in
1950'lerdeki, 60'lardaki ve 67 sonrasındaki tüm toprak
kazanımlarının temel nedeni olmuştur.38
"Toprağın kurtarılması" temel bir hedef kabul edildikten
sonra, elden geldiğince daha çok toprağın işgal edilmesi
ve bu yeni toprakların da Yahudi-olmayanlardan arındırılması
İsrailliler için kutsal bir misyon sayılmıştır. 1967'deki
Altı Gün Savaşı'nda işgal edilen Batı Şeria ve Gazze'de
İsrail yönetimlerinin büyük teşvikiyle kurulan ve genişleyen
"Yahudi yerleşim birimleri"nin amacı, sözkonusu "toprakların
kurtarılması" misyonudur.
Ve bu misyon, İsrail politikasının yalnızca rasyonel
hesaplara göre değil, en az onlar kadar güçlü bir "Yahudi
ideolojisi" tarafından da belirlendiğinin göstergesidir.
Çünkü yeni topraklar işgal etmek ve bu topraklar üzerinde
"etnik temizlik" uygulamak, "Hıttin Korkusu" yaşayan
bir ülke için "rasyonel" bir karar değildir. Her yeni
işgalin ve her yeni "etnik temizliğin", karşı taraftaki
Hıttin özlemini güçlendireceği açıktır çünkü.
Peki ama acaba "kurtarılması" gereken topraklar ne
kadardır?
TEVRATSAL SINIRLAR
Israel Shahak, "Yahudi ideolojisinin İsrail Devletine
empoze ettiği temel düşüncelerden biri, 'Vaadedilmiş
Topraklar' kavramıdır" dedikten sonra bu kavramı şöyle
açıklar: "Yahudi ideolojisi, Tanrı tarafından İsrailoğullarına
Kutsal Kitap'ta vaadedilen ve tarihte bir zamanlar da
Yahudi bir Kral tarafından yönetilmiş olan toprakların,
bugün de İsrail Devleti'ne ait olması gerektiğini öngörür;
çünkü İsrail bir 'Yahudi Devleti'dir". 39
"Tanrı tarafından Yahudiler'e vaadedilen topraklar"
ise, Eski Ahit'e göre "Nil'den Fırat'a" uzanan ünlü
coğrafyayı kapsamaktadır. Tevrat'ın Tekvin kitabının
15. Bab'ında şöyle yazar:
O günde Rab, Abraham'la ahdedip dedi: Mısır ırmağından
büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenileri
ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hittileri ve Perizzileri
ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri
ve Yebusileri senin zürriyetine (soyuna) verdim.
Tesniye kitabının 12. Bap, 25. ayetinde ise aynı "kutsal
sınırlar" şöyle çizilir:
O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve sizden
büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak
tabanınızın basacağı her yer sizin olacak, sınırınız
çölden ve Lübnandan, ırmaktan, Fırat ırmağından garp
denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak,
Allahınız Rab size söylediği gibi, dehşetinizi ve korkunuzu
ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır.
Tevrat ayetleri tarafından tarif edilen bu sınırların,
günümüzde hangi devletlerin topraklarına dahil olduğuna
baktığımızda ise oldukça ilginç gerçeklerle karşılaşırız.
Yahudi dini otoriteleri, sözkonusu toprakların tam tarifi
konusunda farklı fikirler öne sürmüşlerdir, ancak en
geniş kapsamlı ve en çok kabul gören haritanın hangi
bölgeleri kapsadığı Israel Shahak tarafından şöyle açıklanır:
İsrail Toprakları'nın Tevratsal sınırlarını gösteren
farklı haritalar içinde en büyük sınırlara sahip olan
versiyon, şu bölgeleri içine alır: Güneyde tüm Sina
yarımadası ve buna ek olarak Kuzey Mısır'ın Kahire'ye
kadar uzanan bir parçası; doğuda, Ürdün'ün tamamı ve
Suudi Arabistan'ın kuzey bölgesi; Kuveyt'in tümü ve
Irak'ın çok büyük bir bölümü; kuzeyde Lübnan'ın ve Suriye'nin
tamamı ve buna ek olarak Türkiye'nin Van Gölü'ne kadar
uzanan büyük bir parçası; ve batıda Kıbrıs. Bu sınırlar
hakkında yapılmış çok geniş kapsamlı araştırmalar, devlet
desteğiyle, atlaslara, kitaplara ve makalelere dökülmekte
ve okullarda bu sınırların propagandası yapılmaktadır.
Başta Gush Emunim olmak üzere kimi etkili dini gruplar,
sözkonusu coğrafyanın İsrail tarafından fethedilmesini
istemekle kalmamakta, bu fethin ilahi bir emir olduğuna
inanmaktadırlar. 40
Shahak'a göre, İsrail'de "Tevratsal Sınırlar" (Biblical
Borders) denildiğinde anlaşılan harita Türkiye'nin Güneydoğu'sunu
ve Kıbrıs'ı da içeren sözkonusu coğrafyadır. (Biraz
daha "sınırlı" olan bir ikinci versiyona ise "Tarihsel
Sınırlar" adı verilir.) En önemlisi, "dinci ve milliyetçi
çevrelerde çok popüler olan" bu "Tevratsal Sınırlar"
hakkında, "ne İsrail'de ne de onun diasporadaki destekçileri
arasında bu kavramın geçerliliğine yönelik hiç bir itirazın
var olmayışı"dır. "Tevratsal Sınırlar"a prensip olarak
karşı çıkanlar, Shahak'ın bildirdiğine göre, İsrail'in
bir "Yahudi Devleti" olmasına karşı çıkan küçük bir
azınlıktan ibarettir. Bunların dışında, "Tevratsal Sınırlar"ı
savunanlara yapılan yegane eleştiri, "İsrail'in henüz
bu sınırlara ulaşacak kadar güçlü olmadığı" yönündedir.41
En "güvercin" kanat ise, bu sınırların fethedilmesinin
ilerki bir tarihe bırakılması gerektiğini, bir gün "barışçı
bir fetih" ile bu toprakların ele geçirileceğini, Araplar'ın
ise bu toprakları vermeye "ikna edileceği"ni öne sürmektedir.
Ariel Şaron, Mayıs 1993'te yapılan Likud Kongresi'nde,
İsrail'in "Tevratsal Sınırlar"ı resmi politika olarak
benimsemesini önermiştir. Bu teklife karşı ne Likud'un
içinden ne de diğer partilerden ciddi bir tepki gelmemiştir,
gelen tepkiler ise yine "ilkesel" boyutta değil, "pragmatik"
boyuttadır. Şaron'u eleştirenler, İsrail'in bu coğrafyayı
ele geçirecek ve elinde tutacak güce henüz sahip olmadığı
argümanına dayanmışlardır. 42
Buna karşın, başta da belirttiğimiz gibi, "Tevratsal
Sınırlar"a ilkesel olarak karşı çıkanlar, İsrail'in
bir "Yahudi Devleti" olmaktan vazgeçmesi, Doğu Kudüs
dahil işgal edilen topraklardan çekilmesi ve burada
bir "Filistin Devleti"nin kurulması gerektiğine inanan
ve küçük bir azınlıktan ibaret olan gerçek barış yanlılarıdır
yalnızca. Çoğunluk, "Tevratsal Sınırlar"ı ilkesel olarak
kabul etmektedir. Çünkü bu çoğunluk "Yahudi ideolojisine"
bağlıdır ve o "ideoloji"nin bu konudaki hükümleri gayet
açıktır. İsrail'deki dinci çevrelerce yazılıp okullara
dağıtılan bir prensipler bildirgesinde şöyle denmektedir:
Biz burada en uygun yayılma yönteminden söz ediyoruz...
Politik açıdan, (Ku- zey'de) ulaşmamız gereken sınır
Fırat ve Dicle nehirleridir. Bu Halakha'da (Yahudi şeriatında)
yazılıdır. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir anlaşmazlık
olamaz. Tartışılabilecek tek konu, bunun nasıl hayata
geçirileceğidir. Ancak dediğimiz gibi, İsrail topraklarının
sınırları bellidir, bu konuda tartışılacak hiç bir şey
yoktur, hükümler açıktır. 43
Yahudiler için yalnızca dini değil, aynı zamanda ulusal
kimliği de belirleyen bir kitap olan Tevrat'ın belirlediği
bu sınırların, yüzyıl başından beri Siyonist liderler
tarafından vurgulanmış olmasının anlamı böylece daha
iyi anlaşılmaktadır. Siyasi Siyonizm'in kurucusu olan
Theodor Herzl, 1897 yılında Basel'deki Siyonist Kongre'nin
açılışında "kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki dağlara
kadar dayanır, güneyde de Süveyş Kanalı'na (Nil nehri).
Sloganımız, David ve Solomon'un Filistini olacaktır"
derken aynı sınırları kastetmiştir. David Ben–Gurion
da 1948 yılında İsrail devletinin kuruluşunu ilan ettiği
ünlü konuşmasında aynı haritayı çizer: "Filistin'in
bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir.
Yahudi halkının, gençlerimizin ve yetişkinlerimizin
yerine getirmeleri gereken bir başka harita daha var;
Nil'den Fırat'a kadar."
"Yahudi ideolojisi"nin Yahudi Devleti'ne çizdiği bu
harita, takdir edilir ki, çok büyük coğrafyayı kapsamaktadır
ve yerine getirilmesi de son derece zor bir hedeftir.
Sahip olduğu Yahudi nüfusu hala 5 milyonu bulmayan İsrail'in
bu denli dev bir bölgede hegemonya elde etmesi, görünür
bir gelecekte mümkün dahi sayılamaz. Ancak gözüken odur
ki, İsrail, bu haritayı nihai hedef olarak benimsemekten
yine de vazgeçmemektedir.
Bu emperyal vizyon, daimi bir Hıttin Korkusu içinde
yaşayan bir ülke için son derece lüks sayılabilir elbette.
Yahudi Devleti, Nil'den Fırat'a uzanan dev coğrafya
şöyle dursun, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni bile kontrol
altında tutmakta zorlanmış ve bu yüzden FKÖ ile barış
masasına oturmuştur. Bu noktadan bakıldığında, kendi
varlığını sürdürebilmenin endişesi içinde olan küçük
bir devletin, tüm Ortadoğu'yu kapsayacak bir hegemonyanın
peşinde koşması tamamen irrasyonel gözükmektedir.
Ama ne ilginç, Yahudi Devleti tam da bu irrasyonel
pozisyondadır. Çünkü, yanyana konduğunda tam bir zıtlık
arz eden Hıttin Korkusu ile "Nil'den Fırat'a" uzanan
emperyal vizyonu birleştirerek ortaya paradoksal bir
sentez çıkarmaktadır.
Sentez şudur: Yahudi Devleti, Hıttin Korkusu'nu aşmak
için, "Yahudi ideolojisi" tarafından kendisine gösterilen
emperyal vizyona sadık kalmalıdır. Bir başka deyişle,
eğer yok edilme korkusunu aşmak ve Ortadoğu'yu güvenli
bir yer haline getirmek istiyorsa, bunu Nil'den Fırat'a
uzanan coğrafya üzerinde hegemonya kurarak gerçekleştirmelidir.
En iyi savunmanın saldırı olduğu şeklindeki kadim kurala
uygun olarak şekillenen bu sentez, Ortadoğu'nun Yahudi
Devleti için bir "hayat sahası" haline getirilmesini
öngörmekte ve bunun da İsrail'in bekasının tek yolu
olduğunu savunmaktadır.
Sentezin en somut sonucu ise, Nil'den Fırat'a uzanan
dev coğrafyayı kapsayan bir "beka stratejisi"dir.
|