HZ.
HIZIR HALK ARASINDA
Hızır Aleyhisselam, İslam alimlerinin büyük çoğunluğunun
görüşlerine göre peygamber olması kuvvetle muhtemel olan,
hikmet ve ilim sahibi mübarek bir şahıstır. "İlm-i
ledün" ilmine sahiptir. "İlm-i ledün", bir
başka ifadeyle "ilm-i batın", Allah’ın seçtiği
kişilere vermiş olduğu özel bir ilimdir. Bu ilme sahip kişiler
de, Allah’ın verdiği ilham ile gaybın bilgisine sahip olan
özel kişilerdir. Rabbimiz'in takdir ettiği kadarıyla, olayların
gidişatını ve gelecekteki sonuçlarını önceden bilir, buna
göre hareket ederler.
Kehf Suresi'nin 65. ayetinde "Katımızdan
kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine
bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul..."
şeklinde bildirilen kişinin Hz. Hızır olduğu konusunda tüm
Ehl-i Sünnet alimleri hemfikirdir. Kuran-ı Kerim'de Hz.
Musa'nın Hz. Hızır ile buluştuğu, kendisiyle beraber bir
yolculuğa çıktığı, Rabbimiz'in Hz. Hızır'a vahyettiği ilimden
faydalanmak istediği bildirilmiştir.
Hz. Hızır'ın, Hz. Musa ile olan yolculuğu
dışında hadis-i şeriflerde de Hz. Hızır hakkında aktarılmış
pek çok sahih (sağlam, güvenilir) bilgi bulunmaktadır. İslam
tarihi boyunca Hz. Hızır ile ilgili en çok tartışılan konulardan
biri, Hz. Hızır'ın hayatta olup olmadığıdır. Hadislerde
yer alan bilgilere ve büyük İslam alimlerinin yorumlarına
göre Hz. Hızır hayattadır.
Hz. Hızır'ın hayatta olduğunu ifade eden
büyük müçtehid ve hadis alimleri arasında;
• Ünlü hadis alimi, Şehylülislam Takıyuddin
Ebu Ömer İbn-üs Salah,
• Büyük hadis hafızı, İbn-i Hacer Askalani,
• Büyük hadis alimi, Kamil El-Hafız
Ebu Cafer Tahavi,
• Ünlü hadis, tefsir ve fıkıh alimi ve
hafızı, İmam Celalledin Suyuti,
• İmam Rabbani,
• Büyük tefsir alimi, İbn-i Kesir,
• Ruhu'l Beyan Tefsiri yazarı, İsmail
Hakkı Bursevi,
• Ünlü İslam alimi, Bediüzzaman Said
Nursi
gibi büyük şahıslar bulunmaktadır.
Örneğin İbn-i Kesir, Hz. Hızır'ın hayatta
olduğunu şu şekilde ifade etmektedir:
Hızır (a.s)'ın şimdi de hayatta olduğu
hakkında cumhurun (alimlerin çoğunluğunun) ittifakı vardır.
Bu davaya da vaki olmuş (gerçekleşmiş) birçok haber ve rivayet
ve hadiseleri naklederek şahid göstermişlerdir. (El-Bidaye
Ve-n Nihaye, 1/328)
Kuran'da Hz. Hızır Kıssası
Kuran-ı Kerim'de, Hz. Musa ile Hz. Hızır'ın
yolculuğu detaylı olarak bildirilmiş, Hz. Hızır'ın Allah'tan
bir nimet olarak sahip olduğu "İlm-i ledün" ve bu
ilimle verdiği hikmetli kararlar açıklanmıştır. Konuyla ilgili
bir ayet şu şekildedir:
Derken, Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz
ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan
bir kulu buldular.
(Kehf Suresi, 65)
Kehf Suresi'nin bundan önceki ayetlerinde, Hz.
Musa'nın bir yardımcısıyla birlikte yaptığı yolculuk bildirilmektedir.
Bu ayette Hz. Musa ve yardımcısının Hz. Hızır ile karşılaştıkları
bildirilmektedir. Hz. Hızır Allah'ın kendisine rahmet verdiği
bir kişidir. Yüce Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatı Hz. Hızır
üzerinde tecelli etmektedir. Allah, Hz. Hızır'a Kendi Katından
üstün bir ilim vermiş ve onu üstün bir kul kılmıştır.
Musa ona dedi ki: "Doğru yol (rüşd) olarak
sana öğretilenden bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?"
(Kehf Suresi, 66)
Ayetlerde yer alan bilgilerden, Hz. Musa'nın
buluşacağı bu kutlu kişi hakkında daha önceden vahiy ile detaylı
bilgi aldığı anlaşılmaktadır. (Allahu alem) Söz konusu durumu
ortaya koyan pek çok delil vardır. Örneğin Hz. Musa, bulunduğu
yere göre oldukça uzak olmasına rağmen buluşacağı yere gitmek
için bir çaba sarf etmiştir. Çünkü orada buluşacağı kişinin
kendisine çok fazla fayda vereceğine emindir. Bunun herhangi
bir buluşma olmadığını, çok özel bir buluşma olduğunu bilmektedir.
O nedenle her türlü zorluğu göze almakta, uzun bir yol katetmektedir.
Ayrıca Hz. Musa, buluşur buluşmaz karşısındaki
kişiyi hemen tanımış, onun üstün ahlakını ve ilmini fark etmiş
ve kendisine tabi olmayı talep etmiştir. Bu da karşısındaki
kişinin ilim öğretilen, kutlu bir kişi olduğunun kendisine
önceden bildirilmiş olabileceğini göstermektedir. (En doğrusunu
Allah bilir.)
Buluşacağı bu kişinin doğru yolda olan ve doğru
yola ileten bir kişi olduğu, bu kişiye tabi olması gerektiği
ve ondan bilgi öğrenmesi gerektiği Hz. Musa'ya vahiy yoluyla
bildirilmiş olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.) Üstelik
ondan aldığı bu bilgi ve ilim ile Hz. Musa'nın doğru yola
ulaşacağını da bildiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle de o şahsı
gördüğünde, ona tabi olmak istediğini hemen söylemiştir.
Dedi ki: "Gerçekten sen, benimle birlikte
olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin." (Kehf Suresi,
67)
Ayetlerde bildirildiğine göre, Hz. Hızır da
Hz. Musa hakkında detaylı bilgiye sahiptir. (Allahu Alem)
Üstelik konuşmalarından, Hz. Hızır'ın geleceğe dair bilgilere
de Allah'ın bildirmesiyle sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Hz. Hızır, Hz. Musa'nın talebini dinledikten
sonra, öncelikle ona kendisiyle birlikte olmaya sabır gösteremeyeceğini
söylemiştir. Daha hiçbir olay olmadan, Hz. Musa'nın nasıl
bir tavır göstereceğini bilmeden ve görmeden Hz. Hızır'ın
böyle bir açıklamada bulunması çok dikkat çekicidir. Bunun
nedeni ise Rabbimiz'in bir lütfu olarak Hz. Hızır'ın geleceği
bilmesidir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Bu bilginin Hz. Hızır tarafından bilinmesi,
herolayın Allah'ın dilemesiyle gerçekleştiğine de bir işaret
niteliğindedir. Çünkü Allah, gelecek hakkındaki bilgiyi ancak
dilediği kullarına, dilediği kadarıyla vermektedir. Hz. Hızır'ın
gelecekten haber vermesi de ancak Allah'ın takdiriyle mümkündür.
Kuran'ın çeşitli ayetlerinde bildirildiği gibi, Allah kullarından
dilediğine gaybın haberlerini verebilir.
Hz. Musa'nın, kıssanın sonraki bölümlerinde karşılaşacağı
olaylar çoktan sonuçlanmıştır ve Allah Katında her anıyla
bilinmektedir. Yaşayacağı olaylar, Hz. Musa'nın kaderinde
yazılmıştır. Bu da insanın, Allah'ın kaderinde takdir ettiği
dışında hiçbir şey yaşayamayacağına açık bir delildir. Müminlerin,
bu ilmi kavramış, Allah'a ve kadere teslim olmuş, mütevekkil
kişiler olması gerektiği ayetlerde şu şekilde bildirilir:
De ki: "Allah'ın dilemesi
dışında, kendim için zarardan ve yarardan (hiçbir şeye) malik
değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince,
artık ne bir saat ertelenebilirler, ne öne alınabilirler.
(Yunus Suresi, 49)
(Böyleyken) "Özünü kavramaya
kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?" (Kehf
Suresi, 68)
İnsanın gün içinde başına pek çok olay gelir. Zorluklarla,
sıkıntı verici durumlarla, neşe ve huzur veren olaylarla karşılaşır.
Ancak insanların büyük bir bölümü Allah'ın varlığını ve her
olayın Allah Katında bir kader üzere belirlendiğini düşünmedikleri
için, başlarına gelen olayları şans ya da tesadüf gibi gerçek
dışı kavramlarla açıklamaya çalışırlar. Bu da olup bitenlere
hayır gözüyle bakmalarını, yaşadıklarından hikmetli sonuçlar
çıkarabilmelerini engeller. Bu nedenle de sürekli sıkıntıya,
üzüntüye düşer, mutsuz olurlar. Bu, iman edenlerle iman etmeyen
kişiler arasındaki çok büyük bir farktır. Çünkü iman edenler
her olayın Allah'ın dilemesiyle ve çok büyük bir hayırla yaratıldığının
bilincindedirler.
Unutmamak gerekir ki, Allah sonsuz, insan ise
sınırlı bir akla sahiptir. İnsan ancak olayların görünen kısmı
ile muhatap olabilmekte ve ancak kendi anlayışı ile bu olayları
değerlendirebilmektedir. Bazı insanlar sınırlı bilgi ve anlayışı
ile kimi zaman hayır ve güzellik olan bir olayı olumsuz, kötü
bir olayı ise olumlu ve hayırlı olarak nitelendirebilmektedirler.
Bu durumda doğruları görebilmek için iman eden bir insanın
yapması gereken şey, Allah'ın sonsuz akıl ve bilgisine teslim
olarak, her olaya hayır gözüyle bakmaktır. Çünkü olumsuz gibi
görünen her olay da iman eden bir insan için gerçekte bir
"kader dersi"dir. Nitekim Allah bir Kuran ayetinde
şöyle bildirmiştir:
...Olur ki hoşunuza gitmeyen
bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey
de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.
(Bakara Suresi, 216)
(Musa:) "İnşaAllah, beni
sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı
gelmeyeceğim" dedi. (Kehf Suresi, 69)
Ayette görüldüğü üzere, Hz. Musa, Hz. Hızır'ın
söylediği sözler karşısında hemen Müslümanca bir tavır göstermekte
ve "İnşaAllah" -yani "eğer Allah dilerse"-
şeklinde cevap vermektedir. Bu kelime, müminlerin Allah'a
olan teslimiyetlerinin, kaderin her an işlediğini bildiklerinin,
Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerinin farkında
olduklarının bir ifadesidir.
Kehf Suresi'nin 23 ve 24. ayetlerinde bildirildiği
gibi, hiçbir şey için "bunu yarın mutlaka yapacağım"
dememek, "Allah dilerse (inşaAllah)" demek Allah'ın
bir emridir.
Hz. Musa'nın bu cevabıyla Allah, Müslümanların
bir işe başlamadan, bir karar vermeden, ertesi gün için bir
plan yapmadan önce mutlaka "inşaAllah" demelerinin
önemini bildirmektedir. Çünkü insana o işi gerçekleştirme
gücünü ve becerisini veren de, sonuçta başarıya ulaştıracak
olan da yalnızca Allah'tır.
Müslümanların bu çok önemli gerçeği bir an
bile akıllarından çıkarmamaları, kainattaki her olayın herşeyden
haberdar olan Allah'ın kontrolünde ve bilgisinde olduğunu
unutmamaları gerekmektedir.
Dedi ki: "Eğer bana uyacak olursan, hiçbir
şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle-anlatıp söz
edinceye kadar." (Kehf Suresi, 70)
Hz. Musa ve Hz. Hızır kıssası ile peygambere
ve elçilere uymanın önemine bir kez daha dikkat çekilmektedir.
Bu tabiyet esnasında müminlerin titiz bir saygı göstermeye
ehemmiyet vermeleri gerekmektedir. Ayetlerde elçilere itaatin
önemi şu şekilde bildirilmektedir:
Kim Resule itaat ederse, gerçekte
Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların
üzerine koruyucu göndermedik. (Nisa Suresi, 80)
Allah'a ve elçisine itaat edin,
ki merhamet olunasınız. (Al-i İmran Suresi, 132)
Müminler, elçiye itaat ederken aslında Rabbimiz'e
itaat ettiklerini bilmeli, elçilerin aldıkları her kararı,
yaptıkları her işi hayır ve hikmet gözüyle değerlendirmeli
ve onlara gönülden tabi olmalıdırlar.
Nitekim
Hz. Musa ve Hz. Hızır kıssasındaki ayetlerde de tabi olunan
kişinin gerekli gördüğü zaman yaptığı işlerin, aldığı kararların
ve söylediği sözlerin hikmetini öğütle açıklayacağı bildirilmektedir.
Örneğin Kehf Suresi'nin bu ayetinde, Hz. Hızır'ın "ben
sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar" dediği belirtilerek,
Hz. Musa'ya karşılaştığı olayların hikmetinin açıklanacağı
bildirilmiştir.
Böylece ikisi yola koyuldu.
Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa)
Dedi ki: "İçindekilerini batırmak için mi onu deldin?
Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın." (Kehf Suresi,
71)
Kehf Suresi'nin bu ayetinden, Hz. Musa'nın Hz.
Hızır ile olan yolculuğu sırasında yanına genç arkadaşını
almadığı anlaşılmaktadır. Bu seçimin pek çok hikmeti olabilir.
Ancak bunlardan biri, ikili eğitimin önemine işaret etmesidir.
(Allahu Alem)
Gerçekten de ikili eğitim, olabilecek en iyi
eğitim şeklidir. Kalabalık bir topluluk içindeyken insanların
konsantrasyonlarının dağıldığı, dikkatlerini toplamakta zorlandıkları
bilinen bir gerçektir. Üç kişi olunduğunda dahi insanın dikkatinin
dağıldığı, eğitimini aldığı konuya yoğunlaşmakta zorlandığı
bilinmektedir. İşte bu nedenle Kuran'da teke tek eğitime işaret
edilmektedir. Bu şekilde kişi çok daha kolay konsantre olur,
dikkatini verir ve eğitimi veren kişiyle doğrudan iletişim
halinde olduğu için konuları çok daha hızlı kavrayabilir.
Nitekim tüm dünyada geçerli olan özel ders alma sisteminin
önemi de bu olumlu yönlerinden kaynaklanmaktadır.
Ayette bildirilen bir konu daha vardır: Hz.
Musa, Hz. Hızır'ın çok değerli bir kişi olduğunu, hayırla
görevlendirildiğini çok iyi bilmektedir.
Ayette bildirilen olay, Hz. Hızır'ın ilk karşılaştıklarında
ona söylediği sabır gösteremeyeceği olaylardan birinin kaderinde
gerçekleştiği andır. Hz. Hızır'a geleceğe dair verilen bilginin
bir kısmı böylece gerçekleşmiştir.
Dedi ki: "Gerçekten benimle birlikte olma
sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana
söylemedim mi?" (Musa:) "Beni, unuttuğumdan dolayı
sorgulama ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma" dedi.
(Kehf Suresi, 72-73)
Kehf Suresi'ndeki bu ayetlerde, Hz. Hızır'ın
konuşmalarındaki kesinlik dikkati çekmektedir. Hz. Hızır,
gerçekleşecek olan olayları bildirirken çok emin bir üslupla
konuşmaktadır. Hz. Musa'nın hiçbir şekilde sabredemeyeceğini
"kesinlikle" diyerek ifade etmektedir.
73. ayette ise herşeyin Allah'ın emriyle gerçekleştiğine tekrar
işaret edilmektedir. İnsanın kendi iradesiyle ağzından tek
bir kelime çıkması, ya da ağzından çıkacak bir kelimeyi engellemesi
kesinlikle mümkün değildir. Çünkü insana nutku veren ve onu
konuşturan Allah'tır. Allah canlı-cansız dilediği her varlığa
dilediğini söyletmeye güç yetirendir. Nitekim Kuran ayetlerinde
Allah'ın kıyamet gününde insanların işitme, görme duyularına
ve derilerine nutuk verdiği bildirilmektedir. Bu durum ayetlerde
şu şekilde buyrulmaktadır:
Sonunda oraya geldikleri zaman, işitme, görme
(duyuları) ve derileri kendi aleyhlerine şahitlik edecektir.
Kendi derilerine dediler ki: "Niye aleyhimizde şahitlik
ettiniz?" Dediler ki: "Herşeye nutku verip-konuşturan
Allah, bizi konuşturdu. Sizi ilk defa O yarattı ve O'na döndürülüyorsunuz.
Siz, işitme, görme (duyularınız) ve derileriniz aleyhinize
şahitlik eder diye sakınmıyordunuz. Aksine, yaptıklarınızın
birçoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz." (Fussilet
Suresi, 20-22)
Başka ayetlerde de Allah'ın izin vermesi dışında
hiçbir varlığın konuşmaya güç yetiremeyeceğini Rabbimiz şöyle
bildirmektedir:
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların
Rabbi Rahman olan (Allah); O'na hitap etmeye güç yetiremezler.
Ruh ve meleklerin saflar halinde duracakları gün; Rahman'ın
kendilerine izin verdikleri dışında olanlar konuşmazlar. (Konuşacak
olan da,) Doğruyu söyleyecektir. (Nebe Suresi, 37-38)
Unutmayı ve hatırlamayı Allah meydana getirir.
Allah geçmişten bugüne kadar yaşamış olan tüm insanların zihinsel
faaliyetlerinin tamamına hakim olandır. Unutması da, soruyu
sorması da Hz. Musa'nın kaderinde an an yazılmıştır. Hiçbir
insanın, beynine hakim olup bu unutmanın önüne geçmesi ya
da söyleyeceği söze engel olması mümkün değildir. Allah dilediği
an, dilediği kişiye, dilediği konuyu unutturur. Dilerse tüm
hafızasını bir anda elinden alır, dilerse hiç bilmediği konuları
onun hafızasında ilim olarak yaratır. Bunların hepsi Allah'ın
dilemesiyle gerçekleşir.
Hz. Musa'nın ayette geçen "bu işimde bana
zorluk çıkarma" şeklindeki sözlerinden ise, Hz. Hızır'la
olan eğitimin kesilmesini istemediği anlaşılmaktadır.
Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim
bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi.
(Musa) Dedi ki: "Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz
bir canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın."
(Kehf Suresi, 74)
Her insana canını veren ve verdiği canı alacak
olan sadece Allah'tır. Allah dilemedikçe bir insanın bir diğerini
öldürmesi mümkün değildir. Allah Enfal Suresi'nde bu durumu
şu şekilde bildirir:
Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü;
attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Mü'minleri Kendinden
güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.) Şüphesiz Allah,
işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 17)
Hz. Hızır da Allah'ın emri ve dilemesiyle hareket
eden, salih bir kuldur. Yaptığı her hareket, söylediği her
söz ancak Allah'ın emriyle gerçekleşmektedir. Üstelik bu ölümün
bir cana karşılık olup olmadığını Allah dilemedikçe hiç kimsenin
bilmesi mümkün değildir. Aynı şekilde öldürülen çocuğun "tertemiz
bir can" olup olmadığını da Allah bildirmedikçe, hiç
kimse bilemez.
Dedi ki: "Gerçekte benimle birlikte olma
sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana
söylemedim mi?"(Musa:) "Bundan sonra sana birşey
soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana
bir özre ulaşmış olursun" dedi. (Kehf Suresi, 75-76)
Kullarına dilediği zaman sabır gösterme gücünü
veren, dilediği zaman da bu gücü geri alan Allah'tır. Kuran'da
müminlerin bu güzel özellikleri pek çok ayette vurgulanmakta,
ancak sabrı verenin Allah olduğu belirtilmektedir. Örneğin
Bakara Suresi'nde Talut'un ordusunun savaş sırasında sabrı
Allah'tan diledikleri bildirilir:
Onlar, Calut ve ordusuna karşı meydana (savaşa)
çıktıklarında, dediler ki: "Rabbimiz, üzeri- mize sabır
yağdır, adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kafirler topluluğuna
karşı bize yardım et." (Bakara Suresi, 250)
Kehf Suresi'nin 76. ayetinde ise Hz. Musa'nın,
meydana gelen bu durumdan Hz. Hızır'ın rahatsızlık duyduğunun
farkında olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Hızır'ın yaptığı hatırlatmalara
ve sabır gösteremeyeceği yönünde kesinlik arz eden konuşmalarına
rağmen, Hz. Musa sabır göstereceğini ifade etmiş, ancak iki
olaydan sonra bir çözüm yolu bulmaya karar vermiştir. Bunun
için de Hz. Hızır'ın bu eğitimden vazgeçmemesine yönelik yeni
bir ikna üslubu kullanmıştır.
Hz. Musa'nın isteği, Hz. Hızır'a güvence ve
garanti vererek bu dersten vazgeçmesini engellemektir. Hz.
Musa eğitimin olabildiğince devam etmesini ve Hz. Hızır gibi
özel ilim verilmiş kutlu bir kuldan mümkün olduğu kadar istifade
edebilmeyi istemektedir. Bunun için de ikna edici bir şart
koşmayı çözüm yolu olarak bulmuştur.
(Yine) Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet
bir kasabaya gelip yemek istediler, fakat (kasaba halkı) onları
konuklamaktan kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş
bir duvar buldular, hemen onu inşa etti. (Musa) Dedi ki: "Eğer
isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret alabilirdin."
(Kehf Suresi, 77)
Yollarına devam eden Hz. Musa ve Hz. Hızır,
girdikleri kasabada güzellikle karşılanmamışlardır. Bu karşılamadan,
yaptıkları yolculuğun çok zorlu bir yolculuk olduğu anlaşılmaktadır.
Çünkü kasaba halkı onları konuklamaktan, hatta onlara yemek
vermekten dahi kaçınmıştır.
Bu ayette Allah, doğruyu ve faydalı ilmi bulmak
için her türlü zorluğa talip olunmasının makbuliyetine işaret
etmektedir. (Allahu Alem) Hz. Musa da, Hz. Hızır ile birlikte
olabilmek, onun ilminden istifade edebilmek ve öğütlerinden
faydalanabilmek için her türlü zorluğa razıdır. Bu tüm inananlar
için de bir öğüt niteliğindedir. Müslümanlar da benzer bir
durumla karşılaştıklarında aynı kararlılığı ve güzel ahlakı
göstermelidirler.
Ayette ayrıca Hz. Hızır'ın son derece yetenekli,
maharetli ve süratli bir kimse olduğuna işaret edilmektedir.
Bu, hem daha önce gemiyi içindekilere hiç sezdirmeden tahrip
edebilmesinden, hem de duvarı inşa ederken yaptığı işin hızından
ve dayanıklılığından anlaşılmaktadır. Allah Kuran'da "hemen
onu inşa etti" diye bildirerek bu hıza ve tecrübeye işaret
etmiştir. Ayrıca Hz. Hızır, gemiyi delerken de çok büyük bir
hüner göstermiştir. Gemiyi tahrip etmemiş, sadece birkaç küçük
hasarla, karşı tarafın beğenmeyeceği bir hale getirmiştir.
Buradan Hz. Hızır'ın duvarın ve geminin yapıldığı malzemeye
tam bir hakimiyeti olduğu anlaşılmaktadır.
Ayetin devamında Hz. Musa üçüncü ve son kez
Hz. Hızır'a bir soru sormaktadır. Oysa Hz. Hızır ücret alıp
almaması gerektiğini zaten Allah'ın kendisine verdiği ilimle
gayet iyi bilmektedir.
Bir kişinin yaptığı iş karşılığında ücret alması
zarureti yoktur. Bazı durumlarda ücret alınırken, bazılarında
alınmayabilir. Bu, duruma ve koşullara göre değişebilir. Mümin
tüm yaptıklarını sırf Allah rızası için yapar. Yaptığı herhangi
bir iş ücretli olabildiği gibi ücretsiz de olabilir. Ücretli
olduğunda da alınan para yine sadece Allah rızası için kullanılır.
Dedi ki: "İşte bu, benimle senin aranda
ayrılma (zamanı)mız. Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin
bir yorumu haber vereceğim. (Kehf Suresi, 78)
Hz. Musa'nın sorduğu bu son soru, aralarında
ayrılma vaktinin geldiğinin de bir işareti niteliğindedir.
Zaten ayrılma gerekçesini Allah Hz. Musa'ya söyletmiş, tek
bir kez daha soru sorarsa ayrılacaklarına dair kendisi söz
vermiştir. Gerekçeyi ise Hz. Hızır açıklamıştır.
Bu ayette, Hz. Hızır'ın, Hz. Musa'ya "yorumu yapılmadığı
için sabredemedin" diyerek öğütle açıklamada bulunacağı
bildirilmektedir. Bu sözleriyle, tüm bunların, hikmetleri
açıklanırsa sabredebilecek şeyler olduğunu ifade etmiştir.
Hz. Hızır ve Hz. Musa'nın yol boyunca yaşadıkları,
ikisinin de kaderinde belirlenmiş ve Allah Katında yazılmıştır.
Bunların hiçbir şekilde farklı yaşanması ihtimali yoktur.
İkisinin ayrılma anı da, tıpkı birleşme anı ve birleşme yeri
gibi, Allah Katında bellidir. Allah ikisinin de kaderlerinde
bu anları sonsuz evvelde belirlemiştir.
"Gemi, denizde çalışan yoksullarındı,
onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi
zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı." (Kehf Suresi,
79)
Bu ayette görüldüğü gibi, ayrılma kararını belirledikten
sonra Hz. Hızır olayların hayır ve hikmetlerini birer birer
açıklamaya başlar. Birinci olayda Hz. Hızır bir gemiyi delmiştir.
Ancak bu gemiyi delmesinin çok önemli birkaç nedeni vardır.
Hz. Hızır'ın bu davranışının hikmetlerini açıklamadan
önce, onun merhametli karakteri üzerinde durmak gerekir. Hz.
Hızır hemen yoksulların yardımına koşmuş, onların sıkıntı
içine düşmelerini, zorba kimselerden zulüm görmelerini engellemek
istemiştir. Bu hareketi, onun yoksul ve ihtiyaç içinde olanlara
karşı duyduğu muhabbeti, şefkatli ve merhametli karakterini
ortaya koymaktadır.
Allah'ın üstün ilme sahip kullarından biri olan Hz. Hızır
da tüm elçiler gibi şefkatli ve merhametli, Allah'ın Katından
rahmet verdiği bir insandır. O nedenle de yoksulluk ve ihtiyaç
içinde olan bu insanlara yardım etmek için hemen gemilerinde
bir delik açmış, böylece gemiyi eksik ve kusurlu göstererek
zalimlerin el koymasından kurtarmıştır.
Hz. Hızır'ın gemiyi delişinde de çok büyük bir
akıl, feraset, basiret ve ileri görüşlülük hemen dikkati çekmektedir.
Çünkü gemiyi makul ölçülerde, tekrar tamir edildiğinde kolayca
kullanılabilecek şekilde tahrip etmiştir. Böylece gemiyi gören
kişi kusurlu zannedecek ve el koymaktan vazgeçecektir. Ancak
gemi sahipleri zorba kişilerin mallarını gasp etme tehlikesi
ortadan kalktıktan sonra gemiyi kolaylıkla yeniden tamir edip,
kullanabilecek hale getireceklerdir.
Ayette işaret edilen bir diğer önemli konu ise,
yoksul halkın bulunduğu bölgede zorba bir rejim olmasıdır.
Yapılan uygulamalardan anlaşıldığı kadarıyla, bu, bir dikta
rejimi olabilir. Bu bölgedeki despot yönetim, iman edenlerin
mallarını bir gerekçe göstermeden gasp ediyor olabilir. Bu
nedenle de müminler zorluk içinde yaşıyor ve bu durumdan bir
çıkış yolu bulmakta zorlanıyor olabilirler. (Allahu Alem)
İnsanların mallarının bu şekilde gerekçe gösterilmeden
gasp edilmesi, eski dönemlerdeki despot derebeylik veya monarşilerde
veya çağımızdaki faşist ve komünist rejimlerde sıkça görülen
bir uygulamadır. Söz konusu totaliter yönetimler, savunmasız
halkların mallarına el koyarak, onları açlık ve yokluk içinde
bırakmışlardır. Bu örnek zorba yönetim anlayışının tarihin
en eski dönemlerinden beri gelen bir düşünce olduğunun da
bir delilidir.
"Çocuğa gelince, onun anne ve babası
mü'min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık
ve inkar zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk."
(Kehf Suresi, 80)
Ayette çocuğun ailesinin mümin kimseler olduğu
bildirilmektedir. Bu bilgi ile, o devirde de hak dinin olduğuna
işaret edilmektedir.
Hz. Hızır'ın çocuğun canını almasıyla ilgili ayetleri açıklarken,
üzerinde durulması gereken bir diğer konu ise çocuğun ölümünün
Allah'ın bir takdiri olduğudur. Allah, o çocuğun ölümünü kaderinde
yer ve zaman olarak yazmıştır. Allah "Sizi
çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O'dur. Adı konulmuş
ecel, O'nun Katındadır..." (Enam Suresi, 2) ayetiyle
insanlara bu gerçeği hatırlatmaktadır. Kuran'da bildirildiği
gibi her insanın canını melekler alır. Allah, Enfal Suresi'nde
bu gerçeği şu şekilde bildirir:
Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına
vurarak: "Yakıcı azabı tadın" diye o inkar edenlerin
canlarını alırken görmelisin. (Enfal Suresi, 50)
Ancak meleklerin canı alması da bir sebeptir,
gerçekte ise canı alan ancak Allah'tır.
Allah bu çocuğun canının alınmasını Hz. Hızır'ın
eliyle takdir etmiştir. Ancak Hz. Hızır olmayıp, başka biri
de bu ölüme vesile olabilirdi. Bir kaza sonucu, kalbinin durması
nedeniyle ya da düşüp başını yaralayarak bir anda hayatını
yitirebilirdi. Allah'ın "... Onların ecelleri gelince
ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler"
(Nahl Suresi, 61) ayetiyle bildirdiği gibi, bir kişinin eceli
geldiği zaman, bu tarihi kimsenin engellemesi ya da öne alması
mümkün değildir. Ayrıca bu olayda Allah, ölüm meleklerini
görünmeyen sebep kılmış, görünen yüzünde ise, Hz. Hızır'ı
çocuğun canını alıyor gibi göstermiştir. Gerçekte ise Hz.
Hızır vahiyle hareket eden bir kuldur ve Allah'ın emrinin
dışına kesinlikle çıkamaz. Allah dilemedikçe, kendi iradesiyle
birşey yapması mümkün değildir. Allah bu çocuğun canını almak
için onu vesile kılmıştır.
Hz. Hızır ise ileride iman etmeyeceğine dair
kesin bilgiye sahip olduğu bir çocuğu, Allah'ın emriyle öldürmektedir.
O çocuğun hem ailesine ve çevresine zulmetmesini engellemek,
hem de günahlara boğulmasına mani olmak istemektedir. Bunun
için Allah’ın izniyle önceden tedbir almaktadır.
Böylece, onlara Rablerinin ondan temiz olmak
bakımından daha hayırlısı, merhamet bakımından da daha yakın
olanını vermesini diledik." (Kehf Suresi, 81)
İnsanların
büyük bir bölümü ölüm, yakınlarını kaybetme gibi olayların
hayır ve hikmet yönünü görmekte zorlanırlar. Oysa dünya üzerinde
gerçekleşen her olayda olduğu gibi, ölümde de çok büyük hikmetler
ve hayırlar gizlidir. Bu hikmetlerden biri ayette "Allah'ın
daha güzelini ve daha temizini vermek" istediği şeklinde
bildirilmektedir.
"Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu,
altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi.
Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi
definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları
ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin
sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu."
(Kehf Suresi, 82)
Hz. Hızır'ın açıkladığı son hikmet ise öksüz
çocuklara ait olan duvarı inşa etmesi ile ilgilidir.
Bu ayette salih müminlere ait öksüz ve yetim
çocukların korunmalarına dikkat çekilmektedir. Allah yetimler
hakkında Bakara Suresi'nde şu şekilde buyurmaktadır:
... Ve sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onları
ıslah etmek (yararlı kılmak) hayırlıdır. Eğer onları aranıza
katarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah bozgun
(fesad) çıkaranı ıslah ediciden bilir (ayırt eder). Eğer Allah
dileseydi size güçlük çıkarırdı. Şüphesiz Allah güçlü ve üstün
olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Bakara Suresi,
220)
Ayette de bildirildiği gibi iman edenler yetimlerin
hakkını korumada, onların ahlakını güzelleştirmede azami titizlik
gösterirler. Bu onların güzel ahlaklarının, Allah'ın emir
ve tavsiyelerini uygulamadaki titizliklerinin bir sonucudur.
Müslümanlar, "... Hayır olarak
infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara
ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah
onu şüphesiz bilir" (Bakara Suresi, 215) ayetinde
bildirildiği gibi yetimlere infakta bulunurlar. "Kendileri,
ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire
yedirirler" (İnsan Suresi, 8) ayetinde ise kendileri
ihtiyaç içinde bulunsalar bile, öncelikle onları koruyup kolladıkları
bildirilmiştir.
Hz. Hızır da İslam ahlakının bir gereği olarak
yetim çocukların geleceğini düşünmekte ve onlar için çok önemli
bir yatırım yapmaktadır. Eğer Hz. Hızır duvarı tamir etmeseydi,
duvar yıkılıp yetim çocukların babalarına ait hazine ortaya
çıkacak, çocukların malları da zalim kimseler tarafından yağmalanacaktı.
İşte bu nedenle Hz. Hızır hazine için, çocuklar ergenliğe
erişinceye kadar korunup, gizlenebilecek sağlam bir yer yapmış,
onların gelecekleri için önemli bir tedbir almıştır.
Hz. Hızır'ın yoksullara ve yetimlere gösterdiği
bu şefkat ve merhamet daha önce de vurguladığımız gibi, Allah'ın
Rahim (sonsuz merhamet sahibi) sıfatının bir tecellisidir.
Hz. Hızır'ın bu duvarı sağlam inşa etmesi ile, çocukların
mallarını korumak için güçlü bir tedbir almanın önemine işaret
edilmektedir. Hz. Hızır Allah'a tevekkül etmiş ve bu nedenle
de çocuklar için çok sağlam, Allah Katında belirlenmiş zamana
kadar zarar görmeyecek, muhkem bir duvar inşa etmiştir.
Ayrıca bir duvarın yıkılması başta oradan geçen
insanlar olmak üzere çevresindeki bitkilere, yakınlarında
olan hayvanlara çok büyük zarar verip, ölüm ya da yaralanmalara
neden olabilir. Bu ayette de yıkık duvarların tekrar inşa
edilirken sağlam yapılmaları gerektiğine işaret ediliyor olabilir.
(Allahu Alem)
Ayette ayrıca Hz. Hızır'ın "Bunları ben,
kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım" dediği de
bildirilmektedir. Bu, daha önce de vurguladığımız gibi, Hz.
Hızır'ın herşeyi yapanın Allah olduğunu, herşeyin kaderde
olup bittiğini bildiğini gösteren bir konuşmadır. Hz. Hızır
hiçbir kararı kendi dilemesiyle vermediğini en güzel şekilde
ifade etmektedir.
Görüldüğü gibi Hz. Musa, Hz. Hızır ile buluşmasında
Allah'ın izniyle çok önemli ve hikmetli bir eğitim almış,
Hz. Hızır'ın Rabbimiz'in dilemesiyle bazı gayb bilgilerine
sahip özel bir insan olduğuna şahitlik etmiştir. Hadislerde
yer alan bilgilere, İslam alimlerinin çeşitli açıklamalarına
ve İslam tarihi kaynaklarına göre, Hz. Hızır dönem dönem peygamberlere
ve Allah'ın salih kullarına yardımcı ve destekçi olmaktadır.
Sonuç
Rabbimiz'in, "...
Allah'ın size verdiği nimeti ve size öğüt olarak indirdiği
Kitab'ı ve hikmeti anın..." (Bakara Suresi, 231)
ayetiyle bildirdiği hükmü gereği bu yazıda Hz. Musa ve Hz.
Hızır kıssasının bazı hikmetleri üzerinde durulmuştur. Ayetlerde
bildirilen bu hikmetleri anlamaya ve her an yaşamaya çalışmak,
aynı zamanda insanlara da anlatmak, tüm Müslümanlar için bir
sorumluluktur. Allah Kuran'da şu şekilde buyurmaktadır:
Andolsun, onların kıssalarında
temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'an) düzüp
uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin
doğrulayıcısı, herşeyin 'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve
iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf
Suresi, 111)
|