KEHF
KISSASINDA AHİR ZAMAN ŞİFRESİ
Kehf Suresi, Peygamberimiz HZ. Muhammed (Sav)in ve pek çok
İslam aliminin dikkat çektiği bir suredir.
Bu surede yer alan Kehf
ve Rakim Ehli'ne dair haberlerde, HZ. Musa ve ilim sahibi
kişi ile ilgili olaylarda ve HZ. Zülkarneyn Kıssası'nda ahir
zamana yönelik çeşitli işaretler bulunmaktadır.
“Sizden kim Deccal’e
yetişirse Kehf Suresi’nin evvelini onun üzerine okusun.
Bu surenin sonu Deccal’in fitnesinden kurtuluşunuzdur."
Kuran’ın en büyük mucizelerinden biri, Peygamberimiz (sav)'e
ilk vahyin inmesinden bu yana, her asırda yaşayan tüm insanlara
hitap etmesidir. Allah Kuran’ı, kıyamete kadar insanlara
bir yol gösterici ve bir hidayet rehberi olarak indirmiştir.
Kuran’da aktarılan geçmiş kavimlere dair kıssalar da insanlara
pek çok konuda yol göstericidir. Peygamberlerin hayatları,
kavimlerine yaptıkları tebliğler ve uygulamaları iman edenler
için birer örnektir. Bunun yanı sıra Kuran’da geleceğe dair
işaretler ve müminlerin üzerinde düşünmesi gereken bazı
sırlar da vardır. Kehf Suresi bunlardan bir tanesidir.
Kehf Suresi, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in ve pek
çok İslam aliminin dikkat çektiği bir suredir. Bu ayetlerde
yer alan Kehf ve Rakim Ehline dair haberlerde, Hz. Musa
ve ilim sahibi kişi ile ilgili olaylarda ve Hz. Zülkarneyn
kıssasında pek çok sır ve ahir zamana yönelik çeşitli işaretler
bulunmaktadır. Peygamberimiz (sav) de pek çok hadisinde
Kehf Suresi’nin ahir zamanla bağlantısı bulunduğunu bildirmiştir.
Bu hadislerden bazıları şöyledir:
Her kim Kehf Suresi’nin evvelinden
on ayet ezber ederse Deccal’in fitnesinden korunmuş olur.
1
Nevvas b. Seman el-Kilabi’den (ra) rivayet edilmiştir:
“Sizden kim Deccal’e yetişirse
Kehf Suresi’nin evvelini onun üzerine okusun. Bu surenin
sonu Deccal’in fitnesinden kurtuluşunuzdur."2
Nevvas bin Sem’an el-Kilabi (r.a.)’den; Şöyle demiştir:
Sizden kim onu görürse, aleyhinde
Kehf Suresi’nin ilk ayetlerini okusun. (ki fitnesinden emin
olsun). 3
Ebu Ümame el-Bahili’den rivayet edilmiştir.
... Kim onun (Deccal’in) cehenneminin
belasına uğrarsa Allah’tan yardım dilesin ve Kehf Suresi’nin
ilk ayetlerini okusun ki ateş İbrahim (as)’a olduğu gibi
bu ateş de o kimseye soğuk ve selamet olsun.
4
... Her kim Deccal’in ateşi
ile iptila (denenir) ve imtihan edilirse Allah’tan yardım
istesin ve Kehf Suresi’nin baş tarafındaki ayetleri okusun.
Bu suretle Deccal’in ateşi ona karşı soğuk ve selamet olur.
5
Peygamber Efendimiz (sav) bu hadislerinde ahir zamanda
Müslümanlara Kehf Suresi’ni mutlaka okumalarını tavsiye
etmekte, bunun Deccal’in tuzağının bozulmasında etkili olacağını
bildirmektedir. Kehf Suresi’nde, ahir zamanda çıkacak olan
Deccal’den ve onun yeryüzüne yaymak istediği dinsizlik akımlarından
korunmak ve insanlığa bela getirecek olan bu fitneye karşı
mücadele edebilmek için gerekli işaretler, ayrıca Müslümanların
istifade edebileceği dersler bulunmaktadır. Peygamberimiz
(sav)’in ahir zamanda bu sureyi dikkatle okumayı ve ezberde
tutmayı tavsiye etmesi, bu duruma açık bir işarettir. (En
doğrusunu Allah bilir)
Bu surede kıyamete yakın bir dönem olan ahir zamana, ahir
zamanda yaygınlık kazanacak olan dinsiz sistemlerin uygulamalarına
ve Allah’ın bu batıl sistemleri, hakkı göndererek darmadağın
etmesine yönelik çok önemli işaretler bulunmaktadır.
Söz ettiğimiz bu dönem Allah’ın izniyle çok yakındır. Bu
nedenle tüm Müslümanların Kehf Suresi ve Kehf kıssası üzerinde
dikkatle düşünmeleri, her bir ayeti diğer Kuran ayetleri
doğrultusunda incelemeleri ve akılda tutmaları son derece
önemlidir.
Sen, yoksa Kehf ve Rakim Ehlini Bizim şaşılacak ayetlerimizden
mi sandın? O gençler, mağaraya sığındıkları zaman, demişlerdi
ki: “Rabbimiz, Katından bize bir rahmet ver ve işimizden
bize doğruyu kolaylaştır (bizi başarılı kıl).” (Kehf Suresi,
9-10)
Bu ayetlerde Kehf ve Rakim Ehlinin olağanüstü durumlarına
dikkat çekilmektedir. Kehf Ehli’nin yaşadıkları alışılmışın
dışında, metafizik olaylardır. Hayatlarının her anı mucizevi
gelişmelerle doludur. Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde
ahir zamanla bağlantısına dikkat çekilen Kehf Ehlinin Kuran’da
anlatılan bu durumu, ahir zamanda da insanların olağan dışı,
metafizik olaylarla karşılaşabileceklerine bir işaret olabilir.
Ayetin devamında ahir zamanda gençlerin büyük sorumluluklar
yükleneceklerine işaret ediliyor olabilir. Bu dönemde dinsiz
felsefelerle fikri bir mücadele yürütülmesinde, Hak dinin
anlatılmasında, insanlara yönelik zulmün kaldırılmasında
gençler önemli görevler üstleneceklerdir. Din ahlakının
anlatılması konusunda gençlerin taşıdığı öneme başka ayetlerde
de dikkat çekilmektedir. Örneğin Kehf Suresi’nde Hz. Musa’nın
“genç bir yardımcısı” olduğu bildirilmektedir. Bir ayette
ise Hz. Musa’ya kavminden sadece genç bir topluluğun iman
ettiği şöyle bildirilmektedir:
Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden)
başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara
çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı... (Yunus Suresi,
83)
Kehf Suresi’nin 10. ayetinde gençlerin bir yere “sığındıkları”
bildirilmektedir. Kıssanın sonraki ayetlerinden anlaşıldığına
göre, Kehf Ehlinin mağaraya sığınmalarının nedeni dönemin
baskıcı sisteminin oluşturduğu ortamdır. Kendi fikirlerini
rahatça söyleyemeyen, doğruları anlatamayan, din ahlakını
gerektiği gibi tebliğ etmeleri engellenen Kehf Ehli, çözümü
bu toplumdan uzaklaşmakta bulmuştur.
Bu ayette, ahir zamanda da komünist, faşist veya başka
ideolojideki totaliter yönetimler nedeniyle benzer bir ortam
oluşacağına, bu yönetimlerin fikir ve düşünce hürriyetini
kısıtlayacağına ve din ahlakını yaşamak isteyenlerin üzerinde
bir baskı oluşturacağına işaret ediliyor olabilir. Kendi
dönemlerindeki benzer bir baskı nedeniyle Kehf Ehli mağaraya
sığınmış ve iman etmeyen kavimlerinden ayrılmışlardır. Ahir
zamanda da insanlığa belalar getiren komünist ve faşist
sistemlerin baskısından kurtulmak için samimi Müslümanların
gözlerden uzak olmaları, gizlilik içinde olmaları muhtemeldir.
Bu baskıdan uzaklaşan Müslümanlar, insanlar arasında fazla
gözükmeyecekler, kendilerini toplumdan uzakta tutacaklardır.
Ancak bu durum, uzaklaşıp bekleme manasında değildir. Kehf
Ehli mağaraya sığınmış, yaptıkları işleri Allah’ın kolaylaştırması,
kendilerine rahmetinden yayması için dua etmişlerdir. Kısacası
Kehf Ehli’nin mağaraya sığınmasının nedeni sadece beklemek
değil, kendilerini bu süre içinde geliştirmek olmuştur.
Ahir zamanda da totaliter rejimlerin olduğu yerlerde baskı
altında olan Müslümanlar kendilerini gizleyeceklerdir. Bu
vesileyle Allah’ın kendi üzerlerindeki rahmetini artırmasını,
işlerini ve dine düşman fikir akımlarına karşı yürüttükleri
mücadeleyi daha da kolaylaştırmasını umacaklardır.
Kehf Ehli’nin Allah’a olan duasını bildiren 10. ayette
çok önemli bir konu daha hatırlatılmaktadır. İman edenler
her işi yapanın sadece Allah olduğunu hiç unutmamalıdırlar.
İnsan her zaman ihtiyaç içindedir, Allah’ın karşısında aciz
ve muhtaçtır. Kendi aklı, kendi çabası ve gücü ile birşey
yapması mümkün değildir. Allah’ın izni olmadan insanın değil
bir işi sonuçlandırması, elini kaldırması, yürümesi, hatta
nefes alması dahi mümkün olmaz. İnsanın her an Allah’ın
yardımına, desteğine ve rahmetine ihtiyacı vardır. Kuran’da
da her işi Allah'ın yaptığına ve insanın da aciz olduğuna
dair pek çok ayet bulunmaktadır. Allah Enfal Suresi’nde
şu şekilde buyurmaktadır:
Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın
zaman sen atmadın, ama Allah attı. Mü’minleri Kendinden
güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.) Şüphesiz
Allah, işitendir, bilendir. (Enfal Suresi, 17)
Herşeyi yaratan, tüm işleri evirip çeviren Allah’tır.
İnsan ise samimiyetiyle ve teslimiyetiyle denenmektedir.
Kehf Ehli de, bu gerçeği bilen samimi Müslümanlar oldukları
için mağaraya sığındıkları anda hemen Allah’a yönelmiş,
dualarıyla Allah’a teslimiyetlerini ifade etmişlerdir. Kehf
Ehli, ilimde derinleşmelerini sağlayacak olanın da, her
yönden işlerini kolaylaştıracak olanın da Allah olduğunu
bilmekte, bu nedenle öncelikle Allah’tan yardım istemektedirler.
Bu durumdan da anlaşılmaktadır ki, asıl olan insanın samimi
Müslüman olması ve Rabbimiz'e dua edip herşeyi O’ndan istemesidir.
Böylelikle mağarada yıllar yılı onların kulaklarına vurduk
(derin bir uyku verdik). (Kehf Suresi, 11)
O dönemdeki dinsiz sistemin baskılarından korunmak için
mağaraya sığınan Kehf Ehli gibi, ahir zamanda da müminler
dünya üzerinde çok büyük bir zulüm sistemi kuran faşizm
ve komünizm gibi din ve mukaddesat düşmanı, vatanlarını,
milletlerini ve devletlerini felakete sürükleyen ideolojilerin
baskılarından kendilerini korumak için gizlenmeyi tercih
edeceklerdir. Aynı Kehf Ehlinin yaşadığı dönemde olduğu
gibi, bu tip yönetimler altında olan Müslümanların fikir
hürriyeti olmayacak, düşüncelerini söyleyemeyecekler, çok
büyük bir baskı altında olacaklardır. Ancak bu gizlenme
dönemi Müslümanlar için sıkıntılı, tedirgin bir bekleyiş
değil, tam aksine huzurlu ve rahat bir bekleyiştir. Ayette
geçen “... yıllar yılı kulaklarına vurduk” ifadesiyle müminlerin
gizlendikleri dönemde, aynı uykudaymış gibi bir huzur içinde
olacaklarına işaret edilmektedir.
Bu dönem müminler için bir eğitim, kendini geliştirme,
ilimde derinleşme ve imanda güçlenme dönemidir. İman etmeyenlerin,
ahlaki değerlere düşman olanların, vatana, millete zararlı,
saldırgan çevrelerin toplum içinde meydana getirdikleri
şiddet olaylarından, baskıdan, zulümden, zorbalıklardan
inananlar etkilenmeyecekler, aynı bir mağaradaymış gibi
tüm zorluklardan uzak olacaklardır. Bu durum, Allah’tan
bir rahmet olarak onları koruyacaktır.
Sonra iki gruptan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi
hesap ettiğini belirtmek için onları uyandırdık. (Kehf Suresi,
12)
Ashab-ı Kehf’in gizliliği, ayetten de anlaşıldığı gibi,
belirli bir süreye kadar devam etmiştir. Daha sonra Allah’ın
takdir ettiği zamanda, O’nun dilemesi ile bu gençler uyanmışlardır.
Ahir zamanda faşizmi veya komünizmi benimsemiş yönetimlerin
baskısı altında bulunan iman ehlinin gizlenme dönemi de
Allah’ın kaderde belirlediği bir süreye kadar devam edecektir.
Bu süre sonunda ise tüm gizlilik ortadan kalkacak ve iman
edenler insanların arasına karışıp, Allah’ın varlığını,
iman hakikatlerini, Kuran ahlakını onlara anlatmak için
çalışmalarına başlayacaklardır.
Bu gizlenme süresinin ne kadar olacağı ise Allah Katında
bir ilim üzeredir. Ayette bu sürenin yıl, gün, saat olarak
Allah Katında belli olduğuna işaret edilmektedir. Tüm kainatı
yoktan var eden Rabbimiz herşeyin hesabını bilendir. Cin
Suresi’nde Allah’ın Muhsi (sonsuz da olsa herşeyin sayısını
bilen) sıfatı şu şekilde bildirilmektedir:
Öyle ki onların, Rablerinden gelen
risaleti (insanlara gönderilenleri) tebliğ ettiklerini bilsin.
(Allah,) onların nezdinde olanları sarıp-kuşatmış ve herşeyi
sayı olarak da sayıp-tespit etmiştir. (Cin Suresi, 28)
Biz sana onların haberlerini bir gerçek
(olay) olarak aktarıyoruz. Gerçekten onlar Rablerine iman
etmiş gençlerdi ve Biz de onların hidayetlerini artırmıştık.
(Kehf Suresi, 13)
Bu ayette güçlü bir imanın ve gerçek hidayet ehli olmanın
önemine dikkat çekilmektedir. Çünkü insan Allah’a karşı
güçlü bir imana sahip değilse, Kuran ahlakına gereken titizlikte
uymuyor ve Peygamberimiz (sav)’in yolunu izlemiyorsa, bu
kişinin ne kadar büyük işler yaptığının Allah Katında bir
önemi olmayabilir. Dünyada maddi anlamda başarılı olsa,
kariyeri ya da ünü artsa bile, bu başarı ona ahirette hiçbir
fayda sağlamayacaktır. Çünkü önemli olan insanın imanı ve
takvasıdır. Bakara Suresi’nde hidayet ehli Müslümanlar şu
şekilde bildirilmektedir:
Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici
olan bir kitaptır. Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru
kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak
ederler. Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere
iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar.
İşte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzeredirler ve
kurtuluşa erenler bunlardır. (Bakara Suresi, 2-5)
Rabbimiz bir başka ayette ise, hidayete uyan kullarının
korku ve üzüntü yaşamayacaklarını şöyle müjdelemektedir:
Dedik ki: “Oradan tümünüz inin. Bundan sonra size Benden
bir hidayet geldiğinde, kim Benim hidayetime uyarsa, onlara
korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” (Bakara Suresi,
38)
Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik;
(Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: “Bizim Rabbimiz,
göklerin ve yerin Rabbi’dir; İlah olarak biz O’ndan başkasına
kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak,
andolsun, gerçeğin dışına çıkarız.” (Kehf Suresi, 14)
Bu ayette sabrın, kararlılığın ve irade sahibi olmanın
iman edenler için önemine işaret edilmektedir. Bunlar, ancak
tevekkül sahibi bir insanın sahip olacağı özelliklerdir.
Ayette geçen “raptetmiştik” ifadesi ise kaderde herşeyi
Allah’ın yaptığına bir işarettir. İman edenlere zorluklar
ve sıkıntılar karşısında sabretme gücünü ve kararlılığını
veren Allah’tır.
İnsanın Allah’ın yazdığı kader dışında hiçbir iş yapması,
hiçbir söz söylemesi mümkün değildir. Dolayısıyla kaderde
herşeyi Allah’ın yaptığını, kendisinin de hiçbir şey yapmaya
gücünün yetmediğini bilen bir kişi doğal olarak sabırlı
olur. Allah’ın herşeyi salih kulları için en hayırlı ve
en güzel şekilde yarattığını bilmenin verdiği rahatlığı
ve huzuru yaşar. Allah bu güzel ahlakı gösterip sabreden
kullarını, güzel bir ecir ve kurtuluşla müjdelemektedir.
Bu konuyla ilgili ayetler şöyledir:
Sizin yanınızda olan tükenir, Allah’ın
Katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının
en güzeliyle Biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın
olsun, bir mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa,
hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların
karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.
(Nahl Suresi, 96-97)
Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip
birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz
gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.
(Enfal Suresi, 46)
... Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi)
bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlub edebilirler. Ve eğer
içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kafirlerden binini
yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.
(Enfal Suresi, 65)
Kararlılık ve irade, imanla, hidayetle ve tevekkülle birlikte
gelen mümin özellikleridir. Çünkü Allah’a tevekkül etmiş
ve kadere iman etmiş bir kişi, hiçbir zorluk ve sıkıntı
karşısında yılgınlık göstermez, mücadele azmini yitirmez.
Herşeyi yapanın Allah olduğunu bildiği için şevk ve heyecan
içinde karşısına çıkan her ecir fırsatını değerlendirir
ve hayırlarda yarışır.
Ayette ayrıca Kehf Ehlinin gizlendikleri dönem sona erdiğinde,
Kral’ın karşısına çıktıkları belirtilmektedir. Bu dönem,
Allah’tan başka güçlerin ilah haline getirildiği (Allah'ı
tenzih ederiz), dinsizliğin insanlar arasında yayıldığı
ve din ahlakından uzaklaşıldığı bir dönemdir. Müslümanların
inançları baskı altına alınmıştır. Buna rağmen Kehf Ehli,
Kral’a hiçbir koşulda “Allah’a bir olarak iman etmekten”
vazgeçmeyeceklerini, Allah’tan başka hiçbir şeye tapmayacaklarını
söylemişlerdir.
Eğer tersini söyleyecek olsalar, bununla Allah’a karşı
suç işlemiş olacaklarını samimi kanaatleri olarak ifade
etmişlerdir.
Dönemin baskıcı, zalim ve otoriter Kral’ı karşısında gösterdikleri
bu cesur ve kararlı tutum, onların samimi Müslümanlar olduklarının
da bir delili niteliğindedir. Herşeyi kaderde en güzel şekilde
Allah yaratır ve Allah dilemedikçe hiçbir güç onlara bir
zarar veremez. Kehf Ehli bu gerçeği bildikleri için çok
güzel bir tevekkül ve kararlılık örneği göstermişlerdir.
Ahir zaman da, insanların sahte ilahlar edindikleri (Allah'ı
tenzih ederiz), dinsizliği yaygınlaştırdıkları bir dönemdir.
Bu ayetten anlaşıldığı gibi, ahir zamandaki samimi Müslümanların
da, dönemin baskıcı ve totaliter rejimleri karşısında imanlarını
aynı kararlılık ve cesaretle korumaları gerekmektedir.
“Şunlar, bizim kavmimizdir; O’ndan başkasını ilahlar edindiler,
onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse
Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?”
(Kehf Suresi, 15)
Bu ayette, Kehf Ehlinin yaptıkları tebliğ faaliyetinden
bahsedilmektedir. Onlar, kendi dönemlerindeki iman etmeyen
topluluklara Allah’ın dinini tebliğ etmiş, onlardan Allah’a
şirk koşmaktan vazgeçmelerini istemişlerdir.
Ayrıca müşrik toplulukları, inançsızlıklarını dayandıracakları
bir delil göstermeye davet etmişler, bir delil getiremediklerinde
de onların yalancılıklarını ve iftiralarını açıklamışlardır.
Aynı Kehf Ehli’nin yaşadığı dönemde olduğu gibi asrımızda
da Müslümanlar Allah’tan başkasını ilah edinenlerden deliller
istemektedirler. Ahir zamanda maddeyi ve tesadüfleri ilah
olarak tanıtan putperest bir inanç mevcuttur; bu inanç Darwinizm’dir.
Darwinizm, yeryüzündeki canlıların başıboş ve rastgele tesadüfler
sonucu oluştuğunu iddia eden, doğada sadece güçlü olanın
hayatta kalacağı şekilde çatışmaya ve şiddete dayalı bir
sistem olduğunu savunan din karşıtı bir iddiadır. Gerçekte
Allah’ın sonsuz güç ve kudretiyle yoktan var ettiği canlı
ve cansız tüm varlıkları, başıboş tesadüflerin meydana getirdiği
yalanını söyleyerek insanları aldatmaya çalışan Darwinistler,
bu iddialarıyla çok büyük bir iftirada bulunmaktadırlar.
Üstelik bu iftiralarını ayakta tutabilmek için yalanlara
ve sahte delillere başvurmaktadırlar. Darwinizm’in tarihi;
Piltdown Adamı, Nebraska Adamı, rekapütilasyon teorisi,
sahte dino-kuş “Arkeoraptor” gibi türlü sahtekarlıklarla
doludur. Sahte deliller üreten, hayali çizimler ve senaryolarla
insanlara geçmişte bir evrim süreci yaşanmış gibi göstermeye
çalışan, bilimsel verileri hiç tereddüt etmeden çarpıtan,
çeşitli telkin metodları kullanan Darwinizm, çok büyük bir
aldatmaca ve göz boyamadan ibarettir. (Detaylı bilgi için
bkz. Darwinizm’in Karanlık Büyüsü, Harun Yahya)
İşte ahir zamanda Müslümanların karşısındaki en büyük din
düşmanı fikir sistemlerinden biri Darwinizm’dir. Müslümanlar
da, aynı Kehf Ehli gibi, Allah’ın varlığını kabul etmek
istemeyip tesadüfleri ilah edinen Darwinistlerden iddialarını
kanıtlayacak deliller istemektedirler. Ancak Darwinistler
bunun karşılığında yine yalana ve çeşitli sahtekarlıklara
başvurmakta, demagojik yöntemler kullanarak kesin bir delil
ortaya koymaktan uzak durmaktadırlar. Çünkü Darwinistlerin
de, iman etmeyen tüm topluluklar gibi, ellerinde iddialarını
destekleyecek hiçbir delilleri bulunmamaktadır. (Detaylı
bilgi için Bkz. Evrim Aldatmacası, Harun Yahya, Araştırma
Yayıncılık) Herşeyin tesadüflerin eseri olduğunu iddia eden
Darwinizm, bu yönüyle çok büyük bir iftirada bulunmaktadır.
Kehf Suresi’nin 15. ayetinde bu gibi düşüncelerle ortaya
çıkan kimseler için “... Öyleyse Allah’a karşı yalan uydurup
iftira düzenden daha zalim kimdir?” şeklinde buyrulmakta
ve söz konusu insanların içerisine düştükleri durum açıkça
ifade edilmektedir.
(İçlerinden biri demişti ki:) “Madem ki siz onlardan ve
Allah’tan başka taptıklarından kopup-ayrıldınız, o halde,
(dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden
(bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar
kolaylaştırsın.” (Kehf Suresi, 16)
Ayette Kehf Ehli’nin, iman etmeyenlerin çoğunlukta olduğu
fikir sisteminden tamamen ayrıldıkları, uzaklaştıkları ifade
edilmektedir. Bu ayrılık, iman edenlerle, din ahlakını yaşamayanlar
arasında fikri bir çatışma meydana getirmiştir. Ve iman
etmeyenler Müslümanlar üzerinde bir baskı oluşturmaya çalışmışlardır.
Bu baskının neticesinde iman edenler kendilerini tamamen
tecrit etme ve bu durumdan tamamen koparma ihtiyacını hissetmişlerdir.
Mağaraya sığınma da bu tecrit durumunu ifade etmektedir.
Allah bu dönemde Kehf Ehli’nin üzerindeki nimetini yaymış,
onlara pek çok konuda kolaylık sağlamıştır. Bu kolaylık
ve desteklerden en önemlisi ise iman edenlerin, din ahlakının
yaşanmadığı böyle bir sistemin olumsuz etkilerinden uzak
kalmaları olmuştur.
Din ahlakını yaşamayan topluluklar, ellerine geçen her
fırsatta onların mukaddesatlarına, vatan ve milletlerine
olan bağlılıklarına, hizmet şevklerine karşı mücadele etmeyi
ve Müslümanların kutsal saydıkları değerlere saldırıda bulunmayı
alışkanlık edinmişlerdir. İman edenlerin kendilerini bu
kişilerden uzakta tutmaları bu açıdan çok büyük bir rahmet
ve çok büyük bir kolaylıktır. Çünkü böylece din ahlakından
uzak yaşayan insanların olumsuz ifadelerini dinlemek yerine,
din ahlakının gereklerini daha fazla yaşama imkanı bulmaktadırlar.
Kendilerini geliştirmeye, ilimde derinleşmeye, kültürel
ve sosyal çalışmalar yapmaya daha geniş zaman ayırabilmektedirler.
Allah’ın kendilerine sağladığı bu kolaylık sayesinde de
milletlerinin daha güzel bir yaşama kavuşabilmeleri ve insanların
tek kurtuluş yolu olan Kuran ahlakına yönelmeleri için daha
fazla çalışma yapabilmektedirler.
(Onlara baktığında) Görürsün ki, güneş doğduğunda mağaralarına
sağ yandan yönelir, battığında onları sol yandan keser-geçerdi
ve onlar da onun (mağaranın) geniş boşluğundalardı. Bu,
Allah’ın ayetlerindendir. Allah, kime hidayet verirse, işte
hidayet bulan odur, kimi saptırırsa onun için asla doğru-yolu
gösterici bir veli bulamazsın. (Kehf Suresi, 17)
Bu ayette Müslümanların evlerinin güneş almasının önemine
dikkat çekiliyor olabilir. Bir eve, mümkün olduğunca, hem
batarken, hem de doğarken güneşin gelmesi çok önemlidir.
Bu sayede güneş ışınlarının olumlu etkilerinden faydalanma
imkanı oluşmakta, daha sağlıklı bir ortam meydana gelmektedir.
Ayette ayrıca geniş ve ferah evlerin de önemine dikkat çekiliyor
olabilir. Yaşanan mekanları, imkanlar ölçüsünde, geniş,
aydınlık, güneş alan ve ferah bir hale getirmek, müminler
için zevkli, rahat ve huzur verici olacaktır.
Bu ayette -daha önce de vurgulandığı gibi- hidayetin önemine
de dikkat çekilmektedir. Ancak Allah’ın hidayet verdiği
kişinin kurtuluşa ereceği, hidayet vermediği kişinin ise
sonsuz bir azapla karşılık bulacağı açıklanmaktadır.
Bu nedenle, din ahlakını anlatan kişinin huzurla, sabırla,
itidalle, sakin bir şekilde dini anlatması ve hidayeti verecek
olanın Allah olduğunu hiçbir şekilde unutmaması gerektiği
tekrar hatırlatılmaktadır. Allah bir ayetinde “Dinde zorlama
(ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan
apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa,
o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur.
Allah, işitendir, bilendir.” (Bakara Suresi, 256) şeklinde
buyurmaktadır. Eğer bir kişi yapılan tebliğe olumlu tepki
vermiyor, anlamakta diretiyorsa bu durumda tebliğ yapan
kişinin tavrı, Allah’a tevekkül etmek ve hiçbir şekilde
karşısındaki insana baskı uygulamamak olmalıdır.
Sen onları uyanık sanırsın, oysa
onlar (derin bir uykuda) uyuşmuşlardır. Biz onları sağ yana
ve sol yana çeviriyorduk. Köpekleri de iki kolunu uzatmış
yatıyordu. Onları görmüş olsaydın, geri dönüp onlardan kaçardın,
onlardan içini korku kaplardı. (Kehf Suresi, 18)
Kehf Ehlinin de yaşadığı haber verilen bu uyku halinin
nedeni, kadere tabi olmanın getirdiği tevekkül ve huzur
olabilir. Çünkü tüm kainatı bir kader üzere yoktan yaratan
Allah, dünyada gerçekleşen bütün olayları da Müslümanların
lehine olacak şekilde yaratmaktadır. Rabbimiz bir ayet-te,
“... Allah, kafirlere müminlerin aleyhinde
kesinlikle yol vermez” (Nisa Suresi, 141) şeklinde
buyurmuştur. Bu, Müslümanlar için büyük bir müjdedir ve
huzur vesilesidir. Dünya üzerinde gerçekleşen her olayın
Müslümanlar için olumlu ve hayırlı olduğunun bir işaretidir.
Müslümanların yaşadıkları bu huzur ve güvenlik duygusunun
bir başka sebebi de, Allah’ın samimi kullarını mutlak başarıya
ulaştıracağını vaat etmiş olmasıdır. Ayette iman edenler
şöyle müjdelenmektedir:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara
vadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl ‘güç
ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları da yeryüzünde ‘güç ve
iktidar sahibi’ kılacak, kendileri için seçip beğendiği
dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve
onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar,
yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar.
Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur
Suresi, 55)
Yukarıdaki ayette bildirildiği gibi, Allah salih kullarını,
her ne zorlukla karşı karşıya olurlarsa olsunlar, güvenliğe
çıkaracağını müjdelemektedir. Bu da, Kehf Ehli gibi günümüzde
de samimi Müslümanların huzur içinde çalışmalarını sürdürmesine
bir sebeptir.
Ayrıca Müslümanlar Allah’ın dilemesi dışında başlarına hiçbir
şey gelmeyeceğini de çok iyi bilmekte ve bunun rahatlığını
yaşamaktadırlar. Allah, Kendisi'ne teslim olmuş, kadere
iman eden ve tam bir tevekkül gösteren müminlerin nasıl
bir kararlılığa sahip olduklarını şöyle bildirmiştir:
De ki: “Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle
hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamız'dır. Ve mü’minler
yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” (Tevbe Suresi,
51)
Kehf Suresi’nin 18. ayetinde dikkat çekilen bir diğer
konu da hayvan sevgisidir. Bu ayette Kehf Ehlinin köpeklerinden
söz edilerek, Müslümanların bahçelerinde güvenlik amacıyla
bekçi köpeği bulundurabileceklerine işaret edilmiş olabilir.
Köpek güvenilir bir canlıdır, dostane bir tavrı vardır,
sahibine sadıktır, tehlikeyi hemen fark edebilecek kadar
hassastır ve refleksi çok kuvvetlidir. Dolayısıyla ayette,
Müslümanların öncelikle Allah’a sığınıp, daha sonra da kendilerini
koruyup kollamak için bir tedbir olarak bekçi köpeği edinebileceklerine
işaret ediliyor olabilir.
Müminler, hayvanları koruma amacının dışında, onlara duydukları
sevgi ve şefkat nedeniyle de yanlarında tutarlar. Kuran’da
bu konuda Hz. Süleyman örnek verilmektedir. Ayetlerde Hz.
Süleyman’ın atlara olan sevgisi şu şekilde bildirilir:
Hani ona akşama yakın, bir ayağını tırnağı üstüne diken,
öbür üç ayağıyla toprağı kazıyan, yağız atlar sunulmuştu.
O da demişti ki: “Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini
Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim.” Sonunda bu atlar
(koştular ve toz) perdesinin arkasına saklandılar. “Onları
bana geri getirin” (dedi). Sonra (onların) bacaklarını ve
boyunlarını okşamaya başladı. (Sad Suresi, 31-33)
Böylece, aralarında bir sorgulama yapsınlar
diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü
dedi ki: “Ne kadar kaldınız?” Dediler ki: “Bir gün veya
günün bir(kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.” Dediler ki:
“Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi
bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın,
size ondan bir rızık getirsin; ancak oldukça nazik davransın
ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.” (Kehf Suresi, 19)
Ayette ilk olarak Müslümanların, karşılaştıkları olaylarda
bir karara varmadan kendi aralarında istişare etmelerinin
önemine işaret edilmektedir.
Bunun yanı sıra ayette Kehf Ehlinin mağarada ne kadar süre
kaldıklarıyla ilgili aralarında bir konuşma geçtiği de aktarılmakta,
ardından ise bir kişinin “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz
daha iyi bilir” dediği bildirilmektedir. Burada önemli olan
husus, anlaşılmayan ya da sonucu bulunamayan herhangi bir
konu olduğunda, müminlerin hemen “Allah bilir” deyip, hayır
ve hikmeti Allah’a bırakmalarıdır. Çünkü gaybı sadece Allah
bilmektedir. O nedenle de insanların bilmedikleri bir konu
üzerinde tartışmaları, cevabını araştırıp bulmaya çalışırken
bunun sıkıntısını yaşamaları tevekküllü bir tavır olmaz.
Önemli olan o anda gösterilen teslimiyet ve hemen kaderin
hatırlatılmasıdır.
Kehf Suresi’nin 19. ayetinde müminlere bazı işaretlerde
daha bulunulmaktadır. Bunlardan birincisi müminlerin alışverişe
gönderdikleri kişiden herhangi bir yiyecek değil, temiz
yiyecek istemeleridir. İman edenlerin temizlik konusundaki
hassasiyetleri pek çok Kuran ayetinde bildirilmektedir.
Örneğin Allah elçilerinin “... temiz şeyleri helal, murdar
şeyleri haram...” (Araf Suresi, 157) kıldığını bildirmektedir.
Bunun yanı sıra iman edenlere “Elbiseni temizle” (Müddessir
Suresi, 4) şeklinde buyurmaktadır. Kuran’daki temiz rızıklar
ve temizlikle ilgili ayetlerden bazıları şu şekildedir:
Öyleyse Allah’ın sizi rızıklandırdığı
şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O’na kulluk
ediyorsanız Allah’ın nimetine şükredin. (Nahl Suresi, 114)
Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz
olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım
üzerinize kaçınılmaz olarak iner: benim gazabım, kimin üzerine
inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür. (Taha Suresi,
81)
Kehf Suresi’nin bu ayetinde dikkat çekilen diğer bir husus
da müminlerin yiyecek almak için şehri tercih etmeleridir.
Bunun nedeni şehirde çok daha geniş imkan ve seçim alternatifi
olması olabilir. Kuran’da şehirlerin önemi ile ilgili başka
ayetler de bulunmaktadır. Örneğin Allah, Enam Suresi’nde
tebliğin şehirlerden başlamasına dikkat çekmiştir:
İşte bu (Kur’an), önündekileri doğrulayıcı ve şehirler
anası (Mekke) ile çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz
kutlu Kitaptır. Ahirete iman edenler buna inanırlar. Onlar
namazlarını (özenle) koruyanlardır. (Enam Suresi, 92)
Ayette müminlere bir başka hatırlatmada daha bulunulmaktadır.
Bu da müminlerin her zaman için nezaketli ve saygılı olmalarıdır.
Bu, Allah’ın Kuran’da bildirdiği güzel ahlakın bir gereğidir.
Kehf kıssasında ayrıca Müslümanların ahir zamanda daha
ziyade evlerinde bulunacaklarına işaret ediliyor olabilir.
Bunun nedeni de din dışı ideolojilerin yaygın olduğu bu
büyük fitne döneminde, dışarı çıkıp hedef haline gelmemek,
dikkat çekmemek olabilir. Ayette aynı zamanda müminlerin
gerektiği durumlarda, uzun zaman evlerinde kalarak kendilerini
ilim ve bilgi yönünden geliştireceklerine dikkat çekiliyor
olabilir. Nitekim Peygamberimiz (sav)'in de ahir zaman konusunda
kendisinden tavsiye isteyenlere, “… evlerinizin yiğiti olunuz,
oradan ayrılmayınız!” ve “evinden dışarı çıkma!” şeklinde
tavsiyelerde bulunduğu bildirilmektedir.4
"Çünkü onlar üzerinize çıkıp gelirlerse,
sizi taşa tutarlar veya dinlerine geri çevirirler; bu durumda
ebedi olarak kurtuluş bulamazsınız." (Kehf Suresi,
20)
Bu ayette “taşa tutarlar” ifadesiyle terörist bir karakter
tarif edilmektedir. Günümüzde de dindışı ideolojilerin etkisi
altında kalan insanlarda bu karakter açıkça görülür. Örneğin
komünist ideolojiyi benimseyen teröristler, vatanı korumak
için cansiperane mücadele eden devlet görevlilerine, polislere
ve jandarmalara, sadece devlete olan düşmanlıkları nedeniyle
çoğu zaman taş ve benzeri maddeler atarak saldırmaktadırlar.
Bunu yapmalarındaki amaç ise bu kişileri yıldırmak, güçlerini
azaltmaktır. Bu yolla komünizm taraftarları, kendi din düşmanı
ideallerini gerçekleştirebilmeyi, ülkelerini kaosa ve kargaşaya
sürükleyerek kendi sistemlerini hakim etmeyi amaçlamaktadırlar.
Bu sonuca ulaştıktan sonra asıl hedefleri ise dinine,
vatanına, milletine bağlı insanları, kendi -dinsiz, ahlaki
her türlü değere karşı, insanlar arasında daimi bir çatışma
olması gerektiğini iddia eden- düşünce sistemlerine çevirmektir.
Başka bir deyişle, tüm insanları devlete karşı ayaklandırmak,
sokaklara dökmek, kardeşi kardeşe kırdırmaktır. Ancak anarşist
hareketlerin bir sonuca ulaşmayacağı ve onlara uyanların
da hiçbir zaman kurtuluş bulamayacakları çok açıktır. Allah
bir ayette şöyle bildirmiştir:
Allah’a verdikleri sözü, onu kesin
olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah’ın ulaştırılmasını
emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk
çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü
olanı da onlar içindir. (Rad Suresi, 25)
Bu yüzden ahir zamanda insanların, dünyaya beladan başka
bir şey getirmeyen kanlı ideolojilerden uzak durmaları,
din ahlakının yaşanmasını istemeyen ideolojilerin provokasyonlarına,
kışkırtmalarına kanmamaları, bozguncuların tarafında yer
almamaları son derece önemlidir.
Böylece, Allah’ın va’dinin hak olduğunu ve gerçekten kıyametin,
kendisinde şüphe bulunmadığını bilmeleri için (şehir halkına
ve sonraki insan kuşaklarına) onları buldurmuş olduk. (Onları
görenler) Kendi aralarında durumlarını tartışıyorlardı,
(bir kısmı) dedi ki:
“Onların üstüne bir bina inşa edin, Rableri onları daha
iyi bilir.”
Onların işine galip gelen (sözleri geçen)ler ise: “Üstlerine
mutlaka bir mescid yapmalıyız” dediler. (Kehf Suresi, 21)
Bu ayet, Kehf Suresi’nde kıyamet alametlerine ve ahir zamana
yönelik çok önemli işaretler olduğuna açıkça dikkat çekmektedir.
Kehf Ehlinin insanlar tarafından bulunması ise, iyi insanların
iyilerle kendiliğinden buluşacaklarına, birbirlerinden uzakta
bulunsalar da bir gün mutlaka biraraya geleceklerine işaret
olabilir. Allah, “... Öyleyse hayırlarda
yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri biraraya
getirecektir. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir”
(Bakara Suresi, 148) ayetiyle de aynı gerçeği bildirmiştir.
Ayette ayrıca, insanların, Kehf Ehlinin bulunduğu yere
bir mescid yaptırmak hakkında konuştuklarından da bahsedilmektedir.
Bu ayette, iyi ve güvenilir insanların hayatlarını geçirdikleri
yerlere binalar ve mescidler yapmanın makbuliyetine dikkat
çekilmektedir. Bunun amacı hem sevilen insanları yadetmek,
hem de bu vesile ile o mekanları bir nevi eğitim ve ibadet
yeri haline getirmektir. Bu sayede faydalı düşüncelerin
ve güzel ahlakın insanlar arasında yaygınlaşması sağlanacaktır.
Bu gibi yerler, iman edenlerin biraraya gelecekleri ve birlikte
Allah’ın adını anacakları mekanlar olacaktır.
Kuran’da pek çok ayette mescidlerde yalnızca Allah’ın anıldığına
ve mescidlerin önemine dikkat çekilmektedir. Bu ayetlerden
bazıları şu şekildedir:
Onlar, yalnızca; “Rabbimiz Allah’tır”
demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip
çıkarıldılar. Eğer Allah’ın, insanların kimini kimiyle defetmesi
(yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler,
havralar ve içinde Allah’ın isminin çokça anıldığı mescidler,
muhakkak yıkılır giderdi. Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere
kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır,
aziz olandır. (Hac Suresi, 40)
Şüphesiz mescidler, (yalnızca) Allaha
aittir. Öyleyse, Allah ile beraber başka hiçbir şeye (ve
kimseye) kulluk etmeyin (dua etmeyin, tapmayın). (Cin Suresi,
18)
(Sonra gelen kuşaklar) Diyecekler ki: “Üç’tüler, onların
dördüncüsü köpekleridir.” Ve: “Beştiler, onların altıncısı
köpekleridir” diyecekler. (Bu,) Bilinmeyene (gayba) taş
atmaktır. “Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir”
diyecekler. De ki: “Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir,
onları pek az (insan) dışında kimse bilemez.” Öyleyse onlar
konusunda açıkta olan bir tartışmadan başka tartışma ve
onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma. (Kehf
Suresi, 22)
Bu ayette Kehf Ehli’nin kaç kişi oldukları hakkında zanla
tahminlerde bulunan insanların durumundan bahsedilmektedir.
Oysa ayette bu sayıyı sadece gaybın tek sahibi olan Rabbimiz’in
bildiği ve bu bilgiyi de ancak az sayıda kuluna bildirdiği
ifade edilmektedir.
Ayetin devamında, bilinmeyen bir konu üzerinde tartışmanın,
sürekli yeni fikirler getirmenin, tahminlerde bulunmanın
doğru olmadığı da bildirilmektedir. Böyle bir tartışma ayette,
“bilinmeyene-gayba taş atma” olarak ifade edilmektedir.
Aynı ifade başka ayetlerde de bulunmaktadır. Örneğin Sebe
Suresi’nde insanların bu özellikleri şu şekilde bildirilmektedir:
... “Biz O’na iman ettik” derler; ancak onlara uzak bir
yerden (ahiretten imana) el uzatmak nerede? Oysa daha önce
onu inkar etmişlerdi; onlar uzak bir yerden gayba atıp tutuyorlardı
(dil uzatıyorlardı). (Şimdi) Kendileriyle istek duydukları
şeyler arasında perde çekilmiştir; daha önce benzerlerine
yapıldığı gibi. Çünkü onlar, kuşku verici bir tereddüt içinde
idiler. (Sebe Suresi, 52-54)
Allah’ın beğenmediği bu kötü ahlaktan her Müslüman mutlaka
uzak durmalı, bu gibi tartışmalardan, bilmediği konular
üzerinde fikir yürütmekten şiddetle kaçınmalıdır. Böyle
bir durumda yapılması gereken şey “En doğrusunu Allah bilir”
deyip, muteber olmayan sözlere kıymet vermemektir. Müslümanların
bu tarz durumlarda verdikleri cevap, “...
Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sende olanı bilmem. Gerçekten,
görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sensin Sen...” (Maide
Suresi, 116) ayetindeki gibi olmalıdır. Çünkü Kuran’ın birçok
ayetinde gaybı sadece Allah’ın bildiği haber verilir.
Örneğin bir ayette şöyle buyrulur:
Gaybın anahtarları O’nun Katında’dır,
O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların
tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin
karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere
hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (Enam Suresi, 59)
Ayetlerde de belirtildiği gibi, tartışmaların yapıldığı
durumlarda, genellikle insanların üzerinde fikir yürüttükleri
konulardaki tek dayanakları, halktan gelen ifadeler olur.
Sokaktan gelen uydurma rivayetlere, konu hakkında bilgi
sahibi olmayan bir kişinin söylediği bir söze, bir başkasının
yaptığı bir yoruma dayanan bu tartışmaların doğru bir sonuca
ulaşmayacağı ise açıktır. İnsan “Hakkında
bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalb,
bunların hepsi ondan sorumludur” (İsra Suresi, 36)
ayetiyle de bildirildiği gibi, bilmediği konular hakkında
etraftan duyduğu dayanaksız açıklamalara kapılmamalıdır.
Ayette geçen “onları pek az (insan) dışında kimse bilemez”
ifadesiyle de Allah, derin bilgiye sahip çok az sayıda kişinin
bu sayıyı bilebileceğine işaret etmektedir.
Nitekim Kuran’da, Allah’ın vahyetmesiyle elçilerin gaybdan
yana bazı bilgilere sahip oldukları bildirilmektedir:
O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini)
kimseye açık tutmaz. Ancak elçileri (peygamberleri) içinde
razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun
önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer. (Cin
Suresi, 26-27)
Allah Peygamberimiz (sav)'e de gaybdan bazı bilgiler vahyetmiş
ve şöyle bildirmiştir:
Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb haberlerindendir.
Yoksa onlar, o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe
topluca karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin.
(Yusuf Suresi, 102)
Hz. Nuh’a ise Allah, gelecekte yaşayacağı bazı olayları
şu şekilde bildirmektedir:
“Ey Nuh” denildi. “Sana ve seninle birlikte olan ümmetler
üzerine Bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in. (Sizden
türeyecek diğer kafir) Ümmetleri de yararlandıracağız, sonra
onlara Bizden acı bir azab dokunacaktır.” Bunlar: Sana vahyettiğimiz
gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce
bilmiyordun. Şu halde sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç
takva sahiplerinindir. (Hud Suresi, 48-49)
Ayetin devamında geçen “... açıkta olan bir tartışmadan
başka tartışma” ifadesi ise Kuran’a uygun tartışmaya işaret
etmektedir. Müminler, bir konu üzerinde konuşurken Kuran’a
uygun delil getirmeye önem vermelidirler. Din ahlakını yaşamayanlar
ise tam tersi bir tutum içindedirler. Onların amacı tartışma
çıkarmak, bu vesileyle mukaddes değerlere ve inananlara
karşı düşmanca tavırlarını ortaya koymaktır. Nitekim Allah
Kuran’da, bazı insanların “yalnızca bir tartışma-konusu
olsun diye” (Zuhruf Suresi, 58) uygun olmayan örnekler verdiklerini
bildirmektedir. Bunun nedeninin de “tartışmacı ve düşman”
bir kavim olmaları olduğu belirtilmektedir. Bu nedenle Kuran
ahlakını yaşayan insanların tüm bunlardan kaçınmaları ve
Allah’ın hoşnut olacağı şekilde davranmaları gerekir. Allah
iman edenlerin, din ahlakını yaşamayan insanlarla konuşurken
nasıl bir üslup kullanmaları gerektiğini şöyle bir örnekle
bildirmektedir:
Şu halde, sen bundan dolayı davet
et ve emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur. Onların
heva (istek ve tutku)larına uyma. Ve de ki: Allah’ın indirdiği
her kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum.
Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbiniz’dir. Bizim amellerimiz
bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda ‘deliller
getirerek tartışma (ya, huccete gerek)’ yoktur. Allah bizi
biraraya getirip-toplayacaktır. Dönüş O’nadır.” (Şura
Suresi, 15)
Kehf Suresi’nin 22. ayetinin sonunda geçen “onlar hakkında
bunlardan hiç kimseye bir şey sorma” şeklindeki ifade ise,
iman edenlerin vahiyle bildirilenlerin dışında hiçbir bilgiye
rağbet etmemeleri gerektiğini ifade etmektedir. Çünkü gaybı
bilen Allah’tır. İnsanların kendi bilgilerine, zanlarına
ve yorumlarına dayanarak ortaya attıkları yanlış rivayetlerin
müminler nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Dolayısıyla kaynağı
belli olmayan, ağızdan ağıza dolaşarak gelen, kulaktan dolma
aktarılan, uydurma rivayetlere, haberlere önem vermek bu
ayetle yasaklanmaktadır.
Sonuç
Kuran’ın “...Allah’ın size verdiği
nimeti ve size öğüt olarak indirdiği Kitab’ı ve hikmeti
anın...” (Bakara Suresi, 231) ayeti gereği, bu yazıda
Kehf Suresi’ndeki ayetlerin bazı hikmetlerinden bahsettik.
Ancak Kehf Suresi, Müslümanlara bildirilen çeşitli hikmetler,
hatırlatma ve öğütlerin yanı sıra iman edenler için bir
müjde de içermektedir. Bu müjde, Peygamberimiz (sav)’in
de hadislerinde bildirdiği, kutlu bir dönem olan ahir zamanın
yaklaşmasıdır. Kehf Suresi bu açıdan bakıldığında, İslam’ın
ahir zamanda geçireceği başlangıç, gelişme ve Hz. İsa’nın
gelişi ile birlikte sonuçlanacak olan Kuran ahlakının hakimiyeti
dönemlerine işaret etmektedir. Kuran’ın pek çok ayetinde,
Allah’ın istediği hikmete ve derinliğe ulaşan müminlere
zafer ve Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakimiyeti müjdelenmektedir.
Bu, Nur Suresi’nde bize bildirilen bir müjdenin, Allah’ın
dilemesiyle gerçekleştiği bir dönemdir:
Allah, içinizden iman edenlere ve
salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan
öncekileri nasıl ‘güç ve iktidar sahibi’ kıldıysa, onları
da yeryüzünde ‘güç ve iktidar sahibi’ kılacak, kendileri
için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp
sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe
çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana
hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse,
işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)
KAYNAKLAR:
1 Sahih-i Müslim, c. 1/555; İmam Şa’rani, Ölüm-Kıyamet-Ahiret
ve Ahir Zaman Alametleri, Bedir Yayınevi, s. 479
2 Sünen-i Ebu Davud, 5/121
3 Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Haydar Hatipoğlu,
Kahraman Yayınları, c. 10, s. 321-324
4 Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Haydar Hatipoğlu,
Kahraman Yayınları, c. 10, s. 332
5 İmam Şa’rani, Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri,
Bedir Yayınevi, s. 494