|
ERMENİ SOYKIRIMI MASALI VE TÜRK-ERMENİ
DOSTLUĞU
HARUN YAHYA
Osmanlılar Tarafından "Millet-i Sıdıka" ünvanına
layık görülen Ermeniler, Türklerle Yüzyıllar Boyunca
Dostluk İçinde Yaşamışlardır
Geçtiğimiz ay, ABD Temsilciler Meclisi'nde onaylanması
çizgiden dönen, sözde Ermeni soykırımı karar tasarısı
tartışmalarıyla geçti. Bu kısa dönem içinde Türk ve
Ermeni milletlerinin ilişkilerini konu alan çok sayıda
yazı yazıldı, tartışmalar yapıldı ve türlü tezler önü
sürüldü. Her biri derin bir araştırma konusu olan bu
tartışmaların dönüp dolaşıp geldiği nokta ise hep aynı
oldu: "Ermeniler asırlar boyunca, önce Selçuklu daha
sonra da Osmanlı'nın adil yönetimi altında çok büyük
bir hoşgörü ve huzur ortamında yaşamışlardır."
Bu gerçek yüzyıllardır Türk-Ermeni ilişkilerini araştıran
tarihçilerce-hatta Ermeni tarihçilerin büyük bir bölümü
tarafından da- tasdik edilmektedir. Gerçekten de Osmanlı
yönetimi farklı dillerde konuşan, farklı dini görüşleri
olan ve farklı etnik kökenlere sahip çok sayıda milleti
asırlar boyunca hoşgörü içinde yönetmeyi başarmış çok
güçlü bir devletti. Zaten dört kıtada kurduğu güçlü
imparatorluğun temelinde de İslam ahlakının getirdiği
bu büyük hoşgörü, adaletli ve barışçıl tutum yatıyordu.
Peki yıllardır Türkiye'nin önüne farklı vesilelerle
getirilmeye çalışılan bu sözde soykırım konusunun aslı
neydi? Asırlar boyunca barış içinde ve kardeşçe yaşayan
Türk-Ermeni halkları arasında nasıl bir ilişki vardı?
Ne olmuştu da Osmanlı yönetimi tarafından "millet-i
sıdıka" ünvanına layık görülen Ermeni toplulukları sadakatları
sorgulanan bir halk haline gelmişti?
Ortaya atılan iddiaları anlayabilmek ve sağlıklı bir
değerlendirme yapabilmek için Ermenilerle Türklerin
ortak tarihlerini incelemek gerekir. Çünkü bu iki kardeş
halkın tarihlerinin kesiştiği noktadan günümüze uzanan
bin yıllık dönemin incelenmesi, iddiaların cevabını
da kendiliğinden ortaya koymaktadır.
Ermenilerle Türklerin tarihlerinin kesiştiği nokta
Türkiye içinde bulunduğu jeopolitik ve jeostratejik
konum dolayısıyla tüm dünyanın dikkatini çeken bir ülkedir.
Asya ve Avrupa kıtaları arasında bir köprüdür, Karadeniz'i
Akdeniz'e bağlayan boğazlara sahiptir, Ortaasya, Ortadoğu
ve Kafkasya'daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği
bir noktadadır. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu, günümüzde
ise Türkiye Cumhuriyeti bu kritik konumu nedeniyle çeşitli
ülkelerin ilgi alanı olmuş, plan ve entrikaların hedefi
haline gelmiştir. Türkiye üzerindeki planlarını uygulamak
isteyen ülkeler, bu hedeflerine ulaşmak için türlü yollara
başvurmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu içinde huzur
içinde yaşayan azınlıkları yönetim aleyhinde kışkırtmış,
kendi hedeflerini gerçekleştirmek için onları kullanmışlardır.
Ermeniler de bu halklardan biridir. Özellikle de Rusya
ve İngiltere Ermenileri kendi hedefleri uğrunda bir
piyon gibi kullanmışlardır.
Ancak asırlardır süregelen Türk-Ermeni ilişkilerini,
sadece 1. Dünya Savaşı yıllarındaki kısa dönem çerçevesinde
değerlendirmek çok sağlıklı olmaz. Çünkü Ermenilerle
Türklerin dostlukları bin yıl öncesine kadar uzanmaktadır.
Bugün Ermenilerin öne sürdükleri sözde soykırım senaryosunun
temeli Doğu Anadolu topraklarının Ermeni anayurdu olduğu
iddiasına dayanmaktadır. Buna senaryoya göre Türkler,
Selçuklular ve Osmanlılar ile başlayarak Ermeni topraklarını
işgal etmişler ve her zaman zulmetmişlerdir. Hatta bu
zulüm hala devam etmektedir. Ancak Türk-Ermeni ortak
tarihini incelemek bu iddiaların tamamen asılsız olduğunu
delilleriyle ortaya koymaktadır. Üstelik Ermeni halkının
da 1. Dünya Savaşı'na kadar böyle bir iddiası olmamıştır.
Öncelikle, Doğu Anadolu topraklarının Ermeni anayurdu
olduğu iddiası tarihi gerçekleri yansıtmamaktadır. Ermenilerin
bir zamanlar toplu olarak oturdukları bölge tarihin
kaydettiği dönemlerde MÖ 521'den 344'e kadar bir Pers
vilâyeti, 344'den 215'e kadar Makedonya İmparatorluğunun
bir parçası, daha sonra sırasıyla Selefkitlere tâbi
bir vilâyet, Roma İmparatorluğu ile Partlar arasında
sık sık el değiştiren bir bölge, Sasani vilâyeti, daha
sonra da bir Bizans vilâyeti olmuştur. Bu toprakların
7. yüzyıl sonlarından itibaren sahibi Emevilerdir. Onlardan
sonra 10. yüzyıl sonlarına kadar Abbasilerin elinde
kalmış, 10. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu'nun tamamına
Bizans İmparatorluğu yeniden hakim olmuştur. 10, yüzyıldan
itibaren de bölgeye Türkler gelmişlerdir. Ermeniler
çok eski tarihlerden beri bölgede varlığı devam eden,
medeni ve kadim bir millettir. Ancak tarih boyunca çeşitli
egemenlikler altında yaşamış, hiçbir zaman bağımsız
ve sürekli bir devlete sahip olamamışlardır. Dolayısıyla
Doğu Anadolu'nun bir Ermeni anayurdu olduğu iddiası
gerçeklerle örtüşmemektedir. Bu husus Ermeni tarihçi
Kevork Aslan'ın şu sözleriyle de doğrulanmaktadır:
"Ermeniler derebeylikler halinde yaşamışlardır. Birbirlerine
vatan hisleriyle bağlı değildirler. Aralarında siyasi
bağlar yoktur. Yalnızca yaşadıkları derebeyliklere bağlıdırlar.
Vatanseverlikleri de bu nedenle bölgeseldir. Birbirleriyle
bağlarını siyasi ilişkiler değil, dilleri ve dinleri
oluşturur." 1
Ermeniler en büyük zulmü Bizans İmparatorluğunun yönetimi
altında yaşarken görmüşlerdir. Bu konu ile tarihçiler
tarafından da sıkça dile getirilmiştir. Ünlü Ermeni
tarihçisi ve aynı zamanda Urfalı olan Mateos halkın
buralardan sürüldüğünü, evlerinden zorla çıkarıldıklarını
ifade etmektedir. Mateos "İki yıl sonra (993-994) büyük
Roma dükü, büyük bir ordu ile beraber Ermenilere karşı
yürüdü, Hristiyanların üzerine atılıp onları kılıçtan
geçirdi ve esaret altına aldı. O, zehirli bir yılan
gibi her yere ölüm götürdü ve böylelikle, dinsiz milletlerin
yerini tutmuş oldu" sözleriyle Bizanslıların Ermeni
halkına karşı uyguladığı şiddeti dile getirmiştir.
10. yüzyıl Bizans yönetiminde iç karışıklıkların yaşandığı
ve istikrarın bozulduğu bir dönemdir. İşte bu karışık
dönem içinde Selçuklular Anadolu topraklarına girmişlerdir.
26 Ağustos 1071 tarihinde, Malazgirt yakınında, Van
Gölü'ne yakın bir yerde Bizans İmparatorunun ordusunu
bozguna uğratan Alparslan sayesinde Türkler Anadolu'ya
adım atmış ve Ermenilerin çok büyük sevinç gösterileriyle
karşılanmıştır. Tarihçi Mateos Selçukluların Ermenilere
karşı tavrını "Melikşah'ın kalbi Hıristiyanlara karşı
şefkat ve iyilikle doluydu. İsa'nın evlatlarına çok
iyi davrandı. Ermeni halkına refah, barış ve mutluluk
getirdi" sözleriyle ifade eder.2
Mateos, Sultan Kılıç Aslan'ın ölümünden sonra ise şunları
yazmıştır:
"Kılıç Aslan'ın ölümü Hıristiyanları yasa boğmuştur.
Zira bu Sultan yüksek karaterli ve hayırsever bir insandı."
Yukarıdaki ifadelerden de açıkça anlaşıldığı gibi Selçuklu
Türkleri, Ermenilere çok büyük bir hoşgörü göstermiş,
onların dinlerini, törelerini ve sosyal yaşantılarını
korumalarını sağlamıştır. Bu anlayış, Anadolu Selçukluları
döneminde de devam etmiştir. Ermeni tarihçi Asoghik'in
"Ermeniler, Bizans'a olan düşmanlıkları nedeniyle, Türklerin
Anadolu'ya gelmesine sevinmişler, hatta Türklere yardım
etmişlerdir" şeklindeki sözleri bu gerçeği doğrulamaktadır.
Selçukluların ilerlediği topraklar, üzerinde diğer
kavimlerin yanı sıra Ermenilerin de yaşadıkları Bizans
topraklarıdır. Yani Selçuklular herhangi bir Ermeni
devletine ya da prensliğine karşı savaşmamış, onların
topraklarını ele geçirmemiş, karşılarında düşman olarak
sadece Bizanslıları görmüşlerdir. Bunun dışında öne
sürülecek her türlü iddia tarihi gerçekler karşısında
yaşayamayacaktır. Üstelik tarih, Ermenilerin Bizans
zulmüne karşı Selçukluların yanında yer aldıklarını,
onlara yardım ettiklerini ortaya koymaktadır. Ortada
Türk-Ermeni çatışması değil, asırlar sürecek olan bir
kardeşlik yolunda atılan ilk adımlar vardır.
Ermeniler Osmanlı Topraklarında Aradıkları Hoşgörüyü,
Güvenliği ve Barışı Bulmuşlardır
Ermeniler, Osmanlı Devleti'nin ilk kuruluş yıllarında
bazı küçük devlet ve beyliklere bağlı bir şekilde hayatlarını
devam ettirmişlerdir. Osmanlılarla ilk ilişkileri ise
Osman Gazi döneminde başlamıştır. Osman Gazi 1324 yılında
Bursa'yı merkez yaptıktan sonra, Kütahya'da yaşayan
Ermenileri ve ruhani reislerini buraya nakletmiştir.
Bu güçlü ilişki Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerine
kadar hiçbir kesintiye uğramadan devam etmiştir. Özellikle
de Fatih Sultan Mehmet'in 1453 yılında İstanbul'u almasıyla
başlayan dönem, Ermeniler için adeta bir altın çağ olmuştur.
Fatih Sultan Mehmet kendi talebi ile Ermenilerin Bursa'daki
ruhani reisi Hovakim'i İstanbul'a getirtmiş, Rum Patrikliği'nin
yanında, bir de Ermeni Patrikliği'ni 1461'de kurdurmuştur.
Patrik, padişahın fermanıyla Ermeni cemaatinin lideri
ilan edilmiş ve Ermeniler tamamen onun yönetimine bırakılmıştır.
Bu dönemden sonra çeşitli ülkelerden İstanbul'a büyük
bir Ermeni göçü yaşanmış, İstanbul'da güçlü bir Ermeni
topluluğu oluşmuştur. Yavuz Sultan Selim'in Güney Kafkasya
ve Doğu Anadolu'yu fethetmesiyle birlikte, buradaki
Ermeniler de İstanbul'daki cemaatin bünyesine dahil
olmuş, İstanbul Patrikliği'ne bağlanmışlardır. Osmanlı
yönetimi boyunca Ermeniler dinsel, siyasal, ekonomik
ve kültürel açıdan çok büyük bir özgürlük yaşamışlardır.
Bu büyük hoşgörü ve iyi niyet Fatih Sultan Mehmet'ten
sonra da devam etmiştir. Diğer gayrimüslim toplulukların
olduğu gibi, Ermenilerin de dini ve toplumsal işlerine
kesinlikle karışılmamıştır. Ermeniler gerek yönetimde,
gerek sanat alanında, gerekse ticari hayatta çok önemli
bir yer edinmişler ve toplumun en müreffeh sınıfı haline
gelmişlerdir. Osmanlı Devleti'ne sadakatleri, güvenilir
olmaları, iyi niyetli tavırları, Türk adetlerini benimsemeleri,
hatta iyi Türkçe konuşmaları, Ermenilerin devlete ait
resmi veya özel işlere atanmalarına sebep olmuştur.
Ermenilerin Osmanlı yönetiminden memnuniyetleri geçtiğimiz
yıl, yani Osmanlı'nın 700. kuruluş yılında, İstanbul
Ermeni Patrikhanesi 538. doğum günü kutlanırken de çeşitli
şekillerde ifade edilmiştir. Türkiye Ermenilerinin 84.
Patriği II. Mesrob bu törenler çerçevesinde 22 Mayıs
1999 tarihinde yapılan bir törende duygularını şu şekilde
ifade etmişti:
"… Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sekiz
yıl sonra, 1461'de Batı Anadolu'daki Ermeni Episkoposluğunu
çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği'ne dönüştürmesi
Fatih'in ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu ve
diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneğidir.
Tarihte bir dine mensup bir hükümdarın başka bir dinin
üyeleri için ruhani riyaset makamı tesis etmesi, ne
Fatih'ten önce, ne de sonra görüldü… Yeni bir binyıla
girerken dünyada yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın
çevremizdeki savaş ortamını gözönünde bulunduracak olursak,
538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler
ve kültürler arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha
iyi kavrayabiliriz…"
Patrik II. Mesrob'un bu sözleri aslında Türk-Ermeni
ilişkilerinin gerçek boyutunu da gözler önüne sermesi
bakımından çok önemlidir. Çünkü gerçekten de Osmanlı
hoşgörüsü dünyada eşi benzeri olmayan, çağlar üstü bir
yaklaşımı ifade etmektedir.
Ermeni sorunu Rusya ve İngiltere'nin tahrik ve vaatleriyle
ortaya çıkmıştır
Selçuklu ve Osmanlı yönetiminin Ermenilere karşı hoşgörülü
tutumunu dikkatle inceleyen bir kişi, bugün oluşan gerilim
karşısında doğal olarak şaşkınlığa düşer. Gerçekte ise
bu gerilim yazının başlarında da ifade ettiğimiz gibi
kimi ülkelerin bilinçli kışkırtmaları ve sahte vaatleri
sonucunda ortaya çıkmış, zaman içinde gelişmiş ve bugünkü
halini almıştır.
Gerçekte Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanma süreci,
imparatorluk içindeki azınlıkların rahatsızlıklarından
değil, Fransız Devrimi'nin doğurduğu bağımsızlıkçı ideolojilerden
kaynaklanmıştır. Bir başka deyişle Osmanlı azınlık isyanlarının
hepsi temelde "dış kaynaklı"dır. Bu isyanların sonuncusu
sayılabilecek olan Ermeni bağımsızlık hareketleri de
bu kuralı teyid eder.
Ermeni Sorununun ilk ortaya çıkışı Osmanlı devletinin
zayıflamasıyla aynı tarihlere rastlar. 1877-1878 yıllarındaki
Rus harbini Osmanlı'nın kaybetmesinin ardından, Trabzon'a
kadar olan bölge Rusya'nın yönetimine geçmiştir. O döneme
kadar Osmanlı tebaası olan ve huzur içinde hayatlarını
devam ettiren Ermeniler, bağımsız bir devlet kurma vaatleriyle
kışkırtılmış ve Rus askerleriyle işbirliğine girip,
Türklere karşı savaşmışlardır. Dolayısıyla bu dönemden
sonra Rus-Ermeni ilişkileri, Türk-Ermeni ilişkileri
üzerinde belirleyici bir rol oynamıştır.
Osmanlı Devleti'nin zayıflaması dışarıdan yapılan müdahaleleri
de artırmıştır. Osmanlı topraklarını kendi aralarında
paylaşma niyetinde olan İngiltere, Fransa gibi ülkeler,
imparatorluk içine soktukları provokatörler vasıtasıyla
Ermenileri Osmanlı yönetimine karşı kışkırtmaya çabalamışlardır.
Bu çabalar zaman içinde sonuç vermiş, oluşturan teşkilat
ve komiteler, Ermeni cemaatini Osmanlı'nın Müslüman
tebasına karşı tahrik etmiştir. Çıkarılan isyan hareketlerinde
iki toplum da çok fazla kayıp vermiş, iki kardeş halk
birbiriyle savaşır hale gelmiştir.
Ancak sorun 1. Dünya savaşı sırasında Ermenilerin düşman
tarafında yer almalarıyla daha da kalıcı hale gelmiştir.
Yıllar boyunca Türklerle aynı cephede yer alan Ermeniler,
İtilaf Devletleri'nin tahrik ve vaatleriyle yıllarca
huzur içinde yaşadıkları Osmanlı topraklarını düşmanla
birlik olup, yağmalamaya girişmişlerdir. Bu girişimlerde
Rusya çok önemli bir rol oynamıştır. Çünkü dönemin Çarlık
Rusyası Osmanlı Devleti'nin topraklarını kendine genişleme
alanı olarak görmüş ve Osmanlı Hıristiyan cemaatini
kendi himayesi altına almayı hedeflemiştir. Bu amaçla
da gerek Balkanlardan gerekse Kafkaslardan Osmanlı topraklarına
girmeye çalışmıştır. İngiltere'de aynı şekilde Doğu
Anadolu topraklarının kendi kontrolünde kalmasını istemiştir.
Rusya ve İngiltere'nin Doğu Anadolu'daki çıkarları
Ermeni toplumunun Osmanlılara karşı kullanılması üzerine
kuruluydu. Bu gerçek şu ana kadar pekçok Batılı ve Ermeni
tarihçi tarafından da dile getirilmiştir. Ancak Osmanlı
yönetiminden hiçbir şikayeti olmayan ve barış içinde
yaşayan halk üzerinde bu girişimler ilk başlarda etkili
olmamış, kurulan teşkilatları büyük bölümü zaman içinde
yokolup gitmiştir. Osmanlı toprakları içinde başarılı
olamayınca, bu kez farklı ülkelerde Ermenistan hayalini
gerçekleştirmek için teşkilatlar kurulmuştur. Bu komiteler
dışarıdan aldıkları destekle halkın büyük bölümü üzerinde
etkili olmayı başarmışlardır. Ermeni propagandasının
bugünkü önde gelen kişilerinden Louise Nalbantyan kurulan
bu komitelerin amacını"Ermeni halkının duygularını harekete
geçirmek için tahrik ve teröre ihtiyaç vardı. Halk,
düşmanlarına karşı kışkırtılacak ve aynı düşmanın misilleme
faaliyetinde yararlanılacaktı… Komite, Osmanlı hükümetini
terörize etmeyi amaçlıyordu" şeklinde tanımlıyordu.
3 Yani Anadolu'da
isyanlar çıkartmak için yabancı devletler tarafından
kışkırtılan Ermeniler kendilerine yöntem olarak "terörü"
seçmişlerdi. Bu komitelerin kurulmasını takip eden yıllarda
Anadolu'nun dört bir yanında isyanlar çıkartılmıştır.
İsyanlarda pekçok masum insan hayatını kaybetmiş, bu
isyanlar nedeniyle Anadolu topraklarında gerçek manada
bir huzur sağlanamamıştır.
1. Dünya Savaşı'nın başlaması Ermeni isyancılar tarafından
büyük bir fırsat olarak görülmüştür. Savaş başlamadan
önce Osmanlı Devleti'nin yanında yer alacakları vaadinde
bulunan Ermeniler, kısa süre sonra bu vaadlerinden dönmüşlerdir.
Rus devletinin saflarında yer almış, Osmanlı'ya karşı
savaşmışlardır. Taşnak komitesinin örgütüne verdiği
şu talimat Ermenilerin savaş sırasındaki politikalarını
çok iyi ifade etmektedir:
"Ruslar sınırı geçtiklerinde ve Osmanlı orduları geri
çekilmeye başladıklarında her yerde isyanlar çıkarılmalı,
Osmanlı orduları bu suretler iki ateş arasına alınmalıdır.
Osmanlı ordularının ilerlemesi halinde ise Ermeni askerler
silahlarıyla birlikte kıtalarını terk edecek ve çeteler
teşkil edip, Ruslarla birleşeceklerdir." 4
Savaş başladığında tüm bu talimatlar uygulamaya geçmiş,
Osmanlı ordusuna ve sivil Müslüman ahaliye karşı türlü
saldırılar gerçekleştirilmiştir. Sadece Türkler hedef
alınmamış, Rumlar, Museviler ve bu politikayı desteklemeyen
Ermenilere karşı dahi saldırılar düzenlenmiştir.
Bu sırada Osmanlı devleti İngiliz ve Fransız ordularıyla
türlü cephelerde savaşmaktaydı. İsyanların devam etmesi
ve Anadolu'nun giderek daha da karışması üzerine Osmanlı
hükümeti önce Ermeni Patriği, mebusları ve önde gelenlerini
çağırarak Ermenilerin Müslümanları katletmeye devam
etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını bildirmekle
yetinmiştir. Ancak bu barışçıl tavır bir sonuç vermeyince
24 Nisan 1915'de Osmanlı devleti isyanları örgütleyen
tüm Ermeni komitelerini kapatmış ve yöneticilerinden
235 kişiyi devlet aleyhinde faaliyette bulunmak suçundan
tutuklatmıştır. Bu kararla Osmanlı hükümeti benzer tehlikelerle
karşılaşan tüm ülkelerin almakta tereddüt göstermeyeceği
bir önleme başvurmuştur. Pek çok cephede devam eden
savaşta başarılı olmanın ancak içte huzurun ve birliğin
sağlanmasıyla mümkün olacağı açıktır.. Bu nedenle de
savaş bölgeleri yakınlarındaki Ermenileri daha güneydeki
Osmanlı topraklarına, Suriye'ye tehcir etmiştir. 5
Bu tehcir (göç ettirme), bir soykırım ya da bir katliam
değil, güvenlik nedeniyle bir grubun başka bir toprakta
ikamete mecbur edilmesi yönünde alınmış bir tedbirdir.
Düşmanla işbirliği yapan ve ülkenin birliğine zarar
veren bir topluluğun zararlı faaliyetlerinin engellenmesi
amacıyla alınmış son derece akılcı bir karardır. Kaldı
ki Osmanlı devleti bu tehcir esnasında Ermenilerin mağdur
kalmamaları için türlü tedbirler almıştır. Osmanlı Bakanlar
Kurulu'nun 30 Mayıs 1915 tarihli kararı Osmanlı yönetiminin
bu konudaki adaletini gözler önüne sermektedir. Bu kararda,
Ermeniler canlarının ve mallarının korunmasını, göçmen
ödeneğinden geçimlerini sağlayabilmeleri için yardımın
yapılmasını, ihtiyaçlarına göre mal ve toprak dağıtılmasını,
hükümet tarafından evler yapılmasını, alet ve techizat
temin edilmesini, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarının sağlanmasını,
sağlık durumlarının hergün doktorlar tarafından kontrol
edilmesini, hasta, kadın ve çocukların trenle gönderilmesini
ve alınması gereken daha pekçok önlemi bildiren emirler
yayınlamıştır. Ayrıca, tehcir sırasında Ermenilere karşı
herhangi bir saldırıda bulunanların tevkif edilerek,
Divan-I Harp Mahkemesine sevk edilmesi ve en ağır şekilde
cezalandırılmaları karara bağlanmıştır. Ortaya çıkan
can kayıpları ise, savaş sırasındaki çarpışmalar, isyanları
önleme girişimleri ve günün koşulları gözönünde bulundurularak
değerlendirilmelidir. Savaşın zor şartları altında ve
Osmanlı hükümetince kontrol edilemeyen bazı fanatiklerin
saldırıları neticesinde çok sayıda Ermeni hayatını yitirmiştir.
Ancak bu elbette bir soykırım değildir. Bu gerçek dışı
iftira, o yıllarda Osmanlı Devleti ile savaş halinde
olan İngiliz ve Fransızlar tarafından bir propaganda
malzemesi olarak ortaya atılmış ve günümüze kadar da
yine benzeri siyasi amaçlarla taşınmıştır.
Kısacası Osmanlı Devleti tarafından Ermenilere karşı
bir soykırım gerçekleştirildiğini iddia etmek, tarihi
gerçekleri saptırmaktır. Bugün Ermenistan'ın yaptığı
da gerçekleri saptırmaktan başka birşey değildir.
Ermenistan Devleti'nin politikasını kimler yönlendiriyor?
|

Petrosyan
|
Ermenistan SSCB'nin dağılmasının ardından, bağımsızlığını
ilan ederken ilerleyen yıllarda nasıl bir dış politika
izleyeceği konusunda da ipuçları vermişti. Gerek Egemenlik
Bildirgesi'nde, gerekse anayasasında "Ermeni soykırımı"
konusuna sıkça vurgu yapılmış, Doğu Anadolu bölgesine
yönelik niyetler açıkça ifade edilmişti. Bilindiği gibi
Türkiye, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra kurulan
tüm yeni cumhuriyetleri hemen tanıdı. Bunların arasında
Ermenistan da vardı. Ancak Türk hükümeti Ermeni yönetiminin
sergilediği ters tutum ve Ermenistan'ın Azerbaycan işgali
nedeniyle bu ülkeyle ticari ilişkiye girmemeyi tercih
etti. Özellikle de Ter Petrosyan sonrası iktidara gelen
Koçaryan'ın sertlik yanlısı tutumu Türkiye'nin bu politikasında
bir değişiklik yapmamasında çok etkili oldu.
Zaten Ermenilerin amacı Türk hükümeti ile bir uzlaşma
sağlamak değil, Türkiye'ye karşı önce ABD'nin daha sonra
da Avrupa'nın desteğini almaktı. Bu nedenle de soykırım
iddiası konusundaki propaganda ve lobi çalışmaları artarak
devam etti. ABD'da ve İtalya başta olmak üzere pekçok
Avrupa ülkesinde bu konuda türlü girişimler yapıldı,
pekçok yöntem izlendi. ABD'de bu sene başlattıkları
ataklarını seçimlere denk getirmeleri de bu yöntemlerden
biriydi. Ermeniler oy güçlerini kullanarak, Amerikan
yönetimini zora sokmaya çalıştılar. Bu faaliyetler diasporada
olan Ermeniler tarafından yürütülse de, işin arkasında
olan gerçekte Ermenistan yönetimidir.
|

Kocharyan
|
Ermenistan Parlamentosu, 6 Aralık 1989'da aldığı bir
kararla Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki 16
Mart 1921 tarihli Kars Anlaşmasını feshetmiştir. Türkiye
ile Sovyetler Birliği ve bununla birlikte Türkiye ile
Ermenistan Cumhuriyeti arasındaki sınırları çizen bu
anlaşmanın feshi, Erivan'ın Türkiye ile halihazır sınırlarını
tanımak istemediğine ve toprak taleplerine zemin hazırladığına
işaret etmektedir. Zaten gerek Koçaryan gerekse diğer
Ermeni yöneticiler sözde "Batı Ermenistan'ın işgal altında
olduğunu " sık sık ifade ediyorlar.
Ancak geçmişte olduğu gibi bugün yaşananların arkasında
da Rusya'nın varlığını asla görmezden gelmemek gerekir.
Çünkü bu bölgede yaşanan her türlü karışılık, Rusya'nın
çıkarına olmaktadır. Rusya Kafkasya'da güçlü bir istikrarı
ve sorunların hallini kesinlikle istememektedir. Sorunların
devamı Moskova'nın bölgedeki nüfuzunu muhafaza etmesine
imkan vermektedir. Olası bir Türkiye-Ermenistan yakınlaşması
Rusya'nın Kafkasya"daki son kalesini kaybetmesi demektir.
Moskova'nın böyle bir gelişmeye izin vermesi kesinlikle
mümkün değildir. O nedenle Ermenistan cephesinden yapılan
her olumsuz girişimin, düşmanca yaklaşımın altında aynı
Osmanlı Devleti'nin son yıllarında olduğu gibi Rusya'nın
da etkisi olduğunu bilmek gerekir. Sorun Ermeni ve Türk
milletleri arasında yaşanan bir sorun değil, çeşitli
ülkelerin ulusal çıkarları çevresinde dolaşan bir çıkmaz
halini almıştır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Türkiye
Ermenilerinin tasarı karşısındaki Türk yanlısı tutumu
bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.
Ayrıca önemle vurgulanması gereken husus ise tasarının
son anda iptal edilmesinin, bu konunun hallolduğu anlamına
gelmediğidir. Bu yönetimin son dakika müdahalesi ile
engellenen tasarı önümüzdeki dönemlerde tekrar tekrar
gündeme getirilecek, belki bu tasarıya diğer hükümetlerden
daha fazla önem veren bir yönetimle karşılaşacaktır.
O nedenle hiçbir şekilde bu konunun boş bırakılmaması,
tasarının engellenmesi için yapılacak olan çalışmaların
asla hızını kaybetmemesi çok önemlidir. Türk hükümetince
tasarının oylanması sırasında gösterilen kararlı tutumun
devam ettirilmesi, Batılı ülkelere Osmanlı gerçeğinin
delilleriyle anlatılması, bu konuda uluslararası bir
kültürel çalışma yürütülmesi, önümüzdeki yıllarda tasarının
gündeme gelmesini şimdiden engelleyecektir. Devlet-i
Ali Osmaniye hakimiyetinde asırlar boyunca huzur içinde
yaşayan kardeş Ermeni ve Türk halklarının tekrar aynı
kardeşliği sağlamaması için hiçbir engel yoktur. Yeter
ki gerçekler tüm açıklığıyla dünyaya anlatılsın ve karşılıklı
hoşgörü için gereken adımlar atılsın!
Dipnotlar
1-ASLAN,
Kevork; L'Arménie et les Arméniens, istanbul, 1914 
2-Urfalı Mateos, (Mathieu d'Edesse),
Chronicles, No:129 
3-Nalbantyan, Louise, Armenian-Revolutionary
Movement, University of California Press, 1963, sayfa
110-111 
4-Mehmet Hocaoğlu, Tarihte Ermeni Mezalimi
ve Ermeniler, İstanbul, 1976, s. 570-571 
5-Dokuz Soru ve Cevapta Ermeni Sorun,
Dış Politika Enstitüsü, Ankara 1989, s.23. 
|