|
BÖLÜM II
BOLŞEVİK VAHŞETİN TARİHİ
JOSEPHIN STALIN: 40 MİLYON
İNSANIN KATİLİ
|
20. yüzyıl insanlık tarihinin en kanlı dönemidir. Bu
yüzyılda dünya savaşı, soykırım, toplama kampı, kimyasal
silahlar, nükleer silahlar, bombardıman, gerilla savaşı,
terör eylemleri gibi, daha önceki yüzyıllarda duyulmamış
ve görülmemiş vahşet yöntemleri ortaya çıkmıştır. Bu
yüzyılda saydığımız yöntemlerle öldürülen insanların
sayısı, yüz milyonlarla ifade edilmektedir.
20.
yüzyılın bu kadar kanlı olmasının iki önemli nedeni
vardır. Birincisi, gelişen teknolojinin eski devirlerdeki
silahlara göre çok daha öldürücü silahların yapımına
izin vermesidir. İkinci neden ise —ki asıl önemli olan
budur— bu silahların kullanılmasına, hem de korkunç
bir acımasızlıkla kullanılmasına neden olan ideolojilerdir.
Temelleri 19. yüzyılda atılan çeşitli "izm"lerin kanlı
hasadı 20. yüzyılda olmuştur.
Komünizm, bu "izm"lerin en kanlısı, en acımasızı ve
en geniş çaplısıdır. 20. yüzyılda komünist rejimler
veya örgütler tarafından öldürülen insan sayısı yaklaşık
120 milyondur. 120 milyon insan, sırf bu ideoloji uğruna
idam edilmiş, toplama kamplarında ölesiye çalıştırılarak
katledilmiş, "sürgün" adı altında evlerinden toplanıp
Sibirya steplerinde yok edilmiş, kasten oluşturulan
kıtlıklarla açlıktan öldürülmüş, en korkunç hapishanelerde
en korkunç işkencelere uğratılmış, beyni yıkanmış komünist
militanlar tarafından kurşuna dizilmiş, boğulmuş, boğazlanmış,
parçalanmıştır.
1917'de Rusya'da gerçekleşen kanlı Bolşevik Devrimi
ile başlayan vahşet, önce yeni kurulan Sovyetler Birliği'nin
geneline, ardından Doğu Avrupa'ya, Çin'e, Kore'ye, Vietnam'a,
Kamboçya'ya, Latin Amerika ülkelerine, Küba'ya ve Afrika'ya
yayılmıştır.
Şimdi bu kızıl vahşetin tarihini inceleyelim.
LENIN'İN KANLI DEVRİMİ
Karl Marx, bir siyasi partinin veya hareketin lideri
değildi. Sadece bir teorisyendi. İnsanlık tarihini diyalektik
materyalizme göre kurallara oturtmaya uğraşmış, buna
göre geçmişe yorumlar getirmiş ve gelecek hakkında kehanetlerde
bulunmuştu. Marx'ın en büyük kehaneti ise devrimdi.
Kapitalist düzenin ayaklanan işçiler tarafından yıkılacağını
ve bu devrimle birlikte "sınıfsız toplum" doğacağını
vaat etmişti.
Marx 1883 yılında öldü. Aradan yıllar, hatta on yıllar
geçmesine rağmen, Marx'ın haber verdiği devrim bir türlü
gerçekleşmedi. Avrupalı kapitalist ülkelerde, devrim
gerçekleşmesi bir yana, işçilerin çalışma ve hayat koşullarında
kısmen de olsa iyileşme yaşandı ve işçi-burjuvazi gerilimi
azaldı. Devrim gerçekleşmiyordu ve gerçekleşeceği de
yoktu.
Marx'ın
ölümünün ardından, onun bıraktığı ideoloji Lenin
tarafından yorumlandı. Lenin, bir yandan Marx'ın
açıklarını ve çelişkilerini kapatmaya çalışırken,
bir yandan da komünizmi silah zoruyla iktidara
getirmenin formüllerini geliştirdi. Üstte, 1897'de
St. Petersburg'da çekilen resimde Lenin (üstte)
ve diğer komünist militanlar. Aşağıda ise Marx'ın
Das Kapital'inin Rusça baskısı
|
Bu ortam içinde, Marx'ın ölümünden yaklaşık 20 yıl
sonra, bir başka önemli isim Rusya'da ortaya çıktı.
Marxistler'in kurduğu Rus Sosyal Demokrat Partisi içinde
giderek yükselen Vladimir İlyiç Lenin, Marxizm'e yeni
bir yorum getirdi. Lenin'e göre, devrimin kendi kendine
olması mümkün değildi, çünkü Avrupalı işçiler burjuvazi
tarafından kendilerine sağlanan imkanlar tarafından
oluşturulmuştu, diğer ülkelerde ise zaten kayda değer
bir işçi sınıfı yoktu. Lenin bu duruma militan bir çözüm
önerdi: Devrim, Marx'ın öngördüğü gibi işçiler tarafından
değil, işçiler (yani Marxist literatüre göre "proleterya")
adına hareket eden, profesyonel devrimcilerden oluşan,
askeri bir disipline sahip "Komünist Parti" tarafından
gerçekleştirilecekti. Komünist Parti, silahlı mücadele
ve propaganda yöntemlerini kullanarak devrim gerçekleştirecek,
iktidarı ele geçirdiği andan itibaren Lenin'in "proleterya
diktatörlüğü" adını verdiği otoriter bir rejim kurulacak,
rejim muhaliflerini tasfiye edecek, özel mülkiyeti ortadan
kaldıracak ve toplumun komünist düzene doğru ilerlemesini
sağlayacaktı.
Lenin'in ortaya attığı bu teoriyle birlikte komünizm,
eli silahlı terör gruplarının ideolojisi haline gelmiş
oluyordu. Lenin'den sonra da dünyanın dört bir yanında
kendilerini kan dökerek devrim yapmaya adamış yüzlerce
"komünist parti" veya "işçi partisi" ortaya çıktı.
Kasım
1917'de St. Petersburg'da silahlarıyla poz veren
Bolşevik devrimciler
|
Peki komünist parti devrim için hangi yöntemleri izlemeliydi?
Lenin bu soruyu hem yazılarıyla hem de eylemleriyle
cevapladı: Komünist parti olabildiğince çok kan dökecekti...
Lenin, henüz 1906 yılında, yani Bolşevik
Devrimi'nden 11 yıl önce, Proletari dergisinde şöyle
yazıyordu:
Bizim ilgilenmekte olduğumuz olgu, silahlı mücadeledir;
bu mücadele, bireyler ve küçük gruplar tarafından yürütülmektedir.
Bir kesimi devrimci örgütlere ait iken, öteki kesimler
(Rusya'nın belirli kesimlerinde çoğunluğu) herhangi
bir devrimci örgüte bağlı değildirler. Silahlı mücadele,
birbirlerinden kesinkes olarak ayrılması gereken, farklı
iki amaca yöneliktir; önce, bu mücadele kişilere, liderlere
ve ordu ve polisteki görevlilere suikast yapmayı amaçlar,
ikinci olarak, hem hükümete ait, hem de özel kişilere
ait para kaynaklarına elkoyar. El konulan paralar kısmen
parti kasasına, kısmen özel silahlanma amacına ve ayaklanma
hazırlığına, ve kısmen de tanımlamakta olduğumuz mücadeleye
katılan kişilerin geçimine gider. Büyük el koymalar
(Kafkasya'daki 200.000 rublelik, Moskova'daki 875.000
rublelik gibi olanlar) gerçekten de öncelikle devrimci
partilere gitmiştir -küçük elkoymalar çoğunlukla, bazen
de tümüyle "el koyucuların" geçimine gider.14
Lenin'in de yönetiminde bulunduğu Rus Sosyal Demokrat
Partisi içinde, 1900'lü yılların başında önemli bir
fikir ayrılığı yaşandı. Lenin'in önderliğindeki grup,
şiddet yoluyla devrim yapmayı savunurken, diğer bir
grup daha demokratik yöntemlerle Marxizm'i Rusya'ya
getirmeyi savunuyordu. Leninistler, gerçekte sayıları
az olmasına rağmen, çeşitli baskı yöntemleriyle "çoğunluk"
haline geldiler ve Rusça "çoğunluk" anlamına gelen "Bolşevik"
sözüyle anılmaya başladılar. Diğer grup ise "azınlık"
anlamına gelen "Menşevik" sözüyle adlandırıldı.
Bolşevikler, Lenin'in üstteki alıntısında tarif edilen
şekilde örgütlenmeye başladılar: suikastler, hükümete
ait paralara el konması, resmi kurumların soyulması
vs. Çoğu sürgünde geçen yıllar sonucunda, Bolşeviklerin
planladıkları devrim 1917 yılında gerçekleşti. Bu yıl
iki ayrı devrim yaşandı. Şubat ayında gerçekleşen ilk
devrimde, Rus Çarı II. Nicholas tahtından indirildi,
ailesiyle birlikte hapsedildi ve demokratik bir hükümet
kuruldu. Ancak Bolşevikler demokrasi değil, "proleterya
diktatörlüğü" kurmaya kararlıydılar. Ekim 1917'de bekledikleri
devrim gerçekleşti ve Lenin ile en büyük yardımcısı
Leon Trotsky'nin (Troçki) önderliğindeki komünist militanlar
önce hükümet merkezinin bulunduğu Petrograd'ı, ardından
Moskova'yı ele geçirdiler. Her iki şehirdeki çatışmaların
sonucunda dünyanın ilk komünist rejimi kurulmuş oluyordu.
KOMÜNİZMİN
CAHİL MİLİTANLARI
Bolşevikler, cahil halk
kitlelerine basit sloganlarla seslendiler ve yoğun
bir propaganda ile pek çok kişiyi kısa sürede
saflarına kattılar. Eğitimsiz ve yoksul insanlar,
kendilerine ekmek ve huzur vaat eden komünistlerin
yalanlarına kolayca inanabiliyorlardı. Darwinizm'in
körüklediği dinsizlik ise, komünist propagandayı
pekiştiriyordu. Resimde, söz konusu propaganda
sonucunda bir kaç gün içinde komünist olup çıkmış
bir grup Rus işçi ve köylüsü yer alıyor.
|
Ekim Devrimi'nin ardından Rusya büyük bir iç savaşa
sahne oldu. Çar yanlısı generallerin topladığı "Beyaz
Ordu" ile, Trotsky'nin önderliğindeki Kızılordu arasında
geçen savaş tam 3 yıl sürdü. Temmuz 1918'de Bolşevik
militanlar tarafından, Lenin'in emri üzerine, Çar II.
Nicholas ve tüm ailesi (üç çocuğu ile birlikte) kurşuna
dizilerek idam edildi. İç savaş boyunca Bolşevikler,
rejim muhaliflerine karşı en kanlı cinayet, katliam
ve işkenceleri uygulamaktan çekinmedi.
Gerek Kızılordu birlikleri, gerekse Lenin'in kurdurttuğu
"Çeka" adlı gizli polis örgütü, devrime karşı gördükleri
bütün toplum kesimlerine karşı büyük bir terör uyguladılar.
Dünya çapındaki komünist terörü anlatan Komünizmin Kara
Kitabı adlı eserde, Bolşevik terörü şöyle anlatılır:
Kanlı
Bolşevik devriminin askeri lideri, Leon Trotsky
idi. Lenin'den sonraki ikinci adam durumunda olan
Trotsky, başında olduğu Kızılordu ile tüm Rusya'yı
kana boğan bir iç savaş yürüttü.
|
Bolşevikler, mutlak iktidarlarına
yönelen edilgen de olsa her türlü muhalefeti veya direnişi;
sadece siyasi muhalif gruplardan kaynaklanmayıp, soylular,
burjuvalar, aydınlar, din adamları gibi toplumsal ve
subaylar, jandarmalar gibi mesleki gruplardan da gelse,
gerek hukuki gerekse fiziki olarak ortadan kaldırmaya
karar verdi ve bazen işi soykırım boyutlarına vardıracak
kadar ileri götürdü. Daha 1920'de yürütülen "Kazaklardan
arındırma" kampanyası önemli ölçüde soykırım tanımının
kapsamına girmektedir: yeri yurdu tamamen belli bir
topluluk olan Kazaklar, tüm erkeklerin kurşuna dizilmesi,
kadın, çocuk ve yaşlıların sürgün edilmesi, köylerin
yerle bir edilmesi ya da Kazak olmayanlara devredilmesi
sonucu bir grup olarak varlığını sürdüremez duruma getirildi.
Lenin, Kazakları Fransız Devrimi dönemindeki Vendee'yle
bir tutuyor ve onlara modern komünizmin "mucidi" Gracchus
Bubeuf'ün daha 1795'te populicide (soykırım) olarak
tanımladığı yöntemi uygulamak istiyordu.15
Bolşevikler, girdikleri her şehirde kendi ideolojilerine
ılımlı bakmayan kesimleri katliamdan geçiriyor, halka
korku salmak amacıyla abartılı vahşetler gerçekleştiriyorlardı.
Aynı kaynakta, Kırım'da gerçekleştirilen Bolşevik vahşetleri
şöyle anlatılıyor:
Benzer şiddet uygulamaları Bolşevikler tarafından işgal
edilen Sivastopol, Yalta, Aluşta, Simferopol gibi Kırım
illerinde de gerçekleştirildi. Aynı uygulamalara Nisan-Mayıs
1918'den itibaren isyan komisyonunun hazırladığı dosyalarda
"elleri kopmuş, omzu parçalanmış, kafası dağılmış, çenesi
kırılmış, cinsel organları koparılmış cesetler" de yer
almaktaydı... 16
S.P. Melgunov da, La Terreur rouge en Russie, 1918-1924
(Rusya'da Kızıl Terör, 1918-1924) isimli eserinde, Sivastopol
şehrinin "hayatta kalanların tanıklıklarını bastırma
harekatı" neticesinde bir "asılanlar şehri"ne dönüştüğünü
ifade ediliyordu:
Nahimovski Caddesi, sokakta tutuklanan subayların,
erlerin, sivillerin asılmış cesetleriyle doluydu. Şehir
ölüydü, halk mahzen ve ambarlarda gizleniyordu. Tüm
çit kazıkları, tüm ev duvarları, telgraf direkleri,
mağaza vitrinleri 'Hainlere Ölüm' yazılı afişlerle kaplıydı.
İnsanları ibret olsun diye sokakta asıyorlardı.
Bolşevikler, yok etmek istedikleri herkesi, belirli
kategoriler altında damgalıyorlardı. Örneğin "burjuvalar",
veya Bolşeviklerden farklı bir sosyalizm anlayışını
savunan "Menşevikler", kurulan yeni rejimin önde gelen
düşmanlarıydı. Sayısı en geniş ve en çok hedef alınan
kategori ise, "kulak" kategorisiydi. Kulaklar, Rusça'da
zengin toprak sahiplerine verilen isimdi. Lenin, devrim
ve iç savaş boyunca, kulaklara karşı acımasız bir terör
uygulanmasına dair yüzlerce emir yağdırdı. Örneğin,
Penza Sovyeti Yürütme Komitesi'ne yolladığı bir telgrafta
şöyle yazıyordu:
Yoldaşlar! Beş kazanızda cereyan
eden kulak ayaklanması acımasızca ezilmelidir. Devrimin
çıkarları bunu gerektiriyor, çünkü artık her yerde kulaklarla
bir "ölüm kalım mücadelesi" başlamıştır. Bir örnek oluşturmak
gereklidir. Daha az sayıda olmamak üzere; 100 kulak,
para babası, kan içicinin asılması (insanların görebileceği
bir şekilde asılması diyorum), isimlerinin açıklanması,
bütün tahıllarına el konması... Bunu insanların yüzlerce
fersah öteden görüp, titreyecekleri, anlayacakları...
şekilde yapınız. Bu talimatları aldığınızı ve yerine
getirdiğinizi bildirmek için telgraf çekiniz. Selamlar.
Lenin.17
Trotsky'nin
etkisiyle Petrograd kentinde Çar karşıtı ayaklanmayı
destekleyen Rus askerleri, 1917
|
Lenin'in talimatları Bolşevik militanlar
tarafından büyük bir zevkle yerine getiriliyordu. Hatta
militanlar, özel vahşet stilleri geliştirmişlerdi. Ünlü
Rus yazarı Maxim Gorki, şahit olduğu bazı yöntemleri şöyle
anlatıyordu:
Tambov'da komünistler, tutsaklarını
sol el ve sol ayaklarından toprağın bir metre yukarısında
ağaçlara demiryolu çivileri ile mıhlıyorlardı ve bu insanların
acı çekmesini bilerek izliyorlardı. Bir esirin midesini
açıp küçük bağırsağını alıyorlar ve bir ağaca çiviliyorlardı
ve bağırsağın çözülmesini izliyorlardı. Yakaladıkları
görevlileri soyup omuzlarından itibaren derilerini yüzüyorlardı.18
Bolşevikler,
komünizmi benimsemek istemeyen herkesi tasfiye etmeye
giriştiler. Lenin'in üstteki emrine benzer daha pek
çok emir ve uygulama sonucunda, on binlerce insan hiçbir
yargılama olmaksızın kurşuna dizildi. Pek çok rejim
muhalifi de "Gulag" adı verilen ve tutukluların çok
ağır şartlarda ölesiye çalıştırıldıkları toplama kamplarına
gönderildi. Çoğu bu kamplardan sağ kurtulamayacaktı.
Sonuçta, 1918-1922 yılları arasında Bolşevik rejime
karşı ayaklanan yüz binlerce işçi ve köylü katledildi.
Tarihçi Richard Pipes, gizli Sovyet arşivlerine dayanarak
yazdığı The Unknown Lenin (Bilinmeyen Lenin) adlı kitabında,
Lenin'in Bolşeviklere verdiği sayısız cinayet, katliam,
işkence emirlerini ortaya çıkarmakta ve sonuçta şu yorumu
yapmaktadır: Mevcut delillerle Lenin'in idealist değil,
ancak gerçek ya da hayali olsun sorunları çözmenin en
iyi yolunun, onlara sebep olan insanları öldürmek olduğuna
inanan bir toplu katliamcı olduğunu reddetmek imkansız
hale gelmektedir. 20. yüzyılda on milyonlarca hayatın
yok olmasına politik ve sosyal imha uygulamasını ilk
olarak meydana getiren/başlatan kendisidir.19
PAVLOV'UN KÖPEKLERİ VE LENIN'İN "İNSANIN
EVRİMİ" PLANLARI
Buraya kadar Lenin örneğinde gördüğümüz ve ilerleyen
sayfalarda çok daha feci örneklerini inceleyeceğimiz
komünist vahşet uygulamalarının sebebini iyi anlamak
gerekir. Lenin'i ve sonradan inceleyeceğimiz Stalin,
Mao, Pol Pot gibi komünist liderlerin her birini gözü
dönmüş birer katil haline getiren sebep nedir?
Bu sebep, inandıkları materyalist felsefe ve bu felsefenin
insana bakışıdır. Başta da belirttiğimiz gibi, komünizm,
aslında materyalist felsefenin tarihe uyarlanmasından
ibarettir. Ve materyalist felsefenin doğaya uyarlanmasıyla,
yani Darwin'in evrim teorisiyle tam bir uyum içindedir.
Bu sapkın düşüncelerin bazı temel yapıtaşları ise şöyle
özetlenebilir:
1. İnsan, sadece maddeden ibaret olan, ruhu bulunmayan
bir varlıktır.
2. İnsan, gelişmiş bir hayvan türüdür. Diğer hayvanlardan
tek farkı, içinde bulunduğu şartların onu biraz "ehlilleştirmiş"
olmasıdır. Özde, insanla hayvan arasında bir fark yoktur.
3. Gerek doğada gerekse insan toplumlarında değişmeyen
tek kural "çatışma"dır. Çatışma, birbiriyle çakışan
menfaatler nedeniyle olur. Çatışma sonucunda bir tarafın
kaybetmesi, acı çekmesi, ölmesi son derece doğal ve
hatta gereklidir.
4. Dolayısıyla, bir gelişmenin gerçekleşmesi, örneğin
komünistlere göre "komünist devrim"in yaşanması için,
çok sayıda insanın ölmesi, acı çekmesi, işkence görmesi
kaçınılmazdır ve hatta gereklidir.
Komünizmin –ve materyalizmi benimsemiş tüm ideolojilerin-
yukarıda saydığımız maddeleri meşru göstermek için başvurdukları
yöntem toplumlardaki Allah inancını ortadan kaldırmaktır.
Aslında materyalizmin amacı da Allah
inancını, dini ve ahlaki değerleri toplumlardan uzaklaştırmak,
böylece kendilerini "ruhsuz hayvan toplulukları" olarak
algılayan kitleler meydana getirmektir. Bu yolla söz
konusu kitleleri kolaylıkla yönlendirebileceklerini,
kendi iktidarlarını koruyabileceklerini, istedikleri
her türlü ahlaksızlığa ve zulme meşru zemin hazırlayabileceklerini
düşünürler.
ŞARTLI REFLEKS TELKİNLERİ
Lenin
ve Trotsky, insanların da hayvanlar gibi şarflı
refleks yöntemleriyle eğitilebileceğini düşünüyorlardı.
Sovyetler Birliği'ndeki Komünist Parti örgütlenmesi,
bu mantığa göre şekillendirildi. Resimde, Trotsky
Kızıl Meydan'da kendisini dinleyen kitlelere propaganda
konuşması yapıyor. 1918.
|
İşte insana bu şekilde bakan komünist ideolojinin en
büyük icraatı, insanları olabildiğince "hayvanlaştırmak",
vahşi hayvanlar gibi zincirlere vurmak, acı ve korku
yoluyla kendince "terbiye etmek" ve gerektiğinde boğazlamak
olmuştur.
Lenin'e baktığımızda, insanları bir hayvan türü olarak
kabul eden söz konusu materyalist-Darwinist felsefeyi
çok açık olarak görürüz. Öyleki Lenin, hayvanlar üzerinde
gerçekleştirdiği şartlı refleks deneyleriyle ünlenen
Rus bilim adamı Pavlov'la özel olarak görüşmüş ve Pavlov'un
yöntemlerini Rus toplumu üzerinde uygulamak için girişimde
bulunmuştur. Tarihçi Orlando Figes, A People's Tragedy,
A History Of The Russian Revolution (Bir Halkın Trajedisi:
Rus Devriminin Tarihi) adlı kitabında, Lenin'in Rus
halkını bir havyan terbiyecisi gibi eğitme amacını ve
bunun Darwinist kökenini şöyle anlatır:
Ekim 1919'da söylentiye göre Lenin büyük fizyolojist
I. P. Pavlov'un laboratuvarına, onun şartlı refleks
çalışmaları vasıtasıyla insan beyninin Bolşeviklerin
insan davranışını kontrol etmede yardımcı olup olamayacağını
öğrenmek için gizli bir ziyarette bulundu. "Rus kitlelerinin
komünizm çizgisini düşünmelerini ve buna göre davranmalarını
istiyorum" diye açıkladı Lenin... Pavlov hayretler içinde
kalmıştı. Lenin ondan köpekler için yaptığı şeyi insanlar
için yapmasını istiyordu. "Rus kitlelerini bir standart
haline getirmek istediğinizi mi söylüyorsunuz? Hepsinin
aynı şekilde davranmasını sağlamak mı istiyorsunuz?"
diye sordu... "Aynen" diye cevap verdi Lenin. "İnsanlar
doğru olmalı. İnsanlar biz nasıl istersek o şekle getirilmelidir"...
Komünist sistemin nihai amacı insan tabiatının değişimiydi.
Bu, diğer totaliter rejimler tarafından da paylaşılan
bir amaçtı... Nazi Almanyası'nda 1920'de öjenik hareketin
öncülerinden birinin söylediği gibi "Neredeyse insanlık
kavramında bir değişime şahit olduk.... Savaşın korkunç
öjeniği sayesinde daha öncekine göre farklı bir birey
olmaya zorlandık"...
Aydınlanmış kitleler vasıtasıyla yeni bir insanlık
türü yaratma fikri 19. yy Rus aydınlarının -ki Bolşevikler
onlardan çıkmıştır- her zaman kurtarıcı misyonu olmuştur.
Marxist felsefe de aynı şekilde insan tabiatının tarihi
bir gelişimin sonucu olduğunu ve bu nedenle de yenilenebileceğini
öğretir. Lenin'in gençlik çağlarında Rus aydınları arasında
neredeyse dini bir kutsallığa sahip olan Darwin ve Huxley'in
bilimsel materyalizmi, insanın içinde yaşadığı dünyaya
göre belirlendiğini savunuyordu. Bu nedenle Bolşevikler
kendi devrimlerinin bilimin de yardımı ile yeni bir
insan türü yaratacağına inanıyorlardı...
Pavlov'un her zaman devrimi eleştirmiş
olmasına ve göç ettirilmekle tehdit edilmesine rağmen
Bolşevikler her zaman ona lütuf göstermişlerdir. İki
yıl sonra Pavlov'a Moskova'da geniş bir apartman verildi.
Lenin, Pavlov'un çalışmaları hakkında "devrim için çok
büyük öneme sahiplerdir" diyordu. Bukharin bunu materyalizmin
demir cephaneliği olarak adlandırıyordu.20
Lenin'in en büyük yardımcısı ve komünist ideolojinin
önemli teorisyeni Trotsky de Lenin'in Darwinist kökenli
"insan tabiatını değiştirme" düşüncelerine katılıyordu.
Trotsky aynen şöyle yazmıştı: İnsan
nedir? Henüz bitmiş bir canlı değildir. Hala beceriksiz
bir yaratıktır. Bir hayvan olarak insan planlı bir şekilde
değil spontane bir şekilde evrimleşmiştir. Ve birçok
zıtlık gelişmiştir. Nasıl eğitmek ve idare etmek sorusu,
insanın fiziksel ve ruhsal yapısının; nasıl geliştiği
ve tamamlandığı sorusu, yalnızca sosyalizm temelinde
tasarlanabilecek büyük bir problemdir. Çöle bir tren
yolu inşa edebiliriz, Eyfel Kulesi'ni inşa edip direk
olarak New York ile konuşabiliriz, ama insanı geliştiremeyiz,
öyle mi? Hayır, yapabiliriz. İnsanın yeni ve değişmiş
bir versiyonunu üretmek—bu komünizmin bir sonraki görevidir...
İnsan kendisini ham materyal olarak görmeli, ya da yarı
üretilmiş bir madde olarak. Ve şöyle demeli: "Sevgili
homo sapiens, senin için çalışacağım".21
Lenin, Trotsky ve diğer Bolşevikler, insanı bir hayvan
türü olarak gördükleri ve bir madde yığını saydıkları
için, insan hayatına herhangi bir değer vermiyorlardı.
Onlara göre, devrimin başarısı için, milyonlarca insan
kolayca feda edilebilirdi. The Unknown Lenin kitabının
yazarı tarihçi Richard Pipes'a göre, "Lenin, insanlığın
geneli için küçümseme dışında hisler beslemiyordu: Mektuplar,
Gorki'nin öne sürdüğü, insanların Lenin için 'neredeyse
hiçbir anlamı' olmadığı ve onun işçi sınıfına bir metal
işçisinin demir cevherine davrandığı gibi davrandığı
iddiasını doğruluyor."22
LENIN'İN KASITLI KITLIK POLİTİKASI
20. yüzyıldaki komünist rejimlerin neredeyse ortak
bir özelliği, halklarını büyük açlıklara mahkum etmeleridir.
Lenin zamanında tüm Rusya'da 5 milyon insanın ölümüne
neden olan bir kıtlık yaşanmıştır. Stalin zamanında,
1932-33 yılları arasında bu felaket daha geniş çapta
tekrarlanmış ve sadece Ukrayna'da tam 6 milyon insan
kıtlık sonucunda açlıktan can çekişerek ölmüştür. İlerleyen
sayfalarda inceleyeceğimiz gibi, Mao'nun Kızıl Çini'nde
ve Pol Pot'un Kamboçyası'nda da milyonlarca insan kıtlık
sonucunda ölmüştür.
Lenin,
Darwinizm'e olan bağlılığının bir sonucu olarak,
insanları bir hayvan sürüsü gibi görüyordu. Dolayısıyla
yönetimi altındaki insanlara karşı en zalim yöntemleri
kullanmaktan çekinmedi.
|
Kıtlığın ne olduğunu iyi düşünmek gerekir. Süpermarketlerin,
fırınların, pastanelerin, restoranların dört bir yanımızda
yer aldığı günümüzde, kıtlık bizler için yabancı bir
kavramdır. Ve dolayısıyla kıtlık kavramını duyduğumuzda,
bunu çoğunlukla "bir süre aç kalmak" olarak anlarız.
Oysa Rusya, Çin, Kamboçya gibi örneklerde yaşanan kıtlık,
aylar ve yıllar boyunca devam eden daimi bir aç kalma
halidir. Sadece kendi yetiştirdikleri ürünlerle (tahıl
veya pirinçle) beslenen köylülerin elinden tüm mahsulleri
zorla toplanmıştır. Bunlar alındıktan sonra geriye yiyecek
hiçbir şey kalmaz. İnsanlar önce etraftan topladıkları
sebzeyi, meyveyi ve kesebilecekleri hayvanları bulup
yerler. Bunlar hemen tükenir. Sonra yapraklar, otlar,
ağaç kabukları kaynatılmaya başlanır. Haftalar geçtikçe
bedenler zayıflar, incelir. İnsanlar sürekli açtır.
Bazı insanlar kedi, köpek yakalayıp yemeye başlarlar.
Bu, başka canlılara, böceklere kadar devam eder. Sonuçta
acı içinde kıvranan insanlar birbiri ardına ölmeye başlar.
Ölüleri gömecek takati olan kimse yoktur. Ve en sonunda
kıtlığın en korkunç boyutu ortaya çıkar: Yamyamlık.
İnsanlar önce ölüleri yemeye başlarlar. Sonra birbirlerine
saldırmaya, birbirlerinin çocuklarını kaçırıp, kesip
yemeye başlarlar. İnsanlıktan çıkar ve hayvanlaşırlar.
Zaten komünist rejimin amacı da budur.
Bu anlatılanlar, -inanılmaz görünse de- 20. yüzyıl
içinde ilk olarak Lenin'in önderliğindeki Bolşevik Rusya'da
yaşanmıştır.
Bolşevikler iktidara geldikten bir süre sonra, 1918
yılı içinde, Lenin tarafından alınan bir kararla, özel
mülkiyetin ortadan kaldırılmasına yönelik bir politika
başladı. Bunun en önemli sonucu ise, köylülerin tarlalarının
devletleştirilmesi ve mahsullerinin ellerinden alınmasıydı.
Bolşevik militanlar, Çeka polisleri, Kızılordu birlikleri,
Rusya'nın dört bir yanındaki köyleri basarak, zaten
çok zor koşullarda yaşayan köylülerin yegane besin kaynağı
olan mahsulleri silah zoruyla toplamaya başladılar.
Her çiftçi için Bolşeviklere vermesi gereken bir kota
belirlenmişti, ancak bu kotayı tamamlayabilmek için
çoğunun elindeki tüm mahsulü vermesi gerekiyordu. Direnmek
isteyen köylüler en vahşice yöntemlerle susturuldu.
Bazıları ellerindeki buğdayın hepsini kaptırmamak için
mahsulün bir kısmını gizli ambarlara saklıyordu. Ancak
bu gibi davranışlar, Bolşeviklerce "devrime ihanet"
sayılıyor ve akıl almaz vahşetlerle cezalandırılıyordu.
14 Şubat 1922'de inceleme yapmak üzere bölgeye giden
bir müfettiş, Omsk bölgesindeki uygulamaları şöyle anlatıyordu:
Zoralım birliklerinin haksız uygulamaları akıl almaz
boyutlara ulaştı. Tutuklanan köylüler sistematik biçimde
soğuk hangarlara kapatılıyor, kırbaçla dövülüyor ve
ölümle tehdit ediliyor. Teslim etmeleri gereken kotanın
tamamını doldurmayanlar, elleri kolları bağlanıp, çıplak
bir şekilde köyün ana caddesi boyunca koşmaya zorlanıyor
ve sonra da soğuk bir hangara tıkılıyor. Çok sayıda
kadın bayılana kadar dövüldükten sonra çıplak olarak
karda açılan çukurlara konuluyor.23
1921
ve 22 yıllarında, Lenin'in oluşturduğu kasıtlı
kıtlık sonucunda, Sovyet sınırları içinde tam
29 milyon insan açlıkla pençeleşti. Bunların 5
milyonu da açlık nedeniyle yaşamını yitirdi.
|
Lenin, köylüler için belirlediği kotanın
doldurulamadığını gördükçe çılgına dönüyordu. Sonunda,
zoralımlara direnen bazı bölgelerdeki köylülere 1920 yılında
korkunç bir ceza verdi: Bu köylülerin sadece mahsulleri
değil, aynı zamanda ellerindeki tohumlar da toplanacaktı.
Tohumların toplanması, köylülerin yeni mahsul üretememeleri
ve mutlak kıtlıkla ölmeleri anlamına geliyordu. Nitekim
öyle oldu. 1921 ve 22 yıllarında, Rusya sınırları içinde
tam 29 milyon insan açlıkla pençeleşti. Bunların 5 milyon
tanesi de açlık sonucunda yaşamını yitirdi.
Kıtlık dünya kamuoyu tarafından duyulduğunda, Batılı
ülkeler bu felaketi hafifletebilmek için yardım kampanyaları
düzenlediler ve biraz olsun felaketi hafiflettiler.
Ama çok geç kalmışlardı; çünkü Bolşevikler, uyguladıkları
tarım politikasının felaketini gizlemek için kıtlıkla
ilgili haberlerin yayılmasını yasaklamış, böyle bir
olayın varlığını da ısrarla inkar etmişlerdi. Richard
Pipes, A Coincise History Of The Russian Revolution
(Rus Devriminin Kısa Tarihi) adlı kitabında şöyle yazar:
1921 ilkbaharında köylüler açlık
nedeniyle ot, ağaç kabuğu ve kemirgenleri yiyorlardı.
Yamyamlık olayları vardı. Kısa sürede milyonlarca sefil
insan yemek bulabilecekleri bir yere gitmek umuduyla
en yakın tren istasyonuna koşuyordu. Bu kişilerin nakli
kabul edilmedi, çünkü Moskova 1921 Temmuzu'na kadar
bir felaketin varlığını inkar ediyordu. Hiçbir zaman
gelmeyecek olan treni ya da onlar için kaçınılmaz olan
ölümü beklediler. Şehri ziyaret edenler hiçbir hayat
belirtisi görmeden gidiyorlardı, halk ya oradan gitmişti
ya da evlerinde hareket edemeyecek kadar güçsüz bir
şekilde yatıyorlardı. Şehir sokaklarını cesetler kirletiyordu.24
KÖYLÜLER KITLIKTAN ÖLÜRKEN...
1920'lerin
başındaki kıtlık, Bolşeviklerin köylülerin mahsulüne
zorla el koymasının bir sonucuydu. Yüzbinlerce
çocuk ve milyonlarca insan kıtlıktan öldü. Lenin
ise yoldaşlarına kıtlığın çok yararlı olduğunu
söylüyor ve "ancak bu sayede insanların Tanrı'ya
olan inancını yok edebiliriz" diyordu.
|
Peki bu açlık politikasının hedefi neydi?
Elbette Lenin, köylülerin mahsullerini toplayarak Bolşevik
rejimini ekonomik yönden güçlendirmek ve özel mülkiyeti
kaldırarak komünist rüyayı gerçekleştirmek peşindeydi.
Ama insanları bile bile kıtlığa sürüklemenin başka bir
amacı daha vardı. Lenin, kıtlığın insan psikolojisi üzerinde
tahribat oluşturacağını biliyor, bu yolla insanların Allah'a
olan inançlarını yok etmeyi ve kiliseye karşı bir hareket
başlatmayı hedefliyordu. Komünizmin Kara Kitabı'nda Lenin'in
bu zalim düşüncesi şöyle anlatılır:
1890
yılında, genç avukat Vladimir Ulyanov-Lenin, 1891'de
açlıktan en çok etkilenen eyaletlerden birinin merkezi
olan Samara'da ikamet ediyordu. Yöre aydınının, yalnızca
açlara toplumsal yardım çabalarına katılmamakla kalmayıp,
kesin biçimde böyle bir yardıma karşı olduğunu da açıklayan
tek temsilciydi. Arkadaşlarından birinin hatırladığına
göre, "Vladimir İlyiç Ulyanov, açlığın birçok olumlu
yanları olduğunu açıkça ifade etmekten çekinmiyordu.
Düşüncesine göre ortaya çıkacak sanayi proleteryası
burjuva düzeninin kökünü kazıyacaktı. … Geri kalmış
köylü ekonomisi yıkılırken, açlık bizi amacımıza yaklaştıracak
ve kapitalizm sonrası aşama olan sosyalizme ulaşılacaktı.
Açlık, yalnızca çara değil, Tanrı'ya olan inancı da
yok edecekti..."25
... KIZILORDU TAHILLARI
YAĞMALIYORDU

Bir deri bir kemik kalan
çocuklar açlıktan kıvranarak ölüyordu. Ancak Bolşevikler
köylülerin tahıllarına zorla el koymaya devam
ediyorlardı. Köylülerin korkuyla yer altında gizledikleri
çuvallar komünist militanlar tarafından bulunup
çıkarılıyor, bunları gizleyen köylüler ise işkence
edilip öldürülüyordu. Yanda, 1918 yılında Kurgan
bölgesinde Kızılordu'yu beslemek için halktan
zorla toplanıp götürülen buğday çuvalları.
|
30 yıl sonra, Bolşevik hükümetin başı
olan genç avukat, yine aynı düşüncedeydi: açlık, 'düşmanın
başına ölümcül bir darbe indirmeye' yarayabilir ve yaramalıydı.
Bu düşman, Ortodoks kilisesiydi. 26
Lenin, açlık yoluyla kitlelerin dine olan bağlılığını
kıracağını, onları tepkisizleştireceğini, böylece dini
kurumlara karşı planladığı saldırıyı çok daha kolay
gerçekleştireceğini, 19 Mart 1922'de Politbüro üyelerine
gönderdiği bir mektupta şöyle anlatıyordu:
Gerçekten de, şu anki durum onların
değil, istisnai derecede bizim lehimize. Düşmanımızın
başına ölümcül bir darbe indirmek ve gelecek on yıllar
bakımından bizim için asli nitelikte olan mevzileri
garanti altına almak için yüzde 99 şansımız var. Tüm
bu aç insanın insan etiyle beslendiği, yolların yüzlerce,
binlerce cesetle dolu olduğu tam da şu an, ancak kilisenin
mallarına yaman, acımasız bir enerjiyle el koyabiliriz
ve dolayısıyla da koymalıyız. Şimdi, yalnızca şimdi,
büyük köylü kitleleri bizi destekleyebilir ya da bir
avuç Kara Yüzlü ruhban ve gerici küçük burjuvaları destekleyemeyecek
durumda olur... Herşey göstermektedir ki başka bir zaman
amacımıza ulaşamayız, çünkü sadece açlıktan kaynaklanan
ümitsizlik, kitlelerde bize karşı hoşgörülü davranışlara
yol açabilir veya en azından bize karşı yansız olabilirler.27
Lenin
uyguladığı tüm bu zulümle birlikte, komünist vahşetin
ilk büyük örneğini sergiledi. Onu izleyen Stalin veya
Mao gibi komünist diktatörler, başlattığı vahşeti daha
da büyüteceklerdi. Lenin'in sonu ise oldukça anlamlıydı.
1922 yılından itibaren giderek yoğunlaşan bir hastalık
Lenin'i yavaş yavaş felç etmeye başladı. 1923 yılının
çoğunu tekerlekli sandalyede ve büyük acılar veren baş
ağrılarıyla boğuşarak geçirdi. Mart 1923'de bir tür
kriz geçirdi ve bu tarihten sonra düzgün konuşma yeteneğini
yitirdi. Hayatının son aylarında, Lenin'i görenler dehşete
kapılıyorlardı; çünkü yüzü korkunç bir ifadeye bürünmüştü
ve yarı deli durumdaydı. 21 Ocak 1924'te bir beyin kanaması
sonucunda öldü.
Bolşevikler Lenin'i mumyaladılar ve çok değerli saydıkları
beynini özel bir koruma altına aldılar. Moskova'daki
Kızıl Meydan'da eski Yunan tapınaklarını andıran bir
anıt mezara konan cesedi, uzun kuyruklar oluşturan kalabalıklar
tarafından ziyaret edildi. Ziyaretçiler, cesede korkuyla
bakıyorlardı.
Korkuları ilerleyen yıllarda daha da artacaktı. Çünkü
Lenin'in ardından Sovyetler Birliği iktidarını ele geçiren
Josef Stalin, Lenin'den bile daha zalim ve daha sadistti.
Kısa sürede modern tarihin en büyük "korku imparatorluğu"nu
kurdu.
STALIN NASIL KOMÜNİST OLDU?
Stalin, 1879'da Gürcistan'daki küçük bir kasabada fakir
bir ailenin çocuğu olarak doğdu. İsmi, Iosif Vissarionovich
Djugashvili idi. Rusça'da "Demir Adam" anlamına gelen
"Stalin" ismini, 1913'ten sonra kullanmaya başlayacaktı.
Stalin
bir din adamı olarak yetiştirilmişti. Ama genç
yaşlarında okuduğu bazı kitaplar, onu bir ateist
ve komünist olmaya sürükledi. Bunların başında
Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabı geliyordu.
|
Stalin'in annesi dindar bir kadındı. Binbir güçlükle
yetiştirdiği oğlunun bir din adamı olmasını istiyordu.
Bu nedenle onu Gori'deki bir Kilise okuluna yazdırdı.
Burada 5 yıl boyunca öğrenim gören Stalin, okulunu bitirdiğinde,
Tiflis'teki din enstitüsüne girdi ve Gregoryen Ortodoks
Kilisesi'nde bir rahip olabilmek için çalışmaya başladı.
Ancak tam bu sıralarda, okuduğu bazı kitaplar Stalin'in
tüm dünya görüşünü değiştirdi. O zamana kadar dindar
bir annenin dindar bir çocuğu olan Stalin, Allah'a ve
dine olan tüm inancını yitirdi ve bir ateist oldu.
Stalin'e inancını kaybettiren kitap, Darwin'in Türlerin
Kökeni isimli kitabıydı.
Oxford Üniversitesi'nde tarihçi Alex
de Jonge, Stalin and The Shaping of the Soviet Union
(Stalin ve Sovyetler Birliğinin Şekillenmesi) adlı kitabında,
Stalin'in gençlik yıllarında Darwin'in önemli bir yer
tuttuğunu vurgular. Jonge'a göre, Stalin'in dini bir
eğitim almışken, Allah'a olan inancını yitirmesi, bunun
yerine ateizmi benimsemesi, Darwin'i okumasıyla olmuştur.
Stalin'in Marxizm'i benimsemesi ise bunun ardından gelmiştir.
Jonge, bunun Stalin tarafından da özel sohbetlerinde
sık sık vurgulanan bir gerçek olduğunu bildirmektedir.28
İngiliz tarihçi Alan Bullock da Stalin
ve Hitler'in yaşamlarını karşılaştırmalı olarak inceleyen
Hitler and Stalin: Parallel Lives adlı kitabında, Stalin'in
gençlik yıllarında Darwin, Auguste Comte ve Karl Marx'ın
Rusça çevirilerini okuduğunu ve bunlardan etkilendiğini
belirtir.29
Aslında bu aldanış, sadece Stalin'in
değil, Rusya'daki genç ve okuyan neslin çoğunun başına
gelmişti. Darwin'in, Huxley'in veya Lamarck'ın o zamanlar
bilimsel sanılan hurafeleri, pek çok Rus gencinin ateist
olmasına neden oluyordu. Tarihçi Orlando Figes, A People's
Tragedy, A History Of The Russian Revolution (Bir Halkın
Trajedisi: Rus Devriminin Tarihi) adlı kitabında, "Lenin'in
gençlik çağlarında Rus aydınları arasında Darwin ve
Huxley neredeyse dini bir kutsallığa sahipti" derken
bunu kasteder.30 Figes aynı eserinde,
sonradan Bolşeviklere katılacak olan Semen Kanatchikov
adlı genç bir işçinin evrimci propaganda sonucunda nasıl
dinsizleştiğini şöyle bir örnekle anlatır:
Genç bir işçi kendisine bir kutuyu
toprakla doldurup sıcak tutunca solucan ve böceklerin
oluştuğunu göstererek Tanrı'nın insanları yaratmadığını
söylemişti. Zamanın sol kanadının kitapçılarında bulunan
bu tip kaba bilim, Kanatchikov gibi genç işçilerin üzerinde
büyük etki yapıyordu. "Şimdi eski önyargılarımdan kurtulmam
beni artan bir tempoya yöneltti" diye daha sonra yazdı.
"... Kiliseye artık gitmedim ve haram yiyecekleri yemeye
başladım".31
Stalin
komünist kadrolara katıldıktan sonra Çar rejimi
tarafından bir kaç kez tutuklandı. Üstte bu tutuklamalardan
biri sırasında çekilmiş resimleri yer alıyor.
|
Oysa "canlıları Allah yaratmadı, tesadüfen
oluştular" iddiasının dayanağı gibi gösterilen üstteki
alıntıdaki gibi örnekler, başta belirttiğimiz gibi birer
hurafeydi. Toprak içindeki solucanlar ve böcekler, o zamanlar
sanıldığı gibi, tesadüfen ve hiç yoktan orada oluşmuyor,
daha önceden toprakta yer alan yumurtalardan çıkıyorlardı.
Ancak bilim dünyası henüz "cansız maddeden asla canlılık
çıkmaz" şeklindeki gerçeği fark edemediği için, bu gibi
hurafeler çığ gibi büyüyor ve yarı cahil Rus gençlerini
ateizme sürüklüyordu.
19. yüzyılın sonunda Rusya'da yetişen bu ateist nesil,
20. yüzyılın başında ateşli birer komünist olarak sahneye
çıktılar.
Stalin,
Lenin'in son dönemlerinde ona yakınlaşarak parti
içinde yükselmeye çalışmıştı. Lenin'in ölümünün
ardından diğer rakiplerini alt ederek Sovyetler
Birliği'nin tek hakimi oldu.
|
Bu ateşli komünistlerin biri Stalin'di. 1898 yılında
gizli bir komünist örgüte katıldı. 1901 yılında Brdzola
(Mücadele) adlı bir komünist dergide yazılar yazmaya
başladı. Bu tarihten sonra, 1917 yılına kadar, Lenin'in
önderliğindeki komünist hareketin aktif bir militanı
oldu. 1917'deki Ekim Devrimi'nden sonra, Komünist Parti'nin
en üst kademesi olan 5 kişilik Politbüro'nun üyesi seçildi.
Lenin'in 1923 yılındaki hastalığıyla birlikte, Stalin
parti içindeki gücünü giderek artırdı. Lenin'in ölümünden
sonra da en büyük güç haline geldi. 1924'den 1929'a
kadar geçen beş yıl içinde, parti içindeki tüm muhaliflerini
suikast, idam veya sürgün gibi yöntemlerle tasfiye etti.
Ekim Devrimi'nin mimarlarından olan Trotsky bile Stalin'in
hışmına uğradı ve Sovyetler Birliği'nden sürüldü.
Stalin, iktidarını bu şekilde sağlamlaştırdıktan sonra,
elini topluma attı. Lenin, Rusya'daki tüm tarım alanlarını
devletleştirmeye kalkmış, ancak 1920 ve 1921'deki büyük
kıtlık ve tahribat üzerine bu uygulamayı ertelemek zorunda
kalmıştı. Ancak Stalin bu işi gerçekleştirmeye kararlıydı.
"Kollektivizasyon" adı verilen bir politika uygulamaya
koydu. Amacı, köylülerin tüm mallarını devletleştirmek,
mahsullerine el koymak, bu mahsulleri ihraç ederek Sovyet
sanayisini ve ordusunu güçlendirmek için kaynak oluşturmaktı.
Stalin kollektivizasyonu, öldürerek, işkence ederek,
aç bırakarak uygulayacak ve 6 milyon insan kıtlık sonucunda
kıvranarak ölürken, yurtdışına yüz binlerce ton tahıl
ihraç edecekti. Stalin iktidarı, insanları, acı çektirerek
eğitilmeleri gereken birer hayvan türü olarak gören
materyalist-Darwinist düşüncenin vahşetini bir kez daha
belgeleyecekti.
KOLLEKTİVİZASYON VAHŞETİ
Stalin kollektivizasyon politikasını 1929'da başlattı.
Buna göre topraklar üzerindeki tüm özel mülkiyet kaldırılacak,
her köylü belirli bir kotayı devlete vermek zorunda
kalacak ve kendi mahsulünü satamayacaktı. Belirlenen
kota yine çok yüksekti ve köylülerin bunu karşılamaları
için ellerindeki herşeyi vermeleri gerekiyordu. 1920'de
Lenin'in başlattığı zalimlik, tekrar ediliyordu.
Stalin kollektivizasyonu uygulamak için en acımasız
yöntemlerin uygulanmasını emretti. Direnenler öldürüldü,
Sibirya'ya sürgüne gönderildi (yani uzun vadede öldürüldü)
veya kıtlığa maruz bırakıldı (yani yavaş yavaş öldürüldü).
Kollektivizasyona karşı—veya genel olarak komünizme
karşı—direnenler "kulaklar" (zengin toprak sahipleri)'a
karşı tüm ülkede bir sürek avı başlatıldı. Bu politika,
Komünizmin Kara Kitabı'nda şöyle anlatılıyor:
Kollektifleştirmeye direnen kulaklar
kurşuna dizildi, diğerleri çocuklar, kadınlar ve yaşlılarla
birlikte sürgüne gönderildi. Şüphesiz, hepsi doğrudan
öldürülmedi, ama Sibirya'nın ya da Büyük Kuzey'in tarıma
elverişli olmayan bölgelerinde yapmaya zorlandıkları
işler onlara fazla hayatta kalma şansı bırakmadı. Yüz
binlercesi orada son nefeslerini verdi, ancak kesin
ölü sayısı hala bilinmemektedir. 1932-1933 yıllarında
Ukrayna'da, kırsal nüfusun zorunlu kollektifleştirmeye
direnmesine bağlı olarak yaşanan büyük açlığa gelince,
bir kaç ay içinde 6 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır.32
Kulaklara uygulanan şiddet en feci
işkenceleri içeriyordu. Örneğin Napolovski bölgesinde,
görevliler "sorguya çekilen kolhozcuları akkor haline
gelmiş bir sobanın üzerine uzanmaya zorluyor, daha sonra
da onları bir hangara çırılçıplak kapatarak, 'soğutuyordu'."33
Stalin rejimi, kendinden önceki Lenin yönetimi gibi
"kulak" diye hayali bir düşman oluşturmuştu ve yok etmek
istediği herkesi "kulak" olarak damgalayıp hedef alıyordu.
Her şehre emirler gönderiliyor, belirli sayıda kulak
yakalanması ve idam edilmesi emrediliyor ve komünistlerin
sevmediği herkes kolayca "kulak" kategorisine sokuluyordu.
Komünizmin Kara Kitabı'nda bu durum şöyle açıklanıyor:
Bu şartlar altında, bazı bölgelerde
kulak diye tasfiye edilen köylülerin yüzde 80 ila yüzde
90 arasındaki bir bölümünün serednyak, yani orta halli
köylüler olmasına şaşmamak gerekir. Yerel yetkililerin
"tasfiye ettiği" kulak sayısına ulaşmak ve mümkünse
bu sayıyı aşmak gerekiyordu! Yazın pazarda tohum satmak,
1925 ya da 1926'da iki ay boyunca yanında bir tarım
işçisi çalıştırmak, iki semaver sahibi olmak, Eylül
1929'da "yemek ve böylece sosyalist müsadereden mal
kaçırmak amacıyla", bir domuz öldürmek nedeniyle köylüler
tutuklanmış ve sürgün edilmişti. Bir köylü, yalnızca
kendi ürettiği ürünleri satan yoksul bir köylü olduğu
halde, "ticarete başladığı" bahanesiyle tutuklanıyordu;
bir başkası, amcasının Çarlık ordusu subayı olması bahane
edilerek sürülüyor, bir diğeri "kiliseye sık sık gitmesi"
nedeniyle kulak olarak damgalanıyordu. Fakat daha çok,
kollektifleştirmeye açıkça karşı çıkanlar kulak olarak
mimleniyordu. Kulak sınıfını yok etmekle görevli müfrezeler
içerisinde öyle bir karışıklık yaşanıyordu ki, kimi
zaman saçmalığın doruklarına ulaşıyordu. Sözgelişi,
bir örnek vermek gerekirse: Ukrayna'nın bir kasabasında,
kulak sınıfını tasfiye etmekle görevli bir tugaya mensup
bir serednyak, kasabanın diğer ucundaki bir başka tugayın
temsilcileri tarafından kulak diye tutuklanmıştı.34
"Kulak" olarak damgalanıp katledilen
insanların arasında, din adamları başta geliyordu. Öyleki,
"1930'da 13.000'den fazla din adamı "kulak" diye tasfiye
edildi. Birçok köy ve kasabada kollektifleştirme, sembolik
olarak kilisenin kapatılmasıyla, kulak sınıfının tasfiyesi
de papazla başladı."35
Kollektivizasyonun iki büyük sonucu oldu: Kıtlık ve
sürgün.
STALIN YAPIMI KITLIK
Stalin'in
kasıtlı kıtlık politikası sonucunda açlık yaşayan
ve bacakları adeta birer çöpe dönüşmüş bir Rus
çocuğu
|
Stalin, aynı Lenin gibi, kollektivizasyonu
topluma karşı bir silah olarak kullanmak niyetindeydi.
İstediği bölgeden istediği kadar tahıl toplayabilir ve
böylece istediği bölgedeki insanları açlıktan öldürebilirdi.
Nitekim öyle yaptı. Komünist rejime karşı direnen Ukrayna,
kollektivizasyon yoluyla hedef alındı. Tarihin en büyük
"insan yapımı kıtlığı" bu bölgede yaşandı ve toplam 6
milyon insan açlıktan öldü.
Olayların gelişimi ilginçti. Önce, 1931'de devlet genel
kollektivizasyon politikası gereği, yılda toplam 18
milyon ton mahsul alan Ukrayna'dan 7.7 milyon ton tahıl
talep etti. Bu, zaten çok zor hayatta kalan köylüleri
neredeyse açlıktan ölecek oranlara getirdi. Bunun üzerine
Ukrayna köylüleri Stalin'in birliklerine direnmeye çalıştılar.
Ama bu durum, Stalin'i daha da acımasızlaştırdı. 1932
Temmuzu'nda tüm Ukrayna için ölüm emri verdi. Daha önceki
kotaya ilave olarak, 7.7 milyon ton tahıl daha istedi.
Milyonlarca kişi açlıkla ölüme mahkum olmuştu. The Russian
Century: A History of the Last Hundred Years (Rus Asrı:
Son 100 Senenin Tarihi) adlı kitapta, bu politikanın
sonuçları şöyle anlatılıyor:
Resmi komünist birlikler silahlı bir şekilde Ukrayna'yı
sardılar. Kurbanlardan biri "evleri, kilerleri, kulübeleri
araştırdılar" diyordu. "Sonra dışarı çıkıp ambarı, kümesleri
araştırdılar." Tarlalarda gözlem evleri kuruldu. Burada
silahlı gardiyanlar mısırları didikleyenlere bakıyorlardı;
yakalananlar en az on yıl hapis cezası alıyorlardı,
bazıları ise vuruluyordu. Bir Kharkov mahkemesinde bir
ayda 150 ölüm kararı verildi; bir kadına kocasının açlıktan
ölmesinden sonra kendi arsasından 100 mısır başağı kesti
diye on yıl hapis cezası verildi.
Stalin'in
Ukrayna'da oluşturduğu kıtlık sonucunda 6 milyon
insan öldü. Üstte kıtlık sırasında açlıktan kıvranan
bir anne ve çocuğu. Altta ise kıtlık sonucunda
ölmüş küçük çocuklar.
|
Kalan tavuklar ve domuzlar da 1932 kışının
başlarında yendi. Sonra köpekler ve kediler bitti. Vasily
Grossman "Onları yakalamak zordu. Hayvanlar artık insanlardan
korkuyorlardı ve gözleri kocaman açılmıştı. İnsanlar onları
kaynatıyorlardı" diye yazıyordu. 1932'nin sonuna gelindiğinde
Moskova'ya yalnızca 4.7 milyon ton tahıl verilebilmişti.
Yeni bir zorla toplama kampanyası ilan edildi. Meteoroloji
uzmanları tahılın zarar görmesine neden olan yanlış hava
raporları verdikleri için tutuklandılar. Veterinerler,
çiftlik hayvanlarını sabote ettikleri nedeniyle vuruluyorlardı.
Tarım uzmanları "kulak" olmakla suçlanıyordu ve Sibirya'ya
sürülüyorlardı.
1933'de karlar eridiğinde toplu açlıklar başladı. İnsanlar
fare, karınca ve solucanları yiyorlardı. Kara hindi
bağı ve ısırgan otundan çorba yapıyorlardı. The New
York Evening Journal Kiev'den 20 mil uzaktaki bir köyü
ziyaret etti. "Kulübelerin birinde pislik gibi bir şey
pişiriyorlardı. Tencerede kemikler, deri ve çizmeye
benzer bir şey vardı. İnsanlar köylerini terk ediyorlardı.
Tren yolunun kenarında diz üstü çökmüş, arabaların pencerelerinden
ekmek dileniyorlardı. Kiev'de arabalar geceleyin ölenlerin
cesetlerini toplayarak dolaşıyordu. Çocuklar ölü kuşa
benzeyen ince uzun yüzlere sahiptiler."
Görevliler hala tahıl araştırıyorlardı; kazanlarında
patates buldukları anneleri vuruyorlardı. Şişmiş bir
vücutla açlık çektiğini göstermeyen kişileri besin kaynaklarını
göstermeleri için vuruyorlardı. "Tarihsel bir zorunluluğu
ortaya çıkarıyoruz. Devrimsel görevimizi yerine getiriyoruz.
Sosyalist ülkemiz için tahıl elde ediyoruz" diyorlardı.
"Göbekleri şişmiş, gözleri ölü gibi maviye dönüşmüş
kadınlar çocuklar gördüm. Ve cesetler... köylülerin
kulübelerinde, eski Volga'nın eriyen karlarında, Kharlov
köprüsünün altında cesetler gördüm" diye yazıyordu görevlilerden
Lev Kopolev...
Diplomatik raporlar ve yabancı ilgililerle
kıtlık haberi Batı'ya ulaştı. Vienna başpiskoposluğu
altında uluslararası bir komite geliştirildi. Ancak
Sovyet hükümeti herhangi bir kıtlık olduğunu inkar edince
hiçbir şey yapamadılar.36
STALIN'İN
YALANI...

|
Bu vahşet görüntüleri, Rus yazar Mihail Şolohov'u etkilemiş
ve Şolohov Stalin'e bir mektup yazarak bu zulmün sona
ermesini talep etmişti. Oysa Stalin tüm bunları kasten
yaptırıyordu:
1933 Nisanı'nda, yazar Mihail Şolohov,
Kuban'ın bir kasabasından geçerken, Stalin'e iki mektup
yazdı. Mektuplarında, yerel yetkililerin, açlığa mahkum
edilen kolhozcuların tüm rezervlerine işkenceyle nasıl
el koyduğunu ayrıntılı bir biçimde anlatıyor, birinci
sekreterden (Stalin'den) bir yiyecek yardımı göndermesini
istiyordu. Yazara cevabında Stalin, tutumunu hiç saklamadan
dile getiriyordu: Köylüler, "grev ve sabotaj yaptıkları"
için, "Sovyet iktidarını çökertme savaşına girdikleri,
kıyasıya bir savaş sürdürdükleri" için, cezalandırılıyordu.
1933 yılı içerisinde, milyonlarca köylü açlıktan ölürken
Sovyet hükümeti, "sanayileşmenin ihtiyaçları" için yurtdışına
18 milyon kental buğday ihraç etmeyi sürdürüyordu.37
...VE STALIN'İN GERÇEĞİ
Komünizmin
önemli bir özelliği, resmen üretilen ve yayılan
yalanlara dayalı bir sistem olmasıdır. Sovyetler
Birliği'nde Stalin yapımı kıtlık nedeniyle 6 milyon
insan açlıktan ölmüş, yüzbinlerce çocuk bu felaketin
hedefi olmuştur. Bu fotoğraf, Stalin döneminde
Rus çocuklarına reva görülen "yaşam standardı"nı
belgelemektedir. Ancak propaganda posterlerinde,
Stalin kendisini bakımlı ve mutlu çocuklar tarafından
çiçekler hediye edilen müşfik bir yönetici olarak
göstermiştir.
|
6 milyon erkek, kadın, yaşlı, çocuk
ve bebeğin ölümüne neden olan kıtlık, Sovyet topraklarında
yeterince tahıl yetişmediği için değil, komünist partinin
emelleri öyle gerektirdiği için gerçekleşen bir kıtlıktı.
Yani tamamen "insan eliyle yapılmış bir kıtlık", bir kitle
katliamıydı. Stalin, kıtlığın Batılı ülkeler tarafından
duyulmamasını istiyordu; çünkü düzenlenebilecek yardım
kampanyalarının Ukrayna için belirlediği cezayı hafifleteceğini
düşünüyordu. Tarihçi Dana Dalrymple, Soviet Studies adlı
süreli yayında, bu konuda şu yorumu yapmaktadır:
Sovyetler Birliği resmi olarak hiçbir
zaman kıtlığın olduğunu kabul etmemiştir. Sovyetler
Birliği üzerindeki Amerikan ve İngiliz çalışmaları ara
sıra Ukrayna'da bir kıtlıktan bahseder, ama genellikle
bir iki detaydan başka bir şey söylemez. Oysa Sovyetler
Birliğinde daha önce olan kıtlıklar hükümet tarafından
bilinmektedir ve her tarafta çok iyi kayıtlara sahiptir.
Fark nedir? Cevap: 1932-34 kıtlığı, geçmiştekilerden
farklı olarak insan eliyle yapılan bir felaket olarak
gözüküyor.38
Kollektivizasyon sonucunda, Ukrayna köylüleri en az
4 milyon ölüyle en ağır kaybı verdi. Kazakistan'da yine
aynı uygulama sonucunda bir milyon insan öldü. Kuzey
Kafkasya'da ve Kara Topraklar'da da ölü sayısı bir milyondu.
Stalin, tek bir emirle 6 milyon insanı ölüme göndermişti.
SÜRGÜNLAR VE ÇALIŞMA KAMPLARI
Stalin, komünizme direnen Ukraynalıları kıtlık yoluyla
öldürürken, diğer pek çok halkı da sürgüne göndererek
katletti. "Sürgün" adı altında yapılan bu uygulamalar,
milyonlarca insanın hayatına mal oldu. Başta Kırım Türkler'i
olmak üzere, Sovyetler Birliği içindeki pek çok azınlık,
bir gecede evlerinden silah zoruyla söküldüler ve binlerce
kilometre uzaklardaki ölüm tarlalarına gönderildiler.
Sadece yolda ölenlerin sayısı yüz binleri bulmaktadır.
Bir komünist parti görevlisinin bu sürgünler hakkında
kaleme aldığı aşağıdaki notlar, sürgünün Sovyet dilinde
"toplu cinayet" anlamına geldiğini göstermektedir:
29 ve 30 Nisan 1933'te, Moskova ve
Leningrad'dan trenle bize iki konvoy sınıfsızlaştırılmış
unsur gönderildi. Konvoylar, Tomsk'a gelince mavnalara
yüklenerek biri 18 Mayıs'ta, diğeri 26 Mayıs'ta, Obi
ve Nazina ırmaklarının koylarındaki Nazino Adası'na
götürüldü. Birinci konvoyda 5070, ikincisinde 1044 kişi
olmak üzere, toplam 6114 sürgün vardı. Taşıma şartları
korkunçtu: yiyecek çok az ve çok kötü; yer kapasitesi
ve solunacak hava yetersiz; en zayıflara musallat olan
hastalıklar… Sonuç: günde, ortalama 35-40 kişilik bir
ölüm oranı. Bununla birlikte, bu koşullar, mahkumları
Nazino Adası'da bekleyenlerle karşılaştırıldığında gerçekten
lüks sayılırdı. Nazino Adası, üzerindeki tek bir ev
bile bulunmayan tamamen bakir bir yer… Yiyecek, tohum,
alet yok. Yeni yaşam böylece başladı. İlk konvoyun gelişinin
ertesi günü, 19 Mayıs'ta, kar yağmaya başladı, rüzgar
sertleşti. Acıkmış, zayıflamış, başlarında dam, ellerinde
alet… bulunmayan mahkumlar, kendilerini çaresiz bir
durumla karşı karşıya buldu. Soğuktan korunabilmek için,
sadece ateş yakabiliyorlardı. Yavaş yavaş ölmeye başladılar…
ilk gün, 295 ceset gömüldü… Sürgünlerin adaya gönderilmesinin
ancak dördüncü ya da beşinci günü, yetkililer gemiyle
kişi başına yalnızca birkaç yüz gram düşen un gönderdi.
Bu acınacak kadar az olan tayınlarını alanlar, kıyıya
koşuyor ve şapkalarında, pantolonlarında ya da ceketlerinde,
bu unun birazını sulandırmaya çalışıyordu. Fakat, çoğunluğu
unu olduğu gibi yutmaya çalışıyor ve çoğunlukla da boğularak
ölüyordu. Adada geçirdikleri günler boyunca mahkumlar,
azıcık bir undan başka bir şey alamadı. En beceriklileri,
peksimet pişirmeye çalıştı, ancak ellerinde hiç kap
yoktu… Kısa zamanda, yamyamlık olayları belirdi…39
Robert Conquest The Harvest of Sorrow (Hüzün Hasadı)
adlı kitabında, Stalin dönemi sürgünlerini şöyle anlatır:
15 yaşına kadar olan çocukların yüzde
20'si, genellikle de küçük çocuklar sürgün sırasında
öldü. Özellikle de 1940'larda azınlık milliyetlerin
toplu sürgünlerinde bu durum yaşandı. Tabii ki sürülenler
içerisinde çok farklı fiziki duruma sahip olanlar vardı,
mesela hamileler. Sürgün treninde doğum yapan bir annenin
bebeği öldüğünde askerler onu hareket halindeki trenden
aşağı atardı. Bu sürgünler varacakları yere nadiren
varabilirlerdi. Genellikle bölgesel kasabalarda kalırlardı…
STALIN'İN ÖLÜM KAMPLARI
Komünist
parti politikasına karşı en ufak bir direniş gösterenler,
"gulag" olarak adlandırılan çalışma kamplarına
gönderildiler. Kamplarda tutsaklar ölesiye çalıştırılıyordu.
Resimler, gulaglarda çekilmiş bazı görüntülerdir.
|
Archangel'de tüm kiliseler kapatılmış ve sürgünler
için hapishane olarak kullanılıyordu. Köylüler yıkanamıyordu
ve vücutları çeşitli yaralar ile doluydu. Kasabada yardım
için yalvarıyorlardı. Ancak halk onlara yardım edilmemesi
konusunda kesin emir almıştı. Hatta ölüleri bile toplanamıyordu.
Kasaba sakinleri, korku içinde kendilerini hapsediyorlardı.
Vologda şehrinde de 47 kilise tamamen sürgünlerle doluydu.
40
Sürgünlerin yanında kullanılan bir
diğer kitle katliam yöntemi ise çalışma kamplarıydı.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Rusça'da "gulag" adı
verilen toplama kampları, genellikle Sibirya gibi öldürücü
şartların hakim olduğu bölgelerde kuruldu. Sovyet yönetimine
karşı olduğu düşünülen milyonlarca insan tutuklanarak
gulaglara gönderildi. 1928 ve 1953 yılları arasında
(Stalin döneminde) gulaglara toplam 30 milyonun üzerinde
insanın gönderildiği hesaplanmaktadır. Bunların üçte
ikisinden fazlası, yani en az 20 milyon insan bu kamplarda
hayatını yitirmiştir. Açlık sınırında yaşatılan ve günde
14-16 saat çalıştırılan tutuklular, kamp gardiyanları
tarafından basit bahanelerle idam edilmiştir. Bazı tutuklular
kasten aç bırakılarak açlıktan ölmüş, bazıları
yetersiz beslenme ve korkunç yaşam şartları nedeniyle
bedensel olarak çökerek can vermiştir. Paramparça ve
son derece ince kıyafetlerle Sibirya soğuğunda çalıştırılan
pek çok tutuklu da donarak ölmüştür. Gulag mahkumlarının
donma yüzünden, önce el ve ayak parmaklarının düştüğü,
kulak veya burunlarının "kırılarak" koptuğu, bu şekilde
yüz binlerce insanın acı çekerek öldüğü, bilinen gerçeklerdir.
Ünlü Rus Yazar Aleksandr Solzhenitsyn The Gulag Archipelago,
1918-1956 (Gulag Takımadaları, 1918-1956) adlı kitabında
bunun benzeri dehşet örneklerini anlatmaktadır.
DOĞU BLOKU'NDA KIZIL TERÖR
Stalin 1953 yılında öldü. Lenin'in başlattığı ve Stalin'in
genişleterek sürdürdüğü terör, on milyonlarca insanı
katletmiş, onlarca farklı halkı acı ve işkenceye uğratmıştı.
Komünizmin Kara Kitabı'nda Lenin ve Stalin dönemindeki
komünist vahşetlerin genel bilançosu ana hatlarıyla
şöyle verilir:
Yargılamadan hapsedilen on binlerce rehine ya da insanın
kurşuna dizilmesi ve 1918-1922 yılları arasında ayaklanan
yüz binlerce işçi ve köylünün katledilmesi;
5 milyon insanın ölümüne yol açan
1922 açlığı;
1920'de Don Kazakları'nın ortadan kaldırılması ve sürgüne
gönderilmesi;
1918-1930 yılları arasında on binlerce insanın toplama
kamplarında öldürülmesi;
1937-1938 yıllarındaki Büyük Temizlik sırasında 690
000'e yakın insanın ortadan kaldırması;
1930-1932 yılları arasında 2 milyon "kulak"ın (yada
kulak oldukları iddia edilen kişilerin) sürgüne gönderilmesi;
1932-1933 yıllarında 6 milyon Ukraynalının kasıtlı
olarak yaratılan açlıktan kırılmasına seyirci kalınması;
Önce 1939-1941 yılları arasında, ardından da 1944-1945
yıllarında yüz binlerce Polonyalı, Ukraynalı, Baltıklı,
Moldavyalı ve Besarabyalının sürgüne gönderilmesi;
1941'de Volga Almanlarının sürgüne gönderilmesi;
1944'te Kırım Tatarlarının sürgüne gönderilmesi ve
çaresizliğe terk edilmeleri;
1944'te İnguşların sürgüne gönderilmesi ve çaresizliğe
terk edilmeleri.41
TOPLUMA KORKU MESAJI:
TOPLU İDAMLAR
Stalin
döneminde infazlar bazen toplum önünde gerçekleştirilir
ve böylece halka korku mesajı verilirdi. Bu resimdeki
rejim muhalifleri, 1946 yılında Sovyet gizli servisi
tarafından bu amaçla bir meydanda asılmışlardı.
|
Stalin'in ölümünden sonra Sovyet rejimi, kısıtlı da
olsa bir yumuşama sürecine girdi. Ancak Stalin döneminde
kurulan "korku imparatorluğu", yine korku üzerine kurulu
olarak toplumu yönetmeye devam etti. Sovyetler Birliği'ne
ve genel olarak tüm komünist toplumlara hakim olan bu
korku düzenini bir sonraki bölümde daha detaylı olarak
ele alacağız.
Sovyet terörü, sadece kendi halkıyla sınırlı kalmadı.
Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı ile birlikte Doğu
Avrupa'ya da yayıldı. Savaş bittiğinde Doğu Avrupa ülkelerinin
önemli bir bölümü Sovyet etki alanında kalmıştı. Moskova
bir kaç yıl içinde çeşitli siyasi komplolar ve manevralarla
bu ülkelerin hepsini kendi egemenliği altına aldı. Polonya,
Macaristan, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk,
Doğu Almanya gibi Avrupa ülkeleri, Stalin'in kanlı rejiminin
pençesine düştüler.
Kızıl vahşet, bu ülkelerdeki insanlara da adeta cehennem
hayatı yaşatmaya başladı. Rejim muhalifleri bir bir
tutuklanmaya, işkence görmeye, idam edilmeye başlandılar.
Kısa sürede tüm toplumda korku ve dehşet hakim oldu.
Komünist rejimin düşüşünden sonra, 1990'lı yılların
başında çevrilen bir Bulgar belgeselinde, bir kadın
1944 sonbaharında başından geçen bir olayı şöyle anlatıyordu:
Babamın ilk tutuklanışından sonra,
ertesi gün öğlene doğru eve bir polis geldi ve anneme
öğleden sonra saat 5'te 10 numaralı polis karakoluna
gelmesini bildiren bir celp verdi. Neden sonra annem
giyindi-güzel bir kadındı ve çok iyi kalpli bir insandı-ve
çıktı. Biz üç çocuk onu bekledik, bekledik. Sabaha karşı
yarımda döndü, rengi kireç gibi bembeyaz, giysileri
yırtık pırtıktı. Girer girmez de sobanın yanına gitti,
sobanın levhalarını kaldırdı, soyunmaya başladı ve üzerinden
çıkanların hepsini yaktı. Sonra banyo yaptı, ancak bundan
sonradır ki bizi kolları arasına aldı. Uyuduk. Ertesi
gün ilk kez intihar girişiminde bulundu, daha sonra
da iki kere kendini zehirledi. Hala yaşıyor, onunla
ilgileniyorum… Akıl hastası. Ona yapılanları hiçbir
zaman öğrenemedik.42
Tutuklananlara yapılanlar, korkunç şeylerdi. Komünizmin
Kara Kitabı'nda, Romanya'daki komünist Nikolay Çavuşesku
rejimi tarafından başlatılan işkence uygulamaları hakkında
şu bilgiler veriliyor:
Çekoslovakya'yla birlikte Romanya
da, Orta ve Güneydoğu Avrupa da baskı sistemine yenilikler
kattı: Asyalı komünistler tarafından kullanılan, "beyin
yıkama" yoluyla "yeniden eğitim" yöntemini büyük bir
ihtimalle Avrupa kıtasında ilk uygulayan ülke oldu;
hatta bu yöntemi daha da mükemmelleştirdi. Girişimin
şeytani amacı mahkumların birbirine işkence yapmasını
sağlamaktı. Bu icat, 1930'lu yıllarda Bükreş'e yüz kilometrelik
bir mesafede kurulmuş olan görece modern bir cezaevi
olan Pipeşti'de uygulandı. Konuya ilişkin deneyler,
Aralık 1949'da başladı ve üç yıl kadar sürdü... Amaç,
bedensel ve manevi işkence ile, komünist öğretinin öğretilmesini
birleştirerek, siyasi tutukluları yeniden eğitmekti.
43
Bu işkencelerde özellikle tutukluların dini inancını
yok etmek hedefleniyordu. Yapılan canice işkence sonucunda,
tutuklulardan Allah'ın varlığını inkar etmeleri isteniyordu:
Rumen siyasi polisi Securitate sorgulamalar sırasında
dayak atma, falaka ve baş aşağı ayaklarından asma gibi
'klasik' işkence yöntemlerini kullandı. Piteşti'de işkencedeki
acımasızlık, bu yöntemlerin çok daha ötesine geçti:
'Mümkün olan ve olmayan her türlü işkence biçimi uygulandı.
Vücutların değişik bölgelerinde sigara yanıkları vardı;
mahkumların kalçalarındaki dokular ölmüştü, etleri cüzzamlılarınki
gibi dökülüyordu; dışkı yemeye zorlanıyor, kustukları
zaman da kusmukları tekrar ağızlarına sokuluyordu.
Turcanu'nun şeytani hayal gücü, özellikle Tanrı'yı
inkar etmeyi kabullenmeyen din okulu öğrencilerini hedef
alıyordu. Bazıları, her sabah şu şekilde 'vaftiz' ediliyordu:
kafaları idrar ve dışkı dolu bir oturağa sokulurken,
diğer mahkumlar da etraflarında ilahi söylüyordu. Kurban
boğulmasın diye arada sırada başı dışarı çıkarılıyor
ve kısaca nefes almasına izin verildikten sonra tekrar
oturağa sokuluyordu.
Birinci aşamanın adı "dış maskeyi
çıkarmak"tı: mahkum soruşturmada sakladığı bilgiyi,
özellikle özgürlük günlerinde arkadaşlarıyla arasındaki
bağları itiraf ederek, dürüstlüğünü ispat etmeliydi.
İkinci aşama olan "iç maskeyi çıkarma" ise, mahkumun
hapishanede kendine yardım edenlerin açıklamasıyla sürüyordu.
Üçüncü aşama, "ahlaki maskeyi çıkarma" sırasında, mahkumdan
bugüne kadar kutsal saydığı herşeye küfretmesi isteniyordu.
Son olarak dördüncü aşamada, ODCC'ye katılmak için,
en iyi arkadaşına kendi elleriyle işkence ederek onu
"yeniden eğitmesi" gerekiyordu.44
Bu gibi işkenceler Doğu Bloku'ndaki tüm ülkelerde
uygulandı. Komünizmin gözü dönmüş caniliği ve dine olan
azgın nefreti, tarihin en korkunç işkence rejimlerini
ortaya çıkardı. İnsanları birer hayvan olarak gören,
bu sözde "hayvanların" yola getirilmesi için daimi bir
şiddet, işkence ve korkunun gerekli olduğunu kabul eden
Darwinist-materyalist felsefe, komünist rejimlerin zindanlarında
feci işkencelere dönüştü.
İşte bu sebeplerle Darwinizm'i bir tehlike olarak
görmeyenler ya da zararsız bir teori gibi düşünenler
bu kitapta yazılanları çok iyi okumalıdır. Çünkü Darwinist-komünist
ideolojinin nihai hedefi budur: İnsanları birbirine
kırdırmak ve yok etmek, onları her türlü ahlaki değerden
ve manevi güzelliklerden uzaklaştırarak hayvanlaştırmak
ve bu yolla insan topluluklarını rahatça yönlendirilebilen
"hayvan sürülerine" çevirmek... Bunu hangi ideoloji
adı altında yaparlarsa yapsınlar hedef tektir. Tarih
de buna şahitlik etmektedir.
KÜBA'DAKİ KARANLIK
Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyetler Birliği'nin yardımıyla
ayakta duran komünist rejimlerin bir diğeri, Küba'daki
Castro diktasıdır. Fidel Castro'nun önderliğinde ve
Arjantinli gerilla lideri Che Guevara'nın desteğinde
gelişen gerilla hareketi, 1959 yılında Küba'da iktidarı
ele geçirmiştir. Sovyetler Birliği'nden gelen siyasi
ve askeri destekle gelişmiş ve Sovyetler Birliği yıkıldıktan
sonra bile ayakta kalmayı başarmıştır.
Küba'daki ve genel olarak Latin Amerika'daki komünist
hareket, çoğunlukla romantik bir havada yansıtılır.
Özellikle Che Guevara'nın gerilla mücadelesi, adeta
bir "kahramanlık öyküsü" gibi gösterilir. Komünizme
özenen pek çok gencin elinde Che posterleri ve dillerinde
Latin Amerika kökenli komünist melodiler dolaşır. Buna
bakılırsa, Küba'daki komünist devrim, Küba halkını zulüm
ve işkenceden kurtarmış bir "kurtuluş mücadelesi"dir.
Fidel
Castro-Che Guevara ikilisinin Küba'da gerçekleştirdiği
komünist devrim, genelde romantik bir atmosfer
içinde sunulur ve sanki bir kahramanlık öyküsü
gibi anlatılır. Oysa komünizm Küba'ya sadece sefalet
ve korkunç işkenceler getirmiştir.
|
Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Oluşturulan "Che"
ve "Fidel" efsanelerinin romantik perdesi aralanırsa,
ardından Küba'daki komünist diktanın karanlık yüzü çıkar.
Komünizmin Kara Kitabı'nda, komünist Küba'nın çalışma
kampları ve hapishaneleri şöyle anlatılmaktadır:
Çalışma koşulları çok sertti, mahkumlar neredeyse çırılçıplak
dolaştırılıyor, yalnızca bir don giymelerine izin veriliyordu.
Huysuzluk edenlere dişleriyle ot toplama cezası, çok
ileri gidenlere de saatlerce tuvalet çukurlarında kalma
cezası veriliyordu. Şiddet uygulamaları siyasî mahkumları
hedef aldığı gibi, adi suçluları da hedef alıyordu.
Şiddet, soruşturmayla yükümlü bölüm Departamento Tecnico
de Investigaciones'in (DTI) yürüttüğü sorgulamalarla
başlıyordu. DTI mahkumları korkularıyla başbaşa bırakılıyordu:
böceklerden korkan bir kadın hamamböceği dolu bir hücreye
kapatılırdı. DTI şiddet uygulamalarında bedensel baskılara
da başvururdu: mahkumlar ayaklarındaki kurşun ağırlıklarla
merdivenleri çıkmaya zorlanır, sonra da aşağıya itilirdi.
Bedensel işkencelere, sıklıkla ilaçlar yardımıyla yapılan
psikolojik işkenceler de ekleniyordu; gardiyanlar mahkumları
uyanık tutmak için penthotal ve benzeri uyuşturucular
kullanıyordu. Mazzoza Hastanesi'nde baskı uygulamak
amacıyla, hiçbir sınırlama yapmadan elektroşok uygulanıyordu.
Gardiyanlar bekçi köpekleriyle dolaşır, sürekli idam
planları yapardı; mahkumların kapatıldığı disiplin hücrelerinde
ne su bulunurdu ne de elektrik; amaç, mahkuma bir tecrit
odası içinde kişiliğini unutturmaktı...
Yakınların ziyaretleri, gardiyanlara
mahkumları küçük düşürme fırsatı veriyordu. Cabana'da
mahkumlar ailelerinin önüne çıplak çıkmak zorunda bırakılıyordu.
Erkek mahkumlar eşlerinin mahrem yerlerinin aranmasını
izlemek zorunda bırakılıyordu. Küba cezaevlerinde kadınların
durumu büsbütün felaketti, çünkü savunmasız bir biçimde
gardiyanların sadist işkencelerine hedef oluyorlardı.
1959'dan sonra 1100'den fazla kadın, siyasî nedenlerle
tutuklandı. Bunlar 1963'te Guanajay Cezaevine kapatıldı.
Birçok tanık dayak ve küçük düşürme yöntemlerine sıkça
başvuru olduğunu söylüyor. Bir örnek verecek olursak,
kadın mahkumlar yıkanmak üzere duşlara gitmeden önce
gardiyanların önünde soyunmak zorunda kalıyordu, gardiyanlar
da onları nedensiz yere dövüyordu.45
Küba'da devrim sonrasında yaklaşık 10 bin kişi idam
edildi. 30 bini aşkın insan ise üstte anlatılan koşullarda
hapsedildi. Komünist rejim, başka her yere olduğu gibi,
Küba'ya da acı, işkence ve korku getirdi. Dahası Küba
halkı giderek daha da fakirleşti.
AFGANİSTAN'DA SOVYET KATLİAMLARI
Marxist-Leninist Bolşevik ideolojisinin ve Sovyet Rusya'nın
vahşet bilançosunu incelerken, Sovyetler Birliği tarafından
işgal edilen ülkeleri de gözönünde bulundurmak gerekir.
Bu ülkelerin içinde en çok zulme maruz kalan ise Afganistan'dır.
Afganistan'da 1978 yılında ordudaki komünist generallerin
ve bazı komünist sivillerin organize ettiği bir darbe
gerçekleşti. Darbeciler ülkeyi komünist bir rejimle
yöneteceklerini ilan ettiler. Dahası, dine karşı zalim
bir savaş başlattılar. Bu politika konuyla ilgili bir
kitapta şöyle anlatılıyor:
Kısa bir süre sonra komünist hükümet
din karşıtı bir kampanya başlattı. Kuran halka açık
meydanlarda yakıldı. Dini yetkililer (imamlar) tutuklandı
ve öldürüldü. Şii nüfus içinde çok etkili bir dinî grup
olan Müceddedîler Aşireti'nden bir gecede, 6 Ocak 1979'da,
aynı soydan gelen 130 erkek katledildi. Her din, her
mezhep için dini ibadet yasaklanmıştı.46
Afgan komünistler aslında Sovyetler Birliği'nin paralı
birer maşasından başka bir şey değildiler. Moskova'dan
gelen "danışman"ların direktifleriyle hareket ediyor,
onların gösterdiği şekilde kendi halklarına karşı kitle
katliamları gerçekleştiriyorlardı. İktidarda kaldıkları
kısa zaman zarfında, büyük bir terör uyguladılar:
1979 Martı'nda Kerala köyü... 1700
yetişkin ve çocuk, köydeki erkek nüfusun tamamı meydana
toplandı ve yakından nişan alınarak otomatik silahlarla
tarandı; ölüler ve yaralılar bir buldozer yardımıyla
üç ayrı çukura üst üste gömüldü. Kadınlar korku dolu
gözlerle, uzun dakikalar boyunca kapanan çukurların
oluşturduğu tepeciklerin sarsıldığını gördü: Diri diri
gömülenler dışarı çıkmaya çalışıyordu. Sonra sarsıntılar
kesildi. Anaların ve dulların hepsi Pakistan'a gitti.47
Kızılordu
1979 yılında işgal ettiği Afganistan'da çocuk-kadın
ayrımı yapmaksızın vahşi bir soykırım yürüttü.
Üstte, 1984 yılında Moskova'da sözde "zafer yürüyüşü"
yapan Kızılordu birlikleri.
|
Terör Kabil kentini de sarmıştı. Kentin
doğusunda bulunan Pole Çarkı Cezaevi, toplama kampına
dönüştürüldü. Cezaevi Müdürü Seyid Abdullah mahkumlara
şöyle bir açıklama yaptı: "Sizler çöp haline getirilmek
için buradasınız." İşkence en geçerli yöntemdi. Cezaevinin
en büyük cezası, diri diri lağım çukuruna atılmaktı. Bir
gecede onlarca mahkum yüzlerce nedenle idam edilirdi;
cesetler ve can çekişen bedenler buldozerler yardımıyla
üst üste gömülürdü. Stalin'in cezalı halklar için uyguladığı
yöntem yeniden kullanılmaya başlandı. 15 Ağustos 1979'da
Hezarelerden 300 kişi direnişe destek verdikleri gerekçesiyle
tutuklandı; 150'si buldozerler yardımıyla diri diri gömüldü,
öteki 150'si benzine bulanarak canlı canlı yakıldı. 1979
Eylülü'nde cezaevi yönetimi 12 000 mahkumun öldürüldüğünü
kabul etti. Pole Çarkı Cezaevi'nin müdürü duymak isteyenlere
şöyle diyordu: "Yalnızca bir milyon Afganlıyı sağ bırakacağız,
sosyalizmi kurmak için bu kadar adam yeter."48
Tüm bunlar, Moskova'dan yönetilen uygulamalardı. Gerçekte
Afganistan'daki tüm iç karışıklık, Sovyetler Birliği'nin
önceden planladığı bir gelişmeydi. Moskova, Afganistan'daki
komünistlere darbe yaptırmayı, sonra da bu sözde "demokratik"
rejimi korumak bahanesiyle ülkeyi işgal etmeyi önceden
kararlaştırmıştı. Moskova'yı bu plana iten neden ise,
bugün pek çok siyasi tarihçinin kabul ettiği üzere,
o dönemde İslam'ın komünistler tarafından bir tehlike
olarak görülmesi idi.
Sonunda komünist Afgan rejimine karşı Müslüman mücahitlerin
düzenlediği direnişi bahane eden Kızılordu, 27 Aralık
|