|
BİLİMİN ROTASI DOĞRU ÇİZİLMELİDİR
HARUN YAHYA
Ben derin bir imana sahip olmayan herhangi bir bilim
adamı düşünemiyorum.
Albert Einstein
Evreni ve içindeki varlıkları incelemenin ve Allah'ın
yaratış sanatını keşfederek insanlığa açıklamanın yolu
"bilim"dir. Dolayısıyla din, bilimi Allah'ın yaratışındaki
detaylara ulaşmada bir yol olarak benimser ve bu nedenle
bilimi teşvik eder.
Din, bilimsel araştırmaları teşvik ettiği gibi, dinin
bildirdiği gerçeklere göre yönlendirilen bilimsel araştırmalar
da çok hızlı ve kesin sonuçlar getirir. Çünkü din, evrenin
ve canlılığın nasıl var oldukları sorusuna en doğru
ve en kesin cevabı veren tek kaynaktır. Dolayısıyla
doğru bir noktadan başlanarak yapılan araştırmalar,
evrenin ve canlılığın varoluşuna ait sırları en kısa
sürede, en az emek ve enerji harcayarak açığa çıkaracaktır.
Dinin yol göstermediği bilim ise ilerleme gösteremez,
kesin sonuçlara ulaşması çok zaman alır ve hatta çoğu
zaman sonuç alınması mümkün olmaz.
Bu gerçeği göremeyen, materyalist bilim adamları tarafından
yönlendirilen bilimin, özellikle son iki yüzyıldır,
ne kadar vakit kaybettiği, bu yolda yapılan çalışmaların
büyük bir kısmının heba olduğu ve harcanan trilyonlarca
liranın nasıl boşa gittiği gözler önündedir.
İşte bu nedenle, insanların kesin olarak bilmeleri
gereken bir gerçek vardır: Bilim ancak Allah'ın sonsuz
kudretini, evrendeki yaratılış delillerini araştırma
yönünde çalıştıkça doğru sonuçlara ulaşabilir. Ancak
rotası doğru çizilirse, yani doğru yönlendirilirse bilimin
gerçek amacına en kısa sürede ulaşması sağlanabilir.
Bilim Yanlış Yönlendirildiğinde
Bilimsel bir sürecin
ilk aşaması hipotez belirlemedir ve bu süreç, bilim
adamlarının benimsediği temel bakış açısı ile ilgilidir.
Örneğin bilim adamları, sahip oldukları temel bakış
açısı nedeniyle, "maddenin, herhangi bir bilinçli düzenleme
olmadan kendi kendini düzenleme yönünde bir eğilimi
vardır" gibi bir hipotezle yola çıkabilirler. Sonra
da bu hipotezi doğrulamak için yıllar süren araştırmalar
yapabilirler. Ama maddenin böyle bir özelliği yoktur
ve dolayısıyla tüm bu çaba başarısızlıkla sonuçlanır;
ortaya çok büyük bir zaman ve imkan kaybı çıkar. Oysa
eğer başlangıçta "maddenin, herhangi bir bilinçli düzenleme
olmadan kendi kendini düzenlemesi mümkün değildir" fikri
ile yola çıkılsa, buna dayalı bilimsel araştırmalar
çok hızlı ve verimli ilerler.
Dikkat edilirse, bu nokta, yani hipotezi doğru belirleme
noktası, bilimsel bulgulardan farklı bir kaynağı gerektirmektedir.
Bu kaynağı doğru tespit etmek ise çok önemlidir, kaynağın
yanlış belirlenmesi, bilim dünyasına, yıllar, onyıllar,
hatta asırlar kaybettirebilir. İşte bu aranan kaynak,
Allah'ın insanlara ulaştırdığı vahiydir. Çünkü Allah
evrenin ve tüm canlıların Yaratıcısı'dır ve dolayısıyla
bunlar hakkındaki en doğru, tartışmasız bilgi Allah'tan
gelen bilgidir. Nitekim Allah Kuran'da bu konular hakkında
bize önemli bilgiler vermektedir. Bunların en belirginlerini
şöyle sıralayabiliriz:
1) Evren, Allah tarafından
yoktan var edilmiştir. Hiçbir şey tesadüfi olaylar sonucunda
veya kendiliğinden meydana gelmemiştir. Doğada ve tüm
evrende tesadüflerin oluşturduğu bir kaos değil, bilinçli
bir tasarımla yaratılan kusursuz bir düzen bulunmaktadır.
2) Üzerinde yaşadığımız
Dünya gezegeninin tüm özellikleri, insan yaşamına uygun
olması için özel olarak tasarlanmıştır. Yıldızların
ve gezegenlerin hareketlerinde, yeryüzü şekillerinde,
suyun ya da atmosferin özelliklerinde, insan yaşamına
imkan sağlayan belirli bir amaç bulunmaktadır.
3) Tüm canlı türleri Allah
tarafından yaratılmıştır. Dahası, bu canlıların hareketleri
de Allah'tan gelen özel bir ilhamla gerçekleşmektedir.
Yeryüzündeki
hiçbir canlı tesadüflerin ürünü değildir. Herbiri
sahip oldukları kusursuz tasarımlarla,Allah tarafından
özel olarak yaratılmıştardır.
|
Bu gerçekleri temel alan bir bilim anlayışı da hiç
şüphesiz çok büyük bir başarı elde edecek, çok verimli
bir biçimde insanlığa hizmet verecektir. Nitekim tarihte
bunun açık örnekleri vardır. Müslüman bilim adamlarının
dünyanın en ileri medeniyetine öncülük ettikleri 9.
ve 10. yüzyıllar, bilimin yukarıda sayılan doğru temellere
oturtulması sayesinde mümkün olmuştur. Batı'da da, fizik,
kimya, astronomi, biyoloji, paleontoloji gibi bilim
dallarının tüm öncüleri, Allah'ın varlığına inanan ve
O'nun yarattıklarını inceleme amacıyla araştırma yapan
büyük bilim adamlarıdır. Ancak 19. yüzyılın ortalarından
bu yana, bilim dünyası bu İlahi temelden uzaklaştırılmış
ve materyalist felsefenin etkisi altına girmiştir. Materyalizm,
maddenin mutlak varlığına inanır ve Allah'ı inkar eder.
Materyalizm, bu iddialarını bilim dünyasına aşamalı
bir biçimde benimsetmiş ve 19. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren de bilimsel araştırmaların önemli bir bölümü
bu iddiaları desteklemeye ayrılmıştır. Ancak bugün geriye
dönüp bakıldığında, materyalizmin iddialarının bilime
sadece zaman kaybettirdiğini görürüz. Çünkü bu iddiaların
her birini ispatlayabilmek için on yıllar boyunca sayısız
bilim adamı çabalamış, ancak ortaya çıkan sonuçlar bu
iddiaların geçersizliğini göstermiştir. Bulgular, aynen
Kuran'da haber verildiği gibi; evrenin yoktan yaratıldığını,
insan yaşamını gözeten bir amaca göre tasarlandığını,
canlılığın tesadüflerle doğması ve evrimleşmesinin imkansız
olduğunu ispatlamıştır.
Yeryüzündeki hiçbir canlı tesadüflerin ürünü değildir.
Herbiri sahip oldukları kusursuz tasarımlarla,Allah
tarafından özel olarak yaratılmıştardır.
-Materyalistlerin, "Sonsuz Evren" Saplantıları ile
Bilime Kaybettirdikleri
20. yüzyılın başlarına dek bilim dünyasındaki yaygın
görüş, evrenin sonsuz boyutlara sahip olduğu, sonsuzdan
beri var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı şeklindeydi.
Materyalist felsefenin temelini teşkil eden bu görüş,
evrenin yaratılmış olduğunu da reddediyordu. Materyalizme
inanmış ya da bu felsefenin etkisinde kalmış olan çok
sayıda bilim adamı, söz konusu "sonsuz evren" modelini
bilimsel çalışmalarına temel olarak aldı. Astronomi
ve fizik alanlarındaki tüm çalışmalar, maddenin sonsuzdan
beri var olduğu varsayımına dayandı. Kısacası sayısız
bilim adamı uzun yıllar boşa çabalayıp yoruldu. Çünkü
bilim, çok geçmeden bu efsaneleri yıktı. Yapılan hesaplar
sonucunda evrenin, "Big Bang" ismi verilen "Büyük Patlama"
ile yoktan var olduğu, yani yaratıldığı ortaya kondu.
-"Evrende Tasarım Yoktur" İddiasının Bilime Kaybettirdikleri
Materyalistler, evrende bir amaç ve tasarım olmadığını
da iddia etmişlerdir. Evrendeki tüm denge, ahenk ve
uyumun sadece tesadüflerin bir eseri olduğunu öne sürmüşlerdir.
Bu iddia da yine 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
bilim dünyasına hakim olmuş ve bilimsel çalışmalara
yön vermiştir. Örneğin, evrende bir tasarım olmadığını
gösterebilmek amacıyla, "kaos teorisi" adlı bir varsayım
ortaya atılmıştır. Bu teori uyarınca, kaosun (karmaşanın)
içinden kendi kendine düzenlilik oluşabileceği iddia
edilmiş ve bu iddiayı destekleyebilmek için sayısız
bilimsel çalışma yapılmıştır. Matematiksel hesaplar,
teorik fizik çalışmaları, fiziksel deneyler ve kimyasal
araştırmalar, hep "evrenin bir kaosun ürünü olduğu nasıl
gösterilebilir" sorusuna cevap bulmak için sürdürülmüştür.
Oysa yapılan her yeni araştırma, kaos ve tesadüf varsayımlarını
biraz daha geçersiz kılmış ve evrende çok büyük bir
tasarım bulunduğunu göstermiştir. Özellikle 1960'lı
yıllardan itibaren yapılan araştırmalar, evrendeki tüm
fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas bir
biçimde ayarlandığını ortaya koymaktadır.
-Evrim Safsatasını Kanıtlama Çabalarının Bilime
Kaybettirdikleri
Bilimin yanlış temeller üzerine oturtulmasının en somut
örneğini, Darwin'in evrim teorisinde görmek mümkündür.
140 yıl öncesinde bilim dünyasının gündemine giren bu
teori, gerçekte tüm bilim tarihinin en büyük yanılgısını
oluşturmaktadır. Evrim teorisi, canlılığın tesadüfler
sonucunda bazı cansız maddelerin biraraya gelmeleriyle
oluştuğunu iddia eder. Aynı iddiaya göre, tesadüfen
oluşan bu canlılar yine tesadüfler sonucu evrimleşerek
başka canlılara dönüşmüştür. Bu senaryonun ispatlanması
için bir buçuk asırdır çok büyük bir çaba harcanmakta,
ama bilimsel deliller hep teorinin aleyhinde çıkmaktadır.
Aksine bulunan bütün deliller evrimin asla gerçekleşmediğini,
canlıların birbirine aşamalı dönüşümünün söz konusu
olmadığını, tüm canlı türlerinin ayrı ayrı ve oldukları
şekilde yaratıldıklarını göstermektedir.
Evrimciler, tüm bu açık delillere rağmen, evrimi ispatlamak
için sayısız araştırma ve deneyler yapmakta, sadece
safsatalardan ve aldatmacalardan ibaret ciltlerce kitap
yazmakta, enstitüler kurup, konferanslar verip, televizyon
programları hazırlamaktadırlar. Gerçek olmayan bir iddia
için binlerce bilim adamının, hesapsız paranın ve imkanın
heba edilmesi insanlık için çok önemli bir kayıptır.
Tüm bu zarar yerine eğer bu imkanlar yerinde kullanılmış
olsaydı, bugüne kadar bilimde çok faydalı konularda,
çok önemli adımlar atılmış, kesin sonuçlar elde edilmiş
olabilirdi.
Bazı bilim adamları ya da düşünürler, evrimin ne denli
büyük bir yanılgı olduğunu görmektedir. Örneğin Amerikalı
felsefeci Malcolm Muggeridge, bu konuda şöyle der:
Ben kendim, evrim teorisinin, geleceğin tarih kitaplarındaki
en büyük alay konularından biri olacağına ikna oldum.
Gelecek kuşaklar, bu kadar dayanaksız ve belirsiz bir
hipotezin inanılmaz bir saflıkla kabul edilmesini hayretle
karşılayacaktır.1
Sonuç
Çevremizde ve içinde yaşadığımız evrende, Yaratılış'a
ait sayısız delil bulunmaktadır. Bir sivrisinekteki
hayranlık verici sistem, bir tavuskuşunun kanatlarındaki
muhteşem sanat, göz gibi karmaşık ve mükemmel bir organ
ve daha milyonlarca varlık iman eden insanlar için Allah'ın
varlığının ve O'nun üstün ilminin ve aklının delilleridir.
Yaratılış gerçeğini kabul eden bir bilim adamı da, doğayı
bu gözle inceleyecek ve yaptığı her gözlemden, düzenlediği
her deneyden büyük bir zevk alacak, yeni araştırmalar
için ateşleyici güç bulacaktır.
Oysa evrim ve materyalizm gibi hurafelere inanmak ve
bunları bilime rağmen savunmaya çalışmak, psikolojik
yönden bilim adamlarını da sıkıntıya sokar. Evrendeki
ahenk ya da canlılardaki tasarım, onlar için büyük bir
sıkıntı kaynağı olur. Gördükleri apaçık delillere gözlerini
kapatan bu kişilerde, doğal olarak gerçeklere karşı
umursuzluk ve buna bağlı bir yargı bozukluğu gelişir.
Hıristiyanlara seslenirken; "eğer bir heykelin sizlere
el salladığını görseniz dahi, bir mucize ile karşı karşıya
olduğunuzu sanmayın... çok küçük bir olasılıktır, ama
belki de heykelin sağ kolundaki atomların hepsi, tesadüfen,
bir anda aynı yönde hareket etme eğilimi içine girmiş
olabilirler"2 diyen
ünlü evrimci Richard Dawkins, bu yargı bozukluğunun
klinik bir örneğidir.
Bilimin ilerleyebilmesi, için bu 19. yüzyıl artıklarının
bir kenara bırakılması ve özgürce düşünen ve gördüğü
gerçeği kabul etmekten çekinmeyen bilim adamları gerekmektedir.
Dipnotlar
1. Malcom Muggeridge,
The End of Christendom, Grand Rapids: Eerdmans, 1980,
s. 59 
2. Richard Dawkins, The Blind Watchmaker,
London: W. W. Norton, 1986, s. 159
|