|
BİLİM TARİHİNİN EN BÜYÜK SAHTEKARLIĞI:
EVRİM TEORİSİ
HARUN YAHYA
Bilim tarihi her zaman çesitli sahtekarlıklara sahne
olmuştur. Bulduğu ilaçla kötürümleri yürüteceğini, saçsızlarda
saç çıkaracağını iddia edenler, tüm hastalıkları iyi
edeceğine halkı inandıran Mesmer ya da Rasputin gibi
şarlatanlar…
Bu ünlü sahtekarların dışında zaman zaman gazetelere
konu olan, başkasının tezini çalarak kariyer sahibi
olmaya çalışmak gibi daha küçük çaplı sahtekarlıklar
da vardır.
Ancak bilim tarihindeki sahtekarlıkların en büyükleri
şüphesiz evrimcilere ait olanlardır. Evrimcilerin yaptıkları
sahtekarlıkları diğerlerinden ayıran en önemli fark,
evrimcilerin sahtekarlıklarının sistematik bir yapıya
sahip olması ve kollektif hilelere, yanıltmalara, saptırmalara
başvurmalarıdır. Bunlar, evrim teorisinin ortaya atılmasından
bugüne kadar defalarca ve son derece profesyonelce düzenlenmiştir.
Bu yazıda evrimcilerin yapmış oldukları sahtekarlıklardan
bazılarını inceleyeceğiz. Ama daha önce yanıtlanması
gereken bir soru var: Neden Darwinizm'in tarihi böylesine
sahtekarlıklarla doludur?
Çünkü evrim teorisini savunmanın başka herhangi bir
yolu yoktur. Bilimsel bulgular evrimi çürüttüğüne göre
geriye tek yol olarak sahtekarlıklara başvurmak kalır.
Ya bulgular gizlenir veya imha edilir, ya da bunlar
çarpıtılarak sanki evrim teorisini destekliyorlarmış
gibi gösterilir. Halk bu konular hakkında yeteri kadar
bilgi sahibi olmadığı için de, bu sahte delillere bakarak,
evrimi ispatlanmış bir teori zanneder. İşte tamamen
dayanaksız olan evrim teorisini ayakta tutabilmek için
yapılabilecek yagane çaba ancak bunlar olacaktır...
Şimdi bilim tarihinin yüz karası olarak tarihe geçen
bu evrim sahtekarlıklarını inceleyelim.
Evrimcilerin en önemli propaganda yöntemi: Rekonstrüksiyonlar,
sahte vehayali çizimler
Evrimciler, teorilerini destekleyecek bilimsel deliller
bulma konusunda başarısız olsalar da, bir konuda oldukça
başarılıdırlar: Propaganda Bu propagandanın en önemli
unsuru ise "rekonstrüksiyon" adı verilen sahte çizimlerdir.
Rekonstrüksiyon "yeniden inşa" demektir ve sadece bir
kemik parçası bulunmuş olan canlının resminin ya da
maketinin yapılmasıdır. Gazetelerde, dergilerde, filmlerde
gördüğünüz "maymun adam"ların her biri birer rekonstrüksiyondur.
Ancak insanın kökeni ile ilgili fosil kayıtları çoğu
zaman dağınık ve eksik oldukları için, bunlara dayanarak
herhangi bir tahminde bulunmak, bütünüyle hayal gücüne
dayalı bir iştir. Bu yüzden evrimciler tarafından fosil
kalıntılarına dayanılarak yapılan rekonstrüksiyonlar,
tamamen evrim ideolojisinin gereklerine uygun olarak
tasarlanırlar. Harvard Üniversitesi antropologlarından
David Pilbeam, "benim uğraştığım paleoantropoloji alanında
daha önce edinilmiş izlenimlerden oluşmuş teori, daima
gerçek verilere baskın çıkar" derken bu gerçeği vurgular.
İnsanlar görsel yoldan daha kolay etkilendikleri için
amaç onları, hayal gücüyle rekonstrüksiyonu yapılmış
yaratıkların geçmişte gerçekten yaşadığına inandırabilmektir.
Burada bir noktaya dikkat etmek gerekir: Kemik kalıntılarına
dayanılarak yapılan çalışmalarda sadece eldeki objenin
çok genel özellikleri ortaya çıkarılabilir. Oysa asıl
belirleyici ayrıntılar, zaman içinde kolayca yok olan
yumuşak dokulardır. Evrime inanmış bir kimsenin bu yumuşak
dokuları istediği gibi şekillendirip ortaya hayali bir
yaratık çıkarması çok kolaydır. Harvard Üniversitesi'nden
Earnst A. Hooten bu durumu şöyle açıklar:
"Yumuşak kısımların tekrar inşası çok riskli bir girişimdir.
Dudaklar, gözler, kulaklar ve burun gibi organların
altlarındaki kemikle hiçbir bağlantıları yoktur. Örneğin
bir Neandertal kafatasını aynı yorumla bir maymuna veya
bir filozofa benzetebilirsiniz. Eski insanların kalıntılarına
dayanarak yapılan canlandırmalar hemen hiçbir bilimsel
değere sahip değillerdir ve toplumu yönlendirmek amacıyla
kullanılır... Bu sebeple rekonstrüksiyonlara fazla güvenilmemelidir."
Evrimciler bu konuda o denli ileri gitmektedirler ki,
aynı kafatasına birbirinden çok farklı yüzler yakıştırabilmektedirler.
Australopithecus robustus (Zinjanthropus) adlı fosil
için çizilen birbirinden tamamen farklı üç ayrı rekonstrüksiyon,
bunun ünlü bir örneğidir.
Fosillerin taraflı yorumlanması ya da hayali rekonstrüksiyonlar
yapılması, evrimcilerin aldatmacaya ne denli yoğun biçimde
başvurduklarını gösteren deliller arasında sayılabilirler.
Ancak bunlar, evrim teorisinin tarihinde rastlanan bazı
somut sahtekarlıklarla karşılaştırıldıklarında, yine
de çok sıradan kalmaktadırlar.
Medyada ve akademik kaynaklarda sürekli olarak telkin
edilen "maymun insan" imajını destekleyecek hiçbir somut
fosil delili yoktur. Evrimciler, ellerine fırça alıp
hayali yaratıklar çizerler, ama bu canlıların fosillerinin
olmayışı, onlar için büyük bir sorundur. Bu sorunu "çözmek"
için kullandıkları ilginç yöntemlerden biri ise, bulamadıkları
fosilleri "üretmek" olmuştur. Bilim tarihinin en büyük
skandalı olan Piltdown Adamı, işte bu yöntemin bir örneğidir.
Toplama kemiklerle oluşturulan "sözde ata": Piltdown
Adamı
Ünlü bir doktor ve aynı zamanda da amatör bir paleontolog
olan Charles Dawson, 1912 yılında, İngiltere'de Piltdown
yakınlarındaki bir çukurda, bir çene kemiği ve bir kafatası
parçası bulduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Çene kemiği
maymun çenesine benzemesine rağmen, dişler ve kafatası
insanınkilere benziyordu. Bu örneklere "Piltdown Adamı"
adı verildi, 500 bin yıllık bir tarih biçildi ve çeşitli
müzelerde insan evrimine kesin bir delil olarak sergilendi.
40 yılı aşkın bir süre, üzerine birçok bilimsel makaleler
yazıldı, yorumlar ve çizimler yapıldı. Dünyanın farklı
üniversitelerinden 500'ü aşkın akademisyen, Piltdown
Adamı üzerine doktora tezi hazırladı. Ünlü Amerikalı
paleoantropolog H. F. Osborn da 1935'te British Museum'u
ziyaretinde, "doğa sürprizlerle dolu; bu, insanlığın
tarih öncesi devirleri hakkında önemli bir buluş" diyordu.
1949'da ise British Museum'un paleontoloji bölümünden
Kenneth Oakley yeni bir yaş belirleme metodu olan "flor
testi" metodunu, eski bazı fosiller üzerinde denemek
istedi. Bu yöntemle, Piltdown Adamı fosili üzerinde
de bir deneme yapıldı. Sonuç çok şaşırtıcıydı. Yapılan
testte Piltdown Adamı'nın çene kemiğinin hiç flor içermediği
anlaşıldı. Bu, çene kemiğinin toprağın altında birkaç
yıldan fazla kalmadığını gösteriyordu. Az miktarda flor
içeren kafatası ise sadece birkaç bin yıllık olmalıydı.
Flor metoduna dayanılarak yapılan sonraki kronolojik araştırmalar,
kafatasının ancak birkaç bin yıllık olduğunu ortaya
çıkardı. Çene kemiğindeki dişlerin ise suni olarak aşındırıldığı,
fosillerin yanında bulunan ilkel araçların ise çelik
aletlerle yontulmuş adi birer taklit olduğu anlaşıldı.
Weiner'in yaptığı detaylı analizlerle bu sahtekarlık
1953 yılında kesin olarak ortaya çıkarıldı. Kafatası
500 yıl yaşında bir insana, çene kemiği de yeni ölmüş
bir orangutana aitti! Dişler, insana ait olduğu izlenimini
vermek için sonradan özel olarak eklenmiş ve sıralanmış,
eklem yerleri de törpülenmişti. Daha sonra da bütün
parçalar, eski görünmeleri için potasyum-dikromat ile
lekelendirilmişti. Bu lekeler, kemikler aside batırıldığında
kayboluyordu. Sahtekarlığı ortaya çıkaran ekipten Le
Gros Clark "dişler üzerinde yıpranma izlenimini vermek
için, yapay olarak oynanmış olduğu o kadar açık ki,
nasıl olur da bu izler dikkatten kaçmış olabilir?" diyerek
şaşkınlığını gizleyemiyordu. Tüm bunların üzerine "Piltdown
Adamı", 40 yılı aşkın bir süredir sergilenmekte olduğu
British Museum'dan alelacele çıkarıldı.
"Nebraska Adamı" diye tanıttıkları diş, bir domuza
ait çıktı!
1922'de, Amerikan Doğa Tarih Müzesi müdürü Henry Fairfield
Osborn, Batı Nebraska'daki Yılan Deresi yakınlarında,
Plieocen Dönemi'ne ait bir azı dişi fosili bulduğunu
açıkladı. Bu diş, iddiaya göre, insan ve maymunların
ortak özelliklerini taşımaktaydı. Çok geçmeden konuyla
ilgili çok derin bilimsel tartışmalar başladı. Bazıları
bu dişi Pithecanthropus erectus olarak yorumluyorlar,
bazıları ise bunun insana daha yakın olduğunu söylüyorlardı.
Büyük tartışmalar yaratan bu fosile "Nebraska Adamı"
adı verildi. "Bilimsel" ismi de hemen üretildi: Hesperopithecus
haroldcooki.
Birçok otorite Osborn'u destekledi. Bu tek dişe dayanılarak
Nebraska Adamı'nın kafatası ve vücudunun rekonstrüksiyon
resimleri çizildi. Hatta daha da ileri gidilerek Nebraska
adamının, eşinin ve çocuklarının doğal ortamda ailece
resimleri yayınlandı.
Bütün bu senaryolar tek bir dişten üretilmişti. Evrimci
çevreler bu "hayalet adamı" o derece benimsediler ki,
William Bryan isimli bir araştırmacı, tek bir azı dişine
dayanılarak bu kadar peşin hükümle karar verilmesine
karşı çıkınca, bütün şimşekleri üzerine çekti.
Ancak 1927'de iskeletin öbür parçaları da bulundu.
Bulunan yeni parçalara göre bu diş ne maymuna ne de
insana aitti. Dişin, Prosthennops cinsinden yabani Amerikan
domuzunun soyu tükenmiş bir türüne ait olduğu anlaşıldı.
William Gregory, bu yanılgıyı duyurduğu Science dergisinde
yayınladığı makalesine şöyle bir başlık atmıştı: "Görüldüğü
kadarıyla Hesperopithecus ne maymun ne de insan." Sonuçta
Hesperopithecus haroldcooki'nin ve "ailesi"nin tüm çizimleri
alelacele literatürden çıkarıldı.
Ernst Haeckel'in Sahte Çizimleri
19. yüzyılın sonlarında Ernst Haeckel isimli evrimci bilim
adamı "Bireyoluş Soyoluşun Tekrarıdır" (Ontogeny Recapitulates
Phylogeny) olarak ifade edilen ve Rekapitülasyon teorisi
olarak anılan bir teori ortaya attı.
Haeckel tarafından öne sürülen bu teori, canlı embriyolarının
gelişim süreçleri sırasında, sözde atalarının geçirmiş
oldukları evrimsel süreci tekrarladıklarını iddia ediyordu.
Örneğin insan embriyosunun, anne karnındaki gelişimi
sırasında önce balık, sonra sürüngen özellikleri gösterdiğini,
en son olarak da insana dönüştüğünü öne sürüyordu.
Oysa ilerleyen yıllarda bu teorinin tamamen hayal ürünü
bir senaryo olduğu ortaya çıkmıştır. İnsan embriyosunun
ilk dönemlerinde ortaya çıktığı iddia edilen sözde "solungaçların",
gerçekte insanın orta kulak kanalının, paratiroidlerinin
ve timüs bezlerinin başlangıcı olduğu anlaşılmıştır.
Embriyonun "yumurta sarısı kesesi"ne benzetilen kısmının
da gerçekte bebek için kan üreten bir kese olduğu ortaya
çıkmıştır. Haeckel'in ve onu izleyenlerin "kuyruk" olarak
tanımladıkları kısım ise, insanın omurga kemiğidir ve
sadece bacaklardan daha önce ortaya çıktığı için "kuyruk"
gibi gözükmektedir.
Bunlar bilim dünyasında herkesin bildiği gerçeklerdir.
Evrimciler de bunu kabul ederler. Neo-Darwinizm'in kurucularından
George Gaylord Simpson, "Haeckel evrimsel gelişimi yanlış
bir şekilde ortaya koydu. Bugün canlıların embriyolojik
gelişimlerinin geçmişlerini yansıtmadığı artık kesin
olarak biliniyor" diye yazar. American Scientist'te
yayınlanan bir makalede ise şöyle denmektedir:
"Biyogenetik yasası (Rekapitülasyon Teorisi) artık
tamamen ölmüştür. 1950'li yıllarda ders kitaplarından
çıkarıldı. Aslında bilimsel bir tartışma olarak 20'li
yıllarda sonu gelmişti."
New Scientist dergisindeki 16 Ekim 1999 tarihli bir
makalede ise şunlar yazılıdır:
Haeckel, teorisini "biyogenetik yasa" olarak adlandırdı
ve bu düşünce kısa zamanda "rekapitülasyon" olarak popülerleşti.
Gerçekte ise, Haeckel'in keskin yasasının yanlış olduğu
yakın bir zaman sonra gösterildi. Örneğin, erken insan
embriyosunun hiç bir zaman bir balık gibi solungaçları
yoktur ve embriyo hiç bir zaman erişkin bir sürüngene
ya da maymuna benzer evrelerden geçmez.
Bu konu ile ilgili asıl nokta ise, Ernst Haeckel'in
aslında ortaya attığı teorisini desteklemek için çizim
sahtekarlıkları yapmış olmasıdır. Haeckel, balık ve
insan embriyolarını birbirine benzetebilmek için sahte
çizimler yapmıştır. Bunun ortaya çıkmasından sonra yaptığı
savunma ise, diğer evrimcilerin de benzeri sahtekarlıklar
yaptığını belirtmekten başka bir şey değildir:
"Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi
ayıplanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat
benim avuntum şudur ki; suçlu durumda yanyana bulunduğumuz
yüzlerce arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü
biyolog vardır ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji
kitaplarında, tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde
yapılmış sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az
çok tahrif edilmiş şematize edilip yeniden düzenlenmiş
şekiller bulunuyor."
Ünlü bilim dergisi Science da, 5 Eylül 1997 tarihli
sayısında, Haeckel'in embriyo çizimlerinin bir sahtekarlık
ürünü olduğunu açıklayan bir makale yayınlamıştır. "Haeckel'in
Embriyoları: Sahtekarlık Yeniden Keşfedildi" başlıklı
yazıda şöyle denmektedir:
"Londra'daki St. George's Hospital Medical School'dan
embriyolog Michael Richardson, '(Haeckel'in çizimlerinin)
verdiği izlenim, yani embriyoların birbirine çok benzedikleri
izlenimi yanlış' diyor... O ve arkadaşları Haeckel'in
çizdiği türdeki ve yaştaki canlıların embriyolarını
yeniden inceleyerek ve fotoğraflayarak kendi karşılaştırmalarını
yapmışlar. Richardson, "Anatomy and Embryology" dergisine
yazdığı makalede, 'embriyolar çoğu zaman şaşırtıcı derecede
farklı görünüyorlar' diye not ediyor."
Haeckel'in, embriyolorı benzer gösterebilmek için,
bazı organları kasıtlı olarak çizimlerinden çıkardığını
ya da hayali organlar eklediğini bildiren Science dergisi,
yazının devamında şu bilgileri vermektedir:
"Richardson ve ekibinin bildirdiğine göre, Haeckel
sadece organlar eklemek ya da çıkarmakla kalmamış, aynı
zamanda farklı türleri birbirlerine benzer gösterebilmek
için büyüklükleri ile oynamış, bazen embriyoları gerçek
boyutlarından on kat farklı göstermiş. Dahası Haeckel
farklılıkları gizleyebilmek için, türleri isimlendirmekten
kaçınmış ve tek bir türü sanki bütün bir hayvan grubunun
temsilcisi gibi göstermiş. Richardson ve ekibinin belirttiğine
göre, gerçekte birbirlerine çok yakın olan balık türlerinin
embriyolarında bile, görünümleri ve gelişim süreçleri
açısından çok büyük farklılıklar bulunuyor. Richardson
'(Haeckel'in çizimleri) biyolojideki en büyük sahtekarlıklardan
biri haline geliyor' diyor.
Science'taki makalede, Haeckel'in bu konudaki itiraflarının
bu yüzyılın başından itibaren her nasılsa, örtbas edildiği
ve sahte çizimlerinin ders kitaplarında bilimsel gerçek
gibi okutulmaya başlamasından da şöyle söz edilmektedir:
"Haeckel'in itirafları, çizimlerinin 1901'de "Darwin
and After Darwin" isimli bir kitapta kullanılmasından
sonra ortadan kayboldu. Ve çizimler, ingilizce biyoloji
ders kitaplarında geniş çaplı olarak çoğaltıldı."
Kısacası, Haeckel'in çizimlerinin bir sahtekarlık olduğu
henüz 1901 yılında ortaya çıkmış, ama tüm bilim dünyası
bu çizimlerle bir asır boyunca aldatılmaya devam etmiştir.
Sonuç
Evrim teorisini desteklemek uğruna yapılan bu tüm bu
bilimsel sahtekarlıklar ya da önyargılı değerlendirmeler,
bu teorinin bilimsel bir açıklamadan ziyade, bir tür
ideoloji olduğunu göstermektedir. Her ideolojinin olduğu
gibi, bu ideolojinin de fanatik taraftarları vardır
ve bunlar evrimi her ne pahasına olursa olsun ispatlama
çabası içindedirler. Ya da teoriye o denli dogmatik
bir biçimde bağlanmışlardır ki, ellerine geçen her bulguyu,
evrimle hiçbir ilgisi olmasa da, teorinin büyük bir
kanıtı olarak algılamaktadırlar. Bu kuşkusuz bilim adına
üzücü bir tablodur; çünkü bilim dünyasının temelsiz
bir dogma uğruna yanlış yönlendirildiğini gösterir.
İskandinav bilim adamı Søren Løvtrup ise Darwinism:
The Refutation of a Myth adlı kitabında bu konuda şöyle
demektedir:
"Sanırım herkes, bir bilim dalının tamamının yanlış
bir teoriye bağımlı hale gelmesinin çok büyük bir şanssızlık
olacağını kabul edecektir. Ancak biyolojide yaşanan
şey tam da budur: Uzun bir zamandır insanlar evrimsel
konuları Darwinistik kavramlarla tartışıyor, "adaptasyon",
"seleksiyon basıncı" ya da "doğal seleksiyon" gibi kavramlarla.
Sonra da bu tartışmalarla doğal olayların açıklanmasına
katkıda bulunduklarını sanıyorlar. Ama gerçekte hiçbir
katkı sağlamıyorlar... İnanıyorum ki, Darwinizm efsanesi
bir gün bilim tarihindeki en büyük aldanış olarak tanımlanacaktır.
|