| Kimya
Mühendisleri ile Yarışan Canlılar
Bir ilaçla ilgili bilgi almak istediğinizde bir eczacıya
danışırsınız. Çünkü eczacı bu konuda belli bir süre
eğitim almıştır. Bu alanda pek çok kitap okumuştur,
deneyler yapmıştır. İlaçların içeriklerini, ne işe yaradıklarını,
yan etkilerini çok iyi bilmektedir ve gerekli tecrübeye
de sahiptir. Ancak yine de bir eczacı ya da kimyasal
maddeler konusunda uzman bir kişinin bile, hiç tanımadığı
bir bitkideki faydalı maddelerin içeriğini sadece bakarak
anlaması mümkün değildir. Örneğin, bir bitkiye bakıp,
"bu bitkide şu canlının zehirine karşı panzehir olarak
kullanılacak bir madde var" demesi ya da başka bir zehiri
etkisiz hale getirmek için kayaları ilaç olarak kullanabileceğini
tahmin etmesi bir insan için son derece zordur. Bunun
için ya bu konuda bilgili ve tecrübeli kişilere başvurulacak
ya da bazı deneyler, araştırmalar vs. yapılacaktır.
Sadece tahmin ile hareket etmek son derece tehlikelidir.
Örneğin zehirli yılanın ısırdığı bir insanın hemen tedavi
edilmesi gerekir. Bir anlık gecikmenin bile ölüm sebebi
olabildiği böyle ciddi bir durumda ihtimallere göre
hareket edilmeyeceği, deneme-yanılma yapılmayacağı açıktır.
İnsanların herhangi bir deney yapmadan bulamayacakları
bu zor işlemi, doğadaki birçok canlı milyonlarca yıldır
yapmaktadır. Örneğin bu bölümde detaylı olarak inceleyeceğimiz
Bezuar keçileri yılan zehirini nasıl etkisiz hale getireceklerini
bilmektedirler. Akla sahip olmayan, bilinci de olmayan
bir canlının gördüğü anda bir bitkide bulunan maddenin
içeriğini anlaması, bunun ne işe yaradığı hakkında doğru
bir karar vererek, bunu hangi durumlarda kullanacağını
bilmesi üstelik bu bilginin o canlı türünün bütün üyelerinde
var olması bize tek bir gerçeği kanıtlar:
Bu canlıya hükmeden, ona gerekli bilgileri ilham eden
ve davranışlarını yöneten bir güç vardır: Bu güç Yüce
Allah'a aittir.
BEZUAR KEÇİLERİNİN KİMYA BİLGİLERİ
Bezuar keçisi dimdik, duvar gibi kayalara tırmanabilen
bir keçi türüdür. Tırnak altlarının pürüzlü olması ve
ayaklarının altındaki yumuşak yastıklar bu canlıların
çevik hareketlerini kolaylaştırır. Ancak bu keçi türünü
ilginç kılan asıl nokta sahip oldukları şaşırtıcı kimya
bilgileridir. İsimleri Farsçada ilaç anlamına gelen
bir kelimeden türemiş olan Bezuar keçileri kendi kendilerini
tedavi etme konusunda uzmandırlar.
Bezuar keçisi ne zaman bir yılan tarafından ısırılsa
hemen yaşadığı çevrede yetişen sütleğen bitkisi türlerinden
birini yemeye başlar.
Bu son derece hayret verici bir davranıştır. Çünkü
gerçekten de sütleğen sıvısında bulunan "öforbon" maddesi,
kana karışan yılan zehirini etkisiz hale getirmektedir.3
Bu durumda şuurlu ve dikkatli bir insanın aklına hemen
şu sorular gelir. Günlük otlamaları sırasında sütleğenlere
ağızlarını bile sürmeyen keçilerin, bu bitkileri tedavi
maksatlı kullanmalarını sağlayan nedir? Yılan zehirine
karşı panzehir etkisine sahip bir ot aramaları gerektiğini
bu canlılar nereden bilmektedirler? Bezuar keçileri
sütleğen otlarının içinde hangi kimyasal maddelerin
olduğunu ve bu kimyasalların yılan zehirini tedavi edici
etkiye sahip olduğunu nasıl öğrenmişlerdir?

 |
Keçilerin, bir yılan tarafından ısırıldıklarında buldukları
tüm otları yiyerek, yani deneme-yanılma metodunu kullanarak
hangi otun zehirlenmeye karşı etkili olduğunu bulmaları
mümkün değildir. Bulunduğu bölgede uygun otu bulmaya
çalışırken yüzlerce ot çeşidi arasında deneme yapmaya
başlayan keçinin muhtemelen birkaç denemeden fazlasını
gerçekleştirebilecek vakti olmayacaktır. Kaldı ki o
an için başarılı olsa bile, keçinin her yılan ısırdığında
aynı isabetli seçimi yapması gerekecektir. Herşeye rağmen
keçinin bunu başardığını varsayalım. Ancak bu da yeterli
olmayacaktır. Çünkü bu keçi türünün neslinin tükenmemesi
için tamamının bu davranış özelliğine sahip olması şarttır.
Dolayısıyla başarılı olan ilk keçinin, tecrübesini
diğerlerine aktarması gerekmektedir. Ancak bir canlının
sonradan öğrendiği bir bilgiyi kendinden sonra gelen
nesillere genetik olarak aktarması mümkün değildir.
Bunu şöyle örneklendirebiliriz: Çok ders çalışarak üniversite
sınavında birincilik kazanan bir kişiyi düşünelim. Bu
kişinin uzun yıllar boyunca çalışıp öğrendiklerinin
ya da gösterdiği çabanın doğacak çocuğuna ya da torununa
hiçbir faydası olmayacaktır. Öğrenilen bilgiler ya da
davranışlar sadece o canlıya aittir. Bunların canlının
genlerine dışarıdan bir müdahale ile yerleştirilmesi
ve dolayısıyla diğer nesillere aktarılması mümkün değildir.
Her nesil aynı bilgileri en baştan öğrenerek kazanmaya
mecburdur.
Bu tür örnekler üzerinde derinlemesine düşünmek canlıların
davranışlarının tesadüfen ortaya çıkamayacağını anlamak
için yeterlidir. Bütün canlılar ihtiyaçları olan bilgilere
Allah'ın kendilerine ilham etmesi, öğretmesi sayesinde
kavuşurlar. Hiçbir canlı başıboş, sahipsiz ve sözde
tesadüflerin akışına bırakılmamıştır. Bir Kuran ayetinde
Allah'ın tüm canlılar üzerindeki mutlak kontrol ve hakimiyeti
şöyle haber verilir:
Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin
de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından
yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak
benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir. (Hud Suresi,
56)
KARINCALAR ASİT FABRİKASI KURABİLİR
Mİ?
Karıncaların
vücutlarında, formik asit (H2CO2) isimli kimyasal maddeyi
üreten bezler vardır.4 Karıncalar
antibiyotik etkisine sahip bu maddeyi düzenli olarak
vücutlarına sürerler. Bu şekilde hem yuvalarında hem
de kendi üzerlerinde bakteri ve mantar oluşumunu engellemiş
olurlar.
Karıncaların vücutlarından salgılanan bu asitten haberdar
olmaları ve bunu nasıl kullanacaklarını bilmeleri hayret
vericidir. Ancak bundan çok daha şaşkınlık veren konu,
başka canlıların da karıncaların bu özelliğinden haberdar
olmasıdır.
Bazı kuş türleri de karıncalardaki bu asidi kullanırlar.
Kuşlar karıncalar gibikimyasal maddeler salgılayamazlar.
Ancak sık sık karınca tepelerine gidip, karıncaların
tüylerinin arasında dolaşmalarına izin vererek, onların
ürettikleri asitten faydalanırlar. Bu yöntem sayesinde
vücudu formik aside bulanan kuş, üzerindeki tüm parazitlerden
kurtulmuş olur.
Karınca, mantara karşı formik asidin etkili olduğunu
ya da bu asidin formülünü nereden bilir? Nasıl olup
da vücutlarında böyle tehlikeli bir asit üretilmesine
rağmen karıncalar bundan zarar görmez? Dahası kuşlar
karıncalarda formik asit olduğunu ve bunu parazitlerinden
kurtulmak için kullanabileceklerini nereden bilirler?
Öncelikle bu kimyasal maddenin nasıl ortaya çıktığı
sorusunun cevaplanması gerekmektedir. Özelliği olan,
işe yarayan kimyasal bir maddenin kendiliğinden ortaya
çıkması kesinlikle imkansızdır. Formik asidi düşünelim.
Bu asitin sentezlenmesindeki bir hata, kimyasalın antibiyotik
özelliğini yitirmesi demektir. Ayrıca ortaya zararlı
başka maddelerin çıkma ihtimali de vardır.
Durum böyleyken bu maddeyi karıncanın sentezlemiş olması
ya da bu asidin tesadüfen karıncanın vücudunda oluşmuş
olması çok mantıksız bir iddia olur. Bunu bir kenara
bırakarak asidin formülünün tam gerektiği şekilde oluştuğunu
varsayalım. Bu da hiçbir şeyi değiştirmeyecektir, çünkü
karıncanın vücudunda hem asit üretecek hem de karıncanın
zarar görmesini engelleyecek korumalı bir sisteme de
ihtiyaç vardır. Dolayısıyla karınca bunların tümüne
aynı anda sahip olmak zorundadır. Bu durum karıncadaki
bezlerin, evrimcilerin iddia ettikleri gibi, aşama aşama
oluşmalarının mümkün olmadığını açıkça göstermektedir.
Bu canlıların hiçbirinin bu işleri kendi kendilerine
yapmaları mümkün değildir. Gerçek şu ki, karıncalar
var olan özellikleriyle bir anda ortaya çıkmışlardır.
Gerek formik asidi, gerek bunların üretimini yapabilecek
özellikteki bezleri gerekse de karıncaları sonsuz ilim
sahibi olan Allah yaratmıştır.
Kuşlara, karınca yuvalarına giderek formik asitten
faydalanmalarını ilham eden de Allah'tır. Allah tüm
canlıların ihtiyacını bilen ve bunların karşılığını
eksiksiz olarak yaratandır. Allah, herşeyi sarıp kuşatan
olduğunu bir ayetinde şöyle bildirmektedir:
Allah, yedi göğü ve yerden de onların
benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan
iner; sizin gerçekten Allah'ın herşeye güç yetirdiğini
ve gerçekten Allah'ın ilmiyle herşeyi sarıp-kuşattığını
bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi,12)
BÖCEKLERDE KİMYASAL İLETİŞİM: FEROMONLAR
 |
| Yukarıdaki
resimde karıncalardaki formik asitten faydalanan
bir kuş görüyorsunuz. Altta ise kimyasal madde
üretimi yapan kapsamlı bir fabrika.
Bazı karıncalar formik asidi düşmanlarına karşı
kimyasal bir silah olarak da kullanırlar. Yukarıdaki
resimde birbirlerine formik asit püskürten iki
karınca görülüyor. |
Karıncalar yuvalarını, balarıları da kovanlarını çok
uzaklara gitseler de şaşırmadan bulurlar. Bazı böcek
larvaları tehlike anında hemen bir araya toplanarak
korunurlar. Pek çok hayvan da yaşadıkları alan üzerinde
belirgin bir hakimiyete sahiptir. Bunların yanı sıra
tüm böcek türlerinde çiftleşmek isteyen erkek ve dişiler
uzak mesafelerde de olsalar birbirlerini kolaylıkla
bulurlar. Bu davranışlardaki ortak nokta; tümünün bir
tür haberleşme sayesinde gerçekleşiyor olmasıdır.
Pek çok canlı türü haberleşmek için bir tür işaret
kullanır. Böceklerin kullandıkları işaretin adı 'feromon'dur.
Feromon "hormon taşıyıcıları" anlamındadır ve aynı türün
üyeleri arasında kullanılan kimyasal maddelerdir. Genellikle
özel bezlerde üretilerek çevreye bırakılırlar. Böceklerin
davranışlarında değişikliklere neden olurlar.
Feromonlar, önceleri hormonlarla eşdeğer tutulmuştur.
Hormonlar gibi az miktarda salgılanmalarına ve belirli
bir yaşamsal işlevi yerine getirme görevini üstlenmelerine
karşın, vücut dışına salgılanmaları onları hormonlardan
ayırır. Feromonlar genellikle türe özgüdür. Çok farklı
işlevleri yerine getirenleri ve değişik bileşimlerde
olanları da vardır. Yayılma yetenekleri oldukça yüksek
olan feromonlar 7-8 km gibi muazzam bir uzaklıktan bile
etkili olabilmektedirler. Uzaklık, sıcaklık, rüzgâr
ve nem gibi etmenler de feromonların etkisini azaltıp
çoğaltabilir.
Feromonlar; iz bırakma-işaretleme, alarm, toplanma,
birlikte yaşayan böceklerde kraliçe yetiştirilmesi ya
da eşeysel olgunluğun kontrolü gibi işlerde kullanılırlar.
Ayrıca koku yoluyla etkili olan cinsiyet feromonları
da vardır.
Feromon kullanarak haberleşen canlılarla ilgili verilecek
bilgiler okunurken akılda tutulması gereken çok önemli
bir nokta vardır. Her türün kullandığı formül kendine
özgüdür. İçerdiği kimyasal maddeler ayrıdır. Hem bu
maddeyi salgılayan hem de salgılanan madde ile iletilmek
istenen mesajı algılayan canlı bu formülden haberdardır.
Ayrıca ilerleyen sayfalarda görüleceği gibi başka türe
ait formülleri çözen ve taklit eden canlılar da vardır.
Feromonlarla Haberleşme
Feromonları izleyerek haberleşme şekline daha çok arı,
karınca, termit gibi birlikte yaşayan böceklerde rastlanır.
Toprağa bırakılan kimyasal izler, böceklerin gezindiği
tüm ortamlarda, ağaçlarda, dallarda, yapraklarda ve
meyvelerde olabilir. Havadaki izler ise uçan böcekler
tarafından bırakılır ve sürekli yenilenmeleri gerekir.
Koku yoluyla etkili olan cinsiyet feromonları bu gruba
girer.
 |
| Bagworm
güvesi ve çantası |
Böcekler boyutlarının küçüklüğü, uçabilme ve hızlı
hareket edebilme gibi özellikleri nedeniyle, çok geniş
alanlara yayılabilirler. Bu özellikleri, üremeleri için
ilk anda sorun oluşturacakmış gibi düşünülebilir. Ancak
bu durum, feromonlar sayesinde ortadan kalkmıştır.
Koku yoluyla etkili olan cinsiyet feromonları erkek
ve dişi böceklerin birbirlerini bulmalarını sağlar.
Örneğin Limantridae ailesinden bir kelebek türünde,
dişinin vücudunun son kısmından havaya salgıladığı kokuyu
erkek güçlü antenleriyle algılar. Erkeğin 8 kilometre
gibi muazzam bir uzaklıktan bile algılayabildiği bu
çekici kokuyu, hiçbir koku bastıramaz. Bu türün dişisi
kanatsız olması nedeniyle hareketsizdir. Erkek, dişinin
yalnızca kokusuna kapılarak onu bulur ve çiftleşme gerçekleşir.5
Feromonlarla iletişim konusunda bir başka şaşırtıcı
örneğe de kiraz sineklerinde (Rhagoletis cerasi) rastlarız.
Kiraz sineği, yumurtalarını kiraz meyvesine koyduktan
sonra, vücudundan salgıladığı bir feromonu meyveye bırakarak
yumurtalarını korur. Bu meyveye daha sonra gelen ikinci
bir sinek, feromonun varlığını fark eder ve mesajı anlar.
Yumurtalarını bırakmak üzere başka bir kiraz ağacı aramak
için hemen uzaklaşır.6
 |
| Barred
Sulphur Kelebeği |
Bagworm güvelerinin ise feromonlar olmadan soylarını
devam ettirmesi mümkün değildir. Bu güve türü düşmanlarından
korunmak için larva dönemlerinde kendisine bir nevi
kamuflaj çantası yapar. Larva çantayı yaparken üzerinde
yaşadığı bitkiden topladığı yaprak ve ağaç dalları gibi
malzemeleri kullanır. Bagworm güveleri çantalarını hiç
terk etmeden yaşamlarını sürdürürler. Öyle ki beslenirken
bile çantalarından ayrılmazlar. Özellikle dişiler yetişkin
hale gelseler de kanatları ve bacakları olmadığı için
çantalarını terk edemezler.
Çiftleşme de bu kozanın içinde, dişilerin salgıladığı
özel bir feromon sayesinde gerçekleşir. Dişi çiftleşmek
için hazır olduğunda çantasını yumuşatarak gevşeten
bir kimyasal madde salgılar. Bu madde erkek güvenin
kozanın içine girmesini kolaylaştıracaktır. Dişinin
salgıladığı cinsellik feromonunu fark eden erkek güve,
dokusu yumuşamış olan çantanın içinde küçük bir delik
açar ve hiç görmediği dişiyle çiftleşir. Ardından dişi
çantanın içerisine yumurtalarını bırakır. Erkeğin açtığı
boşluğu tıkamak için de dişi, vücudunda başka bir madde
üretir. Bu işlemlerden kısa bir süre sonra da ölür.
Tırtıllar yumurtalarından çıktıklarında çantayı aşındırarak
dışarı çıkarlar ve yeni çantalar üreterek gelişimlerini
sürdürürler.7
 |
| İo
Güvesi |
Buraya kadar verilen örneklerde çok açık olarak görülen
bir gerçek vardır. Bu canlılar mükemmel işler başarmaktadırlar.
Kendi türlerine ait olan kokuyu hemen tanımakta hatta
kilometrelerce uzakta bile olsa bu kokuyu algılamaktadırlar.
Bugünkü teknoloji ile bir insanın ya da bir makinenin
kilometrelerce uzaktaki bir kokuyu fark etmesi mümkün
değildir. Buna rağmen 1-2 cm.'lik böcekler vücutlarındaki
özel tasarlanmış algılayıcılarını kullanarak kokuları
fark edebilirler. Allah bu canlıları mükemmel sistemlerle
yaratmıştır. Benzersiz şekilde yaratan Allah çok yücedir.
Keskin hatlarıyla göze çarpan Barred Sulphur türü,
Florida'nın en yaygın kelebeklerinden biridir. Erkeğin
ön kanatlarının üst kısmının kenarlarından siyah bir
hat geçmektedir. Dişilerde bu siyah bölüm yoktur. Erkek
kelebeklerdeki bu siyah hat üzerinde koku pulları bulunur.
Bu pullar dişiyi etkileyen ve erkeğin bulunduğu yere
çeken özel bir parfüm yaymaktadır.8
Erkek Io güvesinin başında tüy benzeri duyargaları
vardır. Bu duyargalar güvenin mükemmel koku alma duyusunun
kaynağıdır ve 1.5 kilometreden daha uzak bir yerden
eşini fark etmesini ve yerini tespit etmesini sağlamaktadır.9
Feromonların Genel Özellikleri
Bazı böceklerdeki cinsiyet hormonları günün belirli
zamanlarında bırakılır. Örneğin Sporganothis pilleriana
kelebekleri, cinsiyet feromonlarını her zaman için gündüz
11.00-16.00 saatleri arasında bırakırlar. Apis mellifera
türü balarılarında ise, dişinin cinsiyet feromonu salgılaması
bütün yaşamı boyunca sürer. Bu arı türünün çiftleşmeden
sonra salgıladığı feromon, kovan içinde kargaşaya neden
olacak yeni bir kraliçe arının yetişmesini engeller.
Birarada yaşayan böceklerde feromonlar besin alışverişine
de yarar. Ayrıca koloninin savunulmasına yardımcı olan
feromonlar da vardır. Koloni üyeleri bu feromonlar sayesinde
birbirlerini tanır ve bu kokuya sahip olmayan yabancıları
koloniye almazlar.
Örneğin tatlı arılar (Holictidae türü) koloni bütünlüğünü
kendilerine özgü bir feromon sayesinde korurlar. Tatlı
arılar yuvalarının girişindeki toprak bölümü ve ana
yuvanın yukarı bölümlerini özel bir salgı ile kaplarlar.
Bu arı türünün salgısı "makrosiklik lakton" ismi verilen
kimyasal bir karışımdan oluşur. Kolonideki her bireyin
kendine has lakton karışımı vardır ve bu karışım o bireye
bir çeşit kimyasal 'parmak izi' sağlar.
Kolonideki işçi arılar, yuvanın girişine ve yukarıdaki
tünel bölgelerine kendi salgılarını bırakırlar. Bu şekilde
kolonideki tüm bireylerin lakton karışımları birikir.
Bu da girişe özel ve kendine has bir yuva kokusu verir.
Bu önemlidir çünkü tatlı arıların yaşadıkları bölgelerde
yüzlerce yuva birarada bulunur. Girişteki bu koku, geri
dönen işçilerin yüzlerce yuvanın içinden kendi yuvalarını
tanımalarını sağlar. Ayrıca kovanı koruyan bekçi arılar
da, yuva arkadaşlarını dönüşte bu koku sayesinde tanırlar.
Görüldüğü gibi bu küçük arılar, insan burnunun kimyasal
algılama ve ayırt etme kapasitesinin çok daha üstünde
bir seviyede ayırt etme kabiliyetine sahiptirler.10
Taklit Feromonlar
Feromonlar konusundaki en şaşırtıcı noktalardan biri
de bazı canlıların, başka canlıların kullandıkları feromonları
taklit edebiliyor olmalarıdır. Örneğin bazı çiçekler
böceklerin feromonlara olan duyarlılığından yararlanır
ve onları benzer maddeler salgılayarak kandırırlar.
| |
| Böceklerin
bir çoğu birbirleriyle haberleşmek için feromon
olarak adlandırılan kimyasal maddeler kullanırlar.
Her böcek kendi türüne ait feromonu tanır ve bununla
bildirilen mesajı tam olarak uygular. Oysa böceklerde
ne bir laboratuvar mevcuttur ne de bir kimya mühendisi
gibi eğitim görmüşlerdir. Onlar yine de bu salgıların
ne anlama geldiğini bilirler, çünkü Yüce Allah
onları, bu feromonları teşhis etmelerini sağlayacak
sistemlerle birlikte yaratmıştır. |
Bununla birlikte feromonlar türlerin devamlılığını
sağlama özelliğine de sahiptirler. Orta Amerika'da yaşayan
"Florida kraliçesi" adındaki bir kelebek türünün kanatlarının
rengi ve deseni bir başka kelebek türünün kanatlarının
rengi ve deseni ile çok benzerdir. Bu iki tür, bazen
eş bulmak için uğraşırken birbirlerinin renklerine aldansalar
da erkek kendi türünden olan dişiyi kokusundan tanır.
Erkeğin kendi feromonunun kokusunu alabilmesini kolaylaştırmak
için dişi, kanatlarını yelpaze gibi kullanarak, kokuyu
erkeğe doğru gönderir. Bu sayede türünün devamı garanti
altına alınmış olur.11
Toplanma Vakti Gelince…
Toplanma feromonları böceklerin dinlenme vakitlerinde
salgılanır ve türün diğer bireylerini bir araya toplar.
Arı, karınca ve termit gibi böceklerin bir arada yaşamasını
sağlayan da bu feromonlardır.
Kabuklu böceklerde (Ipidae ve Scolytidae türlerinde)
beslenmek ve yumurta bırakmak için uygun bir ağaç gövdesi
bulan bireyler de feromon salgılayarak, koloninin diğer
bireylerinin buraya toplanmasını sağlarlar.12
Feromonların böcekler üzerinde ne kadar etkili olduklarını
görmek için ateş karıncalarını örnek verelim. Ateş karıncaları
iğnelerini yere sürerek arkalarındaki koloni üyelerine
kendilerini takip etmeleri için koku izi bırakırlar.
Konunun uzmanlarından Harvard Üniversitesi'nden E. O.
Wilson bu kokunun etkisi ile ilgili olarak şöyle demiştir:
"Karıncanın bıraktığı 1 miligramlık bir iz feromonu,
bir koloniyi dünyanın etrafında üç kere dolaştırabilir."13
Feromonların bu mükemmel etkisi düşünüldüğünde birarada
yaşayan böcekler için ne kadar önemli oldukları hemen
anlaşılacaktır. Özellikle bir tehlike anında haberleşme
sistemindeki herhangi bir aksaklık yaşanması önemli
sorunlar yaratabilecektir. Tehlike anlarında salgılanan
feromonlar tüm koloniyi alarma geçirecek niteliktedir.
Uçucu özellikte ve kısa süreli etkili olan alarm feromonları
birçok türde aynıdır. Herhangi bir tehlike durumunda
karıncalarda vücudun son kısmındaki bezlerden, balarılarında
iğne bezlerinden, diğer bazı böcek türlerinde ise ağız
bölümlerinde bulunan bezlerden feromon salgılanır. Karıncalar
saldırma amaçlı toplanmalar için de alarm feromonu salgılarlar.
Feromon koloninin biraraya toplanmasını ve çok sayıda
bireyin savunmaya katılmasını sağlar.
Örneğin bazı yaprak biti türlerinin böcekler tarafından
saldırıya uğradıklarında salgıladıkları alarm feromonu,
yakınlarda beslenmekte olan diğer yaprak bitlerinin
uzaklaşmasına yol açar. Yaprak bitleri, kendilerini
alarma geçiren bu kimyasal salgıları antenlerinin üzerindeki
özel duyargalar sayesinde algılar.
Bundan başka termitler de yaptıkları tümseklerde bir
yarık fark ettiklerinde alarm yerine geçen bir koku
yayarak diğer termitleri deliğin bulunduğu yeri tamir
etmeleri ve saldırılara karşı yuvayı korumaları için
çağırırlar.
Buraya kadar verilen örneklerde dikkat çeken ortak
nokta, bütün canlıların kendi türlerine ait olan feromonun
formülünü tanımaları ve bu feromonla bildirilen emri
tam olarak uygulamalarıdır. Bir böceğin kimyasal maddeler
arasında ayrım yapabilmesi, bu maddenin şifresini çözebilmesi
elbette üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Böcekler
bu mükemmel işi nasıl başarırlar?
Bunun için öncelikle salgının ne içerdiğini bilmeleri
yani analizini yapmaları gerekmektedir. Analiz işlemi
içinse teçhizatlı bir laboratuvara ihtiyaç vardır ve
elbette ki bu konuda bilgi sahibi olmak da gerekmektedir.
Ancak böceklerin vücutlarında ne gelişmiş laboratuvarlar
vardır ne de başka bir teknik donanım… Yine de çok başarılı
analizler yaparlar ve feromonlarla anlatılmak istenen
mesajları tam olarak anlayarak gerekeni yerine getirirler.
Bir insanın bunları yapabilmesi için bir kimya mühendisi
gibi eğitim görmüş olması ve belli bir deneyime sahip
olması gerekmektedir. Ama böceklerin ne eğitime ne de
deneyime ihtiyaçları vardır. Onlar salgıların ne anlama
geldiğini anlamak için eğitime ihtiyaç duymazlar, çünkü
doğuştan itibaren bunun bilgisine sahiptirler. Kendi
türleri ile başka türlerin salgılarını birbirlerine
karıştırmazlar (taklit yapılarak kandırılanlar hariç),
çünkü onları bu feromonu teşhis etmelerini sağlayacak
sistemle birlikte Yüce Allah yaratmıştır.
Allah Yusuf Suresi'ndeki ayetlerde göklerde ve yerde
yarattıklarına dikkat çekmekte ve şöyle buyurmaktadır:
Göklerde ve yerde nice ayetler vardır
ki üzerinden geçerler de ona sırtlarını dönüp giderler.
Onların çoğu Allah'a iman etmezler de ancak şirk katıp-dururlar.
(Yusuf Suresi, 105-106)
ÖNEMLİ BİR KAYNAK: DİATOMLAR
Diatomlar mikroskobik bitkisel alglerdir. En büyükleri
1 milimetre çapında olan bu minik canlılardan 1 cm3
deniz suyunda, yaklaşık 10 bin adet bulunur. Ancak tüm
diatomlar suda yaşamazlar. Bazıları toprak üstünde,
yosunlara tutunarak ağaçlarda ve hatta yeteri kadar
nem olduğunda duvarlarda bile yaşayabilirler. Bu altın
sarısı, kahverengi algler ışık, su, karbondioksit ve
gerekli besinlerin olduğu her yerde bulunurlar.
| |
| Oksijen
üretmesinden birçok canlının temel besini olmasına,
hatta insanlık icin çok önemli bir enerji kaynağı
olan petrolün oluşum sebebi olmasına kadar pek
çok hayati fonksiyonu bulunan diatomlar, Allah'ın,
canlılık için "olmazsa olmaz" derecede öneme sahip
olarak yarattığı mikroskobik canlılardandır. |
Karada yaşayan canlılar, insanlar da dahil olmak üzere,
hayatlarını bir anlamda diatomlara borçludurlar. Yaptıkları
fotosentez sayesinde, soluduğumuz oksijenin büyük bir
kısmını diatomlar üretirler. Diatomların üzerlerinde
çok sayıda gözenek bulunur. Bu gözenekler besinlerin
içeriye girip gaz değişimi yapmalarına olanak sağlar.
Diatomlar oksijen üreten mikro fabrikalar gibi çalışırlar.
Trilyonlarca diatom, bu gaz değişimi sonunda kendi ihtiyaçlarının
çok üzerinde oksijen üreterek atmosferdeki oksijen oranına
son derece önemli bir katkıda bulunmuş olurlar.
Bunun yanı sıra denizlerdeki besin zinciri içerisinde
de çok önemli bir rol oynarlar. Diatomlar hayvansal
planktonları oluşturan küçük canlıların temel besin
kaynaklarıdır. Hayvansal planktonlar da daha büyük türler
için besin kaynağı olan ringa gibi balıklar tarafından
tüketilirler. Örneğin oldukça büyük bir canlı olan kambur
balina gibi canlılar diatomlarla beslenir. Bir balinanın
birkaç saat tok kalabilmesi için birkaç yüz milyar diatom
gereklidir.
Diatomların en etkileyici özellikleri ise kendilerinin
inşa ettikleri kabuklarıdır. Diatomlar mükemmel mimarlardır.
Kendilerine denizin içinde opalden evler inşa ederler.
Bu evler, bazen parıldayan bir kozalağı, bazen bir spirali,
bazen de ışıldayan kristal bir avizeyi andırır. İlginç
olan ise, yirmi beş binden fazla diatom türü olmasına
rağmen hiçbirisinin kabuğunun bir diğerine benzememesidir.
Tıpkı bir kar tanesinin diğerine benzememesi gibi diatomların
görünümleri de farklıdır.
Diatomlar suda çözünmüş silikonu kıymetli bir taş olan
opale benzeyen silikaya çevirerek kabuk üretirler. Bu
dönüşüm sonucunda ortaya çıkan cam benzeri kabuklar
müthiş bir çeşitliliğe ve mükemmel bir mimariye sahiptirler.
Diatomların üzerinde bulunan ve besinlerin içeriye girmesine
ve gaz değişimine olanak sağlayan gözenekler aynı zamanda
yapıyı da inceltirler. Şimdi çok üstün tasarım yeteneğine
sahip bir mimarı düşünün. Ancak bu mimarın malzeme bilgisi
yetersiz olsun ya da mimari tasarım yapması için gerekli
olan malzemeyi bulamasın. Tek başına tasarım yeteneğinin
bir anlam ifade etmeyeceği çok açıktır. Oysa diatomlar
hem tasarım yeteneği benzersiz olan mimarlar gibi hareket
eder, hem de küçücük bedenlerinde birtakım kimyasal
düzenlemeler yaparak ortaya mükemmel eserler çıkarırlar.
Diatomlar toplu iğne başı büyüklüğünde, sinir sistemi
veya beyin oluşumu olmayan mikroskobik canlılardır.
Bu canlıların kimya ya da mimarlık eğitimi almışcasına
ürettikleri son derece estetik kabukların tesadüfler
sonucu oluşamayacağı çok açıktır. Üstelik bütün diatomlar
aynı malzemeyi kullanarak, aynı özelliklerde ancak birbirinden
tamamen farklı görünüşte ve aynı kusursuzlukta kabuklar
yaparlar. Diatomlardaki bu mükemmel mimari ve sayılamayacak
kadar çeşitlilik elbette Allah'ın benzersiz sanatının
bir tecellisidir.
Hassas Bir Planlama
Diatomlar üzerinde araştırma yapan bilim adamlarının
izleyebileceği en muhteşem anlar üreme zamanlarıdır.
Öncelikle diatomların ilaç kapsülüne benzeyen kabukları
ikiye ayrılır. Daha sonra diatomun çekirdeği ikiye ayrılarak
her biri yarım kabuğun içine girer. Yeni diatomlar daha
sonra eksik kalan yarılarını tamamlamaya başlarlar.
Kabuğun bir yarısından oluşan diatomlar biraz daha küçüktürler.
Onlar bölündükçe daha da küçülürler.
| |
| Diatomların
fosilleşmesi sonucu oluşan diatomidler, son derece
hafif ve gözenekli yapıları nedeniyle ideal bir
filtre yapısına sahiptirler. Bu yapı diatomların
uzay endüstrisi, böcek öldürücü ve boya dolgusu
üretimine kadar farklı amaçlarla kullanılabilmesine
imkan tanımaktadır. |
Diatomlar çok yüksek hızlarda, bazıları sekiz hatta
dört saatte bir bölünerek ürerler. Bu nedenle 10 gün
içerisinde bir diatomdan 1 milyar kadar diatom ortaya
çıkabilir. Şüphesiz bu son derece gerekli bir planlamadır.
Diatomların dünyadaki en önemli oksijen kaynaklarından
biri olmalarına rağmen hızlı üreme özelliklerinden yoksun
olduklarını düşünün. Şüphesiz bu durumda toplamda üretilen
oksijen miktarı hep kısıtlı kalacağı için diatomların
bu özellikleri hiçbir anlam ifade etmeyecekti.
En basit bir fabrikada bile malların üretim miktarı
ve hızı için bir planlama yapılması gerekir. Aksi durumda
fabrika, piyasaya ya yetersiz ya da fazla miktarda mal
sevk edecektir. Dolayısıyla bir süre sonra üretim için
gerekli olan yeni kaynakları yaratamayacaktır. Sırf
bu nedenle üniversitelerde üretim organizasyonu ve planlaması
eğitimi verilmektedir.
Bu durum akla diatomların bu planlamayı nasıl yaptıkları
sorusunu getirir. Diatomlar dünyadaki oksijen ihtiyacını
karşılamak için sayılarını ne kadar ve hangi hızla artırmaları
gerektiğini kendi kendilerine bilebilirler mi? Dahası
bir işletme mühendisi gibi üretim hızını, bir endüstri
mühendisi gibi bir üretim yöntemini geliştirebilirler
mi? Şüphesiz hayır! İnsanların bile uzun süren bir uzmanlık
eğitiminden sonra ulaştığı bilgilere, diatomların kendi
kendilerine ulaşmaları mümkün değildir.
Diatomlara, diğer canlıların oksijen ihtiyaçlarını
karşılamak için gerekli olan üreme hızını ve yöntemini
ilham eden bir "irade sahibi" vardır. Bu iradenin sahibi;
herşeyin sahibi olan, herşeye gücü yeten, bütün canlıları
yönlendiren, yapmaları gereken işleri onlara ilham eden
Yüce Rabbimiz'dir.
İnsanların Kullanması İçin Yaratılmış
İdeal Hammadde
Diatomların kendi besinleri de insanlık için önem taşımaktadır.
Bu canlılar fotosentez sayesinde ürettikleri minik yağ
parçacıkları şeklindeki besinlerini hücrelerinin içerisinde
saklarlar. Bu minik yağ parçacıkları zamanla biraraya
gelir, jeolojik ve biyolojik kuvvetlerin de etkisiyle
petrol yataklarının oluşmalarına neden olurlar. Bugün
kullandığımız petrolün çoğu tarih öncesi devirlerde
denizlerde ölen diatomlar tarafından oluşturulmuştur.14
Kuzey Pasifik ve Antarktik Denizi'nin 30 milyon kilometrekare
kadarlık bir alanının dibi ölü diatom tabakalarıyla
kaplıdır. Bu tabakalar zamanla fosilleşerek diatomitleri
oluşturur. Diatomitler endüstriyel amaçla kullanılırlar.
Diatomit hafif ağırlığı ve gözenekleri ile ideal bir
filtre yapısına sahiptir. Bu özelliği nedeniyle uzay
endüstrisinde kullanılabildikleri gibi, böcek öldürücü
ilaçların üretiminden boya dolgusuna kadar farklı amaçlarla
da kullanılabilmektedirler.
İnsanların pek çoğu diatomların varlığından, ne işe
yaradıklarından bile haberdar değildir ancak bu durum,
diatomların canlı yaşamı için önemini değiştirmez. Diatomlar
özel olarak yaratılmış canlılardır ve dünya üzerindeki
çeşitli dengelerin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadırlar.
Bu canlıların özel kimyasal işlemler yaparak, mükemmel
güzellikte ve mimari şekle sahip kabuklar üretmesi ise
Allah'ın insanlar için yarattığı güzelliklerden biridir.
Bildiğimiz ve bilmediğimiz canlıların sahip oldukları
bu gibi özellikler Allah'ın sınırsız gücünü daha iyi
kavramak için birer vesiledir. Allah bir ayette şöyle
buyurmaktadır:
Sizin için yerde olanların tümünü yaratan
O'dur... (Bakara Suresi, 29)
ÇOK YÖNLÜ UZMANLAR: KOALALAR
Koala Avustralya'da yaşayan keseli hayvanların en bilinenlerinden
biridir. Bu canlılar yaşamlarının büyük bir bölümünü
okaliptüs ağaçlarının üzerinde geçirirler.
Koalaların vücut tasarımları bu ağaçların üzerinde
rahat bir yaşam sürmelerini sağlayacak özelliklere sahiptir.
Örneğin kol ve pençeleri geniş gövdeli okaliptüslere
kolaylıkla tırmanmalarını sağlar, ön ayaklarındaki ilk
iki parmakları ise diğer üç taneden ayrıktır. Kendi
elimizi düşünürsek, iki tane baş parmaklarının olduğu
söylenebilir. Arka ayaklardaki baş parmaklar da diğerlerinden
ayrıktır ve diğer dört parmak gibi keskin pençelere
sahip değildir. Diğer parmaklardan farklı olan bu baş
parmaklar daha küçük dallara tutunmayı sağlar.Bu resimde
karıncalardaki formik asitten faydalanan bir kuş görüyorsunuz.
Altta ise kimyasal madde üretimi yapan kapsamlı bir
fabrika.
Koalanın pençeleri ağaçların yumuşak ve düzgün gövdelerine
çengel gibi saplanır. Hayvan bu sayede dallara tutunur.
Dört ayağı da, tıpkı bizim bir sopayı kavramamız gibi
ağaç dallarını rahatlıkla kavrayabilir ve dallara sarılarak
koalanın tırmanmasını sağlar.15
Koalanın okaliptüslerde yaşamasını sağlayan başka bir
özelliği de özel bir mide yapısına sahip olmasıdır.
Okaliptüs yaprakları zehirlidir ve koala özel mide yapısı
sayesinde bu yapraklar ile beslenebilir. Su ihtiyacını
da yine bu ağaçlardan karşılar. Koala bütün bunları
yaparken bir yandan tıptan faydalanırken, diğer yandan
vücudundaki biyokimyasal fabrikayı kullanmaktadır.
Koalaların bu özelliklerini sırayla inceleyelim:
KoalanIn TIp Bİlgİsİ
Avustralya'da okaliptüs ağacının 600'den fazla türü
yetişir. Ancak koalalar bunların sadece 35 kadarını
kullanırlar. Okaliptüs ağacı bir koala için yalnız barınak
değil, aynı zamanda önemli bir besin kaynağıdır. Hatta
okaliptüs yapraklarının koalanın yegane gıdası olduğunu
söylemek yanlış olmayacaktır. Bütün bunların yanı sıra
okaliptüs yaprakları koalalar için ilaç görevi de görmektedir.
Okaliptüs yaprakları bir dizi tıbbi etkiye sahiptir.
Yaprakları eterik yağ içerir. Bu yağ birçok hayvan için
öldürücü nitelik taşıyan kimyasallardan oluşur. Buna
karşın koalanın karaciğeri bu maddenin zehirini etkisiz
hale getirecek bir sisteme sahiptir. Koalaların karakteristik
kokusunun da kaynağı bu yağdır.
Tüm vücuda sürülen yağın bir kısmı havaya karışmakta
bir kısmı ise vücut içine girmektedir. Yağ, hayvanın
vücuduna yerleşen parazit haşerelerin kürk içerisinden
yere dökülmelerini sağlar.
Koala ve okaliptüs ağaçları arasındaki birliktelik
bu kadarla kalmaz. Koala vücut sıcaklığının düzenlenmesini
de okaliptüs yaprakları sayesinde yapar.
Okaliptüs yapraklarının barındırdığı kimyasal maddeler
ağaçtan ağaca değişmektedir. Hatta bir okaliptüs ağacında,
iki farklı tipte yaprak bulunabilir. Koala tıbbi eğitim
almışçasına ağaçtaki yüzlerce yaprağın içinden kendisi
için tam gerekli olanları seçer. Örneğin vücut sıcaklığı
düşükse, yani üşüyorsa o zaman "phellandren" yağı içeren
yaprakları, bunun tersi bir durumda ise yani ateşi varsa
"cineol" içeriği yüksek yaprakları çiğneyerek vücudunun
serinlemesini sağlar. Bunların yanısıra okaliptüs yapraklarında
bulunan diğer yağlar da kan basıncını düşürür ve koalanın
kaslarının dinlenmesini sağlar.16
Tüm bunlar uzmanlık gerektiren davranışlardır. Koala
ihtiyaç duyduğu maddenin, hangi tür okaliptüs ağacında
olduğunu nasıl anlamaktadır?
Bir yaprağın içinde ne gibi maddeler olduğunu sadece
dıştan bakarak bir insanın anlaması kesinlikle mümkün
değildir. Üstelik koala sadece yaprakları tanımakla
kalmayıp neyi, nerede kullanacağını da çok iyi bilmektedir.
Bizlerin yapraklardaki maddeleri bir şekilde anladığımızı
varsaysak bile, bir eğitimimiz olmadan ya da konuyu
anlatan bir kitap olmadan bu maddelerin ne işe yaradıklarını
bulmamız mümkün değildir. Deneme-yanılma yöntemi de
bu durumda oldukça riskli olacaktır. Çünkü yaprakların
zehirli maddeler içermeleri de olasıdır.
Nitekim okaliptüs yaprakları zehirlidir. Bu durumda
koala sadece okaliptüs yapraklarının içeriğini keşfetmekle
kalmayıp, bir de vücudu için yaprakların zehirini etkisiz
hale getirecek mekanizmayı tasarlamak zorundadır. Sonra
da bu mekanizmanın vücudunda bir şekilde oluşmasını
sağlaması gerekir. Aksi takdirde ölecektir. Bu durum
koalanın deneme-yanılma yöntemi ile bunu başardığı gibi
akılla bağdaşmayan bir düşünceyi tamamen ortadan kaldırmaktadır.
Bir koalanın yaşamını sürdürmesi için şu anki vücut
yapısıyla bir anda ortaya çıkması şarttır. Aksi takdirde
koala ölecektir. Bütün bunlar koalaların bu özelliklere
sahip olarak var olduklarını kanıtlayan açık delillerdir.
Ne bilimsel gerçeklerle ne akıl ve mantıkla ilgisi olmayan
hayal ürünü senaryolarla bir yere varılamayacağı çok
açıktır. Bu canlıların vücut yapıları -ilerleyen sayfalarda
detaylı olarak ele alınacağı gibi- çok özel bir tasarımın
ürünüdür.
Koalayı, üzerinde yaşadığı okaliptüs yapraklarını çok
yönlü kullanacak özeliklere sahip olacak şekilde Allah
yaratmıştır. Allah her türlü ilmin sahibidir. Bu canlının
nerede, hangi özelliklere sahip olarak var edileceğini,
nasıl bir görünümünün olacağını ve daha pek çok detayı
Rabbimiz tespit etmiştir.
Allah'ın yaratma sanatı kusursuz ve benzersizdir. Kuran'da
şöyle buyrulmaktadır:
"İşte gaybı da, müşahede edilebileni
de bilen, üstün ve güçlü olan, esirgeyen O'dur. Ki O,
yarattığı herşeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya
bir çamurdan başlayandır." (Secde Suresi, 6-7)
Minyatür Bir Biyokimyasal Fabrika
Okaliptüs yaprakları yüksek miktarda lif ve çok az
da protein içerir. Bu yapraklarda güçlü kokulu yağlar,
fenolik bileşimler ve birçok memeli için yenilemez hatta
zehirli olan siyanür niteliğinde maddeler de bulunur.
Başka hayvanlar için zararlı olan bu maddeler koalanın
vücudunda zehir etkisini kaybeder. Çünkü koala, çok
özel bir anatomisi ve fizyolojisi olan bir sindirim
sistemine sahiptir.
Tıpkı diğer otçul memeliler gibi koala da okaliptüslerin
ana maddesi olan selülozu sindiremez. Ancak bu işlemi,
onun için selülozu sindirebilen ve koalanın körbağırsağında
yaşayan mikro organizmalar yaparlar.
 |
| Koalaların
uyguladıkları türden tedavi yöntemlerine ancak
bu konuda uzman olan doktorlar karar verebilir.
Bilgisi olmayan bir insan bu konuda fikir bile
yürütemez. Bakar bakmaz hangi ağaçta ne maddeler
var, bu maddeler hangi hastalıklara iyi gelir
anlayamaz. Bir insan için verilmesi mümkün olmayan
bu kararları koalalar doğdukları andan itibaren
verebilecek bilgiye sahiptirler. Bu bilgiyi koalalara
öğreten herşeyin hakimi olan Allah'tır. |
Koalanın körbağırsağı, kalınbağırsağına açılır ve çok
büyüktür. Öyle ki körbağırsak, bağırsağın toplam uzunluğunun
yaklaşık % 20'sini oluşturur. Uzunluğu 1.8 ile 2.5 metre
arasındadır.
Körbağırsak koalanın sindirim sisteminin en ilginç
parçasıdır. Yaprakların sindirim sisteminden geçişi
burada geciktirilir. Bu gecikme sayesinde körbağırsaklardaki
mikro organizmalar faaliyete geçerek selülozu koalanın
faydalanacağı hale getirirler. Bu haliyle koalanın kör
bağırsağı biyokimyasal bir fabrikaya benzetilebilir.
Selüloz bu fabrikada işlenirken, yağlar ve zehirli niteliğe
sahip kimyasallar (fenol bileşikleri) başka bir fabrikada
yani karaciğerde süzülmeye uğrayarak etkisiz hale gelirler.
Bilindiği gibi koalanın tek besin kaynağı okaliptüs
yapraklarıdır. Bu ise hayvanın karbonhidrat gereksinimini
tümüyle mikro organizmaların selülozu sindirmesiyle
karşılaması demektir. Bu durum, mikro organizmalar olmadan
koalaların yaşamasının mümkün olamayacağını açıkça göstermektedir.
Dolayısıyla bu iki canlının aynı anda ortaya çıkmaları
gerekmektedir. Bu birliktelik, koalaları ve mikro organizmalarını
tek bir Yaratıcı'nın yarattığının bir kanıtıdır. Bu
iki canlıyı birbiriyle uyumlu yaratan Allah'tır.
Allah yarattığı bütün varlıkların tüm ihtiyaçlarından
haberdardır ve eksiksiz yaratandır. Bu gibi örnekler
Allah'ın sonsuz gücünü bize kanıtlar. Aklını kullanan
insanların bu gerçeği anlayabilecekleri bir ayette şöyle
haber verilmektedir:
"Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız,
O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin
de Rabbidir..." (Şuara Suresi, 28)
Koala ve Su Dengesi
Avustralya yerlileri Aborjinlerin dilinde "koala" su
içmeyen anlamına gelir, çünkü koalalar hiç su içmezler.
Koalanın bu özelliğinin nedeni okaliptüs yapraklarını
yemesidir.
Okaliptüs yapraklarındaki serbest su içeriği %40 ile
65 arasında değişir. Bu oran %40'ın altına düşmez. Çünkü
su içeriği %40'ın altına düşen yapraklar kuruyarak ölür.
Bu özellikleri sayesinde, okaliptüs yaprakları doğal
olarak koalaya yeterli miktarda su sağlamış olur.
Şüphesiz sadece yaprakların bol su içermeleri tek başına
yeterli değildir. Koalanın okaliptüslerdeki suyu kullanabileceği
bir vücut yapısına sahip olması da son derece önemlidir.
Koalada son derece kusursuz tasarlanmış bir "su kaybı
kontrol sistemi" vardır.
Koalalardaki su kaybı böbrekler tarafından kontrol
edilir. Ancak daha önemli olan koalanın sindirim sisteminin
su tutma özelliğinin olmasıdır. Bu sayede koalanın vücuduna
aldığı suyun oldukça az bir kısmı dışarı atılır.17
Koala, sindirim sistemindeki su tutma özelliği sayesinde,
çok fazla su içermeyen fakat bol bulunan okaliptüs yaprakları
ile rahatlıkla idare edebilmektedir. Eğer koalanın sindirim
sistemi bu özellikte olmasaydı, hayvan sürekli yere
inip su aramak zorunda kalacaktı. Bu da yerde yaşamak
için uygun özelliklere sahip olmayan bu canlının birçok
tehlikeyle karşı karşıya kalması demektir. Ancak koala
özel vücut yapısı sayesinde böyle bir zorlukla hiçbir
zaman karşılaşmaz.
Koalanın Koruyucu Kürkü
Koalanın vücut ısısını tayin eden ana unsur kürküdür.
Hayvanın kürkü mükemmel bir ısı koruması sağlayacak
niteliklerde yaratılmıştır:
Kürkteki tüy yoğunluğu milimetrekare başına yaklaşık
55 tüye kadar ulaşabilmektedir. Hayvanın sırt kürkü,
vücut yüzeyinin %77'sini kaplar. Karın tüyleri ise sırt
kürkünün ancak yarısı kadar yoğundur ve vücut yüzeyinin
%13'ünü kaplar.
Koaladaki tüylerin uzunluğunda da mevsimlere bağlı
bazı farklılıklar oluşur. Yaz aylarında uzun tüylerle,
kısa tüyler arasındaki fark daha fazladır.
Kalın sırt kürkü, seyrek karın bölgesi tüylerinden
daha koyudur; koala bu sayede, güneşin ısısını toplayarak,
ısıyı yalıtabilir. Karın tüyleri seyrek olmasına karşın
bunları dikleştirerek yalıtım derecesini ayarlayabilir.
Rüzgarlı günlerde ağaç üzerindeki koalalar, rüzgar
hızı arttıkça yalnızca orta-sırt bölgelerini rüzgara
karşı verirler. Gittikçe daha fazla büzülerek yusyuvarlak
bir top halini alırlar. Rüzgarın hızı daha da arttığında,
kulaklarını da öne doğru kıvırırlar. Bu şekilde hava
akımına açık hiçbir yerleri kalmaz. Koalanın sırt kürkü
en yüksek yalıtım değerine sahiptir. Öyle ki bu değer
Kuzey kutbunda yaşayan hayvanlarda tespit edilen değerlere
oldukça yakındır.
Koalaların ön ayaklarında
içteki iki parmak ve arka ayaklarında içteki bir
parmak diğerleriyle, tıpkı bizim elimizdeki başparmaklar
gibi, belirli bir açı yapar. İşte koalanın iyi
bir tırmanıcı olmasını sağlayan da bu mükemmel
tasarlanmış yapıdır. Bu özelliklerin tümünün koalalarda
var olması elbette ki bir tesadüf değil, özel
bir tasarımın sonucudur. |
Rüzgarın, bu yoğun ve şilte benzeri sırt kürkü üzerinde
etkisi azdır. Rüzgar yüksek hızla estiği zamanlarda
kürk, vücut ısısının değişmeden korunmasını sağlayabilir.
Soğuk günlerde ve şiddetli rüzgarlarda
bile kürkün ısıyı koruma kapasitesindeki düşüş %14 gibi
az bir miktardır. Bu veriler, kürkün çok daha yüksek
rüzgar hızlarında bile ormanda ağaç tepelerinde
yaşayan bir hayvan için mükemmel bir ısıl koruma sağlayacağını
göstermektedir.
Koalanın metabolizma hızı da kürkünün ısı düzenleme
etkisini tamamlayacak şekilde ayarlanmıştır. Koalanın
metabolizması oldukça yavaş çalışır. Öyle ki diğer keseli
hayvanların metabolizma hızının %74'ü kadardır. Bu düşük
hızdaki metabolizma da hayvanın su kaybının düşük olduğunu
ortaya koyan göstergelerden biridir.18
Şimdi koalanın sahip olduğu özellikleri hatırlayalım:
- Koalalar ağaçlara tırmanmalarını ve burada rahatlıkla
yaşamalarını sağlayacak bir vücut yapısına sahiptirler.
- Sindirim sistemlerindeki özel yapı sayesinde, bu
ağaçlarda bolca buldukları okaliptüs yapraklarından
yeterince besin ve su temin edebilirler.
- Okaliptüs yağlarının zehirleyici etkilerini yok eden
özel bir fizyolojik sisteme de sahiptirler.
- Bazı okaliptüs yapraklarından, vücutlarındaki çeşitli
dengesizlikleri gidermek amacıyla ilaç gibi faydalanabilirler.
- Yapraklardan aldıkları sudan maksimum istifade etmelerini
sağlayacak bir fizyolojiye de sahiptirler.
Tüm bunlar, koala gibi bir canlının ağaçlar üzerinde
yaşaması için gerekli olan şartlardır. Koala için bu
kadar önemli olan bu özellikler tesadüfen ortaya çıkmış
olabilir mi? Bu soruya önyargısız ve objektif düşünen
her akıl sahibi insan tek bir cevap verecektir. Elbette
ki hayır. Koalayı kusursuz özellikleriyle birlikte yaratan
üstün güç sahibi Allah'tır. Allah, yarattığı tüm canlılara
verdiği bu gibi özelliklerle sınırsız şefkat ve merhametini
göstermektedir.
|