| |
SON
GELİŞMELER VE YAKLAŞAN İSLAM BİRLİĞİ
Yakın bir tarihe kadar "İslam Birliği"nden söz
etmek, günümüzdeki gelişmelerle kıyaslandığında, çok daha
zor olurdu. Çünkü ne dünyanın ne de İslam dünyasının durumu,
böyle bir birliğin oluşması için gerekli şartları taşıyordu.
Aksine, böyle bir birliğin kurulmasına engel olabilecek pek
çok şart vardı. Ancak dünya, 1980'lerden itibaren bir dizi
değişim geçirdi ve bunlar bir İslam Birliği'nden söz etmeyi
ve bunun kurulması için çalışmayı mümkün kıldı.
Dünya tarihine oranla çok kısa bir süreç olan bu dönemde
yaşanan ve İslam Birliği'nin yolunu açan bu büyük değişimleri
sırasıyla şu başlıklar altında inceleyebiliriz:
1) Müslümanların Özgürleşmesi
Yeryüzündeki son İslam Birliği, büyük, şanlı Osmanlı İmparatorluğu'ydu.
Onun yıkılmasından itibaren, İslam dünyası irili ufaklı devletlere
bölündü, bu devletlerin çoğu uzun süre Batılı devletlerin
sömürgesi oldular. 1920'lerden itibaren tüm Ortadoğu, Kuzey
Afrika, Hint Yarımadası ve Pasifik Müslümanları, İngiltere
ve Fransa başta olmak üzere, Avrupalı sömürgeci devletlerin
egemenliği altına girdiler. Orta Asya ve Kafkasya'daki Müslümanlar,
çok daha katı bir idarenin, Sovyet Rus diktasının altındaydılar.
Balkan Müslümanları, Sırplar ve Hırvatlar gibi gayrimüslim
halkların yönetimi altına girdiler, II. Dünya Savaşı'ndan
sonra ise bu yönetimler bir de komünist bir ideoloji benimseyerek
İslam karşıtı bir yapıya büründüler.
Kısacası 20. yüzyılın önemli bir bölümünde dünya Müslümanlarının
büyük bir bölümü sömürgeydi. 1950'lerde ve 60'larda sömürgeciliğin
bitmesiyle Müslümanlar da özgürleşmeye başladılar. İngiltere
önce Hint Yarımadasını, ardından da Ortadoğu'yu terk etti.
Hint Yarımadasında Pakistan ve sonradan Bangladeş adını alacak
Doğu Pakistan kuruldu. Ortadoğu'daki Mısır, Ürdün, Irak gibi
Müslüman devletler bağımsızlıklarını kazandılar. Kuzey Afrika,
uzun ve acı bir süreçten sonra Fransız emperyalizminden kurtuldu.
Afrika'daki diğer Müslüman ülkeler de 1960'lı yıllarda birbiri
ardına bağımsızlıklarını kazandılar. 1965 yılında da Doğu'da
Malezya ve Endonezya bağımsızlıklarını ilan ettiler.
1980'lerin sonunda Komünist Blok'un ve 1991'de SSCB'nin
çökmesiyle, bu yönetimlerin idaresi altındaki Müslümanlar
da özgürlük kazandılar. Orta Asya'daki Müslüman Türki devletler
1.5 yüzyılı aşkın bir süredir devam eden Rus egemenliğinden
kurtularak bağımsız birer cumhuriyet oldular. Komünizmin çökmesi,
Balkan Müslümanlarına da özgürlük getirdi. Bosna-Hersek, Sırp
egemenliğindeki Yugoslavya'dan kurtuldu ve Avrupa'nın ortasında
bir Müslüman devlet olarak sahneye çıktı. Arnavutluk, komünist
rejimden kurtuldu.
Bugün çeşitli ülkelerdeki azınlıklar ve Filistin, Keşmir gibi
işgal altındaki birkaç Müslüman ülke hariç, dünya Müslümanları
kendi siyasi egemenliklerine sahiptirler. Bu büyük siyasi
değişim, 20. yüzyıl boyunca mümkün olmayan bir "İslam
Birliği"nden söz etmeyi, 21. yüzyılda mümkün kılmaktadır.
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
dünya siyasetinde yaşanan gelişmelerle, Arnavutluk'tan
Malezya'ya kadar uzanan coğrafyadaki Müslüman ülkelerde
önemli değişiklikler yaşandı. 1950'li ve 60'lı yıllarda
pek çok Müslüman bağımsızlığına kavuştu. 1990'larda
ise komünizmin yıkılmasıyla, Müslüman toplumlar daha
özgür ve rahat bir yaşama kavuştular.
|
2) Din Dışı İdeolojilerin Etkisinin Azalması
İslam ülkeleri, yukarıda belirttiğimiz gibi 1950'lerden
itibaren bağımsızlıklarını kazanmaya başladılar, ama bağımsızlık
her zaman "bilinç" anlamına gelmiyordu. Tam tersine,
bağımsızlıklarını kazanan İslam ülkelerinin bazılarında, İslam
ahlakının özündeki değerlerle ters düşen ideolojik akımlar
güç kazandı.
1950'lerde ve 60'larda Arap dünyasını derinden etkileyen
"Arap Sosyalizmi" bunun bir örneğiydi. İslam ahlakında
hiçbir şekilde yeri olmayan koyu bir Arap milliyetçiliğine
ve yine İslam'da yeri olmayan radikal Marksist söylem ve metodlara
dayanan Arap milliyetçiliği, bir anda güç kazandı, ancak hızla
geriledi. Arap dünyasına ise sadece zaman kaybı ve gerilim
getirdi.
Bunun dışında Müslüman ülkeler farklı kutuplara dağılmışlardır.
O dönemde dünya ABD ve SSCB'nin başını çektiği iki kutba ayrılmıştı
ve Müslüman ülkeler, ortak hareket etmek bir yana, bu iki
kutba neredeyse eşit olarak dağılmış durumdaydılar. Arap ülkelerinin
çoğu Sovyetler Birliği'ne yakın duruyordu. Müslüman Mısır,
Müslüman Pakistan'la savaş halindeki Hindistan'la ortak hareket
ederek "Bağlantısızlar" hareketine öncülük etmekte
sakınca görmüyordu.
İslam dünyasının, siyasi, stratejik ve kültürel anlamda
gerçekten "İslam Dünyası" olarak teşhis edilmesi
ve ortaya çıkması, ancak Soğuk Savaş'ın bitiminden sonra mümkün
oldu. Soğuk Savaş varken, "İslam dünyası"ndan söz
etmek pek mümkün değildi. Soğuk Savaş'ın ardından ise, "İslam
dünyası" önemli bir rol kazandı.
Soğuk Savaş devrinin kalıntılarının İslam dünyasından temizlenmesi
süreci ise hala devam ediyor. Bununla birlikte yaşanan gelişmeler,
Ortadoğu'da daha hoşgörülü ve demokratik bir iklimin oluşacağını
müjdeliyor ve bu da İslam ahlakının anlaşılması, anlatılması
ve yaşanması için kuşkusuz çok daha elverişli bir ortam hazırlıyor.
İslam dünyasının geleceğinin dünya barışını ve güvenliğini
doğrudan ilgilendirdiği, günümüzde pek çok düşünür tarafından
ifade edilmektedir. İslam dünyası yaklaşık 1.2 milyarlık
nüfusu -Müslümanlar dünya nüfusunun yaklaşık dörtte
birini oluşturmaktadır-, sahip olduğu yer altı zenginlikleri,
coğrafyasının stratejik önemi ile büyük bir güçtür.
Bugün gelinen noktada Müslümanların doğrudan veya dolaylı
olarak, 21. yüzyıldaki gelişmelerde rol oynayacağı açıkça
görülmektedir. Ancak elbette önemli olan, bu rolün,
başta İslam dünyası olmak üzere tüm insanlığın faydasına
olmasıdır.
|
3) Uluslararası İlişkilerde Medeniyet Kavramının Önem Kazanması
Soğuk Savaş'ın bitmesi, Müslümanları iki ayrı siyasi kampa
ayıran zorunlu bölünmeyi ortadan kaldırdı. Bununla birlikte,
siyasi ideolojiler yerine medeniyetlerin ön plana çıkmasını
sağladı. Artık insanlar "Kimin tarafındasınız?"
sorusuyla değil, "Kimsiniz?" sorusuyla tanımlanır
hale geldi. Balkanlar'dan Orta Asya'ya, Uzakdoğu'dan Kuzey
Afrika'ya kadar, kendilerini daha önce "sosyalist",
"Yugoslav", "Sovyet", "anti-komünist"
veya "ulusçu" olarak tanımlayan pek çok insanın
bu özellikleri değil, hangi medeniyeti temsil ettikleri önemli
hale geldi.
Dünyanın medeniyetler temelinde tanımlanmasının tek nedeninin
Soğuk Savaş'ın bitimi olmadığına da dikkat etmek gerekir.
Bir diğer önemli neden, tüm dünyada ateizmin çöküşü ve din
ahlakının yükselişidir. Bu, son iki yüzyıldır tüm dünyada
kültürel bir hegemonya kurmuş olan materyalist felsefenin
yeni bilimsel ve toplumsal gelişmelerle çökmeye başlamasıyla
yakından ilgilidir. Özellikle bilimsel gelişmeler, materyalizmin
dayanaklarını yıkmakta ve böylece insanların Allah'ın varlığının
kanıtlarını daha açık biçimde görebilmelerini sağlamaktadır.
Allah'a inancın giderek güçlendiği, insanların yeniden din
ahlakına yöneldiği bir çağda, kuşkusuz İslam'a olan yöneliş
de hızla yükselmektedir.
Bu kutlu görevi üstlenmek isteyen Müslümanlar;
Gelin, Müslümanların arasını bulalım. Birbirinin camisinde
namaz kılmayan, selamlaşmayan, birbirinin yazdığı kitabı
okumayan, ufak bir fikir farklılığı nedeniyle kardeşine
tavır alan Müslümanların arasını bulalım. Bu gibi yapay
ayrımlar kalksın. Allah'ın evleri olan camiler, şu veya
bu grubun, şu veya bu mezhebin değil, tüm Müslümanların
mescidi olsun. Her Müslüman birbiriyle selamlaşsın,
birbiri ile sohbet etsin. Birbirine hoşgörü göstersin.
Cemaatsel veya kişisel uzlaşmazlıklar son bulsun. Ve
tüm Müslümanlar, elbirliği yaparak, tevazu ve hoşgörü
içinde, Allah'a daha çok yakınlaşmak, O'nun bizlere
lütfettiği İslam dinine daha çok hizmet etmek için çalışsınlar.
Ve Allah'ın bizlere verdiği şu emri hiçbir zaman unutmasınlar:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın.
Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın.
Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını
uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler
olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken,
oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye,
Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi,
103) |
4) Müslümanlar Arasındaki İletişim ve Dayanışmanın Artması
İslam Birliği'nin yolunu açan çok önemli bir diğer gelişme
ise, 1980'lerden itibaren giderek yükselen, 1990'larda -başta
internet olmak üzere- iletişim teknolojisinin gelişmesiyle
büyük hız kazanan yakınlaşma sürecidir. Tüm dünyanın birbiri
ile yoğun bir kültürel alışveriş içine girmesi ve dünyanın
tüm kültürlerinin ortak bir dille iletişim kurmasını sağlayan
bu yakınlaşma, dünya Müslümanlarının da bilgiye olan ulaşımlarını
kolaylaştırarak birbirleri ile olan temas ve iş birliklerini
daha önce görülmemiş biçimde büyütmüştür. Böylece, Müslüman
halkların bilinçlenmesinde çok büyük bir vesile olmuştur.
Sadece interneti ele almak bile, Müslümanlar arasındaki
iletişimin ne kadar geliştiğini göstermektedir. İnternet teknolojisi,
hem tüm insanlar için hem de Müslümanlar için önemli bir nimet
olmuştur. İnternet sayesinde yapılan ortak çalışmaların sayısı
artmış, bununla birlikte bilgiye ulaşma imkanları da çok genişlemiştir.
Böylece İslam dünyası da dahil olmak üzere dünyanın dört bir
yanında okuyan, düşünen, fikirler üreten ve çözümler geliştiren
nesiller yetişmektedir. Malezyalı bir sosyal bilimci olan
ve çalışmalarını Almanya'daki Freie Universität of Berlin'de
sürdüren Farish A. Noor, bu gelişmelerin İslam dünyasındaki
etkilerini ele alan bir çalışmasında şu tespitlerde bulunur:
Gelişen iletişim teknolojisi ve bilginin ve enformasyonun
serbest akışı sayesinde, Müslümanlar artık İslami ilimlerin
doğrudan özüne ulaşmada özgürdürler; İslami düşüncenin temel
kitapları ve anlatımları artık uzak kütüphanelerdeki az sayıdaki
kitapla sınırlı değildir...
Bunun sonuçlarından biri, İslami yönden bilinçli ve eğitimli
yeni kitlelerin gelişmesidir. İslami metinlere ve bilgiye
ulaşım aynı zamanda, (akademik sıfatı olmayan) normal Müslümanların
da İslamiyet hakkında daha fazla öğrenmelerini, fikir yürütmelerini
ve yorum yapmalarını sağlamaktadır. Bu, global İslami ağların
kurulması sayesinde, Müslümanlık dünyanın dört bir yanında
yaşanmaktadır. (Dr. Farish A Noor, The
Caliphate: Coming Soon To A Country Near You? The Globalisation
of Islamic Discourse and its Impact in Malaysia and Beyond,
Institut fur Islamwissenschaft; Freie Universitat of Berlin,
2000 ; s. 31)
Noor'un ifadesiyle artık "zamanın ve mekanın sınır
oluşturmadığı bir İslam dünyası" vardır. (Dr.
Farish A Noor, The Caliphate: Coming Soon To A Country Near
You?, s. 26)
Sadece internet değil, medya da dünya Müslümanlarını birleştirmektedir.
Herhangi bir İslam ülkesindeki bir konu, bir anda tüm İslam
ülkelerinde izlenmekte, aynı anda yankı uyandırmakta, oralardaki
Müslümanların da ortak meselesi olmaktadır. Tüm bu imkanlar,
Allah’ın izniyle Müslüman dünyasının çok daha aydınlık bir
geleceğe kavuşabileceğini göstermektedir.
5) Batılıların Osmanlı Arayışları
Yazının başında da belirttiğimiz gibi, kurulacak bir İslam
Birliği, hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler için pek çok
yarar sağlayacak, adil, demokratik ve çağdaş bir yapılanma
olacaktır. İslam Birliği'nin kurulması durumunda, başta Batı
olmak üzere diğer medeniyetler, dostane ve barışçıl ilişkiler
kurabilecekleri, istikrarlı ve güvenilir bir otorite ile muhatap
olacaklardır. Sözde Müslümanlar adına ortaya çıkan bazı radikal
akımların engellenmesi ve tedavi edilmesi işi, İslam Birliği'nin
işi olacak; Batı'nın bu konudaki endişeleri tamamen ortadan
kalkacaktır.
İslam Birliği'nin yaklaşmakta olduğunu gösteren önemli alametlerden
biri de, bu sözünü ettiğimiz "İslam Birliği ihtiyacı"nın,
Batılılar tarafından da fark edilmesidir. Özellikle eski Osmanlı
coğrafyası üzerinde bir asırdır devam eden otorite boşluğu
teşhis edilmekte ve çözümün de ancak Osmanlı modelinin bir
şekilde yeniden hayata döndürülmesiyle mümkün olacağı fikri
yankı bulmaktadır.
Bu konuda Batı medyasında yer alan yorumlardan biri, 9 Mart
2003 tarihli New York Times gazetesinde yayınlanan David Fromkin
imzalı "A World Still Haunted by Ottoman Ghosts"
(Hala Osmanlı Hayaletleri İle Dolu Bir Dünya) başlıklı makaledir.
Fromkin Makalesine "Bir hayalet ABD'yi rahat bırakmıyor,
bu Osmanlı İmparatorluğu'nun hayaleti" diye başlamış
ve bu konuyu detayı ile ele almıştır.
İngiliz gazeteci Timothy Garton Ash ise The Guardian gazetesinde
yayınlanan 27 Mart 2003 tarihli makalesinde benzer bir analiz
yaptı. Kosova ve Irak’taki sorunları ele alan Ash, "Her
iki durumda da, hala, bir yüzyıl sonra bile, Osmanlı İmparatorluğu'nun
mirası ile karşı karşıyayız" diyor ve yazısını şöyle
noktalıyordu:
Yüzleşelim: (Irak'taki) bu kanlı savaş bittiğinde, 1918
yılına geri dönmüş olacağız, yani büyükbabalarımızın Balkanlar'dan
Ortadoğu'ya kadar karşılaştığı soruların çoğuyla ve tam da
aynı bölgelerde yüzyüze kalacağız. Ve hala bunlara verebilecek
bir cevabımız yok. Bazen, Osmanlı İmparatorluğu'nu yeniden
kurmamız gerektiğini düşünüyorum. (The Guardian, 27 Mart 2003)
Dünyaca ünlü bu iki gazetede 2003’te yayınlanan bu makalelerin
ardından, aradan geçen üç yıl içinde pek çok gazeteci, yazar
ve düşünür de aynı yönde açıklamalar yaptı. Batılıların bile
"Osmanlı İmparatorluğu'nun yeniden kurulması gerektiği"ni
düşündükleri bir devirde, Müslümanların bu işe dört elle sarılmaları
gerektiği aşikardır.
SONUÇ
En başta da vurguladığımız gibi, Miladi takvimde 1980’lerin
başına denk gelen Hicri 14. asrın başından itibaren yaşanan
bu büyük çaplı gelişmeler, bizi son derece önemli bir sonuca
götürmektedir: Müslümanların tarihin önemli bir dönüm noktasında
oldukları sonucuna…
Bu durumda bütün Müslüman alemine düşen görev, bu sorumluluğa
layık olmaktır. Her Müslüman, ahlakını güzelleştirerek, İslam
ahlakının yayılması için elinden gelen çabayı göstermeli ve
en güzel şekilde bu kutlu dönem için hazırlanmalıdır. Müslümanların
yapmaları gereken en önemli hazırlıklardan biri ise, İslam
dünyasının birliğini sağlamak olacaktır. Bunun için;
* Her Müslüman birey, gittiği camide, okuduğu okulda, iş
yerinde, ziyaret ettiği internet platformunda, üyesi olduğu
vakıfta veya kuruluşta, dünya Müslümanlarının birliği için
çaba göstermeli, diğer Müslümanları bu konuda teşvik etmelidir.
* Tüm Müslüman hükümetler, İslam Birliği'ne hazırlanmalıdır.
Diğer Müslüman ülkelerle aralarındaki ilişkileri geliştirmeli,
bir yandan da gerçek İslam ahlakının kendi ülkelerinde de
daha iyi yerleşmesi için kültürel faaliyetlerde bulunmalıdırlar.
* Tüm Müslüman sivil toplum kuruluşları, çeşitli organizasyonlar,
vakıflar, medya mensupları, kanaat önderleri; Müslümanlar
arasındaki ayrımların giderilmesi, birlik ve beraberliğin
sağlanması için çaba göstermelidirler.
* Dünyaya ışık tutacak, güzellik sunacak, yeryüzüne adalet
ve barış getirecek o büyük İslam medeniyetinin yeniden yeşermesi
tüm Müslümanların duasıdır. Allah'ın izni ile, İslam Birliği'nin
kurulması, tüm bu güzelliklere bir vesile olacaktır.
|