|
RUS YAYILMACILIĞI VE PERDE ARKASI
HARUN YAHYA
Komünizm uzun yıllar boyunca Sovyetler Birliği ile
özdeşleştirildi ve Sovyetler'in yıkılması tüm dünyada
komünist ideolojinin de çökmesi olarak algılandı. Bu
çöküşün bir sonucu olarak da komünizmin açtığı tüm yaraların
kısa bir süre içinde sarılacağı, Rus halkının maddi
ve manevi huzura ulaşacağı öngörüldü. Oysa SSCB'nin
yıkılışının komünizmin yıkılması olarak algılanması
çok büyük bir yanılgıydı. SSCB'nin Bağımsız Devletler
Topluluğu'na dönüşü ise sadece göstermelik bir çöküşün
göstermelik eylemleriydi. Çünkü tüm dünyanın da yakından
takip ettiği gibi Rusya'nın işgalci anlayışı hala bu
ülkeler üzerinde devam ediyor ve Kafkas ülkeleri için
gerçek anlamda "bağımsız" demek şu an için mümkün değil.
Sovyetler Birliği'nin bir yüzyıla yakın bir dönem ayakta
tuttuğu ve 20. yüzyılı kana, acıya boğan, on milyonlarca
insana kıtlık, sefalet, korku ve dehşet yaşatan bu tehlikeli
ideolojinin gerçek anlamda çöküşü, ancak bu ideolojiye
dayanak teşkil eden fikirlerin ve inançların çökertilmesiyle
mümkün olabilir. Rus tipi maddeci hayat anlayışı, güçlünün
güçsüzü ezdiği bir sistem ve komünist ahlak devam ettiği
sürece Sovyetler Birliği'nin izleri de asla silinmeyecek.
Böyle bir durumda sefalet, yokluk ve açlık devam edecek,
insanlara zulmedilecek, güven ve huzur içinde bir yaşam
hakkı tanınmayacaktır.
Komünizmi besleyen en önemli iki faktör Darwinizm ve
materyalizmdir. Dolayısıyla bu ülkelerde yaşanan çatışmaların,
sefaletin, açlığın, huzursuzluğun ve insanlara yapılan
zulmün altında da Darwinist ve materyalist anlayış aranmalıdır.
Komünizm, Darwinizm ve materyalizm sayesinde ayakta
kalmıştır!
Darwinizm, hayatın bir mücadele ve savaş arenası olduğunu,
bu mücadelede ise güçlü olanların, yani en acımasızca
düşmanını yenenlerin üstün gelerek gelişeceklerini iddia
eder. Darwinizm'in bir diğer iddiası da, insanların
gelişmiş bir hayvan türü olduklarıdır. Darwinizm'in
ve materyalizmin ortak iddiaları ise, tüm evrenin ve
canlıların tesadüflerin eseri olduğu ve bir Yaratıcı'nın
olmadığıdır. İşte bu paragrafta çok kısa olarak özetlenen,
hiçbir bilimsel delili olmayan bu iddialar, komünizmin
20. yüzyılda insanlığa yaşattığı karanlığın temelinde
yatan nedenlerdir. Bu nedenle Darwinizm'in, sadece bilimselliği
tartışılan herhangi bir teori olarak görülmesi büyük
bir yanılgı olur.
Hiçbir bilimsel geçerliliği olmamasına rağmen 150 yıldır,
belli çevrelerce gündemde ve en rağbet gören teori olarak
ayakta tutulmaya çalışılan evrim teorisi, 20. yüzyıla
bela ve acı getiren ideoloji ve sistemlerin biricik
dayanak noktası olmuştur. Evrim teorisinin geçersizliğinin
ispatlanarak, tüm insanlığa duyurulması bu açıdan son
derece büyük bir önem taşımaktadır.
Komünizm ülkelere sefalet, açlık ve kargaşa getirdi
Rusya ve Çin gibi ülkelerde geçtiğimiz yüzyıl içinde yaşananlar
Darwinizm'in bir topluma getireceği belaların ve acıların
görülebilmesi açısından son derece önemli örneklerdir.
Özellikle de Rusya'da 1917 yılında meydana gelen ihtilalden
günümüze kadar yaşananlar komünist yapının bir ülkeyi
nasıl yıkıma götürdüğünü açıkça gözler önüne sermektedir.
Bolşevik ihtilali ile Rusya'da Darwinist-materyalist
zihniyet iktidar oldu. Bu zihniyet Rus halkını çok büyük
sefaletlere, acılara, sıkıntılara götüren yolun başlangıcıydı.
Rusya'da dünya tarihinin en acımasız katliamları, soykırımları
ve sürgünleri yaşandı. Komünizmin kurucuları Karl Marx
ve Friedrich Engels gibi, komünizmin uygulayıcıları
Lenin, Stalin ve diğer bolşevikler de koyu birer Darwinistlerdi
ve uyguladıkları baskı politikalarını ve zulümlerini
Darwinizm'in sahte bilimselliği ile meşrulaştırmaya
çalıştılar.
Koyu birer Darwinist oldukları için Lenin ve Stalin,
insanları hayvan sürüsü gibi görüyor ve hayatlarına
hiç bir değer vermiyorlardı. Komünist militanlarıyla
birlikte gerçekleştirdiği kanlı bir iç savaştan sonra
iktidarı ele geçiren Lenin, kurduğu sisteme karşı gelen
herkesi kurşuna dizdirmiş, ülke içinde yaşanan iç savaşlar
tam üç yıl sürmüş, Rusya tam bir harabeye dönüşmüştü.
Lenin bir toplantıda söz aldığında şu dehşet verici
ifadeleri kullanmış ve insan hayatına ne kadar az önem
verdiğini dile getirmişti:
"Eğer kitleler kendiliğinden ayağa kalkmazsa, hiçbir
şey başaramayız. Spekülatörlere karşı terör uygulamadığımız,
yani hemen oracıkta kafalarına bir kurşun sıkmadığımız
sürece hiçbir yere varamayız." (V.İ. Lenin, Polnoye
Sobraniye Soçineniy, Moskova, 1958-1966, cilt XXXV,s.311)
Lenin ile aynı fikirleri paylaşan Stalin döneminde,
masum insanlar hiçbir suçları olmadığı halde evlerinden
toplanarak, ölüm kamplarına gönderildiler. Burada ağır
işkence altında ve açlık içinde ölesiye çalıştırılan
bu insanlar bir süre sonra ise keyfi olarak öldürüldüler.
Stalin'in Darwinist-materyalist devleti, insanların
hayatlarını ve insani değerleri kesinlikle hiçe sayıyordu.
Ukrayna kamplarından birinin şefi Martin Latsis, raporlarından
birinde bunların gerçek birer "ölüm kampı" olduğunu
şöyle itiraf ediyordu:
"Maykop yakınlarındaki bir kampta toplanan rehineler
-kadınlar, çocuklar ve yaşlılar - çamur içinde ve ekim
soğuğunda korkunç şartlarda yaşıyor… Sinekler gibi ölüyorlar…
Kadınlar ölmemek için herşeyi yapmaya hazır. Kampı korumakla
görevli askerler bu kadınların ticaretini yapmak için
bu durumdan yararlanıyorlar." (Komünizmin Kara Kitabı,
Doğan Yayınları, İstanbul, s. 134-135)
Stalin, "komünizm projesini" gerçekleştirme adı altında
ülkeyi açlık ve sefalete sürüklemiş, baskıcı bir yönetim
kurmuş, köylü halkı zorla çalıştırmış, dini yaşama haklarını
tamamen ellerinden almıştı. Stalin'in en büyük icraatlarından
biri ise Rusya nüfusunun yüzde 80'ini oluşturan köylülerin
tarlalarına devlet adına el koymak oldu. Özel mülkiyeti
yok etmeye yönelik bu politika gereği, Rus köylülerin
bütün mahsulü silahlı görevlilerce toplandı. Bunun sonucunda
çok şiddetli bir açlık baş gösterdi. Yiyecek hiçbir
şey bulamayan milyonlarca kadın, çocuk ve yaşlı açlıktan
yaşamını yitirdi. Kafkasya'da ölü sayısı bir milyonu
aştı. Devletin eliyle köylülerin ürünlerine zorla el
koyan "zoralım birlikleri" kuruldu. Bu birlikler de
türlü zulümde bulunuyordu. 14 Şubat 1922'de bir müfettiş
şunları yazıyordu:
"Zoralım birliklerinin haksız uygulamaları akıl almaz
boyutlara ulaştı. Tutuklanan köylüler sistematik biçimde
soğuk hangarlara kapatılıyor, kırbaçla dövülüyor ve
ölümle tehdit ediliyor. Teslim etmeleri gereken kotanın
tamamını dolduramayanlar, elleri kolları bağlanıp, çıplak
bir şekilde köyün ana caddesi boyunca koşmaya zorlanıyor
ve sonra da soğuk bir hangara tıkılıyor. Çok sayıda
kadın bayılana kadar dövüldükten sonra çıplak olarak
karda açılan çukurlara konuluyor…" (Komünizmin Kara
Kitabı, s. 159-160)
Bu politikaya direnen yüzbinlerce insan ise Sibirya'daki
çalışma kamplarına yollandı. Tutsakların çok ağır şartlarda
çalıştırıldığı bu kamplar, sürgüne gönderilen insanların
büyük çoğunluğuna mezar oldu. Stalin'in bu kanlı politikaları
sonucunda yaklaşık 20 milyon insan katledildi.
Öldürmek, yaşam mücadelesinin vazgeçilmez bir unsuru
olarak kabul edildiği için, Darwinist-komünistler, milyonlarca
masum insanı çeşitli yöntemlerle öldürdüler. Bu kısa
dönemde sadece Rusya'da öldürülen insan sayısı 60 milyonu
geçiyordu.
Darwinist zihniyetin bir diğer özelliği de halkına
güvenmemesiydi. Elinde verecek ürünü kalmadığını söyleyen
köylülere dehşet uyandıran işkencelerin uygulanmasının
ardında yatan nedenlerden biri de buydu. Halklarını,
kendilerinden sadece menfaat elde edecekleri, bir hayvan
gibi çalıştırıp işlerine gelmediğinde veya biraz bile
şüphelendiklerinde hiç düşünmeden öldürebilecekleri
yaratıklar gibi gören bu Darwinist yöneticiler, neredeyse
bir yüzyılın tamamını kana buladılar.
Darwinist-komünist devletin, özel teşebbüse imkan tanımaması,
üreticinin elinden tüm ürününü ve kazancını alması da,
şüpheci yaklaşımının bir diğer göstergesidir. Böyle
bir zihniyet, kendisi dışında hiçbir insana, hiçbir
düşünceye veya inanca değer vermediği için, onların
gelişmesine veya varlık göstermesine de izin vermez.
İnsanlar Darwinist devletin ürettiği kıyafeti giymek,
bu devletin gösterdiği sanatı yapmak, sadece belirli
ürünleri belirli şekillerde üretmek zorundadırlar. Hiçkimse
fikir üretemez, geniş düşünemez, yenilik getiremez.
Sadece devletin verdiği kadarıyla hayatını idame ettirebilir.
İşte bu, Darwinist-materyalist bir devletin istediği
bir toplum şeklidir.
Yazının başında da belirttiğimiz gibi, Sovyetler Birliği'nin
çökmesi bu zihniyetin çökmesi için yeterli olmamıştır.
Nitekim bugün Rusya hala aynı acımasız, ruhsuz ve her
türlü insani değerden uzak Darwinist zihniyetin pençesindedir.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra iktidara gelen
tüm yöneticilerin gerek kendi halklarına gerekse Kafkasya
halklarına karşı tutumları bunun çok önemli bir göstergesidir.
SSCB'nin dağılması tüm dünyanın umut ettiği gibi Rus
halkı için iyiye gidiş olmamıştır. Çünkü aynı komünist
anlayış hala iktidardadır ve tüm icraatleriyle değişime
karşı direneceğini göstermektedir. Yönetimde olanlar
ya eski komünist yöneticiler ya da Putin gibi eski KGB
ajanlarıdır.
Nitekim göstermelik değişmeyi son on yıldır yaşananlar
da yalanlamaktadır. Rusya'nın Çeçen halkına karşı giriştiği
vahşi soykırım bu komünist zihniyetin bir başka büyük
icraatıdır. Stalin döneminde de aynı zulümlerle karşı
karşıya kalan Çeçen halkının yaşadıkları, soğuk savaş
sonrası da hiçbir şeyin değişmediğini tüm dünyaya ispatlamaktadır.
Savunmasız ve masum Çeçen halkı 10 yıla yakın bir süredir
bombaların gölgesinde yaşamını devam ettirmeye çalışıyor.
İnsan hayatına değer vermeyen Rus yönetimi son derece
çirkin bir savaş yöntemi izliyor, sivil halkın bulunduğu
hastaneleri, doğumevlerini, pazar yerlerini, göçmen
konvoylarını bombalıyor. Sivil Çeçenlere dahi yaşam
hakkı tanımıyor ve tek bir Çeçen kalmayıncaya kadar
bu savaşı devam ettireceğini söylüyor.
Darwinist Rus Devleti Kendi Denizcilerini Karanlık
Denizde Ölüme Terk Etti
1917 Bolşevik ihtilalinden sonra Rus hükümetinin politikasında
en çok dikkat çeken unsur insan hayatının hiçe sayılması
olmuştur. Bu anlayış o dönemden günümüze kadar gerçekleşen
ve milyonlarca insanın hayatına mal olan katliamlarla
da kendini göstermiştir. Ancak yukarıda da dikkat çektiğimiz
gibi bu anlayış yalnızca diğer halklara yönelik değildir;
Darwinist devlet kendi yurttaşlarının hayatını da değersiz
görmektedir. Geçtiğimiz günlerde batan Rus denizaltısının
kurtarılması konusunda gösterilen duyarsızlık ve insanlık
dışı umursuzluk bu zihniyetin bir göstergesidir.
Bilindiği gibi Rus yöneticiler denizaltının battığını
Batılı ülkelerden saklamaya çalıştılar. (Eğer denizaltına
Ruslar'dan önce ulaşırlarsa, bazı sırlarının ortaya
çıkacağından korkuyorlardı. Hatta bazı siyasi yorumcular
Rusların uluslararası sularda gizli olarak nükleer silah
taşıdıklarının ortaya çıkmasından çekindiklerini iddia
ettiler.) Aslında bu durum Rus halkına çok da yabancı
değildi. Çünkü Sovyet hükümetinin geleneğinde bu tip
felaketlerin saklanması, özellikle de batılı ülkelere
duyurulmak istenmemesi çok alışıldık bir durum. Soğuk
savaş döneminde pekçok felaketin, trajik kazanın dış
dünyadan gizlendiği söylenir. Örneğin Gorbaçov'da 1986
yılında Çernobil'de gerçekleşen nükleer patlamayı da
kimseye haber vermemeyi, üzerine kapatmayı istemiş,
ancak başarılı olamamıştı. Fakat insan hayatına değer
vermeyen Rus hükümeti bu kez türlü oyalama taktikleri
kullanmasına, yanlış bilgilerle halkı aldatmaya çalışmasına
rağmen yenik düştü. Türlü komplolara, yalanlara başvurdu,
ama başarılı olamadı. Rus kamuoyu dahi kendi hükümetlerinden
ziyade batılı basın gruplarının sözünü ciddiye aldı.
Yabancı basın kuruluşları daha ilk günden itibaren tüm
gelişmeleri kamuoyuna sundukları için herşey tüm dünyanın
gözleri önünde gelişti. Ancak buna rağmen Rus yönetimi
olayın ilk gününden itibaren hem tüm dünyaya hem de
kendi halkına yalan söyledi. İlk başta denizaltının
ağır derecede tahrip olduğu ve mürettebatın ilk dakikalarda
öldüğü söylendi. Ancak daha sonra böyle bir şey olmadığı
ve denizcilerden yardım sinyallerinin geldiği ortaya
çıktı. En son olarak da tahliye kapaklarının ağır derecede
hasar gördüğü ve açılamayacağı açıklandı. Bu kez yalanlama
kurtarma çalışmalarını yürüten Norveçli ekipten geldi.
Kurtarma ekibi iki saatlik çalışmadan sonra kapakları
açmayı başardı.
Komünist ahlak anlayışının tipik bir temsilcisi olan
Putin ise bu olay sırasında gösterdiği hissiz, insani
duygulardan uzak, mesafeli tavrı ile gerçek bir Sovyet
bürokratı ve KBG ajanı olduğunu gösterdi. Onun için
vatanını savunmakla görevli 118 vatandaşın hayatı hiç
önem taşımıyordu ve belki de halkın en çok tepki gösterdiği
konu Putin'in duyarsız tavrıydı Aslında Putin 118 denizcisini
denizin altında hiçbir çaba göstermeden ölüme terk ederken
savunduğu felsefenin gereğini yaptı. O kadar insanın
hayatını hiçe sayarak, tatilini dahi yarıda kesmeye
gerek görmeyen, dış yardımları kabul etmeyen bir devlet
başkanının o millete ne kadar büyük zulüm getireceği
çok açıktır. Kendi askerlerinin hayatına dahi değer
vermeyen bu yöneticilerin, halkın geri kalanına da değer
vermeyeceğini tüm halkı anladı. Nitekim Rus halkı, "devletimizin
nasıl bir devlet olduğunu herhalde herkes görmüştür
" diyerek bu zihniyete karşı isyanlarını dile getirmişlerdir.
Komünist ahlak muhalif düşünceleri yok etmeyi öğretir
Denizaltının batmasının ardından tüm dünya basınına
yansıyan bir görüntü Rus hükümetinin zihniyetini bu
kez canlı yayında insanlara gösterdi. Evlatlarının ölümlerinden
Rus hükümetini sorumlu tutan acılı aileler olayın ilk
gününden itibaren her ortamda Putin'e olan öfkelerini
dile getirdiler. Ancak Başbakan yardımcısına "Evladımı
bir teneke kutu içinde ölüme gönderdiniz. Göğsünüzdeki
madalyaları söküp atın!" diye bağıran acılı bir anneye
gizli servisten olduğu iddia edilen bir hemşire tarafından
yapılan iğne canlı görüntülerle tüm dünya televizyonlarında
yayınlandı. Ve bu görüntü tüm dünyayı ayağa kaldırdı.
Acılı anne bu iğneden sonra bayıldı ve koruma görevlileri
tarafından bulunduğu yerden uzaklaştırıldı.
Bu görüntü tüm izleyenlerin aklına eski Sovyetler Birliği
döneminde uygulanan KGB yöntemlerini getirdi ve tüm
dünya basınında bu yönde yorumlar yayınlandı.Rus hükümeti
zorbalıkla, baskıcılıkla ve insan hayatına önem vermemekle
suçlandı. Bilindiği gibi SSCB döneminde rejim muhaliflerini
etkisiz hale getirmek için özel psikiyatri hastaneleri
kurulmuştu. Bu hastanelerde türlü yöntemlerle kişiler
susturulur, Rus tabiriyle "zararlı düşüncelerinden arındırılır"dı.
Ayrıca bu gibi kişileri Sibirya'ya sürgüne, işçi kamplarına
gönderirlerdi. İğneyle bayıltma yöntemi de işte bu dönemde
çok sıkça başvurulan bir yöntemdi. Fakat insanı birkaç
dakika içinde bayıltan bu iğneler, solunum yollarında
ölüme yol açabilecek ciddi sorunlar yaratabiliyor ve
beyinde kalıcı hasarlara yol açıyor. Yüksek dozda kullanılması
halinde ise ölüme neden oluyor. Acılı bir annenin eleştirilerini
duymamak için böyle bir yönteme başvurmak ise ancak
komünist ahlakın hala hüküm sürdüğü bir ülkede olabilir.
Fakat işin daha ilginci ise hükümete çok şiddetli eleştiriler
dile getiren bu bayanın iğneden ve hükümet yetkilileri
tarafından bulunduğu yerden uzaklaştırıldıktan sonra
ifadelerini bir anda değiştirmesiydi. Bu da yeni KGB
oyunu şeklinde yorumlandı ve bu ifade değişikliğinin
hangi koşullarda gerçekleştiği akıllara takılan bir
soru olarak kaldı.
Komünist Çin Yönetiminin Vahşet Geleneği Devam Ediyor
Rusya'da yaşananların bir benzeri de yıllardan bu yana
Çin'de yaşanmaktadır. Özellikle de Mao Tse Tung'un iktidara
gelmesiyle birlikte Çin halkı için çok büyük zulümlerle
dolu bir dönem başlamıştır. Mao önderliğindeki komünistler
uzun süren bir iç savaş sonucunda 1949 yılında iktidara
geldiler. Mao bu tarihten 1976 yılına kadar çok baskıcı
ve kanlı bir yönetim kurdu. Çin'de de aynı Rusya'da
olduğu gibi kendilerini yoksulların kurtarıcıları gibi
gösteren komünist dikta yönetimi, halkın tarlalarına,
hayvanlarına, ürünlerine ve tüm mülklerine el koydu.
Bu arada iktidardakiler ve yandaşları zenginleşirken,
halk açlıktan ölüyordu. Denenen tüm reformlar ülkede
yaşanan kargaşaları ve kaosu daha da artırdı. Milyonlarca
insan bir hiç uğruna hayatını yitirdi. Mao hem kendi
halkına ve özellikle de azınlıklara karşı büyük bir
soykırım uyguladı. Ülkeyi tamamen dış dünyaya kapatarak,
basın-yayın ve haberleşmeyi kendi tekeline aldı. Hükümete
ya da rejime yönelik en ufak bir eleştiri idamla sonuçlandı.
Yine aynı Rusya'da olduğu gibi azınlıkların kendi dinlerinin
gerektirdiklerini yapmaları tamamen yasaklandı. Din
adamları korkunç işkencelere maruz kaldılar, camiler
ve ibadethaneler kapatıldı. Dinin anlatılması tamamen
yasaklandı. Okullarda sadece Mao'nun sapkın felsefesinin
anlatıldığı Kızıl Kitap okunuyor, materyalizm aşılanıyordu.
Komünist sistemin menfaati için her türlü ahlaksızlığın
yapılabileceği telkini veriliyor, aile kurumunun ise
devletin bekaasını olumsuz yönde etkileyeceği öğretiliyordu.
Bunun sonucunda milyonlarca aile dağıtıldı, çocuklar
kreşlere verildi ve ailelerin senede ancak birkez biraraya
gelmelerine izin verildi.
Geçtiğimiz günlerde gazetelere yansıyan bir olay ise
Mao döneminden günümüze kadar pek fazla birşeyin değişmediğini
gösterdi. Yaklaşık 1 milyar 250 milyon nüfusuyla dünyanın
en kalabalık ülkesi olan Çin'de 1970'li yıllardan bu
yana uygulamaya konan tek çocuk politikası sonucunda
aileler kürtaja zorlanıyordu. Hatta hamile kalarak kuralları
ihlal eden kadınlar gözaltı merkezlerinde tutuluyordu.
Yabancı kaynaklar ise birden fazla çocuk sahibi olanların
dövüldüğü ve evlerin yıkıldığı yönünde haberler alındığını
bildiriyorlar. Geçtiğimiz günlerde ise çok vahşi bir
olay gerçekleşti. Dördüncü çocuğuna hamile kalan bir
kadına çocuğunu öldürmek için ilaç verildi. Ancak buna
rağmen çocuk sağlıklı bir şekilde dünyaya geldi. Bunun
üzerine aileye çocuğunu hemen hastane çıkışında öldürmesi
söylendi. Aile bunu yapamayınca bu kez bebek devlet
görevlileri tarafından boğularak öldürüldü. Çin hükümeti
bu vahşi politikayı desteklemiyor gibi gözükse de, bunların
hükümet eliyle yapıldığı artık herkes tarafından biliniyor.
Yani Çin'de hakim olan komünist ahlak daha kundaktaki
bir bebeği dahi boğarak öldürmeyi meşru gösterecek bir
hal almıştır.
Fakat bu yaşananlar hiçkimseyi şaşırtmamalıdır. Bunlar
Darwinist ve materyalist hayat anlayışının çok doğal
sonuçlarıdır. Manevi değerlerin hiçe sayıldığı, insanların
gelişmiş bir hayvan türü olarak görüldüğü, Allah'a ve
ahiretteki hesap gününe inanılmadığı bir devlet anlayışında,
halk her an zulüm, eziyet, çile, zorluk içinde olacaktır
ve her an dehşet ve korku yaşayacaktır. Rusya'da ve
Çin'de yaşananlar bunun çok açık ve hala güncel örnekleridir.
Darwinizm'in ne kadar büyük bir bela ve tehlike olduğunu
göremeyenler veya görmezlikten gelenler, 20.yüzyılı
ve günümüzde gelişen bazı olayları bu yönleriyle düşünerek,
gerçekleri kabullenmeye başlamalıdırlar. Kötülüklerin,
zulmün ve acımasızlığın kökeni kurutulmadan, belalar
ve acılar son bulamaz..
|