Dış Politikada Akıl,
Psikoloji ve Tavizsizlik
Dış politikayı yönlendiren çevrelerin,
yani en başta Hariciyecilerin sık sık seslendirdikleri
bir düşünce vardır. Buna göre, bir ülkenin dış politika
gücü ve izleyebileceği dış politika seçenekleri, yalnızca
onun siyasi, ekonomik ve askeri gücü ve bir de sahip
olduğu stratejik konum tarafından belirlenir. Bu mantığın
doğal sonucu şudur: Siz, ancak sahip olduğunuz güç
ile etrafınızdaki güçlerin kesişiminden ortaya çıkan
sabit bir dış politika izleyebilirsiniz. Mevcut şartlar,
ülkeyi yönetenlere fazla bir strateji tercihi imkanı
vermez.
Aynı düşünce, şu sonucu da beraberinde
getirmektedir: Bir ülkenin, örneğin Türkiye'nin, değiştirilmesi
mümkün olmayan dış politika zorunlulukları vardır
ve başa hangi hükümet geçerse geçsin, bu zorunluluklara
uymak durumundadır.
Kısacası, Hariciyecilerin dedikleri
şudur: "Mevcut şartlar, tek bir dış politika şablonu
ortaya çıkarmaktadır ve biz de bu şablonun gerektirdiği
politikaları aynen uyguluyoruz. Siz de olsanız, daha
farklısını ve en önemlisi daha iyisini yapamazsınız."
Oysa bu düşünce doğru değildir.
Çünkü bir ülkenin dış politikasına etki
eden bileşkenler içinde, üstte saydığımız "teknik"
faktörlerin (yani bir ülkenin siyasi, askeri ve ekonomik
gücünün) yanısıra, bir de "teknik" olmayan çok önemli
bir faktör daha vardır; dış politikaya yön veren karar
merkezlerinin "akıl" düzeyi. Bu "akıl" kavramının
içine; ulaşan istihbaratı analiz edebilme ve yorumlama
yeteneği, ya da bir başka deyimle "basiret"; ileri
görüşlülük, geniş ve çok yönlü düşünebilme becerisi,
planlama ve bu planı uygulama kabiliyeti gibi farklı
zihinsel vasıfları katabiliriz.
Pek çok insan, dış politikanın uzmanlaşmış
kurumlar tarafından en iyi biçimde yönetildiğini düşünerek
bu "akıl" faktörünün önemli olmadığına inanır. Oysa
o sözkonusu kurumlar da insanlar tarafından yönetilmektedir.
Bu yüzden, insan ürünü olan her şeyde ortaya çıkan
"akıl farkı", dış politikada da kendini gösterir.
Akıl ve Satranç
Dış politikayı bir satranç karşılaşmasına
benzetmek yaygın bir düşüncedir. Bu benzetmeyi, konumuzu
açıklamak için kullanabiliriz.
Bir satranç karşılaşmasının orta yerinde
oyun durdurulur ve durum incelenirse, bir tarafın
diğerinden, örneğin siyahların beyazlardan daha avantajlı
bir durumda olduğu görülebilir. Bu noktada eski oyuncular
yerlerinden kaldırılır da, yerlerine yenileri oturtulursa,
oyunun geleceği için ne söylenmesi gerekecektir?
Kuşkusuz yalnızca oyun tahtasındaki
"güç dengesi"ne bakarak, siyahların kazanacağını öne
sürmek tutarlı bir iddia olmayacaktır. Çünkü, oyun
tahtasındaki güç dengesi, karşılaşmadaki güç dengesinin
yalnızca bir parçasıdır. Diğer parça ise, oyuncuların
beynindedir. Eğer beyazların denetimini devralan oyuncu,
ötekinden daha usta, ya da daha "akıllı" ise-mesela,
siyahları oynayan kişi yalnızca iki hamle sonrasını
hesaplıyor da, o 6-7 hamle sonrası üzerinde hesaplar
yapabiliyorsa-oyun tahtasındaki "jeostratejik" dezavantajına
karşın, siyahları yenmesi mümkün olabilir.
Aynı durum, ikiden çok daha fazla oyuncunun
"taş" oynattığı dış politikada da geçerlidir. Ülkeler
arasındaki güç dengesi, yalnızca "masa üzerindeki"
güçleriyle değil, aynı zamanda "beyinsel" güçleriyle
de ilgilidir.
Bu nedenle, "dış politikanın belirli
gereklilikleri vardır, biz de onları aynen yapıyoruz,
siz kafanızı yormayın" şeklindeki telkini bir kenara
bırakıp, daha "akılcı" bir dış politikanın nasıl olabileceği
konusunda düşünmek gerekmektedir. Bu noktada da, dış
politikanın "aktif" ve "pasif" ya da "etken" ve "edilgen"
şeklinde ayrılabilecek iki farklı tarzı olduğuna dikkat
etmek gerekir.
İki Tarz-ı Siyaset
Yine satrançtan söz edelim. Satranç
maçlarında oyunculardan biri diğerinden daha usta
ve "akıllı" olduğunda, genellikle ortaya tek karar
merkezi olan bir oyun çıkar. Bu tek karar merkezi,
daha usta olan oyuncudur, çünkü oyunu kendi kafasındaki
bir plana göre kurmaktadır. Karşı tarafın muhtemel
hamlelerini hesaplamakta, bu muhtemel hamlelere karşı
4-5 aşamalı hamleler tasarlamakta, hatta kimi zaman
karşı tarafı, kendi istediğine uygun bir hamle yapmak
zorunda bırakmaktadır.
Öteki taraf ise, çok daha dar düşünmektedir.
Oyununu kafasında oluşturduğu bir plana göre oynamamakta,
yalnızca karşı tarafa reaksiyon vermektedir. Hep savunma
durumundadır. Ama bu savunma da planlı ve sofistike
bir savunma değildir. Yalnızca karşı tarafın tehlikeli
bir hamle yaptığını gördüğünde, örneğin bir taşı tehdit
altında kaldığında, kendi taşlarının yerini değiştirerek
tek hamlelik savunmalar yapar. Her geçen adımda mat
olmaya biraz daha yaklaştığının farkında değildir
çoğu zaman.
Benzer bir durum, politikada da ortaya
çıkabilir. Daha akılcı ve aktif bir dış politika izleyen
bir ülke, karşısındaki diğer ülkeyi kısa sürede pasif
duruma düşürebilir. Pasif duruma düşen ülke, etrafında
yalnızca "dış tehdit"ler görür ve bu tehditlere karşı
acilen bir şeyler yapmak zorunda hisseder kendini.
"Biz aslında yalnızca barış ve dostluk istiyoruz"
der ve etrafındakilerin neden sürekli "fitne-fücur"
çıkardıklarını bir türlü anlayamaz.
Bu pasif konumda kaldığı sürece, dış
politikası gerçekte "tehdit" olarak gördüğü güçler
tarafından yönlendirilecektir. Bu "tehdit"lere karşı
kendisine dostlar bulmaya çalışacak, belki de kendi
ulusal çıkarları için gerçekte son derece zararlı
olan ittifaklar kuracaktır. Bu "tehdit"lere karşı
arkasını yaslayacak sağlam dayanaklar ararken, kendisine
dost olarak gördüğü büyük güçlerin de evet-efendimcisi
haline gelir. Bu güçlerin, örneğin Amerika'nın, desteğini
arkasında sağlam tutmak için, onların her dediğine
olumlu cevap vermesi gerektiğini düşünür. O güçlerle
çıkarları uyduğu durumda anlaşmak, uymadığında da
rahat bir biçimde "hayır" diyebilmek gibi bir "lükse"
sahip değildir.
Bir süre sonra o hale gelir ki, "tehditlerinden
yıldığı" ya da "medetini umduğu" bu dış güçlerin arasında,
rüzgarın savurduğu bir yaprak gibi tümüyle pasif bir
konum alır. "Tehdit saydığımız şu ülkelerle oturup
konuşalım, hatalarımız varsa karşılıklı düzeltelim,
müttefik saydığımız büyük güçlere de gerektiğinde
hayır diyelim" gibi "aktif" bir düşünce aklından hiç
geçmez. Aklına, "bu bizim müttefiklerimiz, acaba onlara
sadakatimiz kalıcı olsun diye mi, düşman saydıklarımızla
aramızı düzeltmemizi hiç istemiyorlar" diye bir şüphe
de gelmez.
Bu durumda yapacağı tek şey, pasif bir
biçimde, karşısına gelen dış politika gelişmeleri
karşısında rutin tepkiler vermekten ibarettir. Hariciyecilerin,
"biz mümkün olan yegane dış politikayı en iyi biçimde
uyguluyoruz" derken farkında olmadan ifade ettikleri
"çaresizlik" sendromu, işte tam da budur.
Dış Politikada
Psikoloji Faktörü
Ülkeler arasındaki ilişkiler, bazı yönleriyle,
insanlar arasındaki ilişkilere de benzer. Çünkü sonuçta
dış politika da bir takım insanlar tarafından oluşturulmaktadır.
Ve bu nedenledir ki, insanlar arasındaki ilişkilerde
büyük rol oynayan psikolojik faktör, dış politikada
da etkilidir.
Birbiriyle aynı ortamlarda bulunan iki
insan arasındaki hiyerarşi ilişkisini düşünelim. Hangisinin
"ast", hangisinin "üst" olacağı, toplumda kabul gören
değerlere hangisinin daha çok sahip olduğuna bağlıdır.
Birisinin ötekinden daha iyi bir mesleğe sahip olması,
daha kültürlü, daha zengin, fiziksel yönden daha güçlü
ya da estetik olması, gibi "teknik" faktörler, hemen
her zaman aradaki "düzey" farkını belirleyecektir.
Ama bunların yanında, tarif edilmesi
zor olan bir psikolojik faktör de vardır. Bu da, o
iki kişinin, diğerinin konumunu hiç göz önünde bulundurmadan,
kendilerini nasıl hissettikleri ile ilgilidir. O iki
kişiden birinin, A kişisinin, her türlü "teknik" özellikte
diğerinden (B'den) daha zayıf olduğunu varsayalım.
Ancak A, tüm bu teknik özelliklerin dışında bir nedenden
dolayı kendisine çok büyük bir güven duyuyor olabilir.
Örneğin sahip olduğu inanç ya da ideoloji sayesinde,
B'den çok daha üstün olduğu kanaatinde olabilir. Böyle
bir durumda, B'nin A üzerinde herhangi bir otorite
kurması kesinlikle mümkün olmayacaktır. Aksine, A'nın
B'yi egemenlik altına alması mümkündür.
İşte bu psikolojik faktör, dış politikada
da belirli ölçülerde etkilidir. Bir ülke, teknik kapasitesinin
kendisine verdiği gücün daha "üstünde" bir üslup sergileyebilir.
Eğer bunu başarılı ve istikrarlı bir biçimde sürdürürse,
onunla muhatap olan diğer ülkeler de bundan etkilenecek,
aynı insani ilişkilerde olduğu gibi, "ayağını denk
alma" politikası izleyecektir.
Tavizsizlik İlkesi
Bu noktada, baştan beridir açıklamaya
çalıştığımız akıl ve psikoloji faktörlerine dayanarak,
"tavizsiz dış politika" kavramı üzerinde durabiliriz.
Gerçek bir örnek kullanalım. Türkiye,
bilindiği gibi ABD'nin Irak'a karşı giriştiği Körfez
Savaşı'ndan büyük zararlar gördü. İlk başta, "bir
koyup, üç alma" formülünün işleyeceği sanılıyordu,
ama Irak'la olan ticaretin ambargo nedeniyle durması,
en başta da Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının
dondurulması, Türkiye'ye büyük bir ekonomik zarar
verdi. Türk hükümetleri, çeşitli kereler bu durumu
ABD'ye anlatmaya çalıştılar, ama Washington'da kimse
onları dinlemedi. Tansu Çiller, başbakanlığı sırasında,
"madem ambargoyu deldirmiyorsunuz, o zaman en azından
zararımızın bir kısmını karşılayın" şeklindeki bir
teklifle ABD'ye gitti. Ancak, başta, Türkiye'yi "satılık
müttefik" ilan eden-ve öte yandan da Cengiz Çandar'ın
deyimiyle "Amerika'nın özellikle Yahudi kökenli yazarlarında
pek sık görülen aba altından sopa göstererek askeri
müdahale tehditleri içeren tahliller yapma" tekniğini
uygulayan-Washington Post başyazarı William Safire
olmak üzere, çok sert bir tepki ile karşılaştı.
Ancak Refah Partisi'nin iktidara gelmesinden
bir kaç hafta sonra yapılan Çekiç Güç oylaması öncesinde,
ABD, Ankara'nın yıllardır kulak tıkadığı bu haklı
taleplerine bu kez tepki göstermedi ve Irak'la ticareti
mümkün kılan BM karanın uygulamaya konmasını kabul
etti. (Ancak Saddam'ın Talabani'ye karşı Barzani'ye
destek olmak amacıyla Kuzey Irak'a girmesi ve ABD'nin
de Irak'ı yeniden vurması yüzünden bu uygulama ertelenmiş
bulunuyor.) Dahası, Çekiç Güç'ün süresinin uzaması
için, Türk tarafınca daha önceleri istenen fakat geri
çevirdiği bazı "Çekiç Güç düzenlemeleri"ne onay verdi
ve Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'ne öncülük etmeyeceğini
deklare ederek taahhüt altına girdi.
Ne değişmişti? Türkiye "teknik" olarak
aynı Türkiye'ydi. Ama yeni hükümet, kendisini ABD'ye
"göbek bağı" ile bağlanmış bir hükümet olarak görmüyordu
ve ABD bu tür bir taviz vermeseydi, ilişkiyi "inceldiği
yerden koparma" alternatifini düşünebilirdi.
ABD, eskiden psikolojik yönden bağımlı
bir Türkiye ile karşılaşıyordu. Ankara'dan bir talep
geldiği ve kendisi bunu reddettiğinde, ikinci bir
ses çıkmayacağına emindi. Türkiye'nin ABD'nin yaptırımlarını
"eli mahkum" kabul edeceğini, Ankara'nın hemen her
zaman "çantada keklik" olduğunu düşünüyordu. Ancak
RP iktidarının yarattığı psikolojik farklılık, Washington'da
"Ankara'nın kafasını kızdırmama" düşüncesinin etkili
olmasıyla sonuçlandı. Nitekim kısa bir süre sonra
Başbakan Necmettin Erbakan'ın; İran, Pakistan, Malezya,
Endonezya ve Singapur'u kapsayan Müslüman ağırlıklı
"Doğu seferi", Türkiye'nin önüne Asya-Pasifik ekseni
üzerinden yeni bir dış politika yönü ve vizyonu açmakla,
ABD'ye Türkiye'nin seçeneklerinin çok yönlü olduğunu
açıkça gösterdi.
Yeni Bir Dış Politika
Vizyonu
Tüm bunlar, Türkiye'nin dış politika
mentalitesini değiştirmesinin ve "akıl" ve "psikoloji"
faktörlerini göz önünde bulunduran çok yönlü bir "tavizsiz
dış politika" tarzı ve vizyonu oluşturmasının zamanının
çoktan geldiğini göstermektedir.
Eğer kendinizi bir güce endekslerseniz,
ona açık açık "sadakat" gösterirseniz, psikolojik
bir hegemonya altına girersiniz. Sizden sürekli taviz
ister. Bu tavizlere karşı en fazla "mırın-kırın" edeceğinizi,
ikinci bir ihtarı ile de sesinizi keseceğinize emindir
çünkü. Başka gidecek bir kapınız olmadığından, onun
isteklerini kabul etmeye mecbur olduğunuzu bilir.
Bu kısır döngü içinde taviz üzerine taviz verir, o
gücün arada sırada sizi öven, sizin ne denli önemli
bir müttefik olduğunuzu anlatan demeçleri ile de tatmin
bulursunuz.
Oysa eğer çok yönlü bir dış politika
izlerseniz, örneğin Ortadoğu'da Amerikan-İsrail kampının
kuyruğu olmak yerine, hem o kampla, hem de onun karşısındakilerle
ilişki kurarsanız, bu kez psikolojik üstünlüğü ele
almış olursunuz. Bu kez ABD, "sorun çıkarmasınlar,
dediğimizi yapsınlar" mantığıyla değil, sizi küstürmeme
ve kaybetmeme mantığı ile düşünecektir. Washington
ile arası iyi olmayanlar da, sizi karşı kampa ait
bir kaybedilmiş komşu olarak değil, dış dünyaya açılan
bir pencere ve aklı başında bir ortak olarak görecektir.
Bu tür bir güç dengesi içinde taviz vermezsiniz, çünkü
kimsenin sizi taviz vermeye zorlayacak bir kredisi
yoktur. Aksine, başkaları sizi ikna etmek için tavizler
vermek zorunda kalır.
Baştan beridir ele aldığımız noktalara
dayanarak şunu söyleyebiliriz: Türkiye'nin dış politikası,
çok uzun zamandır, "akıl" gücünün etkin bir kullanımıyla
yürümemektedir. Mevcut dış politikanın "alternatifsiz"
sanılmasının ve gösterilmesinin nedeni budur. Bu nedenle
de, dış politika "aktif" değil, "pasif" bir tarzda
yürütülmekte, karar verme ve uygulama yöntemi değil,
reaksiyon gösterme yöntemi kullanılmaktadır.
Bu yüzden psikolojik üstünlük tamamen
öteki ülkelere kaptırılmış durumdadır. Dolayısıyla
Türkiye, "teknik" gücünün kendisine verdiği imkanın
da altında bir dış politika performansı sergilemektedir.
Ayrıca, psikolojik üstünlüğün kaptırıldığı en önemli
güç olan ABD, Türkiye'ye istediği tavizi dayatabilmektedir.
Türkiye de, "aktif" olmak yerine, ABD'nin (ve Ortadoğu
için düşünülürse, hatta İsrail'in) kendisi için belirlediği
pozisyonu "pasif" bir biçimde korumaktadır. Böyle
bir pozisyonda ulusal çıkarlarından taviz vermekten
kendini alıkoyması ise mümkün değildir.
Çözüm ise, Türkiye'nin, "akıl" gücünü
kullanan, psikolojik etkiyi lehine çeviren, aktif,
çok yönlü ve tavizsiz bir dış politika uygulamasıdır.
MİLLİ STRATEJİ, "nasıl?" sorusunun cevabına
ışık tutmak hazırlanmıştır.