| |
İSLAM BİRLİĞİ'NİN BİR AN ÖNCE TESİS EDİLMESİ İÇİN YAPILMASI
GEREKENLER
1. BÖLÜM
Giriş
Dünya Müslümanlarının, güçlü ve aktif bir
İslam Birliği sağlayamamış olmaları, günümüzde İslam coğrafyasında
yaşanan çeşitli sorunların temelinde yer alan önemli bir eksikliktir.
Güçlü bir birlik sağlandığında bugün yaşanan sorunların benzerleriyle
ya hiç karşılaşılmayacak ya da karşılaşılan tüm sorunlar tahmin
edilenden çok daha kısa süre içinde çözüme kavuşturulacaktır.
Tarih açıkça göstermektedir
ki, İslam dünyası, ancak kendi özündeki değerlere sahip
çıktığında yükselebilir. Ve bu değerlerin en önemlilerinden
biri, Kuran ahlakının gereği olan Müslümanların birlik
ve beraberliğidir. |
Bugün İslam dünyasının önündeki en büyük sorun Müslümanların
güçlü bir birlik oluşturamamış olmalarıdır. İslam Birliği'nin
sağlanması elbette, farklı mezhepler ve uygulamaların son
bulması anlamına ya da Müslümanların çoğunlukta olduğu devletlerin
bağımsızlıklarını ve özgür iradelerini kaybetmeleri anlamına
gelmez. Önemli olan, bu farklılıkların inanç birliği altında,
çoğulcu bir hoşgörü ve dayanışma içinde toplanmasının sağlanmasıdır.
Kuran ahlakının gereği de budur.
Görüş, düşünce ve uygulama farklılıkları her toplum içinde
karşılaşılan olağan durumlardır. İslam ahlakının gereği tüm
farklılıklara rağmen Müslümanların, birbirlerinin kardeşleri
oldukları gerçeğini unutmamalarıdır. Irkı, dili, vatanı, mezhebi
ne olursa olsun tüm Müslümanlar kardeştirler. Bu nedenle İslam
dünyası içindeki farklılıklar birer zenginlik olarak değerlendirilmeli,
bunlar, Müslümanların birbirleri ile çekişmesine neden olan,
onları ana konulardan uzaklaştırıp, acil ve önemli sorunlara
tedbir alınmasını engelleyen çatışma ve ayrılık nedenlerine
dönüşmemelidir. Müslümanların birlik ve beraberliklerinin
bir an önce sağlanması için yapılması gerekenlerin neler olduğunu
bu yazıda ortaya koyacağız.

İki Müslüman ülke arasında yaşanan
İran-Irak Savaşı’nda onbinlerce Müslüman hayatını kaybetti.
|
KURAN AHLAKI GEREĞİ GİBİ YAŞANMALIDIR
İslam dünyasının birlik halinde hareket edememesinin en
önemli nedenlerinden biri, tüm farklılıklara rağmen Müslümanların,
birbirlerinin kardeşleri oldukları bilincinin gereği gibi
yaşanmamasıdır. Bu bilinç eksikliği ise bazı toplumların Kuran
ahlakından uzaklaşmasından kaynaklanmaktadır.
19. yüzyılda bazı Müslüman aydınlar, Batı'da gelişen din
dışı felsefe ve ideolojilerin yanılgılarına kapılmış, bu fikirleri
Müslüman topraklarına ihraç etmenin İslam dünyasını ileri
götüreceğini sanmışlardır. Bu tarihi hatanın neden olduğu
tahribatın izleri bugün de açıkça görülmektedir. Adaleti,
fedakarlığı, merhameti, hoşgörüyü, açık fikirliliği, ileri
görüşlülüğü getiren Kuran ahlakının yerine, 19. yüzyılda moda
olan ama yanlışlıkları bugün ispatlanan Darwinist ve materyalist
felsefe ve ideolojilerin topluma benimsetilmeye çalışılmasıyla
birlikte, Müslüman dünyasında süregelen düzenin ve dayanışmanın
yerini kargaşa ve parçalanmışlık almıştır. Bu kargaşayı sona
erdirmek için bazı ülkelerde, yine Kuran ahlakına ters olan
bir model ortaya çıkmış ve halkı acımasızca ezen despot rejimler
kurulmuştur.
Bugün de İslam dünyasının geleceğine yönelik stratejiler
belirlenirken, bu tarihi tecrübeden ders alınmalı, yanlış
yönlendirme ve telkinlere kapılmaktan sakınılmalıdır. Tarih
açıkça göstermektedir ki, İslam dünyası, ancak kendi özündeki
değerlere sahip çıktığında yükselebilir. Ve bu değerlerin
en önemlilerinden biri, Kuran ahlakının ve Peygamber Efendimiz
(sav)'in sünnetinin gereği olan, Müslümanların birlik ve beraberliğidir.
İslam Birliği, başta Müslüman ülkeler olmak üzere, tüm insanların
dertlerine çare bulmakla, onlara arayışı içinde oldukları
huzuru ve güvenliği sağlamakla yükümlüdür. Her Müslüman ülkenin
kendi siyasi, demografik ve ekonomik sorunları vardır. Dünyanın
farklı bölgelerinde de, bu bölgelere has çeşitli sorunlar
yaşanmaktadır. Bu sorunların her biri için farklı tedbirler
alınması, farklı çözümler uygulanması gerekebilir. Ancak temeldeki
sorun ve bu soruna getirilecek esas çözüm her yer için aynıdır.
İnsanlara sıkıntı ve rahatsızlık veren pek çok gelişme, Kuran
ahlakının tam olarak yaygınlaşmamasından ve gereği gibi yaşanmıyor
olmasından kaynaklanmaktadır. Ve bu sorunlara çözüm üretilememesinin
temelinde de, olayların Kuran'ın rehberliğinde değerlendirilmiyor
olması vardır. Bu nedenle tüm bu sorunların çözümünde, Kuran
ahlakının insanlara kazandırdığı; açık görüşlülük, pratiklik,
geniş düşünebilme gibi vasıflar ve dürüstlük, fedakarlık,
adalet, iyilikseverlik gibi ahlaki erdemler, Allah’ın izni
ile Müslümanlara yol gösterecektir.

2. BÖLÜM
ÇAĞDAŞ BİR “MERKEZİ OTORİTE”NİN OLUŞTURULMASI
Demokratik esaslara
ve hukukun üstünlüğü prensibine dayanan merkezi bir
İslami otoritenin ve bir İslam Birliği'nin kurulması
İslam dünyasının mevcut sorunlarının giderilmesinde
çok önemli bir adım olacaktır. |
Yukarıda da belirttiğimiz gibi İslam dünyasının durumu değerlendirildiğinde
ilk dikkati çekecek özelliklerden birisi, Müslümanların kendi
aralarındaki anlaşmazlık ve itilaflar olacaktır. Dünya basınında
da sık sık yeraldığı gibi, bazı İslam ülkeleri arasında derin
anlaşmazlık ve ihtilaflar vardır. Hatta yakın geçmişte, İran-Irak
Savaşı, Irak'ın Kuveyt'i işgali, Pakistan-Bangladeş Savaşı
gibi Müslüman ülkeler arasında geçen savaşlar yaşanmıştır.
Müslüman ülkelerde çoğunlukla etnik ve siyasi sorunlar nedeniyle
yaşanan iç savaş ve çatışmalar da -örneğin Afganistan'da,
Yemen'de, Lübnan'da, Irak'ta veya Cezayir'de olduğu gibi-
İslam dünyasının, istenen bir birliktelikten uzak olduğunu
göstermektedir. Öte yandan İslam dünyasının dört bir yanında
birbirinden son derece farklı dini yorumlar, görüşler ve modeller
hakimdir. Neyin gerçekten Kuran'a ve sünnete uygun neyin de
aykırı olduğunu belirleyecek, bu konuda dünya Müslümanlarının
geneline yön verecek, onları uzlaştırabilecek merkezi bir
otorite yoktur.
Oysa İslam ahlakının özünde birlik vardır. Bu birlik Allah’ın
Kuran’da Müslümanlara bir emridir:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp
ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın.
(Al-i İmran, 103)
Günümüzde İslam dünyasının tümüne yol gösterecek çağdaş bir
merkezi otorite kurulabilir. Demokratik esaslara ve hukukun
üstünlüğü prensibine dayanan merkezi bir İslami otoritenin
ve bir İslam Birliği'nin kurulması İslam dünyasının mevcut
sorunlarının giderilmesinde çok önemli bir adım olacaktır.
Bu merkezin mutlaka tüm Müslümanlara hitap edecek bir yapıda
olması, diğer bir deyişle bütün farklı anlayışları şemsiyesi
altında toplayabilmesi şarttır. İslam Birliği, temel İslami
değerleri ve inançları esas almalı, uygulama ve görüş farklılıklarını
hoşgörü ve anlayışla karşılamalı, bu farklılıkları bir kültür
zenginliğine dönüştürebilmeyi başarmalıdır. Bu farklılıklar
ortak karar almayı ve siyasi iradeyi faaliyete geçirmeyi engelleyici
unsurlar haline getirilmemelidir. Müslüman ülkeler arasındaki
tüm ihtilaflar bu merkezde çözüme kavuşturulmalı, anlaşmazlıklar
ortadan kaldırılmalıdır. Kendi iç sorunlarını çözebilen bir
İslam dünyası, diğer medeniyetlerin üyeleriyle yaşayabileceği
sorunları da kolaylıkla çözebilecek bir imkana sahip olacaktır.
Bu şekilde tüm Müslümanları birleştiren bir merkezin, ortak
politikalar üretmesi ve bu politikaların uygulamaya geçirilmesini
sağlaması mümkün olur.
İslam Birliği'ni bekleyen daha pek çok sorumluluk, bu merkezin
oldukça aktif çalışması gerektiğini göstermektedir.
Birliğin düzenli faaliyet gösterebilmesi için, daimi bir
merkezinin bulunması, birbirleri ile koordineli olarak çalışacak
karar ve yürütme merkezlerinin oluşturulması, gerekli tüm
alt birimlerin kurulması ve tüm bu kurumların sürekli aktif
olması sağlanmalıdır. Zamanlaması doğru, neticeleri isabetli
kararların alınması için gereken alt yapı tesis edilmelidir.
Bu birlik faaliyetleri ile güven vermeli, üyeler de kendi
haklarının birlik tarafından en iyi şekilde korunacağından
emin olmalıdırlar.
İslam Birliği değişen siyasi koşullara kolaylıkla uyum sağlayabilecek
bir esnekliğe ve gerekli stratejileri geliştirebilecek bir
ileri görüşlülüğe sahip olmak zorundadır. Dünyadaki gelişmeler
karşısında yalnızca reaktif tepkiler veren, kınamak ya da
kanaat belirtmekle yetinen bir organizasyon değil, inisiyatif
kullanabilen aktif bir merkeze ihtiyaç duyulduğu açıktır.
Bu merkezin sürekli takip ve koordinasyon görevini üstlenmesi,
faaliyetlerinin tüm üye ülkelerin menfaatlerini kuşatıcı olması
gerekir. Bu birlik tüm gelişmeleri objektif bir yaklaşımla
değerlendirerek, tüm İslam dünyasının taleplerini göz önünde
bulundurmalıdır. Üye ülkeler arasında oluşabilecek bunalımları
giderici, çıkar çatışmalarını ortadan kaldırıcı ve Müslümanların
diğer toplumlarla ilişkilerinde onları koruyucu bir mekanizma
olarak görev yapacak İslam Birliği, İslam dünyasının kültürel,
ekonomik ve siyasi etkinliğini artıracaktır.
İslam Birliği'nin teşvik edeceği ve başlatacağı kalkınma
ve gelişme de, Batı'daki kalkınmanın birebir aynısı olmayacaktır.
Batı'nın kalkınması sırasında, çok büyük toplumsal adaletsizlikler
yaşanmıştır. Örneğin Batı'nın gelişiminin öncüsü olan İngiltere'de,
18. ve 19. yüzyıllar boyunca, korkunç bir sömürü hakim olmuştur.
Tüm sanayileşen Batı ülkelerin acı deneyimler yaşadığı, Batı'nın
yükselişinin milyonlarca fakir insanın ezilmesiyle sağlandığı,
tarihin bilinen bir gerçeğidir.
İslam ahlakının egemen olacağı bir toplumun kalkınma modeli
ise, sosyal adaleti de içinde barındıracaktır. Batı'daki adaletsizlikler,
o dönemde Batı'ya egemen olan materyalist felsefelerin batıl
tanımlamalarından ve yorumlarından doğmuştur. İslam ahlakı
ise insanların, hem atak ve girişken hem de merhametli, özverili
ve adaletli olmalarını sağlar. Nitekim tarihte de böyle olmuştur.
İslam medeniyetinin büyük yükselişi boyunca, Müslümanlar aynı
zamanda ekonomide de dünya lideri olmuş, özellikle ticarette
büyük başarılar kazanmışlardır. Ancak bu zenginleşme, modern
Batı'da olduğu gibi bir grup zenginin elinde kalmamış, İslam
ahlakı gereğince tüm topluma yayılmıştır. Allah, Müslümanların
arasında hem ekonomik hem de sosyal anlamda sevgi üzerine
kurulmuş, adaletli ve dayanışmalı bir devlet ve toplum anlayışı
olmasını Kuran’da şu şekilde emretmiştir:
“Allah'ın o (fethedilen) şehir halkından
Resûlü’ne verdiği fey, Allah'a, Resûl’e, (ve Resûl’e) yakın
akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara
aittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar
arasında dönüp-dolaşan bir devlet olmasın. Resûl size ne verirse
artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının
ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli
olandır.
(Bundan başka bu mallar) Hicret eden fakirleredir
ki, onlar, Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) arayıp, Allah'a
ve O'nun Resûlü’ne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından
sürülüp-çıkarılmışlardır. İşte bunlar, sadık olanlar bunlardır.
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp
imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler
ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu)
duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini)
öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil
tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.”
(Haşir Suresi, 7-9)
İslam medeniyetinin sosyal yardımlaşma kurumları olan vakıflar,
külliyeler, aş evleri, kervansaraylar, halka açık hamamlar,
kütüphaneler; İslam'da refahın ve kültürün sadece bir zümrenin
elinde kalmadığını, tüm topluma yayıldığını göstermektedir.
Çağımızda da İslam Birliği'nin ortaya koyacağı kalkınma modeli
bu olmalıdır.
3. BÖLÜM
EKONOMİK, KÜLTÜREL VE TEKNOLOJİK ALANDA İLERLEME
SAĞLANMALIDIR
İslam Birliği'nin öncelikli hedefleri arasında, İslam dünyasının
kalkındırılması, fakir ülkelerin desteklenerek ekonomik sorunlarının
çözülmesi gelmelidir. Tüm Müslüman ülkelerde;
- Yoksullukla mücadele edilmeli,
- Yeni yatırımlar teşvik edilerek iş imkanları oluşturulmalı,
- Toplumsal düzen ve istikrar sağlanmalı,
- Sosyal adalet garanti altına alınmalı, ekonomik eşitsizlikler
ortadan kaldırılmalı,
- Uluslararası ve bölgesel ilişkiler ve iş birlikleri güçlendirilmelidir.
İslam dünyası içinde maddi farklılıklardan kaynaklanan sıkıntıların
azaltılması gereklidir. Ekonomide, siyasi alanda ve hepsinden
önemlisi kültürel sahada Müslüman ülkeler arasında gerçekleştirilecek
bir bütünlük, geri kalmış olanların hızla ilerlemesine, gerekli
imkana ve alt yapıya sahip olanların bunları en verimli şekilde
kullanabilmelerine olanak tanıyacaktır. Böyle bir bütünlüğün
sağlayacağı faydalardan biri de ekonomide büyüme ve bilim
ve teknoloji alanında yaşanacak gelişme olacaktır.
Ekonomik büyüme, bilim ve teknolojiye yapılacak yatırımları
artıracak, teknolojinin ilerlemesi ekonominin daha da hızla
büyümesini sağlayacaktır. Ekonominin gelişimi ile birlikte
eğitim seviyesinde de doğal bir yükselme olacak, toplum çok
yönlü gelişecektir. İslam Birliği çatısı altında bireylerin
vize ve sınır engeli olmadan rahatça hareket edebildikleri,
ticaret serbestliğinin olduğu, serbest girişimciliğin desteklendiği
bir sistem, İslam dünyasının hızla kalkınmasına aracı olacaktır.
Bu kalkınma hareketi, doğal olarak Müslüman ülkelerin hızla
modernleşmelerini ve ileri toplumlar seviyesine ulaşmalarını
sağlayacaktır.
İslam Birliği çatısı
altında bireylerin vize ve sınır engeli olmadan rahatça
hareket edebildikleri, ticaret serbestliğinin olduğu,
serbest girişimciliğin desteklendiği bir sistem, İslam
dünyasının hızla kalkınmasına aracı olacaktır. |
Müslümanların ekonomi kültürünün Batı toplumlarına egemen
olan hedonist (zevk merkezli) ekonomik kültürden farklı olduğunu
ve olacağını da burada hemen belirtmek gerekir. İslam'da da
Batı toplumlarında olduğu gibi serbest ekonomi geçerlidir.
Özel mülkiyet hakkı vardır ve herkes dilediği gibi teşebbüste
bulunabilir. Ancak, elde edilen kazancın değerlendirilmesi
konusunda, İslam ahlakı, bireylere ahlaki sorumluluklar getirerek,
toplumda sosyal adalet kurulmasını sağlar. Zenginlerin kazancında
fakirler için de bir pay vardır ve en önemlisi, bu zenginlerden
zorla toplanan bir vergi değil,onların inançları nedeniyle
gönül rızasıyla verdikleri bir bağıştır. İslam'da sosyal adalet,
sosyalist sistemlerin deneyip de başaramadığı gibi merkezi
planlamayla ve baskıyla değil, topluma egemen olan ahlaki
değerlerle sağlanır. Öte yandan İslam ahlakı, zenginleri aşırı
tüketimden ve israftan da sakındırır.

4. BÖLÜM
RADİKALİZM İSLAM AHLAKINA UYGUN DEĞİLDİR
Müslümanların yeniden dünyaya yön veren,
ışık tutan, adalet ve barış getiren, kendisine gıpta edilen
bir medeniyet kurmaları için gereken, İslam dünyasında ahlaki,
ilmi, imani bir yeniden doğuş başlatmak ve bir yandan da Müslümanların
siyasi birliğini sağlamaktır.
Radikalizm, herhangi bir konuda sert, kökten,
devrimsel ani değişimler savunmak ve bu yönde tavizsiz bir
politika izlemek anlamına gelir. Radikaller, katı, sivri,
hatta kimi zaman saldırgan bir üslup kullanan kimseler olarak
bilinir.
Allah Kuran'da
müminlerin yumuşak sözlü, kavga ve çatışmadan kaçınan,
en aleyhte gibi gözüken insanlara karşı dahi ılımlı
ve dostça yaklaşan, sevecen bir karaktere sahip olduklarını
bildirmiştir. |
Her konuda olduğu gibi bu konuda da bir Müslümanın kıstası
Kuran ve sünnet olmalıdır. Kuran ahlakında ise, "radikalizm"
olarak tanımlanan üslubun, Allah’ın müminlere emrettiği üslupla
hiç de uyuşmadığını görürüz. Allah Kuran'da müminlerin yumuşak
sözlü, kavga ve çatışmadan kaçınan, en aleyhte gibi gözüken
insanlara karşı dahi ılımlı ve dostça yaklaşan, sevecen bir
karaktere sahip olduklarını bildirmiştir.
Bu konuda bize yol gösteren örneklerden biri, Allah'ın Hz.
Musa'ya ve Hz. Harun'a Firavun'a tebliğ yapmaya gitmelerini
bildirirken verdiği "yumuşak söz söyleyin" emridir:
İkiniz Firavun'a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor.
Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya
içi titrer-korkar. (Taha Suresi, 43-44)
Firavun
kendi devrinin zulüm ve isyanda en ileri gitmiş inkarcısıdır.
Allah'ı inkar edip kendini putlaştırmış (Allah’ı tenzih ederiz),
dahası iman edenlere korkunç zulümler ve katliamlar uygulamış
bir despottur. Ama bu denli düşman bir insana giderken dahi
Allah peygamberlerine "ona yumuşak söz söyleyin"
buyurmaktadır. Dikkat edilirse Allah'ın bildirdiği yöntem,
ılımlı bir üslupla diyalog kurmaktır. Bunun en güzel örneklerinden
birini tarihte Selahaddin Eyyübi’de görürüz.
İslam’ın muzaffer komutanı Selahaddin Eyyubi tarihte İslam
Birliği’ni güzel bir örneğiyle inşa etmişti. Onun sahip olduğu
İslam ahlakı sayesinde sağladığı düzenin dikkat çekici bir
başka yönü, kendi tarafındaki radikalleri de dizginlenmiş
olmasıydı. III. Haçlı Seferi'ni yöneten İngiliz Kralı Richard'ın
Akra Kalesi'nde 3 bin Müslüman sivili acımasızca katletmesi
üzerine, bazı kişiler intikam arayışına girmişler ve bunu
da Yafa kentindeki (bugünkü Tel-Aviv) Hıristiyanlara karşı
toplu bir kıyıma girişerek uygulamak istemişlerdi. Selahhaddin
Eyyubi, kendi ordusu içindeki bu radikal eğilimi durdurmak,
yatıştırmak ve Yafa'daki Hıristiyanlara güvenlik sağlamak
için büyük çaba gösterdi ve bunda da başarılı oldu.
Sonunda
Selahaddin Eyyubi, Haçlılara birtakım imtiyazlar ve imkanlar
vererek, kutsal topraklara barış getirmeyi de başardı. 28
Ağustos 1192'de Haçlılarla Müslümanlar arasında barış anlaşması
imzalandı. Bunun ardından Selahaddin Eyyubi, bu kenti ele
geçirmek için binlerce Müslümanı öldürmüş olan Haçlı komutanlarına
büyük bir jestte bulunarak, onları kendisinin misafiri olarak
Kudüs'e davet etti. Kudüs'ü ziyaret eden Haçlı komutanlar,
Müslümanlarda gördükleri bu büyük bağışlayıcılık, hoşgörü
ve adalet karşısında hayranlıklarını gizleyemediler. Selahaddin
Eyyubi bir keresinde, düşmanı olan İngiliz Kralı Richard'ın
hasta olduğunu öğrenmiş, bunun üzerine ona özel doktorunu
ve ateşini dindirmesi için kar göndermişti. Selahaddin Eyyubi'nin
Kuran ahlakına dayanan bu yüksek ahlakı, onu tüm Avrupa'da
efsaneleştirdi. Şüphesiz Eyyübi’nin bu ahlakı, Kuran’da Allah’ın
peygamberimizi (sav) övdüğü o büyük ahlakın takipçisi olmasındandır.
Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.
(Kalem Suresi, 4)
Selahhaddin Eyyubi'nin kurmuş olduğu İslam Birliği, Müslümanlara
hem güç ve zafer vermiş, hem de İslam ahlakının özündeki adalet,
hoşgörü, barışseverlik gibi erdemlerin hayata geçirilmesine
imkan tanımıştı. Müslümanlar hem İslam'a hizmet etmek için
harekete geçirilmişler, hem de Müslümanlar arasında doğan
bazı radikal eğilimler engellenerek, Kuran ahlakına göre Müslümanların
nasıl olması gerektiği gösterilmişti. .
Selahaddin
Eyyubi'nin kurduğu İslam Birliği'nden bugüne dek tam 8 yüzyıl
geçti. Ama, tam da onun zamanındaki nedenlerle, bugün de Müslümanlar
için bir İslam Birliği gereklidir. İslam dünyası, farklı coğrafyalarda
farklı tehidtler altındadır. Dahası, İslam dünyası diğer medeniyetlerin
gerisinde kalmış, bilim, teknoloji, kültür, sanat, düşünce
gibi alanlarda -uzun zaman dünyanın öncüsü olmasına karşın-
geri duruma düşmüştür. Öte yandan diğer medeniyetlerde üretilen
birtakım yanlış felsefe ve ideolojiler de, 19. yüzyıldan itibaren
İslam dünyasına taşınmakta, Kuran ahlakını tam anlamıyla bilmeyen
bazı Müslümanları etkisi altına almaktadır. İslam'ı temsil
etme iddiasıyla ortaya çıkan, ama gerçekte İslam ahlakına
tamamen aykırı vahşetler uygulayan bazı radikaller ise, İslam
ile diğer medeniyetler arasında çatışma körüklemek isteyenlere,
çoğu kez bilmeyerek, hizmet etmektedirler.
Tüm bunların son bulması, Müslümanların yeniden dünyaya yön
veren, ışık tutan, adalet ve barış getiren, kendisine gıpta
edilen bir medeniyet kurmaları içinse, bir zamanlar Selahaddin
Eyyubi'nin izlediği yöntemin izlenmesi gereklidir: İslam dünyasında
ahlaki, ilmi, imani bir yeniden doğuş başlatmak ve bir yandan
da Müslümanların siyasi birliğini sağlamak.
5.BÖLÜM
RADİKAL MİLLİYETÇİLİK AKIMI ve
MÜSLÜMAN KARDEŞLİĞİN ZEDELENMESİ
İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu
parçalanmışlık, 20. yüzyılın başında ortaya çıkmış bir durumdur.
Bundan önce ise, farklı mezhep, ırk ve dillerden Müslümanlar
çeşitli İslam imparatorluklarının yönetimi altında, birarada
huzur ve güvenlik içinde yaşamaktaydılar. Dahası, güçlüydüler.
Ancak 19. yüzyılın en yıkıcı akımlarından biri olan radikal
milliyetçilik, İslam dünyasında da etkisini gösterdi. Müslümanların
bir kısmı, Batılı fikri akımların etkisi altında kalarak kendilerine
empoze edilen bu ideolojiyi benimsediler. Bu esnada İslam
imparatorluklarının zayıflamasıyla, Müslümanların büyük çoğunluğu
Batılı güçlerin sömürgesi durumuna düştüler. Sömürgeci güçler
İslam topraklarından çekilirken de, bu toprakları yapay sınırlarla
bölüp, çeşitli devletler oluşturdular. Bu durum, bazı Müslümanlar
arasında yayılan radikal milliyetçilik hareketleri ile birleşince
ortaya oldukça karışık bir tablo çıktı. Müslüman toplumlar
içindeki etnik farklılıklar, çatışma nedenine dönüştü. Kısa
bir süre öncesine kadar aynı topraklarda birarada yaşayan
halklar, bir anda farklı sınırlar içinde yaşayan, aralarında
anlaşmazlıklar olan, birbirine karşıt toplumlara dönüştüler.
Hemen her ülkeyle komşuları arasında başta sınır anlaşmazlıkları
olmak üzere çeşitli tartışma konuları doğdu. (Bu anlaşmazlıkların
bir kısmı, İran-Irak Savaşı örneğinde olduğu gibi, iki Müslüman
devletin birbiriyle kıyasıya savaşmasına kadar vardı.) Böylece,
İslam dünyası bir yüzyıl boyunca devam edecek bir istikrarsızlık
sürecine girmiş bulunuyordu.
Müslümanların birbirleri
ile olan ilişkilerinde, temel ölçü karşılarındaki kişinin
ırkı, etnisitesi, dili gibi özellikleri, sahip olduğu
imkanları, makamı veya mevkisi değil, imanı ve güzel
ahlakıdır. |
Burada hemen belirtmek gerekir ki, millet ve vatan sevgisi,
bağımsızlık talebi meşru ve asil duygulardır. Milliyetçilik
duygusunun gayrimeşru hale gelmesi, sevginin saplantılı bir
tutkuya dönüşmesiyle olur. Bir insan milletini severken, diğer
milletlere karşı sebepsiz yere husumet beslemeye başlarsa,
kendi milletinin çıkarları için diğer milletlerin ve halkların
haklarını çiğnemeyi, örneğin onların topraklarını ele geçirmeyi,
mallarını yağmalamayı hedeflerse, gayrimeşru bir çizgiye gelmiş
demektir. Veya, kendi milletine olan sevgisini bir tür ırkçılığa
dönüştürdüğünde, yani kendi milletinin kalıtsal olarak diğerlerinden
üstün olduğunu iddia ettiğinde de yine gayrimeşru bir fikir
geliştirmiş olur. Milliyetçiliğin, iki Müslüman toplum arasındaki
"Müslüman kardeşliği" kavramını zedeleyecek, bunu
ortadan kaldırarak husumet tohumları ekecek bir şekilde yorumlanması
da yine yanlıştır.
Allah bu yanlış anlayışa Kuran'da dikkat çekmektedir. Ayetlerde
"öfkeli soy koruyuculuğu" olarak tarif edilen bu
düşünce, cahiliyenin (dinden uzak toplumların) bir özelliği
olarak anlatılır:
Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde,
'öfkeli soy koruyuculuğu'nu, cahiliyenin 'öfkeli soy koruyuculuğunu'
kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve müminlerin
üzerine 'güven ve yatışma duygusunu' indirdi ve onları "takva
sözü" üzerinde "kararlılıkla ayakta tuttu."
Zaten onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah, herşeyi
hakkıyla bilendir. (Fetih Suresi, 26)
Dikkat edilirse ayette "öfkeli soy koruyuculuğu"ndan
söz edilmekte, buna karşılık Allah'ın müminlere güven ve yatışma
duygusu verdiği bildirilmektedir. Demek ki, kendi toplumuna
(aşiretine veya milletine) yönelik sevgisi sonucunda öfkeli
ve saldırgan bir tavır sergileyen insanların ruh hali Kuran
ahlakına aykırıdır. Ve 19. yüzyılda materyalist Avrupa'da
gelişip, Müslüman toplumlara da oradan ihraç edilen milliyetçilik
anlayışı, öfkeli ve aşırı bir milliyetçiliktir. Yalnız İslam
dünyasında değil, neredeyse tüm dünyada çatışmalara ve siyasi
istikrarsızlıklara neden olmuştur.
Oysa insanlar arasında ırklarına ve soylarına göre ayrım
yapmak, etnik farklılıkları anlaşmazlık konusu kılmak Kuran
ahlakına kesin olarak aykırıdır. Rabbimiz bir ayette şu şekilde
buyurmuştur:
Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek
ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi
halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında
sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca
en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.
(Hucurat Suresi, 13)
Üstelik Allah, "Göklerin ve yerin
yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması,
O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, alimler için gerçekten
ayetler vardır." (Rum Suresi, 22) ayetiyle insanların
farklı ırklardan ve milletlerden olmasının Kendisi'nin ayetlerinden
biri olduğunu bildirmiştir. Bu farklılıklar birer çatışma
ve husumet konusu değil, bir tür zenginlik ve çeşitliliktir.
Tarih, İslam'ın etnik ayrılıkları uzlaştırmasının örnekleriyle
doludur. Hz. Muhammed (sav) sahabeyi ırk ve kabile ayrımcılığı
yapmaktan, insanları milletlerine, cinsiyetlerine, dillerine,
aşiretlerine göre ayırmaktan, hatta aynı toplum içinde insanları
maddi imkanlarına göre sınıflandırmaktan da kesinlikle sakındırmıştır.
Peygamber Efendimiz (sav), veda hutbesinde, "Ey
İnsanlar! Muhakkak ki Rabbiniz bir ve atanız da birdir. Hepiniz
Adem'den Adem de topraktandır. Allah yanında en üstün olanınız
O'ndan en fazla korkanınızdır. Arab'ın aceme, acemin de Arab'a,
beyazın siyaha siyahın da beyaza bir üstünlüğü yoktur, takva
hariç" sözleri ile Müslümanları bu konuda dikkatli
olmaya davet etmiştir.
Peygamberimiz (sav) ve dört halife döneminde arka arkaya
devam eden fetihler, İslam dünyasının sınırlarını Doğu ve
Batı'ya doğru genişletmiş, farklı milletlerden pek çok insan
İslam bayrağı altında birleşmiştir. Kabile çatışmalarına,
sonu gelmeyen kan kavgalarına boğulmuş olan Ortadoğu, İslam
ahlakının yayılması ile huzura kavuşmuş, yalnız Araplar arasındaki
kabile savaşları değil Müslümanların fethettikleri tüm topraklardaki
çatışmalar da son bulmuştur. Kimi Hıristiyan mezhepleri arasında
kıyasıya devam eden mücadeleler dahi, Müslümanların hakim
olduğu topraklarda barışla neticelenmiştir. Birbiri ile savaşan
kabileler, birbirlerini acımasızca yok etmeye çalışan gruplar
İslam bayrağı altında birbirlerine yaşam hakkı tanır ve saygı
gösterir olmuşlardır.
Günümüz Müslümanlarının bakış açısının da bu doğrultuda olması
gerekir. Müslümanların birbirleri ile olan ilişkilerinde,
temel ölçü karşılarındaki kişinin ırkı, etnisitesi, dili gibi
özellikleri, sahip olduğu imkanları, makamı veya mevkisi değil,
imanı ve güzel ahlakıdır. Samimi iman eden kişiler arasında
sevgi, bir diğerinin Allah'tan korkup sakınmasına, Rabbimiz'e
duyduğu içli sevgiye, yaptığı salih amellere, gösterdiği güzel
ahlaka göre şekillenir. Eğer bir kişi hayatını Allah yolunda
vakfetmiş olduğunu tüm tavır ve davranışları ile ispatlıyor,
her anında Allah'ın rızasını ve rahmetini gözeterek güzel
davranışlarda bulunuyorsa, müminler o kişiye karşı sevgi ve
hürmet duyarlar. Bu kişinin derisinin rengini, ait olduğu
milleti, maddi imkanlarını kıstas olarak değerlendirmezler,
bunlar sevgilerinde olumlu ya da olumsuz hiçbir etki yapmaz.
Aynı kıstaslar, Müslüman toplumlar arasındaki ilişkilerde
de geçerli olmalıdır. İki Müslüman toplum arasındaki ilişkinin
özü, Kuran'da bildirildiği gibi olmalıdır: Müslümanlar, birbirlerinin
yardımcısı ve velisidirler.
6. BÖLÜM
İSRAİL’İN ORTADOĞU ÜLKELERİNİ PARÇALAMA STRATEJİSİ
Ortadoğu'nun, Yahudi devletine güvenlik ve istikrar sağlayacak
bir "hinterland", bir tür "hayat sahası"
haline gelmesi hedeflenmektedir.
İsrail'in Ortadoğu stratejisinin parçalarından biri olan çevre
stratejisi, açık açık ilan edilmiş bir politikaydı. Yahudi
devleti, kendisine stratejik olarak yakın gördüğü ülkelerle
yakınlaşmak istemişti ve bunu gizli tutmak için de bir gerek
yoktu.
Oysa Ortadoğu stratejisinin daha da önemli olan bir diğer
parçası, bu denli rahat ve açık bir biçimde ifade edilebilecek
bir içeriğe sahip değildi. Çünkü bu parça, İsrail'in Arap
devletlerini nasıl parçalayabileceği sorusuna cevap arıyordu
ve böyle bir planı diplomatik alanda ifade etmesi kuşkusuz
büyük bir skandal olurdu. Bu nedenle, Ortadoğu stratejisinin,
bir başka deyişle beka stratejisinin bu parçası, gizlice tasarlandı
ve uygulamaya kondu.
Ancak siyasette zaman zaman görüldüğü gibi, bu konuda da
bazı "sızıntı"lar oldu ve beka stratejisinin bu
gizli parçası ile ilgili bazı bilgiler, dolaylı da olsa İsrail
devlet aygıtının dışına çıkıp dış dünyaya ulaşabildi.
İsrail Dışişlerinde eski bir görevli olan Oded Yinon'un,
1982 yılında Dünya Siyonist Örgütü'ne bağlı Enformasyon Dairesi'nin
İbranice yayın organı Kivunim'de yazdığı bir rapor, işte bu
"sızıntı"ların en önemlisiydi. "1980'lerde
İsrail İçin Strateji" başlığını taşıyan yazı, İsrail'in
tüm Ortadoğu'yu kendi beka stratejisi uyarınca düzenlemeyi,
tüm bir bölgeyi "hayat sahası" haline getirmeyi
hedeflediğini gösteriyordu çünkü..
Yinon'un raporu, Ortadoğu ülkelerinin demografik yapısını
kendine temel alıyordu. Yinon'a göre Ortadoğu ülkelerinin
hepsinde, dini veya etnik yönden azınlık durumunda olan gruplar
vardı ve İsrail bu ülkeleri iç karışıklığa sürüklemek ve sonunda
da parçalamak için bu azınlıklar arasındaki anlaşmazlıkları
körükleyebilir, bunları çatışmaya dönüştürebilirdi. Yinon,
şöyle yazıyordu:
Müslüman Arap alemi, buralarda yaşayan insanların dilek
ve arzuları hiç dikkate alınmadan yabancılar tarafından biraraya
getirilmiş, iskambil kağıtlarından yapılma geçici bir ev gibidir.
Keyfi olarak 19 devlete bölünmüştür. Her biri birbirine düşman
azınlıklardan ve etnik gruplardan oluşturulmuştur. Dolayısıyla
bugün her Müslüman Arap devleti, içten etnik toplumsal çöküntü
tehdidi altındadır; bazılarında iç savaş başlamıştır bile.
(1)
Peki böylesine karışık bir Ortadoğu'da İsrail'in beka stratejisi
ne olacaktır? Cevap basittir; böl ve yönet, yani bu yapay
devletlerin parçalanıp çözülmelerini sağlamak. Yinon, her
Arap ülkesine sırayla değinir ve nasıl parçalanabilecekleri
konusunda fikir yürütür
Oded Yinon'un 1982 yılında "İsrail İçin Strateji"
başlığı altında yazdığı tüm bu senaryoya baktığımızda, çok
ciddi, kapsamlı ve uzun vadeli bir "Ortadoğu stratejisi"
ortaya çıkmaktadır. Bu, aynı zamanda İsrail'in beka stratejisidir.
Yahudi devletinin Ortadoğu'da baki kalabilmek, Haçlıların
akıbetinden kurtulabilmek, asla bir "Hıttin" yaşamamak
için tüm Ortadoğu'yu yeniden düzenlemesi öngörülmektedir.
Ortadoğu'nun, Yahudi devletine güvenlik ve istikrar sağlayacak
bir "hinterland", bir tür "hayat sahası"
haline gelmesi hedeflenmektedir. Ancak unutmamak gerekir ki,
bütün bölgeyi yeniden inşa etmeye kalkışmak, üstelik bunun
için farklı gruplar arasında çatışmayı kışkırtmak, ülkeleri
parçalamak, asla güvenlik ve istikrar getirmeyecektir. Huzur
ve istikrar ancak, insancıl, adil ve ılımlı bir politika izlenerek
inşa edilebilir. Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkar:
Yinon'un yazdıkları, acaba İsrail devlet aygıtının gerçek
ve geçerli stratejisi midir, yoksa kendi hayalgücünün mü ürünüdür?
Bu soru, konuyla ilgili önemli isimler tarafından ele alınmıştır
ve hemen hepsi de Yinon'un yazdıklarının İsrail'deki "derin
devlet"in gerçek stratejisi olduğu konusunda hemfikirdir.
Kudüs İbrani Üniversitesi profesörü Israel Shahak, Yinon'un
raporunu temel alarak yazdığı The Zionist Plan for the Middle
East (Ortadoğu İçin Siyonist Plan) adlı çalışmasında, raporda
yazılanların İsrail'in uzun vadeli stratejisinin bir özeti
olduğunu vurgular.(2) Rapor üzerine eğilen bir diğer ünlü
isim, Yahudi asıllı Amerikalı dilbilim profesörü ve siyaset
yorumcusu Noam Chomsky de aynı görüştedir. Bertrand Russel
Barış Vakfı eski genel sekreteri Ralph Schoenman ise, Oded
Yinon'un söz konusu raporunun sıradan bir belge olmadığını,
"İsrail'de gerek ordu, gerekse haberalma örgütünün üst
kademelerine egemen olan düşünce yapısını" sergilediğini
söylemektedir.(3)
Bunu teyid eden en açık kanıt ise, yaşanmış somut olaylardır.
Sözünü ettiğimiz "beka için parçalama" stratejisi,
Oded Yinon'un 1982'de yazdığı raporu ile dışarıya sızmıştır
belki, ama gerçekte 1950'lerin ortalarından beri Yahudi devletinin
gündemindedir ve zaman zaman fiili bir politikaya da dönüşmüştür.
İsrail'in Arap ülkelerindeki ayaklanma ve iç savaşlarda oynadığı
gizli rol, bunu göstermektedir.

İSRAİL’İN AZINLIKLARI KIŞKIRTMA STRATEJİSİ
Yahudi devletinin Ortadoğu'daki tüm bu iç savaşlardaki rolü
kuşkusuz son derece önemli bir stratejik anlam taşımaktadır.
Lübnan, Yemen, Umman, Çad ve Sudan'daki iç savaşların hepsinde
de "İsrail parmağı"nın var oluşu, bizlere "beka
için parçalama" stratejisinin ne denli gerçekçi olduğunu
ve İsrailliler tarafından ne denli ısrarlı bir biçimde uygulandığını
göstermektedir.
Anlaşılmaktadır ki, Ortadoğu ülkelerindeki her iç çatışma,
Batı Kudüs'te büyük bir stratejik fırsat olarak görülmektedir.
Ortadoğu ülkelerindeki bu iç çatışmalar bir ülkenin parçalanmasına
neden olabilir -ki İsrail'in de en büyük amacı budur. Bunun
yanı sıra, parçalanma ile sonuçlanmasa bile, her iç çatışma
en azından istikrarsızlık meydana getirir ve ülkeleri zayıflatır.
Etrafındaki Müslüman/Arap ülkelerin istikrarsızlaşması ve
güçsüzleşmesi ise, Batı Kudüs açısından önemli -ancak bir
o kadar da yanlış- bir stratejik hedeftir.
Komşularını sürekli
bir tehdit unsuru olarak görmekten vazgeçen bir İsrail,
hem kendi toplumuna huzur sağlayacak hem de bölgenin
istikrara kavuşmasına aracı olacaktı |
İsrail'in beka için parçalama stratejisinden vazgeçmesi,
ancak komşularına karşı dostane bir bakış açısı geliştirmesi
ile mümkün olacaktır. Komşularını sürekli bir tehdit unsuru
olarak görmekten vazgeçen bir İsrail, hem kendi toplumuna
huzur sağlayacak hem de bölgenin istikrara kavuşmasına aracı
olacaktır. Böylece başlatılan barış süreçleri de, "vakit
kazanmak için" değil, gerçekten barışın inşa edilmesi
için değerlendirilebilir. İsrail, gerçek bir barışa yönelmediğini
sürece Ortadoğu devletlerinin içindeki azınlıkları "kart"
olarak görmeye ve kışkırtmaya devam edecektir.
İsrail’in Ortadoğu’da sürdürdüğü bu dış poltikası, tamamen
İslam ülkelerinin içinde karışıklık çıkarmak, istikrarsızlık
meydana getirmek üzerine kurulu olduğundan, Müslümanların
birlik içinde olmalarına engel taşıyan önemli bir dış etkendir.
1. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East,
s. 5
2. Israel Shahak, The Zionist Plan for the Middle East, s.
9-10
3. Ralph Schoenman, Siyonizm'in Gizli Tarihi, s. 103
7. BÖLÜM
MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİNE YAKLAŞIM TARZI
Birlik; anlayış, fedakarlık, vefa ve sadakat
gerektirir. Allah Kuran'da Müslümanlara birlik içinde olmalarını,
şeytanın aralarını açıp bozmaya çalışacağını, bu birliği engellemek
için çaba göstereceğini bildirmiştir.
Müslümanlar din kardeşleri ile aralarındaki ilişkide, karşı
tarafı incitecek bir söz söylemek, öfkelenmek, saygısızlık
yapmak gibi birlik ruhunu zedeleyecek her türlü tavırdan sakınmakla
yükümlüdürler. Her mümin bir diğerine karşı olabildiğince
fedakar olmalı, sabırlı davranmalı, onun iyiliği için çalışmalı,
sadık ve vefalı olmalıdır. Bu, tüm müminlerin benimsemesi
gereken üstün bir ahlaktır.
Her mümin bir diğerine
karşı olabildiğince fedakar olmalı, sabırlı davranmalı,
onun iyiliği için çalışmalı, sadık ve vefalı olmalıdır.
Bu, tüm müminlerin benimsemesi gereken üstün bir ahlaktır.
|
Bu konuda en güzel örneklerden biri, Hz. Muhammed (sav) ile
birlikte Mekke'den hicret eden müminler ve Medine'de onlara
güzel bir yurt hazırlayan Müslümanlar arasındaki ilişkidir.
Mekkeli müşriklerin zulmü ve baskısı nedeniyle, Allah yolunda
yurtlarından hicret eden müminleri, Medine'de Hz. Muhammed'e
(sav) biat etmiş olan Müslümanlar en güzel şekilde karşılamışlar
ve onlara karşı büyük bir muhabbet ve ilgi göstermişlerdir.
Birbirlerine yabancı iki topluluk olmalarına, cahiliye Arapları
arasında tek önemli kıstas sayılan "kabile bağı"na
sahip olmamalarına rağmen, imanları ve itaatleri nedeniyle
örnek bir kardeşlik sergilemişlerdir. Medineli Müslümanlar
hicret edenlere her türlü imkanı sağlamış, onlara evlerini
açmış, yemeklerini onlarla paylaşmış, kendi ihtiyaçlarından
önce onların ihtiyaçlarını düşünmüş, mümin kardeşlerinin nefislerini
kendi nefislerine tercih etmişlerdir. Rabbimiz, Medineli müminlerin
bu güzel ahlakını Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp
imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler
ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu)
duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini)
öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil
tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır.
(Haşr Suresi, 9)
Bu, örnek alınması gereken çok üstün bir ahlaktır. Ve iki
mümin topluluğun birbiri ile ilişkisinin nasıl olması gerektiğini
gösteren çok önemli bir örnektir. Peygamber Efendimiz (sav)
ise, Müslümanlar arasında dayanışmanın nasıl olması gerektiğini
aşağıdaki hadisinde şöyle tarif etmiştir:
Müslümanların kendi aralarında ki merhametleri,
saygı ve dayanışmaları tıpkı bir vücut gibidir. Vücutta bir
uzuv rahatsızlandığında diğer uzuvlar onunla birlikte aynı
acıyı çekerler ve uyumazlar.
Müslümanların
birbirlerine karşı sevgileri ve kalplerinde birbirlerine karşı
hiçbir olumsuz his kalmaması, Allah'ın müminlere büyük bir
lütfu ve nimetidir. Ahirette tam anlamıyla yaşanacak olan
bu nimet Kuran'da şöyle bildirilir:
Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü)
sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar.
(Hicr Suresi, 47)
Dolayısıyla Müslümanlar, dayanışmanın, kardeşliğin ve birlik
duygusunun büyük bir nimet olduğunun bilincinde davranmalı
ve bu birliğin korunması için sabırlı ve iradeli olmalıdırlar.
Enfal Suresi'nin "... Eğer mü'min iseniz Allah'tan korkup-sakının,
aranızı düzeltin ve Allah'a ve Resulü'ne itaat edin."
şeklindeki 1. ayeti, Müslümanlara birlikte davranmalarının
önemini bildiren bir diğer ayettir. Peygamberimiz Hz. Muhammed
(sav) ise, Müslümanların ortak hareket etmelerinin önemini
bir hadis-i şerifinde şöyle ifade etmiştir:
....Birbirinize hased (çekememezlik) etmeyiniz.
Birbirinize buğuz (düşmanlık) etmeyiniz. Birbirinizle iyi
ilişkileri kesmeyiniz. Birbirinizden yüz çevirip küsüşmeyiniz
ve ey Allah'ın kulları, kardeşler olunuz. (Mace Cilt 10, s.
32)
Mümin, her durumda affedici olmakla yükümlüdür,
ancak karşısındaki kişi de bir Müslümansa, onunla din kardeşi
olduğunu, her ikisinin de Allah'tan korkup sakındığını, Peygamber
Efendimiz’e (sav) itaat ettiğini, helal ve harama titizlik
gösterdiğini düşünerek çok daha sabırlı davranmalıdır. Müslüman,
din kardeşinin her zaman için iyiliğini istemesi gerektiğinin,
kendisini düşündüğü gibi onu da düşünmesi gerektiğinin, herhangi
bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda da sabırla, şefkatle
ve sevgiyle karşılık vermesi gerektiğinin bilincindedir. Bir
Kuran ayetinde, örnek Müslümanların din kardeşleri için şöyle
dua ettikleri bildirilir:
Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki:
'Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi
bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma.
Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin.
(Haşr Suresi, 10)
Müslümanlar, aralarında herhangi bir sorun olan kardeşleriyle
bu sorunu dostça gidermekle yükümlü oldukları gibi, iki Müslüman
topluluk arasında da benzeri bir olay yaşandığında, müminlerin
arasını düzeltip uzlaştırmakla yükümlüdürler. Allah, iman
edenlere şöyle buyurmuştur:
Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin
arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur
ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)
8. BÖLÜM
BİRLİK ve BERABERLİK RUHUNDA OLAMAMAK
Kuran ahlakının, müminlere çok güçlü bir beraberlik ve birlik
ruhu kazandıracağı açıktır.
Nitekim Rabbimiz, iman edenlere Kendisi'nin yolunda "birbirlerine
kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak" (Saff
Suresi, 4) mücadele etmelerini emretmektedir. Bu mücadele,
inkarcı felsefe ve ideolojilere karşı yürütülmesi gereken
fikri bir mücadeledir ve tüm Müslümanların üzerinde önemli
bir sorumluluktur. Bu fikri mücadeleyi üstlenip, dünyayı içinde
bulunduğu karanlıktan aydınlığa çıkarmak yerine, kendi iç
sorunları ile boğuşan, içe kapalı bir yapı geliştirmek kuşkusuz
büyük bir hata ve tarihi bir vebal olacaktır. Bugün, başta
dünyanın pek çok ülkesinde ezilen ve zulüm gören Müslümanlar
olmak üzere, insanlık, içine düştüğü durumdan kurtulabilecek
bir çıkış yolu aramakta, dünyaya barış, huzur, adalet getirecek
ve unuttuğu varoluş amacını hatırlatacak bir yol gösterici
beklemektedir. Bu yol göstericilik, İslam toplumunun sorumluluğudur
ve tüm Müslümanların bu bilinçle hareket etmesi gerekmektedir.
Şiddetin, terörün, zulmün, sahtekarlığın, dolandırıcılığın,
yalancılığın, ahlaksızlığın, çatışmaların, yoksulluğun dünya
genelinde yaygın olması, yeryüzünün "fitne" ile
dolu olduğunu göstermektedir. Bu durum karşısında, Müslümanların
aralarında sorun haline gelmiş pek çok konu önemini yitirmektedir.
Tüm bu zulüm ve dejenerasyon, Allah'ın varlığını ve birliğini
inkar eden, ahiret gününe inanmayanların kurmuş oldukları
batıl sistemlerden güç bulmakta ve gelişip yayılmaktadır.
Buna karşılık vicdan sahibi insanların yapması gereken, iyilikte
ittifak etmektir.
Allah'ın izni ile bu ittifak, inkarcı ideolojilerin fikren
mağlup olmasının en önemli aşamalarından biri olacaktır. Rabbimiz,
Kuran'da inkarcıların ittifakına dikkat çekmiş ve iman edenlerin
de birbirleriyle dost olmaları ve birbirlerine yardım etmeleri
gerektiğini bildirmiştir. Bu, yeryüzünde bozgunculuğun ortadan
kaldırılması için gereklidir. Ayette şu şekilde buyurulmaktadır:
İnkar edenler birbirlerinin velileridir.
Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost
olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk
(fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)
Böylesine önemli bir sorumluluk taşıyan Müslümanların birlik
ve ittifak içinde olmaları gerektiği açıktır. Müslümanlar,
birlikte hareket etmelerini engelleyen durumlar olduğunda
şu sorular üzerinde düşünmelidirler:
Eğer İslam dünyası,
güçlü, istikrarlı, müreffeh bir medeniyet olmak, dünyaya
her alanda yön vermek ve ışık tutmak istiyorsa, birlik
halinde hareket etmek zorundadır. |
"Bu konu, İslam ittifakını zedeleyecek kadar önemli
mi?"
"Üzerinde uzlaşılması mümkün olmayan bir konu mu?"
"İnkarcı ideolojilere karşı fikri çalışma içinde olmak
yerine, Müslüman bir diğer toplulukla uğraşmak makul mü?"
Bu sorulara vicdanına başvurarak cevap veren herkes, sonu
gelmeyen çekişmelerden uzak durmanın ve Müslümanlar arasındaki
ittifakı korumanın öncelikli olduğunu görecektir.
Ayrıca Müslümanlar, şeytanın da sürekli birlik ve beraberliği
bozmak, Müslümanların arasına düşmanlık sokmak için faaliyet
halinde olduğunu unutmamalıdırlar. Rabbimiz, "Kullarıma,
sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan
aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça
bir düşmanıdır." (İsra Suresi, 53) ayetiyle
iman edenleri bu tehlikeye karşı uyarmıştır. Bu ayet, Müslümanların
birbirlerine karşı kullandıkları üsluba çok dikkat etmeleri,
incitici, iğneleyici, alaycı, sert, kınayıcı söylemlerden
şiddetle kaçınmaları gerektiğini gösterir.
Kuran'da birlik içinde olmanın önemi bildirilirken dikkat
çekilen bir diğer husus da, çekişmelerin ve birlik ruhunu
zedeleyecek tavırların Müslümanların gücünü zayıflatacağıdır.
Rabbimiz, şöyle buyurmaktadır:
Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip
birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider.
Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal
Suresi, 46)
Bu, başta da belirttiğimiz gibi, bireyler için olduğu kadar
Müslüman toplumlar ve milletler için de geçerlidir. Eğer İslam
dünyası, güçlü, istikrarlı, müreffeh bir medeniyet olmak,
dünyaya her alanda yön vermek ve ışık tutmak istiyorsa, birlik
halinde hareket etmek zorundadır. Bu birliğin yokluğu, Müslüman
ülkeler arasındaki ayrılık ve dağınıklık, İslam dünyasından
ortak bir ses yükselmemesi, mazlum Müslüman halkları da savunmasız
bırakmaktadır. Filistin'de, Keşmir'de Doğu Türkistan'da, Moro'da
ve daha pek çok yerde zavallı kadınlar, çocuklar ve yaşlılar
ihtiyaç içinde zulümden kurtarılmayı beklemektedirler. Bu
masum insanların sorumluluğu herkesten önce, İslam dünyasının
üzerindedir. Müslümanlar, Peygamberimizin (sav) "Müslüman,
Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz"
sözünü hatırlarından çıkarmamalıdırlar.

9. BÖLÜM
FARKLILIKLARA HOŞGÖRÜ GÖSTEREMEME
Müslümanlar ittifakta birbirlerini desteklemeli, ihtilaflı
konularda da hoşgörülü olmalı, anlayışlı davranmalıdırlar
Müslümanların birlik olmaları, sadece mevcut durumun sona
ermesi için ihtiyaç duyulan siyasi bir gereklilik değildir.
Bundan daha da önemlisi, birlik, zaten Müslüman olmanın gereklerinden
biridir. Müslümanların hayatlarının her anında olduğu gibi,
ulusal ve uluslararası siyasetlerinde de Kuran ahlakına göre
davranmaları gerekir. Kuran ahlakı ise öncelikli olarak İslam
dünyasının ittifak etmesini gerektirmektedir. Kuran ahlakının
esas alınması, bu ittifakın kalıcı olmasını ve kendisinden
beklenen aktif rolü üstlenmesini sağlayacaktır.
İslam ahlakı Müslümanların daima birleştirici davranmalarını,
dayanışma ve kaynaşma içinde din kardeşleri olmalarını gerektirir.
Allah Kuran'da müminlere "çekişip
birbirlerine düşmemelerini" (Enfal Suresi, 46)
emretmekte ve bunun Müslümanları zayıflatacak bir durum olduğunu
bildirmektedir. Bir başka ayette de şu şekilde emredilir:
Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra,
parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın.
İşte onlar için büyük bir azap vardır. (Al-i İmran Suresi,
105)
Vicdan ve aklı selim ile hareket eden, kendi çıkarlarını
değil adaleti gözeten bir müminin diğer iman edenlerle ile
ittifak sağlayamaması, sürekli bir anlaşmazlık içinde olması
mümkün değildir. Bu, bireyler temelinde geçerli olduğu gibi
toplumlar ve milletler temelinde de geçerlidir. Nitekim Allah
Kuran'da bu gerçeğe de dikkat çekmiş, Müslüman toplulukların
birbirlerine karşı adaletsizlik yapmalarını ve düşmanca davranmalarını
yasaklamıştır. Böyle davrananların durdurulması ve farklı
Müslüman toplumların "aralarının bulunması" bildirilmiştir:
Mü'minlerden iki topluluk çarpışacak olursa,
aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak
olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah'ın emrine dönünceye
kadar savaşın; eğer sonunda (Allah'ın emrini kabul edip) dönerse,
bu durumda adaletle aralarını bulun ve (her konuda) adil davranın.
Şüphesiz Allah, adil olanları sever. (Hucurat Suresi, 9)
Elbette her Müslüman toplum arasında, bölgesel, kültürel
ve geleneksel bazı anlayış ve uygulama farklılıkları olacaktır.
Farklı yorumlar, farklı görüşler, farklı mezhepler olacaktır.
Bu son derece doğaldır. Olmaması gereken, bu farklılıklar
nedeniyle bir Müslüman toplumun veya grubun diğerine cephe
alması, onunla diyaloğu kesmesi, ortak değerlerde mutabakat
sağlayamayacak kadar diğerini yabancı ve hatta hasım olarak
görmesidir. Bu, kabul edilebilir bir durum değildir.
ENANİYETİN MÜSLÜMANLARI BİRBİRİNDEN UZAKLAŞTIRMASINA
İZİN VERİLMEMELİ
İnsanların birlik olamamalarının temelinde, Allah'ın emrettiği
ahlakı gereği gibi yaşamıyor olmaları vardır. Bu ahlak tevazuyu
esas alır. Tevazudan uzaklaşanlar, kendilerini ve kendi fikirlerini
mutlak doğru olarak görür, kendilerinden farklı düşünenleri
küçümser ve onlara düşmanlık beslerler. Kendi görüşlerinin
mutlak doğru olduğundan hiç kuşku duymadıkları için, kendilerini
hiçbir zaman sorgulamaz ve dolayısıyla daha iyiye, daha doğruya
gidemezler. Allah, sadece kendi yorumunu beğenip bununla övünenlerin
durumunu "... onlar, işlerini kendi
aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir grup,
kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir."
(Müminun Suresi, 53) ayetinde bildirmektedir.
İslam dünyası,
ayrılıkları ve farklılıkları bir kenara bırakıp, tüm
Müslümanların "kardeş" olduğu gerçeğini hatırlamalı
ve bu manevi kardeşliğin getirdiği güzel ahlak ile tüm
dünyaya örnek olmalıdır. |
Bu, Allah'tan korkup sakınanların ve ahiret gününde hesap
vereceğine iman edenlerin şiddetle sakınıp korunmaları gereken
bir durumdur. Bu konunun önemini fark edenlerin, diğer müminleri
de parçalanmaktan, dağılmaktan, ayrılmaktan sakındırmaları,
Müslümanların ittifak etmelerini sağlamak için gayret etmeleri
gerekmektedir.
Örnek Müslümanlar, insanlara –Rabbimiz'in tecellileri, yansımaları
olduğunun bilinci ile- sevgi, merhamet ve şefkatle yaklaşırlar.
Kendileri ile aynı inancı paylaşan, Kuran'a iman eden ve Allah'ın
emirlerini yerine getiren, Peygamber Efendimiz’in (sav) sünnetine
uyanları ise kardeşleri olarak görür ve birbirlerinin velileri
olduklarını unutmazlar. Yapılması gereken, farklı Müslüman
topluluklar arasında olabilecek kültürel ve geleneksel farklılıklar
ve bazı görüş ayrılıkları nedeniyle hizipleşmekten sakınmak,
bunları sürekli ön plana çıkarıp ihtilafa zemin hazırlamak
yerine, ittifakı desteklemektir. Müslümanlar ittifakta birbirlerini
desteklemeli, ihtilaflı konularda da hoşgörülü olmalı, anlayışlı
davranmalıdırlar. Yukarıda da vurguladığımız gibi, özellikle
bu konunun öneminin farkında olan samimi Müslümanlar ve İslam
dünyasının önde gelen düşünür ve aydınları bu konuda yoğun
girişimlerde bulunmalı, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliği
teşvik etmelidirler. Müslüman dünyası içinde sevgi, saygı,
merhamet, hoşgörü üzerine kurulu bir dayanışma inşa edilmelidir.

MÜSLÜMANLAR KARDEŞTİR
İslam dünyası, ayrılıkları ve farklılıkları bir kenara bırakıp,
tüm Müslümanların "kardeş" olduğu gerçeğini hatırlamalı
ve bu manevi kardeşliğin getirdiği güzel ahlak ile tüm dünyaya
örnek olmalıdır.
Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin
arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup-sakının; umulur
ki esirgenirsiniz. (Hucurat Suresi, 10)
İman edenlerin birbirleri ile kardeşliği, Allah'ın bir lütfu
ve nimetidir. Bir kez daha hatırlatmak gerekir ki, İslam ahlakının
özünde, ihtilaf ve ayrılıkları değil, inanç birliğini ve ortak
değerleri temel alan bir anlayış vardır. Hz. Muhammed (sav),
"Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla
dalalete düşmeyecek ve sapıtmayacaksınız: Kuran ve benim sünnetim"
sözleriyle Müslümanlara uymaları gereken yolu göstermiştir.
Bizlere düşen bu yola uymaktır. Hak dine uymak ve ayrılığa
düşmekten sakınmak, Rabbimiz'in tüm inananlara emridir. Allah,
ayetinde şu şekilde buyurmuştur:
O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda
ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini
ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet
ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı). Senin
kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah,
dilediğini buna seçer ve içten Kendisi'ne yöneleni hidayete
erdirir. (Şura Suresi, 13)
|