|
MEHDİYET GİZLENMESİ DEĞİL
MÜJDELENMESİ GEREKEN BİR KONUDUR
Hz. Mehdi'den Bahsedilmesi,
Hz. Mehdi'nin Çıkış Alametlerindendir
Hicri 13. yüzyılın müceddidi Bediüzzaman eserlerinde,
Hz. Mehdi’nin gelişi ve İslam ahlakını tüm dünyaya hakim
kılması konusunda tüm Müslümanlara yol gösterici nitelikte
önemli açıklamalarda bulunmuştur. Ancak kimi çevreler tarafından,
Bediüzzaman'ın eserlerinde geniş yer verdiği "Mehdiyet
konusundan aleni şekilde bahsedilmesinin pek çok açıdan
yanlış ve sakıncalı olacağı" dile getirilmektedir.
Oysa ki "Mehdiyet meselesi gizlenmesi, örtbas edilmesi
değil; müjdelenmesi gereken bir konudur". Hz. Mehdi'nin
gelişi bizzat Peygamberimiz (sav) tarafından müjdelenmiştir
ve Peygamberimiz (sav)'in bu konuda mütevatir olarak kabul
edilen çok sayıda hadisi vardır. Peygamberimiz (sav) bir
hadisinde "HZ. MEHDİ İLE MÜJDELENİN. O Kureyş’ten
ve Ehl-i Beyt’imden bir kişidir." (Kitab-ul Burhan
Fi Alamet-il Ahir zaman, s.13) sözleriyle, bu konunun Müslümanlar
için bir müjde olduğunu bildirmiştir. Bir başka hadisinde
ise Peygamberimiz (sav) "Mehdi zuhur eder, HERKES
SADECE O’NDAN KONUŞUR, O'nun sevgisini içer ve O'NDAN
BAŞKA BİR ŞEYDEN BAHSETMEZLER." (Kitab-ül Burhan
Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 33) sözleriyle Hz.
Mehdi'nin ortaya çıkacağı dönemde herkesin bu mübarek şahıstan
bahsedeceğini haber vermiştir. Peygamberimiz (sav)'in bildirdiği
bu hadisler günümüzde gerçekleşmeye başlamıştır ve herkes
Hz. Mehdi'den bahsetmektedir.
Bediüzzaman da eserlerinde bu konuya geniş yer vermiş,
yüzlerce sayfa boyunca bu konuyu detaylarıyla birlikte açıklamıştır.
Çok açıktır ki eğer bu konunu gizlenmesi gerektiğini ya
da okunmasının gereksiz olduğunu düşünseydi, bu husustaki
açıklamalarını risalelere koymazdı. Nitekim sakıncalı bir
konu olduğunda Bediüzzaman eserlerinde bunun "mahrem"
olduğunu ve yayınlanmaması gerektiği için risalelere konmadığını
çeşitli yerlerde ifade etmiştir. Bediüzzaman'ın bu açıklamalarından
biri şöyledir:
"Risaleler ise, o gibi risalelere mahrem demişiz...
neşrini men'etmişiz..." (Bediüzzaman ve Talebelerinin
Mahkeme Müdafaları, s.187)
Bediüzzaman'ın da söylediği gibi, gizli olan yayınlanmaz.
Ancak Mehdiyet konusunda bunun tam tersi bir durum söz konusudur.
Bediüzzaman Hz. Mehdi'nin gelişini yüzlerce sayfa boyunca
açıklayarak bu konuya aleniyet getirmiş ve bunun gizlenecek
bir mesele olmadığını açıkça ifade etmiştir. Nitekim yıllardır
risalelerin milyonlarca insan tarafından okunuyor olması
da bu konunun gizli değil, aleniyete dökülmüş bir konu olduğunu
açıkça ortaya koymaktadır.
Ancak Bediüzzaman'ın bu konuya bakış açısı son derece
açık olduğu halde, bu yanlış düşünce, Bediüzzaman'ın sözlerine
birtakım yanlış anlamlar yüklenerek desteklenmeye çalışılmaktadır.
Bu amaçla öne sürülen ve yanlış yorumlanan Bediüzzaman'ın
sözlerinden biri şöyledir:
Kardeşlerimin ikinci iltibası (yanlışlığı): Fâni (geçici)
ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bâzı cihetlerle (yönleriyle)
birinci vazifede pişdarlık (öncülük) eden Nur Şâkirdlerinin
(talebelerinin) şahs-ı mânevîsini temsil eden o âciz kardeşine
veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas (yanlışlık, karıştırma)
da Risale-i Nurun hakikî ihlâsına ve hiçbir şey'e, hattâ
mânevî ve uhrevî makamata dahi âlet olmamasına bir cihette
(yönden) zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de (siyaset
ehlini de) evhama (kuruntuya, vehime, olmayan bir şeyi olur
zannı ile endişeye) düşürüp Risale-i Nur’un neşrine (yayınlanmasına,
dağıtılmasına, duyurulmasına) zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı
mânevi zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâki (ebedi) hakikatlar,
fâni (geçici) ve âciz ve sukut edebilir (kusur işleyebilen)
şahsiyetlere bina edilmez. Elhâsıl (netice olarak): O gelecek
zâtın ismini vermek, üç vazifesi birden hâtıra geliyor,
yanlış olur. Hem hiçbir şey'e âlet olmayan Nurdaki ihlâs
zedelenir, avâm-ı mü'minîn (ilmi irfanı az olan müminlerin)
nazarında hakikatların kuvveti bir derece noksanlaşır, yakîniyet-i
bürhaniye (yakin derecesinde bilinenen, red ve inkar için
itiraz kabul edilemeyecek surette gerçekleri ispat eden
kesin delil) dahi kazâyâ-yı makbûledeki (kabule mazhar olmuş
hüküm ve iddia, itimad edilir zatların söyledikleri ve bu
itimada binaen kabul edilen) zann-ı galibe inkılâb eder
(hakikate yakın kuvvetli kanaate dönüşür), daha muannid
dalâlete (inatçı delile, işarete) ve mütemerrid zındıkaya
(inatçı, dikbaşlı, kibirli dinsizliğe) tam galebesi (galibiyeti,
üstünlüğü), mütehayyir (şaşkınlık içerisindeki) ehl-i îmanda
görünmemeye başlar; ehl-i siyaset evhama (kuruntu ve endişeye)
ve bir kısım hocalar itiraza başlar. Onun için, Nurlara
o ismi vermek münasip (uygun) görülmüyor. Belki müceddiddir,
onun pişdarıdır (öncüsüdür), denilebilir. (Sikke-i Tasdik-i
Gaybi, s.10)
Bediüzzaman'ın bu sözünde anlattığı gerçekler çarpıtılmakta
ve "Hz. Mehdi meselesinden alenen bahsedilmesinin son
derece zararlı olacağını söylediği" öne sürülmektedir.
Oysa ki bu düşünce tümüyle yanlış bir yoruma dayanmaktadır.
Zira Bediüzzaman bu sözünde anlattıklarını kendi yaşadığı
döneme yönelik olarak açıklamıştır. Bediüzzaman talebelerinin
kendisine Mehdilik konusunda bir hüsnü zan beslediklerini
ancak bunun, "karıştırmadan kaynaklanan bir yanlışlık
olduğunu" dile getirmektedir. Bu sebeple de kendisi
için, "bu şekilde söylemeyin; böyle bir Mehdilik iddiasında
bulunmayın" demektedir. Ancak dikkat edilirse Bediüzzaman
burada "Mehdilik konusundan bahsetmenin değil; ‘yanlış
bir kanaate dayalı olduğu için kendisine yönelik olarak
Mehdi iddiasında bulunulmasının’ sakıncalı ve zararlı olacağından"
bahsetmektedir. O dönem için Bediüzzaman'a yönelik böyle
yanlış bir düşüncenin gündeme getirilmesinin ihlası zedeleyebileceğini,
bazı siyasilerin tedirginliğine neden olabileceğini, Risale-i
Nur’un neşredilmesine zarar verebileceğini ve Risale-i Nur’un
inkar edenlere karşı elde edeceği galibiyetinin yarım kalacağını
hatırlatmaktadır. Bediüzzaman böyle yanlış bir hüsnü zanda
bulunulmasının Mehdiyet konusunda yanlış bir "zannı
galip" (gerçeğe yakın kuvvetli kanaat) oluşmasına ve
böylece iman ehlinin yanlış yönlendirilmesine neden olacağını;
bu şaşkınlık sonucunda da bunun, Müslümanların gerçek Hz.
Mehdi'yi fark etmelerine engel olabileceğini söylemektedir.
Bediüzzaman ayrıca burada kullandığı ifadelerle, kendisinin
Hz. Mehdi olmadığını da pek çok kez açıkça belirtmiştir.
Örneğin "ben Hz. Mehdi'nin üç görevini birden yerine
getirdim" dememektedir. Dikkat edilirse kendisinin
"yalnızca Hz. Mehdi'nin birinci vazifesi olan iman
hakikatleri konusunda Hz. Mehdi'ye sadece öncülük ettiğini
ve bunu da yalnızca bazı cihetlerde (yönlerde) yerine getirdiğini"
ifade etmektedir. "O gelecek zatın ismini vermek...
yanlış olur" sözleriyle "bu ismin Hz. Mehdi olmadığı
halde kendisine verilmesinin yanlış olacağını ve ihlasa
zarar vereceğini; bu nedenle Hz. Mehdi isminin kendisine
değil, o gelecek zata verilmesini" belirtmektedir.
Kendisi için ise "belki müceddid ve Hz. Mehdi'nin pişdarı
yanı öncüsüdür diyebilirsiniz" demektedir.
Tüm bunların yanı sıra Bediüzzaman'ın Hz. Mehdi'nin çıkışı
ile ilgili olarak verdiği tarih bilindiği gibi 2011 yılıdır.
Böylesine önemli bir olayın gerçekleşmesine bu kadar az
bir süre kala, bu konudan hala bahsedilmemesi ve gizli tutulacak
olması elbette ki söz konusu değildir.
Bediüzzaman'ın sözleri son derece açıktır. Bediüzzaman
risalelerin "avamdan havassa (ilmi az olan sıradan
bir insandan, Kurani ve manevi sırlara ve hususlara vakıf
bulunan, ilim, ibadet ve takva yolunda yükselmiş Evliyaullah’a)
ya da bir ortaokul talebesinden bir filozofa kadar okuyan
herkesin kolaylıkla anlayabileceği" (Kastamonu Lahikası,
s. 70) (Şualar, s. 549) eserler olduğunu belirtmiştir. Bediüzzaman'ın
bu konudaki sözlerinden bazıları şöyledir:
... Risale-i Nur bu vazifeyi; en dehşetli bir zamanda ve
en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir
tarzda, hakaik-i Kur'aniye (Kuran hakikatleri) ve imaniyenin
en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhanlar (deliller)
ile ispat eder. (Şualar, sf. 748)
... Risâle-i Nur'u kadın, erkek, memur ve
esnaf, âlim ve feylesof gibi her türlü halk tabakası okuyup
anlayabiliyor... (Şualar, sf. 549)
Buna rağmen risaleleri yalnızca özel sırlara vakıf, özel
tefsir gücü olan ve özel yeteneklere sahip bazı özel kişilerin
anlayabileceğini öne sürerek, Bediüzzaman'ın sözlerine apaçık
anlamından farklı yorumlar getirmek son derece yanlıştır.
Bu durumda isteyen herkes Bediüzzaman'ın sözlerinden kendi
bakış açısına göre yeni yanlış çıkarımlarda bulunabilecektir.
Bu şekilde risaleler de, Bediüzzaman’ın gerçek sözlerini
değil, bu sözleri kendi bilgi ve anlayışı içerisinde tefsir
eden kişilerin düşüncelerini yansıtan eserlere dönüşecektir.
Böyle bir tefsir mantığının Bediüzzaman’ın veciz ve samimi
bir dille kaleme aldığı Külliyatı üzerinde nasıl bir bozucu
etki oluşturacağı dikkatle değerlendirilmesi gereken bir
konudur.
Bediüzzaman, kendisine Mehdilik konusunda hüsn-ü zan besleyenlere
Mehdi olmadığını delilleriyle birlikte açıklamıştır
Yaşadığı dönem içerisinde talebelerinden ve yakın çevresinden
Bediüzzaman’a Mehdi olup olmadığı konusunda birtakım sorular
yöneltilmiştir. Nitekim tarih boyunca benzeri sorular Bediüzzaman’dan
önce yaşamış olan müceddidlere de yöneltilmiş, talebelerinden
kendilerine Mehdilik iddiasıyla yaklaşanlar olmuştur. Onlar
da talebelerine, Mehdi olmadıklarını; Hz. Mehdi’nin özelliklerinin
kendileriyle uyuşmadığını delilleriyle birlikte açıklamışlardır.
Hz. Mehdi'nin ne zaman ve nerede çıkacağını, ne gibi özelliklere
sahip olacağını, mücadelesini, İslam ahlakını ne şekilde
hakim kılacağını detaylarıyla tarif etmişlerdir. "Ben
Mehdi değilim, çünkü Hz. Mehdi şu yaşında olacak, şuradan
çıkacak, şu özelliklere sahip olacak, seyyid olacak"
gibi Peygamberimiz (sav)'in hadisleri doğrultusunda birtakım
yorumlarda bulunmuşlardır.
Bediüzzaman’ın da bu konudaki düşüncelerini soranlara iki
türlü cevabı olmuştur;
1) Açıkça kendisinin Hz. Mehdi olmadığını belirtmiş ve
kendisine Mehdilik iddiasıyla yaklaşan kimselere "Mehdi
olmadığını ve neden olamayacağını" eserlerinde yaptığı
sayfalar dolusu izahlarla açıklamıştır.
2) Kendisine Mehdilik iddiasıyla yaklaşanlara "hüsn-ü
zan eskiden beri cereyan ediyor, buna itiraz edilmez; bu
nedenle ben de hüsn-ü zan besleyenlere ilişmezdim"
diyerek cevap vermiş ancak bu kimselere de kendisine yöneltilen
"Mehdilik iddiasını kabul etmediğini" açıklamıştır.
1. Bediüzzaman "Mehdilik isnadını hiç kabul etmediğimi
bütün kardeşlerim şahadet ederler" (Şualar, s. 365)
demiş ve bunu risalelerde yüzlerce sayfa boyunca delillendirmiştir:
Bir konuda soru sorulduğunda Bediüzzaman'ın bu konuya
ne cevap verdiği önemlidir ve kendisi Hz. Mehdi olmadığını
açıkça söylemiştir. Bediüzzaman eserlerinde, "kendisinin
Hz. Mehdi olmadığını" (Emirdağ Lâhikası, s. 266), "Hz.
Mehdi'nin kendisinden bir yüz yıl sonra geleceğini"
(Kastamonu Lâhikası, s. 57), "kendisinin Hz. Mehdi'nin
bir eri, neferi ve öncüsü olduğunu" (Barla Lâhikası,
s. 162), "eserleri ve yaptığı çalışmalar ile Hz. Mehdi'ye
zemin hazırladığını" (Sikke-i Tasdik-ı Gaybî, s. 189)
, "kendisinin ve Risale-i Nurlar’ın Mehdi sanılmasının
ise bir hata ve karıştırma olduğunu" (Emirdağ Lahikası,
s. 266) ifade etmiştir.
"Hz. Mehdi’nin ‘seyyid’ olacağını" (Tenvir,
Şualar, s. 365), "siyaset, saltanat ve diyanet aleminde
üç büyük vazifeyi birarada yerine getireceğini" (Şualar,
s. 456) (Şualar, s. 590) (Emirdağ Lahikası, s. 259-260),
"Peygamberimiz (sav)’in halifesi ve tüm Müslümanların
manevi lideri ünvanını taşıyarak İslam ahlakının esaslarını
yeniden canlandıracağını" (Sikke-i Tasdik-i Gaybi,
s. 9), "tüm dünyaya barış ve adalet getireceğini"
(Emirdağ Lahikası, s. 259) (Mektubat, s. 411-412), "‘Müceddid-i
Ekber’ yani ‘en büyük müceddid’ vasfını taşıyacağını"
(Tılsımlar Mecmuası, s. 168), "İslam birliğini sağlayacağını"
(Emirdağ Lahikası, s. 260), "tüm İslam alimlerinin,
Peygamberimiz (sav)'in soyundan gelen seyyidlerin ve tüm
Müslümanların desteğini alacağını" (Emirdağ Lahikası,
s. 260), "Hıristiyan dünyasıyla ittifak yapacağını"
(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 9), "Hz. İsa’yla birlikte
namaz kılacaklarını" (Şualar, s. 493), "Kuran
ahlakını tüm dünyaya yerleşik kılacağını ve tüm insanları
doğru yola sevk edeceğini" (Sikke-i Tasdik-i Gaybi,
s. 9) (Mektubat, s. 473) ayrıntılı olarak anlatmıştır.
Bediüzzaman yaşadığı dönemde "tüm Müslümanları tek
bir çatı altında toplayarak İslam birliğini oluşturmamış;
tüm inananların halifesi (manevi lideri) vasfını taşımamıştır".
"Tüm dünyaya adalet ve hakkaniyet getirmemiş",
"İslam ahlakını tüm yeryüzüne hakim kılmamıştır".
"Müceddid-i ekber ve Hakim vasıflarına sahip olmamış",
"tüm İslam alimlerinin, Peygamberimiz (sav)'in soyundan
gelen seyyidlerin ve tüm Müslümanların desteğini almamıştır."
Hayatını Kuran ahlakının tebliğine adamış, bu uğurda her
türlü fedakarlığı göze almış ve çok büyük bir iman hizmeti
vermiştir. Yaşadığı yüzyılın müceddidi olarak üstlendiği
görevi en şerefli şekilde yerine getirmiştir. Ancak onun
tebliği kuvvet ve hakimiyet içerisinde değil, maddi ve manevi
açıdan gayet zor şartlarda ve benzersiz sıkıntılar içerisinde
geçmiştir. Hakim konumunda olmamış; aksine baskı altına
alınmış, ömrünü esaret, maddi sıkıntılar ve zorluklar altında
geçirmiştir. Sayıldığı gibi geniş bir kesimin desteğini
almamış; aksine çeşitli haksızlıklara uğramış, eziyetlere
tabi tutulmuş, yaşamının büyük bölümünü hapis ve sürgün
gibi şartlar altında sürdürmüştür. Yukarıda sayılan imkanların
ve yerine getirilecek olan sorumlulukların ise, kendisinden
sonraki yüzyılın müceddidi olarak Hz. Mehdi’ye nasip olacağını
bildirmiştir.
2. Bediüzzaman Mehdi olmadığını delilleriyle birlikte
açıklamış, ancak kendisine hüsn-ü zan besleyenlere ilişmediğini
belirtmiştir:
Yaşadığı dönem içerisinde, yakın çevresinden Bediüzzaman'a
Mehdilik konusunda hüsn-ü zan besleyenler olmuştur. Hatta
Bediüzzaman talebelerinin bu yaklaşımlarını ifade eden sözlerini
risalelerin çeşitli bölümlerine eklemiştir.
Ancak bilindiği gibi bir konuda bir kişiye hüsn-ü zan beslenmesi,
bu düşüncenin gerçeği yansıttığını gösteren bir delil değildir.
Nitekim Bediüzzaman da risalelerinde bunu dile getirmiştir.
"Kendisine hüsn-ü zan besleyen kimseler olabileceğini;
bunun eskiden beri olduğunu, buna itiraz edilemeyeceğini;
ancak gerçekte bunun bir karıştırma ve yanlışlık olduğunu"
ifade etmiştir. Bediüzzaman’ın bu konuyu açıkladığı sözlerinden
biri şöyledir:
... Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini haklı olarak bir
nevi Mehdi telakki ediyorlar (şahsi bir görüş olarak kabul
ediyorlar). O şahs-ı manevînin de bir mümessili (temsilcisi),
Nur şakirdlerinin tesanüdünden (talebelerinin dayanışmasından)
gelen bir şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîde bir nevi
mümessili (temsilcisi) olan bîçare tercümanını zannettiklerinden,
bazan o ismi (Hz. Mehdi ismini) ona da veriyorlar. Gerçi
bu bir iltibas (karıştırma) ve bir sehivdir (hatadır, yanılmadır),
fakat onlar onda mes'ul (sorumlu) değiller. Çünki ziyade
hüsn-ü zan, eskiden beri cereyan ediyor ve itiraz edilmez.
Ben de o kardeşlerimin pek ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi
dua ve bir temenni ve Nur talebelerinin kemal-i itikadlarının
bir tereşşuhu (yansıması) gördüğümden onlara çok ilişmezdim.
(Emirdağ Lahikası, s. 248)
Bediüzzaman Risale-i Nur’un şahsı manevisinin ve bu eserlerin
yazarı olarak kendisinin kimi zaman Hz. Mehdi olabileceğinin
düşünüldüğünü, ancak bunun bir karıştırma ve hata olduğunu
belirtmiştir. Bu düşünceye sahip olan kimselerin iman hakikatlerini
anlatma konusu yönünde bir değerlendirme yaptıklarını, ancak
Hz. Mehdi'nin diğer iki vazifesi olan "İslam birliğinin
sağlanması, tüm İslam dünyasının lideri olması ve İslam
ahlakının dünyaya hakim kılınmasının kendisinde görünmediği
hususunu dikkate almadıklarını" söylemiştir. Bundan
dolayı da Risale-i Nur’a ve kendisine yapılan Mehdilik yakıştırmasının
yalnızca bir "zan"dan ibaret olduğunu belirtmiştir.
Bediüzzaman "Hz. Mehdi’nin seyyid olacağını; kendisinin
ise seyyid değil, Kürt olduğunu" eserlerinde pek çok
kez ifade etmiştir
Bediüzzaman kendisinin Hz. Mehdi olmadığını açıkladığı delillerden
birinde "Hz. Mehdi'nin seyyid olacağını ancak kendisinin
seyyid olmadığını" ifade etmiştir. Bediüzzaman'ın bu
gerçeği açıkça dile getirdiği sözlerinden bazıları şöyledir:
... Hem mehdilik isnadını hiç kabul etmediğimi
bütün kardeşlerim şehadet ederler. Hatta Denizli’deki
ehli vukuf (bilgi sahibi kişiler) eğer Said mehdiliğini
ortaya atsa bütün şakirtleri (talebeleri) kabul edecek dediklerine
mukabil (karşılık), Said itiraznamesinde demiş ki: "ben
seyyid değilim Mehdi seyyid olacak" diye onları reddetmiş...
(Şualar, s. 365)
Ben, kendimi seyyid (Peygamberimiz (sav)'in soyundan)
bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki ahir
zamanın o büyük şahsı Al-i Beyt’ten (Peygamberimiz (sav)'in
soyundan) olacaktır. (Emirdağ Lahikası, s. 247-250)
Bediüzzaman ayrıca eserlerinde Peygamberimiz (sav)'in
bir hadisini hatırlatmış; "seyyid olan bir kişinin
seyyidliğini gizlemesinin Kuran ahlakına uygun olmadığını"
belirterek, bu konudaki sözünün kesin olarak doğru olduğunu
ifade etmiştir:
Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim diyenler,
ikisi de günahkar ve duhul ve huruc (isyan) haram oldukları
gibi... hadis ve Kuran’da dahi, ziyade veya noksan etmek
memnu’dur (yasaklanmıştır). (Muhakemat, s. 52)
Eğer Bediüzzaman seyyid olsaydı, bunu gizlemesi için hiçbir
sebep yoktur. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav)'in neslinden
olmak, saklanması gereken bir özellik değildir; tam aksine
Müslümanlar için büyük bir şereftir. Dünya üzerinde milyarlarca
seyid vardır ve her biri de kendilerine sorulduğunda bu
gerçeği açıkça dile getirmektedirler. Dolayısıyla Bediüzzaman
da eğer seyyid olsaydı kendisine böyle bir soru sorulduğunda
"Evet seyyidim, şerifim, ama Mehdi değilim" der;
kendisinin Peygamberimiz (sav)'in soyundan olduğunu ifade
etmekten büyük onur duyardı. Çünkü "seyyid olduğunu
kabul etmesi Hz. Mehdi olduğunu da kabul etmesini"
gerektiren bir konu değildir. Ancak buna rağmen seyyid olmadığını
çok açık bir şekilde pek çok kez belirtmiştir. Ayrıca Bediüzzaman
risalelerde yine birçok kez "Kürt" olduğunu ifade
ederek bu gerçeği delillendirmiştir (Münazarat, s.84; Tarihçe-i
Hayat, s.228; Bediüzzaman ve Talebelerinin Mahkeme Müdafaları,
s.18). Aynı şekilde eğer kendisinin Hz. Mehdi olduğu yönünde
bir kanaati olsaydı, milyonlarca kişinin okuduğu eserlerinde
buna taban tabana zıt yüzlerce sayfa izah yapmaz; Hz. Mehdi'nin
özelliklerinin kendisiyle uyuşmadığını ve bu mübarek zatın
kendisinden sonraki dönemde geleceğini onlarca deliliyle
birlikte açıklamazdı.
Bunun yanı sıra "her seyyid olan kişi, mutlaka Mehdi
olacak diye bir durum da söz konusu değildir". Dünya
üzerinde milyonlarca seyyid olan insan bulunmaktadır. Bir
kişinin seyyid olması Mehdi olmasını gerektirmediği için,
seyyid olan her insan bu gerçeği rahatlıkla ve iftiharla
dile getirmektedir. Dahası Bediüzzaman "Benim bu konudaki
tek eksikliğim seyyidliğim, eğer seyyid olsaydım Mehdi olurdum"
da dememiştir. Tam aksine "Hz. Mehdi'nin tüm özelliklerini,
yapacağı benzersiz faaliyetleri uzun uzun açıklamış ve bunların
kendi yaşadığı dönemde henüz gerçekleşmediğini belirtmiştir".
Hz. Mehdi karşıtı Deccaliyet ve Süfyaniyet’in etkisi,
Bediüzzaman hayattayken günümüzdeki şiddeti ile yaşanmamıştır
Günümüzde İslam ülkelerinin ve tüm dünya Müslümanlarının
içerisinde bulunduğu durum, Hz. Mehdi'nin yerine getireceği
vazifelerin Bediüzzaman'ın döneminde gerçekleştirilmemiş
olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Süfyaniyet ve Deccaliyet’in
etkisi, Müslüman ülkeler üzerinde tüm gücüyle hissedilmektedir.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde din hürriyeti gereği gibi yaşanamamaktadır.
Bediüzzaman hayatta iken ise, Müslümanların maruz kaldıkları
zorluk, sıkıntı ve eziyetler ise bu derece şiddetli değildi.
Bu da Hz. Mehdi gibi, Süfyan ve Deccal'in faaliyetlerinin
de o dönemde henüz gerçekleşmemiş olduğunu göstermektedir.
Deccal ve Süfyan ile mücadele ortamı oluşmadan Hz. Mehdi'nin
vazifesini yerine getirebilmesinden bahsedebilmek ise hiçbir
şekilde söz konusu değildir.
Bunun yanı sıra günümüzde tüm İslam alemi ve Müslümanlar
kendi içlerinde paramparçadır. Bediüzzaman yaşadığı dönemde
tüm dünya Müslümanları üzerinde birleştirici bir rol oynamamıştır.
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde tüm Müslümanları birleştirici
vasfını Hz. Mehdi'nin taşıyacağı bildirilmektedir. Bediüzzaman
da Hz. Mehdi'nin bu özelliğini şöyle bildirmektedir:
... o zât, bütün ehl-i imanın (iman edenlerin) manevî
yardımlarıyla ve ittihad-ı İslâmın muavenetiyle (İslam birliğinin
yardımlaşmasıyla) ve bütün ülema ve evliyanın (alimlerin
ve velilerin) ve bilhassa Âl-i Beyt'in neslinden (Peygamberimiz
(sav)'in soyundan) her asırda kuvvetli ve kesretli (çok
sayıda) bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklarıyla
(Peygamber soyundan gelen fedakar kimselerin katılımlarıyla)
o vazife-i uzmayı (büyük görevi) yapmağa çalışır. (Emirdağ
Lahikası, s. 260)
Bediüzzaman bu sözünde, Hz. Mehdi'nin üçüncü görevini
açıklamıştır. Buna göre, Hz. Mehdi Kuran ahlakının göz ardı
edildiği bir dönemde, insanların yeniden din ahlakına yönelmesine
vesile olacak, İslam birliğini kuracak ve tüm Müslümanların
birleşerek ittifak halinde Hz. Mehdi'nin bu görevdeki yardımcıları
olacağını bildirmiştir. Tüm Müslümanların dahil olacağı
böyle geniş çapta bir ittifak ve destek, Bediüzzaman'ın
döneminde gerçekleşmiş değildir. Bediüzzaman'ın da müjdelediği
gibi, bu geniş kitlenin manevi yardımları, ancak ahir zamanda
Hz. Mehdi ile birlikte oluşacak ve İslam ahlakının tüm dünyaya
hakim kılınmasında büyük rol oynayacaktır.
Bediüzzaman, her konuda risalelerdeki açıklamalarının yeterli
olduğunu söylemiştir
Bediüzzaman "Bir Risale-i Nur talebesi olarak ben
de bunlara uyuyorum" diyerek, hayatta olduğu süre içerisinde
eserlerinde yazdıklarının doğruluğunu defalarca tasdik etmiştir.
Risalelerin her biri, binlerce nüshası olan kitaplardır.
Dolayısıyla eserlerinde açıkça "Ben kendimi seyyid
bilmiyorum" diyorsa, bazı kişilerin "Bediüzzaman'ın
bu açıklamaları doğru değildir; kendisi falanca gün bizi
çağırmış, hem şerif, hem seyyid hem de Hz. Mehdi’yim demiştir"
demeleri Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’ne karşı çok
galiz bir hakaret, büyük bir zulüm ve iftira olur. Zira
bu, Bediüzzaman gibi değerli ve üstün ahlaklı bir şahsın
bu konuda yazdıklarının "yalan" olduğunu iddia
etmek anlamına gelir. Yüzlerce sayfa boyunca yazdıklarının
aksine, Bediüzzaman'ın "-yalnızca iki üç kişiye- tüm
yazdıklarının yalan olduğunu söylediği" şeklinde bir
iddia, bu tür iddiaların sahiplerini töhmet altında bırakır.
"Bediüzzaman Hazretleri milyonlarca insanı aldattı,
yalan söyledi; fakat bu konun doğrusunu üç beş kişiye açıkladı"
şeklinde bir iddia hiçbir şekilde kabul edilemez.
Diğer taraftan Bediüzzaman’ın kendisinin Mehdi olmadığını
söylemesi için sadece "ben Mehdi değilim" demesi
yeterlidir. Böyle mübarek bir insanın "yüzlerce sayfa
çok kapsamlı ve detaylı yalan söylediğini; ümmeti aldattığını,
bu yazılanların bir aldatmaca olduğunu" iddia etmek
bir hezeyandır. Sevgi adına da olsa böyle ağır bir hakaret
yapılamaz.
Bediüzzaman gibi derin imanlı büyük bir müceddidin, eserlerinde,
düşündüğü ve inandığı şeylerin tam tersine açıklamalarda
bulunması hiçbir şekilde söz konusu değildir. Dolayısıyla
Bediüzzaman'ın vefatından yıllar sonra böyle bir iddia ile
ortaya çıkmak, her ne kadar iyilik adına, Bediüzzaman'ı
sevme adına yapılmış dahi olsa, Bediüzzaman adına çok büyük
bir iftira olur. Onu yalancılıkla itham eden ve yüzlerce
sayfa ile ümmeti aldattığını iddia eden böyle bir yaklaşım
ise hiçbir vicdanın kabul etmeyeceği bir davranıştır.
Bunun yanı sıra, hiçbir delile dayanmayan bu iddianın destelenebilmesi
için Hz. İsa ile ilgili de gerçek dışı birtakım iddialar
öne sürülebilmektedir. Bilindiği gibi Peygamberimiz (sav)'in
hadislerinde, Hz. Mehdi döneminde Hz. İsa'nın ikinci kez
yeryüzüne geleceği bildirilmektedir. Hz. Mehdi'nin imamlığında
Hz. İsa ve Hz. Mehdi birlikte namaz kılacak, yedi sene yeryüzünde
birlikte hüküm süreceklerdir. Ancak bu gelişmelerin hiçbiri
Bediüzzaman hayatta iken gerçekleşmemiştir. Bediüzzaman
Hz. İsa ile birlikte olmamıştır. Bu durum da çeşitli şekillerde
tevil edilmeye çalışılmakta; Hz. İsa'nın yalnızca bir ruh
olarak geleceği ya da Bediüzzaman hayatta iken geldiği ve
vefat edip gömüldüğü gibi asılsız fikirler öne sürülmektedir.
Oysa ki Bediüzzaman eserlerinde çok açık bir dille ve pek
çok kez Hz. İsa'nın -cismi bedeniyle- "bir şahıs"
olarak yeryüzüne geleceğini ifade etmiştir. Hz. İsa'nın
"Hıristiyan ruhanileriyle ittifak edeceğini, Deccal
ile mücadele ederek onu fikren etkisiz hale getireceğini"
belirtmiştir. Bu sözlerinden birinde Bediüzzaman Hz. İsa'nın
bir şahsı manevi değil, bir şahıs olduğunu şöyle ifade etmektedir:
... âlem-i semavatta (gökler aleminde) CİSM-İ BEŞERİSİYLE
(insani cismiyle) bulunan ŞAHS-I İSA ALEYHİSSELAM, o din-i
hak cereyanının (Hak dinin) başına geçeceğini.... (Mektubat,
sf. 60)
Bunun yanı sıra Bediüzzaman, Hz. İsa'nın Deccal ile olan
mücadelesini anlattığı sözlerinde de bir şahsı manevi ile
bir şahsı manevi arasında yaşanacak bir konudan değil; Hz.
İsa'nın direk şahsıyla Deccal'in şahsına karşı yapacağı
bir mücadeleden bahsetmektedir:
... Elcevap: Hadîs-i sahihte (doğruluğu kesin olan hadiste)
rivayet edilen: "Hazret-i Îsâ Aleyhisselâm'ın geleceğini
ve Şeriat-ı İslâmiye ile amel edeceğini, Deccal'ı öldüreceğini"
imanı zaîf (zayıf) olanlar istib'ad ediyorlar (ihtimal vermiyorlar,
uzak görüyorlar, olmayacak sanıyorlar). Onun hakikatı izah
edilse, hiç istib'ad (uzak görünecek) yeri kalmaz. (Mektubat,
s. 58-59)
Bir başka sözünde ise Bediüzzaman Deccal'in etkisinin
ancak mucize sahibi bir peygamber tarafından ortadan kaldırılabileceğini
belirterek, Hz. İsa'nın bir şahsı manevi değil, mucizeler
gösterecek özelliklere sahip bir şahıs olacağını bir kez
daha açıkça ifade etmiştir:
... ancak hârika ve mu'cizatlı (mucizeler sahibi) ve umumun
makbulü (umumun kabul ettiği) BİR ZAT olabilir ki: O ZAT,
en ziyade alâkadar ve ekser (birçok) insanların peygamberi
olan HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELAM’dır..... (Şualar, sf. 463)
Bediüzzaman'ın, Hz. İsa ve Hz. Mehdi'nin gelişi ile ilgili
bu çok açık sözlerine rağmen, özel sohbetler delil gösterilerek
öne sürülen bu gibi iddialar, böylesine değerli bir müceddidin
kaleme aldığı risalelerin tümünü şüpheli hale getirecek
son derece tehlikeli girişimlerdir. Bunun gibi pek çok kişi,
birbirinden farklı iddialarla ortaya çıkıp "Bediüzzaman
Said Nursi burada böyle demiştir ama bunların tamamı bir
taktiktir, yalandır; doğrusunu bize söyledi" dese bu
ne kadar geçerli olacaktır? Böyle bir durumda bir süre sonra
Risale-i Nur’da yer alan her konu için bir şey söylenebilir
ve Bediüzzaman'ın eserleri gerçek manasından ve hikmetinden
giderek uzaklaşır. Böyle bir tehlikeyi önlemek ise, Bediüzzaman
gibi değerli bir İslam aliminin bizzat yazıp tasdik ettiği
apaçık sözlerini korumakla mümkün olacaktır. Nitekim Bediüzzaman
da eserlerinde, her konuda olduğu gibi bu konuda da en doğru
açıklamaların risalelerde bulunabileceğini hatırlatmış,
risalelerde yazılanlar okunduğunda adeta kendisiyle görüşülmüş
gibi en doğru bilgilere ulaşılabileceğini belirtmiştir.
Risale-i Nur’un her bir kitabı bir
Said’dir. Siz hangi kitaba baksanız benimle karşı karşıya
görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakiki bir
surette benimle görüşmüş olursunuz. Risale-i Nur bana hiçbir
ihtiyaç bırakmıyor. (Emirdağ Lahikası, s. 159)
… Çünkü der: "Benimle görüşmek isteyen,
eğer âhiret için, Risale-i Nur için ise; Risale-i Nur bana
kat'iyyen ihtiyaç bırakmamış. Milyonlar nüshası her birisi
on Said kadar faide veriyor… Eğer Risale-i Nur'un hizmetine,
intişarına (yayılmasına) ait olsa; bana hizmet eden hakikî
fedakâr talebelerim ve manevî evlâdlarım ve kardeşlerim
benim bedelime görüşmeleri kâfi, bana hiç ihtiyaç yok… (Emirdağ
Lâhikası-2, s. 214)
Bediüzzaman eserlerinde aynı gerçeği dile getiren talebelerinin
sözlerine de yer vermiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:
Ey hocalar ve ehl-i kalb! Soracağınız suallerin cevaplarını
Risale-i Nur’da bulabilirsiniz. Ehl-i keşf (gözle görülmeyen
gaybi hakikatleri Allah’ın lütfuyla keşfedip bilen evliyalar)
ve kalbden birisi, benim gibi aciz bir insandan Mehdi’yi
soruyor. "Ne vakit gelecek..." Daha Mehdi’yi anlamamış.
Dabbetü’l Arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dair, risalelerde
bir bahis (söz, açıklama) vardır. Her müşkil sualin (zor
sorunun) cevabını o risalelerden arayınız, bulursunuz. (Mustafa
Hulusi, Barla Lahikası, s. 143)
… bu hususta arzedeyim ki, üstadımız Bediüzzaman, bir
Nur talebesine Risale-i Nur'dan bazan okuyuvermek lütfunu
bahşederken izah etmiyor, diyor ki: "Risale-i Nur,
imanî mes'eleleri lüzumu derecesinde izah etmiş. Risale-i
Nur'un hocası, Risale-i Nur'dur. Risale-i Nur, başkalarından
ders almağa ihtiyaç bırakmıyor. (Sözler, s. 772)
HZ.MEHDİ’NİN GELİŞİ
Bizzat Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Tarafından Müjdelenmiştir
Peygamberimiz (sav)'in ahir zamanla ilgili hadislerinde
Hz. Mehdi ile ilgili mütevatir olarak kabul edilen çok sayıda
hadisi vardır. Peygamberimiz (sav) bir hadisinde "HZ.
MEHDİ İLE MÜJDELENİN. O Kureyş’ten ve Ehl-i Beyt’imden
bir kişidir." (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Ahir zaman,
s.13) sözleriyle, bu konunun Müslümanlar için bir müjde
olduğunu bildirmiştir. Bir başka hadisinde ise Peygamberimiz
(sav) "Mehdi zuhur eder, HERKES SADECE O’NDAN KONUŞUR,
O'nun sevgisini içer ve O'NDAN BAŞKA BİR ŞEYDEN BAHSETMEZLER."
(Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s.
33) sözleriyle Hz. Mehdi'nin ortaya çıkacağı dönemde herkesin
bu mübarek şahıstan bahsedeceğini haber vermiştir.
Bediüzzaman da Hz.Mehdi'yi Müjdelemiştir
Bediüzzaman'ın kişiliğinde olan ve tüm hayatına hakim
olan dürüstlük, açıklık ve netlik, eserleri olan Risale-i
Nurlara da yansımıştır.
Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde Mehdiyet konusuna geniş
yer vermiş, yüzlerce sayfa boyunca bu konuyu detaylarıyla
birlikte açıklamıştır. Çok açıktır ki eğer bu konunun gizlenmesi
gerektiğini ya da okunmasının gereksiz olduğunu düşünseydi,
bu husustaki açıklamalarını risalelere koymazdı.
Bediüzzaman açıklamalarıyla bu konuya aleniyet getirmiş
ve bunun gizlenecek bir mesele olmadığını açıkça ifade etmiştir.
Nitekim yıllardır risalelerin milyonlarca insan tarafından
okunuyor olması da bu konunun gizli değil, aleniyete dökülmüş
bir konu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Risale-i Nur eserleri, geçtiğimiz yüzyılın müceddidi Bediüzzaman
Said Nursi Hazretleri’nin kalbinden, dilinden çıkan hakikatleri
kaleme aldığı son derece kıymetli bir külliyattır.
Bediüzzaman kendisinin Hz. Mehdi olmadığını (Emirdağ Lahikası,
s. 266),
Hz. Mehdi'nin kendisinden bir yüzyıl sonra
geleceğini (Kastamonu Lahikası, s. 57),
kendisinin Hz. Mehdi'nin bir eri, neferi
ve öncüsü olduğunu (Barla Lahikası, s. 162),
eserleri ve yaptığı çalışmalar ile de Hz.
Mehdi'ye zemin hazırladığını (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.
189),
kendisinin ve Risale-i Nurlar'ın Mehdi
sanılmasının ise bir hata ve karıştırma olduğunu (Emirdağ
Lahikası, s. 266),
açıkça beyan etmiştir.
|