|
ATOMUN OLUŞUM SERÜVENİ
Görkemli boyutlarıyla insan aklının kavrama sınırlarını
zorlayan evren, var olduğu ilk andan itibaren hassas dengeler
üzerinde ve büyük bir düzen içerisinde, hiç şaşmadan işlemektedir.
Bu muazzam evrenin nasıl var olduğu, nereye doğru gittiği,
içindeki düzen ve dengeyi sağlayan kanunların nasıl işlediği
ise her devirde insanların merak konusu olmuştur ve halen
de olmaya devam etmektedir. Bilimadamları bu konularla
ilgili sayısız araştırmalar yapmış, pek çok tez ve teori
üretmişlerdir. Evrendeki düzen ve tasarımı akıl ve vicdanlarıyla
değerlendiren bilimadamları için var olan kusursuzluğu
açıklamak çok kolay olmuştur. Çünkü bu kusursuz tasarımın
tüm evrene hakim olan üstün güç sahibi Allah tarafından
yaratıldığı, düşünen ve akleden insanlar için açıkça gözler
önüne serilmiş bir gerçektir. Allah bu açık gerçeği Kuran
ayetlerinde de bildirmektedir:
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında,
gece ile gündüzün art arda gelişinde temiz akıl sahipleri
için gerçekten ayetler vardır. (A-li İmran Suresi, 190)
Fakat yaratılış delillerine gözlerini kapamaya çalışan
bilimadamları, yıllardır ardı arkası kesilmeyen bu sorulara
cevap vermekte çok büyük zorluklar çekmektedirler. Bilimsel
gerçeklerle taban tabana zıt olan teorilerini savunmak
için demagojilere, hiçbir bilimsel dayanağı olmayan
gerçek dışı kuramlara, çok zorda kalınca ise sahtekarlıklara
bile sığınmaktan bile çekinmemektedirler. Fakat 21.
yüzyılın eşiğinde olduğumuz şu günlerde bilimsel alanda
yaşanan her türlü gelişme bizi tek bir gerçeğe götürmektedir:
Evren üstün bir güç ve sonsuz ilim sahibi olan Allah
tarafından yoktan var edilmiştir.
EVRENİN YARATILIŞI
"Evren nasıl var oldu?" sorusu insanların yüzyıllardır
cevap aradıkları bir sorudur. Tarih boyunca binlerce evren
modeli sunulmuş, binlerce kuram üretilmiştir. Fakat bu
teoriler incelendiği zaman hepsinin temelde iki farklı
modelden birini savunduğu görülür. Bunlardanbirincisi
artık hiçbir bilimsel dayanağı ve geçerliliği kalmamış olan
sonsuz evren, yani evrenin bir başlangıcının olmadığı
fikri, ikincisi ise şu an tüm bilim çevreleri tarafından
kabul gören evrenin büyük bir patlama ile yoktan yaratıldığı
gerçeğidir. Artık geçerliliğini yitirmiş olan ilk model,
evrenin sınırsız olduğunu, sonsuzdan beri var olduğunu,
sonsuza kadar da varlığını ve şu anki durumunu koruyacağını
savunmaktaydı. Bu sonsuz evren fikri, eski Yunan'da gelişmiş,
daha sonra da Rönesans'la birlikte yeniden canlanan materyalist
felsefenin bir ürünü olarak Batı bilim dünyasına girmişti.
Rönesansın özünde eski Yunan düşünürlerinin eserlerini
incelemek yatıyordu. Böylece materyalist felsefe ve bu
felsefenin savunduğu sonsuz evren anlayışı, felsefi ve
ideolojik kaygılarla tozlu raflardan çıkarılıp, bilimsel
bir gerçekmiş gibi insanlara sunuldu.
Karl Marx, Friedrich Engels gibi materyalistlerin,
maddeci ideolojilerine çok önemli bir zemin hazırlayan
bu fikri büyük bir hevesle sahiplenmeleri, bu modelin,
içinde bulunduğumuz yüzyıla taşınmasında en önemli etkenlerden
birini oluşturdu.
Sir Fred Hoyle
|
20. yüzyılın ilk yarısına kadar gündemde
olan bu "sonsuz evren" modeline göre, evren için herhangi
bir başlangıç veya son söz konusu değildi. Evren yoktan
var edilmediği gibi, hiçbir zaman da yok olmayacaktı.
Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu teoriye
göre evrenin durağan (statik) bir yapısı vardı. Oysa daha
sonraları elde edilen bilimsel bulgular bu teorinin tümüyle
yanlış ve bilim dışı olduğunu ortaya çıkardı. Evrensonsuzdan
beri süregelmiyordu; bir başlangıcı vardı ve yoktan var
edilmişti. Evrenin sonsuz olduğu, yani bir başlangıcı
olmadığı fikri her zaman için dinsizliğin ve Allah'ı inkar
etme yanılgısına düşen ideolojilerin çıkış noktası olmuştur.
Çünkü onlara göre evrenin bir başlangıcının olmaması,
aynı zamanda bir Yaratıcı'nın da olmadığı anlamına geliyordu.
Ama bilim çok geçmeden materyalistlerin bu iddialarının
geçersizliğini ve evrenin Büyük Patlama (Big Bang) olarak
adlandırılan bir patlama ile yoktan var edilerek başladığını,
delilleriyle ortaya koydu. Yoktan var edilmenin
ise tek bir anlamı vardı: "Yaratılış". Yani tüm evren
sonsuz kudret sahibi olan Allah tarafından yaratılmıştı.
Ünlü İngiliz astronom Sir Fred Hoyle da bu teoriden
rahatsız olanlar arasında sayılıyordu. Hoyle, "steady-state"
(sabit durum) adındaki teorisiyle evrenin genişlediğini
kabul etmekle birlikte, evrenin boyut ve zaman açısından
sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Bu modele göre, evren
genişledikçe madde, gerektiği miktarda, birdenbire,
kendi kendine var olmaya başlıyordu. "Sonsuz evren"
fikrini desteklemek için son derece zorlama açıklamalarla
ortaya atılan bu teori, bilimsel olarak ispatlanan Big
Bang kuramıyla taban tabana zıttı. Onlar bu gerçeğe
karşı direnmeye devam ettiler, ama tüm bilimsel gelişmeler
onları yalanlıyor ve gerçekleri birer birer yüzlerine
vuruyordu.
EVRENİN GENİŞLEMESİ VE BİG BANG GERÇEĞİ
Georges Lemaitre
|
20. yy. ile birlikte astronomi alanında çok büyük gelişmeler
yaşanmaya başlandı. İlk olarak 1922 yılında Rus fizikçi
Alexandre Friedmann evrenin durağan bir yapıya sahip
olmadığını keşfetti. Einstein'in genel görecelik kuramından
yola çıkan Friedmann, en ufak bir etkileşimin evrenin
genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını hesapladı.
Belçika'nın en ünlü gök bilimcilerinden Georges Lemaitre
ise bu hesabın önemini fark eden ilk kişi oldu. Onun
bu hesaplamalardan yaptığı çıkarım, evrenin bir başlangıcı
olduğu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğiydi.
Lemaitre'in söylediği çok önemli bir şey daha vardı:
Ona göre bu başlangıç anındaki patlamadan arta kalan
bir radyasyon olmalıydı ve bu saptanabilirdi. Lemaitre
ilk başlarda bilimsel çevrelerde çok büyük destek bulmayan
bu açıklamalarının doğruluğundan emindi. Zaten evrenin
genişlediğine dair başka kanıtlar da birer birer ortaya
çıkıyordu. Bu sıralarda Edwin Hubble isimli Amerikalı
astronom kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken
yıldızların, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge
doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Hubble, California
Mount Wilson gözlem evinde yaptığı bu buluşuyla sabit
durum teorisini ortaya atan ve yıllardır savunan tüm
bilim adamlarına da meydan okuyor, mevcut evren anlayışını
temelden sarsıyordu.
Hubble'ın bu tespiti, gözlemin yapıldığı noktaya doğru
hareket eden ışıkların tayfının mor yöne doğru, gözlemin
yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfının da kızıl
yöne doğru kaydığı fiziksel gerçeğine dayanıyordu. Yani
California Mount Wilson gözlem evinden izlenen gök cisimleri
dünyamızdan uzaklaşmaktaydılar. Bu gözlemlerin devamı
yıldız ve galaksilerin sadece bizden değil, birbirlerinden
de uzaklaştıklarını ortaya koyuyordu. Tüm bu gök cisimlerinin
birbirlerinden uzaklaşmaları evrenin genişlemekte olduğunu
bir kez daha kanıtlıyordu. Bu gelişmelerle ilgili ilginç
bir saptamayı David Filkin'in "Stephen Hawking's Universe"
isimli kitabından aktaralım:
|
|

Edwin Hubble (solda), Alpha Centauri yıldızlarının
ışıklarının kızıl ve maviye kaymaları, bu
yıldızların birbirlerinin yörüngelerinde
hareket ettiklerini ortaya çıkarmıştır.
Yapılan gözlemler yörüngelerin 80 yılda
tamamlandığını göstermiştir.
|
|
"… Lemaitre iki yıla kalmadan ummaya
cesaret edemediği bir haber aldı. Hubble galaksilerden
gelen ışığın kızıla doğru kaydıklarını gözlemlemişti
ve Doppler etkisine göre bu evrenin genişlediği demekti.
Artık yalnızca bir zaman sorunuydu. Einstein zaten Hubble'ın
çalışmalarıyla ilgileniyordu ve Mount Wilson Gözlem
evinde kendisini ziyaret etmek niyetindeydi. Lemaitre
de aynı sıralarda California Teknoloji Enstitüsü'nde
bir konferans vermeyi ayarladı ve Einstein ile Hubble'ı
birlikte bir köşeye sıkıştırmayı başardı. Kendisinin
"ilk atom" kuramını adım adım anlatarak tüm evrenin
"dünü olmayan bir günde" yaratıldığını söyledi.

Doppler etkisine göre galaksi dünyadan sabit bir
uzaklıktaysa ışık dalgalarının spektrumu sabit
gözükecektir (üstte), galaksi bizden uzaklaşıyorsa
dalgalar uzayacak, kızıla kayacaktır (ortada),
galaksi bize doğru yaklaşıyorsa dalgalar sıkışmış
gözükecek ve maviye kayacaktır. (altta)
|
Gereken bütün matematik hesaplarını yapmıştı. Lemaitre
sözünü bitirdiğinde kulaklarına inanamadı. Einstein
ayağa kalkmış ve o anda duyduklarının "o güne kadar
dinlediği en güzel ve en tatmin edici yorum" olduğunu
bildirmiş" ve "kozmolojik sabiti yaratmanın yaşamının
en büyük hatası olduğunu" itiraf etmişti.1
İşte dünyanın gelmiş geçmiş en önemli bilim adamı sayılan
Einstein'ı ayağa fırlatan bu gerçek evrenin bir başlangıcı
olduğu gerçeğiydi.
Evrenin genişlemesiyle ilgili yapılan gözlemler arttıkça
yeni iddialar da birbirini izliyordu. Bu gerçekten yola
çıkan bilimadamları, Lemaitre'in de söylediği gibi,
zamanda geriye doğru gittiklerinde sürekli küçülen,
küçülen ve sonunda bir nokta kadar kalan bir evren modeliyle
karşı karşıya kaldılar. Matematiksel hesaplamalar, evrenin
tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, korkunç
çekim gücü nedeniyle "sıfır hacme" sahip olacağını gösterdi.
Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya
çıkmıştı ve bu patlamaya "Big Bang" (Büyük Patlama)
adı verildi.
Big Bang'in gösterdiği önemli bir gerçek vardı: Sıfır
hacim "yokluk" anlamına geldiğine göre, evren "yok"
iken "var" hale gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı
olduğu anlamına geliyor ve böylece materyalizmin "evren
sonsuzdan beri vardır" varsayımını geçersiz kılıyordu.
DELİLLERİYLE BÜYÜK PATLAMA
Evrenin büyük bir patlama sonrasında oluşmaya başladığı
gerçeğinin kesinlik kazanması üzerine astrofizikçiler
araştırmalarını hızlandırdılar. George Gamov'a göre
evrenin bu patlama ile oluşması durumunda, patlamadan
arta kalan ve evrenin her yanına eşit şekilde dağılmış
bulunan bir radyasyonun olması gerekiyordu.
Bu varsayımı takip eden yıllarda tüm bilimsel buluşlar
bütünüyle Big Bang'i doğrular şekilde birbirini izledi.
1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki
araştırmacı bu dalgaları bir rastlantı sonucunda keşfettiler.
"Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyon, uzaydaki
belli bir kaynaktan yayılan herhangi bir radyasyondan
farklıydı.
Olağanüstü bir eş yönlülük sergiliyordu. Başka bir
ifade ile yerel kökenli değildi, yani belirli bir kaynağı
yoktu, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece
uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde ısı dalgası
şeklinde tesbit edilen bu radyasyonun, Big Bang'in ilk
dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Üstelik bu
rakam bilim adamlarının önceden öngördükleri rakama
çok yakındı. Penzias ve Wilson, Big Bang'in bu ispatını
deneysel olarak ilk gösteren kişiler oldukları için
Nobel Ödülü kazandılar.
Arno Penzias ve Robert Bob Wilson'un kozmik fon
radyasyonunu ilk keşfettikleri Bell Laboratuvarı'ndaki
dev boynuz anten. Penzias
ve Wilson bu keşiflerinden dolayı 1978 yılında
Nobel ödülü aldılar.
|
George Smoot
|
George Smoot ve NASA'daki ekibinin, Penzias ve Wilson'ın
ölçümlerini doğrulaması uzaya gönderilen COBE uydusu
sayesinde, yalnızca sekiz dakika sürdü. Uyduda bulunan
hassas tarayıcıların elde ettikleri sonuçlar Big Bang
için yeni bir zaferi de beraberinde getiriyordu. Tarayıcılar
Big Bang'in ilk anlarındaki sıcak ve yoğun ortamın kalıntılarının
gerçekliğini doğruluyorlardı. COBE Big Bang'in doğruluğunu
delilleriyle onaylamıştı ve bilim çevreleri bu açık
gerçeği kabul etmek durumundaydılar.
Evrenin büyük bir patlama
sonucu oluştuğunu delillendiren COBE uydusunun
fırlatılış anı
|
Bir başka delil ise uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının
miktarının hesaplanmasıyla ortaya çıktı. Buna göre evrendeki
hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang'den arta
kalan hidrojen-helyum oranının teorik olarak hesaplanan
miktarıyla büyük bir benzerlik gösteriyordu.
Bu delillerin ortaya çıkması, Big Bang'in bilim dünyasında
kesin kabul görmesiyle sonuçlandı. Ünlü bilim dergisi
Scientific American, 1994 yılının Ekim ayı sayısında
"Big Bang modeli yüzyılımızın kabul görmüş tek modeli"
diyordu.
Uzun yıllar boyunca "sonsuz evren" fikrini savunan
isimlerden de itiraflar birer birer geliyordu. Fred
Hoyle ile birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini
savunan Dennis Sciama, Big Bang gerçeği karşısında düştükleri
içler acısı durumu şöyle anlatır:
Sabit durum teorisini savunanlarla,
onu test eden ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler
arasında, bir dönem çok sert çekişme vardı. Bu dönemde
ben de bir rol üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine inandığım
için değil, gerçek olmasını istediğim için 'sabit durum'
teorisini savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan
kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları
karşılamada lider rol üstlenmişti. Ben de yanında yer
almış, bu düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği
konusunda fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe
artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara
bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu.2
ALLAH EVRENİ YOKTAN VAR ETMİŞTİR
Gelişen bilimin ortaya çıkardığı tüm
delillerle birlikte "sonsuz evren" kavramı da tarihe
karışmış oluyordu. Bunun arkasından ise daha önemli
sorular ortaya çıkıyordu. Bu büyük patlamadan önce ne
vardı? "Yok" olan evreni "var" hale getiren güç neydi?
Büyük patlama öncesinde ne olduğu sorusuna verilecek
tek bir cevap vardır. Bu da elbette ki gökleri ve yeri
büyük bir düzen içinde yaratan, üstün güç ve kudret
sahibi Allah'tır. Pek çok bilimadamı, inançlı olsun
ya da olmasın, bu gerçeği kabul etmek zorundadır. Bilimsel
platformlarda bu gerçeği kabul etmeseler bile, cümleleri
arasına sıkışan itirafları onları ele vermektedir. Örneğin önceleri
ateist olan fakat sonradan Allah'ın varlığını kabul eden tanınmış felsefecilerden Anthony Flew, geçmişte itiraflarda bulunmanın
insan ruhuna iyi geldiğini söyleyip, konuşmasına şöyle
devam etmiştir:
İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler.
Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir
ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim,
dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat
etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. 3
İngiliz materyalist fizikçi H. P. Lipson gibi bazı
bilim adamları ise Big Bang teorisini ister istemez
kabul etmek zorunda olduklarını itiraf eder:
Bence, bu noktadan daha da ileri gitmek
ve tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu
onaylamak zorundayız. Bunun ben dahil çoğu fizikçi için
son derece itici olduğunun farkındayım, ama eğer deneysel
kanıtlar bir teoriyi destekliyorsa, bu teoriyi sırf hoşumuza
gitmediği için reddetmemeliyiz.4
Sonuç olarak bilim, materyalist bilim adamlarının önüne
isteseler de istemeseler de tek bir gerçeği koymaktadır:
Madde ve zaman, sonsuz güç sahibi olan, gökleri, yeri
ve ikisi arasındakileri kusursuzca var eden bir Yaratıcı,
her şeye kadir olan Allah tarafından yaratılmıştır.
Allah, yedi göğü ve yerden de onların
benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan
iner; sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç yetirdiğini
ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz,
öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)
KURAN'DAKİ İŞARETLER
Big Bang modeli, insanlığın evreni tanımasına yardımcı
olurken, çok önemli bir işlev daha gerçekleştirmiştir.
Önceki sayfalarda sözlerini aktardığımız, önceleri ateist olan fakat sonradan yaratılışı kabul eden ünlü felsefeci
Anthony Flew'un ifadesiyle, Big Bang ile birlikte "bilim,
dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat
etmiştir."
Bu gerçek, "evrenin
yoktan yaratıldığı gerçeği"dir. Bu, bilimin keşfinden
binlerce yıl önce, Allah'ın insanlara yol gösterici olarak
indirdiği mukaddes kitaplarda bildirilmiştir.
Tüm İlahi kaynakların içinde tahrifata uğramamış
yegane kitap olan Kuran'da ise, hem evrenin yoktan yaratılışı,
hem de bu yaratılışın biçimi konusunda bilgiler verilmektedir.
14 asır önce vahyedilmiş olan bu bilgiler 20. yüzyıl biliminin
bulgularıyla tamamen paraleldir.
Öncelikle evrenin "yok" iken "var" hale geldiği, Kuran'da
şöyle haber verilir:
O (Allah) gökleri ve yeri bir örnek
edinmeksizin yaratandır... (Enam Suresi, 101)
Günümüzden tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili
bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda yine
Kuran'da bildirilen bir başka gerçek de, aynı Big Bang
teorisinin ortaya koyduğu gibi, tüm evrenin, çok küçük
bir hacimde bir arada iken ayrılıp genişlemesiyle ortaya
çıkmış olduğudur:
O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta)
göklerle yer birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık
ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar
mı? (Enbiya Suresi, 30)
Üstteki ayetin Arapça orijinalinde çok önemli bir kelime
seçimi vardır. Ayetin "birbiriyle bitişik" olarak tercüme
edilen "ratk" kelimesi, Arapça sözlüklerde "birbiriyle
iç içe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış" anlamlarına gelir.
Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır.
Ayetteki "ayırdık" ifadesi ise Arapça "fatk" fiilidir
ki, bu fiil ratk halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp
dışarı çıkması anlamına gelir. Örneğin tohumun filizlenerek
topraktan dışarı çıkması bu fiille ifade edilir. Bu bilgiyle
ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin ratk durumunda
olduğundan bahsedilmektedir. Ardından bu ikisi fatk fiili
ile ayrılmışlardır. Yani biri diğerini yararak dışarı
çıkmıştır. Gerçekten de Big Bang'in ilk anını hatırladığımızda,
kozmik yumurta denilen noktanın evrenin tüm maddesini
içerdiğini görürüz. Yani her şey, bir başka deyişle tüm
"göklerve yer" bu noktanın içinde, ratk halindedirler.
Ardından bu kozmik yumurta şiddetle patlamış, bu yolla
maddeler fatk olmuş, yani yumurtayı yarıp dışarı çıkarak
tüm evreni oluşturmuşlardır.
Kuran'da bildirilen bir başka gerçek ise, bilim tarafından
ancak 1920'lerin sonunda fark edilen evrenin genişlemesi
gerçeğidir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi Hubble'ın, yıldızların
ışık tayflarının kızıla kaymasını fark etmesiyle ilk
kez ortaya çıkan bu gerçek, Kuran'da şöyle bildirilir:
Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina
ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz. (Zariyat
Suresi, 47)
Kısacası modern bilimin bulguları bir yandan materyalist
dogmayı geçersiz kılarken, öte yandan da Kuran ayetleri
ile haber verilen gerçekleri bir kez daha tasdik etmektedir.
Çünkü evren materyalistlerin sandığı gibi, maddenin
içindeki birtakım tesadüfler ile değil, Allah'ın yaratmasıyla
var olmuştur ve Allah'tan gelen bilgi, kuşkusuz evrenin
kökeni hakkındaki en doğru bilgidir.
MADDENİN AN AN YARATILIŞI
Big Bang teorisinin de bir kez daha ortaya koyduğu gibi,
Allah evreni yokluktan var etmiştir. Bu büyük patlama,
her yönüyle insanı düşündüren, tesadüflerle izah edilemeyecek
ince hesaplar ve detaylarla doludur. Patlamanın her anındaki
sıcaklık, atom parçacıklarının sayısı, o anda devreye
giren kuvvetler ve bu kuvvetlerin şiddetleri çok hassas
değerlere sahip olmalıdır. Bu değerlerin birinin bile
sağlanamaması durumunda, bugün içinde yaşadığımız evren
var olamazdı. Kastettiğimiz değerlerin herhangi birinin
matematiksel olarak "0"a yakın bir miktarda dahi değişmesi,
bu sonu hazırlamaya yeterlidir.
Kısacası evren ve onun yapı taşı olan atomlar Büyük
Patlama anından hemen sonra Allah'ın yarattığı bu dengeler
sayesinde yoktan var olmaya başlamıştır. Bilim adamları
bu oluşum sırasında meydana gelen olayların mükemmel
zamanlamalarını ve bu zamanlamalarda devrede olan fizik
kurallarının düzenini anlamak için sayısız çalışmalar
yapmışlardır. Bugün artık bu konuda çalışma yapan tüm
bilimadamlarının kabul ettiği gerçekler şunlardır:
"0"
anı: Ne maddenin, ne de zamanın var olmadığı ve patlamanın
gerçekleştiği bu "an", fizikte t (zaman) = 0 anı olarak
kabul edilmektedir. Yani t=0 anında hiçbir şey yoktur.
Yaratılmanın başladığı bu "an"dan önceyi tarif edebilmek
için, o anda var olan fizik kurallarını bilmemiz gerekir.
Çünkü şu an var olan fizik kanunları patlamanın ilk
anlarında geçerli değildir.
Fiziğin tanımlayabildiği olaylar
en küçük zaman birimi olan 10-43 saniyeden itibaren
başlar. Bu, insan aklının asla kavrayamayacağı bir zaman
dilimidir. Peki acaba, hayal bile edemediğimiz, bu küçük
zaman aralığında neler olmuştur? Fizikçiler bu anda
meydana gelen olayları tüm detaylarıyla açıklayabilecek
bir teoriyi şu ana kadar geliştirememişlerdir.5
Çünkü bilim adamlarının ellerinde hesap yapabilmeleri
için gereken malzeme yoktur. Matematik ve fizik kurallarının
tanımları bu sınırda tıkanıp kalmıştır. Yani her bir
detayı çok hassas dengeler üzerine kurulmuş bu patlamanın
öncesi de, bu ilk anları da fiziğin ve insanın kavrama
gücününötesinde bir yaratılışa sahiptir...
Zamanın olmadığı bir andan başlayan bu yaratılışı an
an madde evreninin ve fizik kurallarının ortaya çıkmasını
sağlamıştır. Şimdi bu patlamada çok kısa süre içerisinde
büyük bir hassasiyetle meydana gelen olaylara bir göz
atalım:
Yukarıda da belirttiğimiz gibi fizikte her şey 10-43
saniye sonrasından itibaren hesaplanabilir ve ancak
bu andan sonra enerji ve zaman tarif edilebilir. Yaratılışın
bu anında, sıcaklık değeri 1032 (100.000.000.000.000.000.-000.000.000.000.000)
K'dir. Bir kıyaslama yapacak olursak, güneşin sıcaklığı milyonlarla (108), güneşten çok büyük yıldızların
sıcaklığı ise ancak milyarlarla (1011) ifade edilir.
Şu an tespit edebildiğimiz en yüksek sıcaklık milyar
derecelerle sınırlıyken, 10-43 anındaki sıcaklığın ne
derece yüksek olduğu konusunda bir kıyas yapabilmek
mümkündür.
10-43
saniyelik bu dönemden bir aşama ileri gidip saniyenin
10-37 olduğu zamana geliriz. Bu iki süre arasındaki
aralık bir-iki saniye gibi bir an değildir. Saniyenin
katrilyon kere katrilyonda biri kadar bir zaman aralığından
bahsedilmektedir. Sıcaklık yine olağanüstü yüksek olup
1029 (100.000.000.-000.000.000.000.000.000.000) K değerindedir.
Bu aşamada henüz atomlar yaratılmamıştır.6
Bir
adım daha atıp 10-2 saniyelik döneme giriyoruz. Bu aralık,
bir saniyenin yüzde birini ifade etmektedir. Bu zaman
dilimi içinde sıcaklık 100 milyar derecedir. Bu dönemde
"ilk evren" şekillenmeye başlamıştır. Daha atom çekirdeğini
oluşturan proton ve nötron gibi parçacıklar görünürde
yoktur. Ortada sadece elektron ve onun zıttı olan pozitron
(anti-elektron) vardır. Çünkü evrenin o anki sıcaklığı
ve hızı sadece bu parçacıkların oluşmasına izin verir.
Yokluğun ardından patlama gerçekleşeli daha 1 saniye
bile geçmeden, elektron ve pozitronlar oluşmuştur.
Bu andan sonra oluşacak her atom parçacığının hangi
anda ortaya çıkacağı çok önemlidir. Çünkü şu andaki
fizik kurallarının ortaya çıkması için her parçacık
özel bir anda ortaya çıkmak zorundadır. Hangi parçanın
önce oluşacağı çok büyük bir önem taşımaktadır. Bu sıralama
ya da zamanlamadaki en ufak bir oynama sonucunda, evrenin
bugünkü haline gelmesi mümkün olmazdı.
|
Görmedin
mi ki, gerçekten, göklerde ve
yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar,
ağaçlar,
hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah'a secde
etmektedirler. Birçoğu üzerine
azap hak olmuştur.
Allah kimi aşağılık kılarsa, artık
onun için bir
yüceltici yoktur. Şüphesiz
Allah, dilediğini yapar.
(Hac Suresi, 18)
|
Şimdi burada durup biraz düşünelim.
Büyük Patlama teorisi, evreni oluşturan tüm maddenin yokluktan
ortaya çıktığını göstermesiyle Allah'ın varlığının bir
delilini ortaya koymuş oldu. Ancak bununla kalmadı, Büyük
Patlama'nın ardından henüz 1 saniye bile geçmeden atomun
yapıtaşlarının da yoktan var olduğunu gösterdi. Bu parçacıkların
sahip olduğu inanılmaz denge ve düzene dikkat etmek gerekir.
İlerleyen sayfalarda daha detaylı anlatacağımız bu dengeler
sayesinde evren bugünkü durumundadır ve yine bu dengeler
sayesinde bizler yaşamımızı rahatça sürdürebiliriz. Kısacası,
büyük bir karmaşa ve düzensizlik yaratması beklenebilecek
bir patlamanın ardından mükemmel bir düzen, bizlerin "fizik
kuralları" olarak adlandırdığı değişmeyen kanunlar ortaya
çıkmıştır. Bu ise, Büyük Patlama da dahil evrenin yaratılışından
itibaren her anınkusursuzca tasarlandığını bizlere kanıtlamaktadır.
Şimdi kaldığımız yerden gelişmeleri izlemeye devam
edelim.
Bir aşama sonra, 10-1 saniye kadar bir zamanın geçtiği
bir ana geliriz. Bu sırada sıcaklık 30 milyar derecedir.
t=0 anından bu döneme gelene kadar henüz 1 saniye bile
geçmemiştir. Ancak atomun diğer parçacıkları olan nötron
ve protonlar artık belirmeye başlamıştır. Daha sonraki
bölümlerde kusursuz yapılarını inceleyeceğiniz nötron
ve protonlar, işte bu şekilde yokluktan "an"dan bile
kısa bir süreiçerisinde yaratılmışlardır.
Patlamadan
sonraki 1. saniyeye gelelim. Bu dönemdeki kütlesel yoğunluğun
derecesine baktığımızda, yine olağanüstü büyük bir rakamla
karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Yapılan hesaplamalara
göre bu dönemdeki mevcut kütlenin yoğunluk değeri, litre
başına 3.8 milyar kilogramdır. Milyar kilogram olarak
ifade edilen bu rakamı, aritmetik olarak tespit edebilmek
ve bu rakamı kağıt üzerinde göstermek kolaydır. Ancak,
bu değeri tam olarak kavrayabilmek mümkün değildir.
Bu rakamın büyüklüğünü daha kolay ifade edebilmek için
çok basit bir örnek verecek olursak; "Himalayalardaki
Everest tepesi bu yoğunluğa sahip olsaydı, kazanacağı
çekim kuvveti ile dünyamızı bir anda yutabilirdi" diyebiliriz.7
Bir
sonraki zaman diliminin en belirgin özelliği ise sıcaklığın
oldukça düşük bir değere ulaşmış olmasıdır. Evren artık
yaklaşık 14 saniyelik bir ömre sahiptir ve sıcaklık
da 3 milyar derecedir ve çok müthiş bir hızla genişlemeye
devam etmektedir.
Hidrojen ve helyum çekirdekleri gibi kararlı atom
çekirdeklerinin oluşmaya başladığı dönem de işte bu
dönemdir. Yani bir proton ile bir nötron ilk defa yan
yana durabilecekleri bir ortam bulmuşlardır. Kütleleri
var ile yok arası olan bu iki parçacık olağanüstü bir
çekim oluşturarak, o müthiş yayılma hızına karşı koymaya
başlamışlardır. Ortada son derece bilinçli, kontrollü
bir gidiş olduğu bellidir. İnanılmaz bir patlamanın
ardından, büyük bir denge, hassas bir düzen oluşmaktadır.
Protonlar ve nötronlar bir araya gelmeye, maddenin yapı
taşı olan atomu oluşturmaya başlamışlardır. Oysa bu
parçacıkların, maddeyi oluşturabilmek için gerekli hassas
dengeleri sağlayabilecek bir güce ve bilince sahip olmaları
elbette ki mümkün değildir.
Bu
oluşumu takip eden dönemde, evrenin sıcaklığı 1 milyar
dereceye düşmüştür. Bu sıcaklık güneşimizin merkez sıcaklığının
60 katıdır. İlk dönemden bu döneme kadar geçen süre
sadece 3 dakika 2 saniyedir. Artık foton, proton, anti-proton,
nötrino ve anti-nötrino gibi atom altı parçacıklar çoğunluktadır.
Bu dönemde var olan tüm parçacıkların sayıları ve birbirleri
ile olan etkileşimleri çok kritiktir. Öyle ki, herhangi
bir parçacığın sayısındaki en ufak bir farklılık, bunların
belirlediği enerji düzeyini bozacak ve enerjinin maddeye
dönüşmesini engelleyecektir.
Örneğin elektron ve pozitronları ele alalım: Elektron
ve pozitron bir araya geldiğinde enerji açığa çıkar.
Bu sebeple ikisinin de sayıları çok önemlidir. Diyelim
ki 10 birim elektron ve 8 birim pozitron karşı karşıya
geliyor. Bu durumda, 10 birim elektronun 8 birimi, yine
8 birim pozitronla etkileşime girer ve böylece enerji
açığa çıkar. Sonuçta, 2 birim elektron serbest kalır.
Elektron, evrenin yapı taşı olan atomu oluşturan parçacıklardan
biri olduğundan, evrenin var olabilmesi için bu dönemde
gerekli miktarda elektron olması şarttır. Az önceki
örnek üzerinde düşünmeye devam edersek, karşı karşıya
gelen elektron ve pozitronlardan, eğer pozitronların
sayısı daha fazla olsaydı, sonuçta açığa çıkan enerjiden
elektron yerine pozitronlar arta kalacak ve madde evreni
asla oluşamayacaktı. Pozitron ve elektronların sayısı
eşit olsaydı, bu kez de ortaya sadece enerji çıkacak,
maddesel evrene dair hiçbir şey oluşmayacaktı. Oysa
elektron sayısındakibu fazlalık, sonradan evrendeki
protonların sayısına eşit olacak şekilde çok hassas
bir ölçüyle ayarlanmıştır. Çünkü daha sonradan oluşacak
olan atomda, elektron ve proton sayıları birbirine eşit
olacaktır.
Steven Weinberg
|
İşte, Büyük Patlama'dan sonra ortaya çıkan parçacıkların
sayısı bu kadar ince bir hesapla belirlenmiş ve sonuçta
madde evreni oluşabilmiştir. Prof. Dr. Steven Weinberg
bu parçacıklar arasındaki etkileşimin ne derece kritik
olduğunu şu sözleriyle vurgulamaktadır:
Evrende ilk birkaç dakikada gerçekten
de kesin olarak eşit sayıda parçacık ve karşıt parçacık
oluşmuş olsaydı, sıcaklık 1.000.000.000 derecenin altına
düştüğünde, bunların tümü yok olur ve ışınım dışında
hiçbir şey kalmazdı. Bu olasılığa karşı çok iyi bir
kanıt vardır: Var olmamız. Parçacık ve karşı parçacıkların
yok olmasının ardından şimdiki evrenin maddesini sağlamak
üzere geriye bir şeylerin kalabilmesi için, pozitronlardan
biraz daha çok elektron, karşı protonlardan biraz daha
çok proton ve karşı nötronlardan biraz daha çok nötron
var olmalıydı.8
İlk
dönemden bu yana toplam 34 dakika 40 saniye geçmiştir.
Evrenimiz artık yarım saat yaşındadır. Sıcaklık milyar
derecelerden düşmüş, 300 milyon dereceye ulaşmıştır.
Elektronlarla pozitronlar birbirleriyle çarpışarak enerji
açığa çıkarmayı sürdürürler. Artık atomu oluşturacak
olan parçacıkların sayıları, madde evreninin oluşmasına
imkan sağlayacak şekilde dengelenmiştir.
Helyum Atomu
|
Patlamanın hızının nispeten yavaşlamasıyla birlikte
neredeyse kütlesi dahi olmayan bu parçacıklar birbirlerinin
etkisine girmeye başlarlar. İlk hidrojen atomu, bir
elektronun bir protonun yörüngesine girmesiyle oluşur.
Bu oluşumla birlikte evrende göreceğimiz temel kuvvetlerle
tanışmış oluruz.
İnsan kavrayışının çok üstünde bir tasarım ürünü olan
ve yapıları çok hassas dengeler üzerine oturan bu parçacıkların
tesadüfler sonucu bir araya gelip, üstelik de hepsinin
aynı davranışta bulunmaları kuşkusuz imkansızdır. Bu
kusursuzluk, üzerinde araştırma yapan herkesi çok önemli
bir gerçeğe götürür. Ortada üstün bir "yaratılış" ve
bu yaratılışın her anında eşsiz bir kontrol vardır.
Çünkü patlama sonrasında meydana gelen her parçacığın
belirli bir zamanda, belirli bir ısıda ve belirli bir
hızla oluşmaları gerekir.
Öyleki bu haliyle, adeta kurulmuş bir saat gibi çalışan
bu sistem, çalışmaya başlamadan önce bu ince ayarlarıyla
birlikte programlanmıştır. Yani büyük patlama ve onun
sonucunda ortaya çıkan kusursuz evren, patlama başlamadan
önce tasarlanmış ve daha sonra harekete geçirilmiştir.
Evreni düzenleyen, tasarlayan ve kontrol eden bu irade,
elbette ki her şeyin yaratıcısı olan Allah'tır.
Bu yaratılış yalnızca atomda değil, evrenin büyük küçük
her kütlesinde gözlemlenebilir. Başlangıçta birbirinden
ışık hızıyla kopup uzaklaşan bu parçacıklardan yalnızca
hidrojen atomları oluşmakla kalmamış, bugünkü evrenin
içerdiği bütün muazzam sistemler, diğer atomlar, moleküller,
gezegenler, güneşler, güneş sistemleri, galaksiler,
kuasarlar, vs. muhteşem bir plan, ölçü ve denge içinde
sırayla meydana gelmişlerdir. Sadece bir atomun oluşması
için gereken parçacıkların şans eseri bir araya gelmeleri,
hassas dengeleri oluşturmaları dahi imkansızken, gezegenlerin,
galaksilerin, kısacası evrendeki işleyişi sağlayan tüm
sistemlerin hepsinin teker teker şans eseri oluşup dengelere
kavuştuğunu iddia etmek tamamen akıl ve mantık dışı
olur. Bu eşsiz tasarım tüm evrenin Yaratıcısı
olan Allah'a aittir.
Hidrojen Atomu
|
Oluşumu tek başına bir mucize olan hidrojen atomunu
diğer atomların oluşması takip etmiştir. Ancak, burada
hemen akla "diğer atomlar neye göre oluştu, niçin tüm
proton ve nötronlar sadece hidrojen atomunu oluşturmadılar,
parçacıklar hangi atomdan ne kadar oluşturacaklarına
nasıl karar verdiler?..." gibi sorular gelmektedir.
Bu soruların cevabı bizi yine aynı sonuca götürmektedir:
Hidrojenin ve onu takip eden tüm atomların ortaya çıkışında
büyük bir kudret, kontrol ve tasarım vardır. Bu kontrol
ve tasarım insan aklının sınırlarını zorlayan, ortada
açık bir "yaratılış" olduğunu gösteren özelliktedir.
Büyük Patlama ile ortaya çıkan fizik kuralları, aradan
geçen yaklaşık 17 milyar yıllık zamanda herhangi bir
değişikliğe uğramamıştır. Üstelik bu kurallar öyle ince
hesaplar neticesinde var edilmişlerdir ki, bugünkü değerlerinden
milimetrik sapmalar bile tüm evrendeki yapıyı ve düzeni
alt üst edebilecek sonuçlar doğurabilir. Bu noktada
ünlü fizikçi Prof. Stephen Hawking'in konuyla ilgili
sözleri ilgi çekicidir. Hawking, anlatılan olayların
aslında kavrayabildiğimizden çok daha ince hesaplar
üzerine kurulduğunu şöyle açıklamaktadır:
Eğer Big Bang'ten bir saniye sonra
genişleme oranı, 100.000 milyon kere milyonda bir değeri
kadar az olsaydı, evren genişlemeyi bırakıp kendi içine
çökecekti.9
|
Geceyi, gündüzü,
güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar
da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz
bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler
vardır.
(Nahl Suresi, 12)
|
Bu derece ince hesaplar üzerine kurulmuş olan Büyük
Patlama, zamanın, mekanın ve maddenin kendiliğinden
var olmadığını, herşeyin Allah tarafından yaratıldığını
açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü yukarıda anlatılan
olayların, başıboş tesadüfler sonucu meydana gelmesi
ve evrenin yapı taşı olan atomu oluşturması kesinlikle
mümkün değildir.
Nitekim bu konu ile ilgilenen pek çok
bilim adamı evrenin yaratılışında sonsuz bir kuvvetin
varlığını ve büyüklüğünü kabul etmiş durumdadır. Ünlü
astrofizikçi Hugh Ross evrenin Yaratıcısı'nın tüm boyutların
üzerinde olduğunu şöyle açıklar: Zaman, olayların meydana
geldiği boyuttur. Eğer zaman, patlamayla birlikte ortaya
çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin evrendeki
zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu
bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu
gösteriyor. Aynı zamanda Yaratıcı'nın bazılarının savunduğu
gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını,
sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlıyor.10
Big Bang'in en önemli özelliği, bu teoriyle insanların
Allah'ın gücünü daha iyi anlama imkanı bulmalarıdır.
İçinde barındırdığı tüm maddelerle birlikte bir evrenin
yoktan meydana gelmesi Allah'ın gücünün en büyük delillerindendir.
Patlama sırasındaki enerjinin hassas dengesi ise, Allah'ın
ilminin sonsuzluğunu düşündürtmeye yönelik çok büyük
bir işarettir.
EVRENDEKİ TEMEL KUVVETLER
Evrendeki fizik kurallarının Büyük Patlama'nın ardından
ortaya çıktığından bahsetmiştik. Bu kurallar bugün modern
fiziğin kabul ettiği "dört temel kuvvet" çevresinde
toplanır. Bu kuvvetler evrendeki bütün düzeni ve sistemi
oluşturmak için Büyük Patlama'dan hemen sonra, ilk atom
altı parçacıkların oluşumuyla birlikte ve özel olarak
belirlenmiş zamanlarda ortaya çıkmışlardır. Atomlar,
yani madde evreni, ancak bu kuvvetlerin etkisiyle var
olabilmiş ve evrene çok düzenli bir tasarımla dağılmışlardır.
Bu kuvvetler yerçekimi kuvveti olarak bildiğimiz kütle
çekim kuvveti, elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer
kuvvet ve zayıf nükleer kuvvettir. Bunların hepsi birbirinden
farklı şiddete ve etki alanına sahiptir. Güçlü ve zayıf
nükleer kuvvetler sadece atomun yapısını belirlerler.
Diğer iki kuvvet, yani yerçekimi ve elektromanyetizma
ise, atomların arasındaki ilişkiyi ve dolayısıyla tüm
maddesel objeler arasındaki dengeyi belirlerler. Yeryüzündeki
bu kusursuz düzen, bu kuvvetlerin çok hassas değerlerinin
bir sonucudur. İlginç olan ise bu kuvvetlerin birbirleri
ile karşılaştırıldıklarında ortaya çıkan tablodur. Çünkü
Big Bang sonrasında ortaya çıkan ve evrene dağılan maddeler,
aralarında uçurumlar olan bu kuvvetlere göre belirlenmiştir.
Bu kuvvetlerin farklı değerlerini birbirlerine oranla
şöyle gösterebiliriz:
| Zayıf nükleer kuvvet:
|
7.03 x 10-3 |
| Yer çekimi kuvveti:
|
5.90 x 10-39 |
| Elektromanyetik
kuvvet: |
3.05 x 10-12 |
|
Bu temel kuvvetler, mükemmel bir güç dağılımı ile madde
evreninin oluşmasına imkan verirler. Kuvvetler arasındaki
bu oran o kadar hassas bir denge üzerine kuruludur ki,
ancak ve ancak bu oranlarla parçacıklar üzerinde gereken
etkiyi yapabilirler.
1. ÇEKİRDEKTEKİ DEV GÜÇ: GÜÇLÜ NÜKLEER
KUVVET
Kitabın başından bu yana atomun an an nasıl yaratıldığını
ve bu yaratılıştaki hassas dengeleri inceledik. Çevremizde
gördüğümüz her şeyin, kendimiz de dahil olmak üzere
atomlardan oluştuğunu ve bu atomların da pek çok parçacıktan
meydana geldiğini gördük. Peki bir atomun çekirdeğini
oluşturan tüm bu parçacıkları bir arada tutan güç nedir?
İşte çekirdeği bir arada tutan ve fizik kurallarının
tanımlayabildiği en şiddetli kuvvet olan bu kuvvet,
"güçlü nükleer kuvvet"tir.
Bu kuvvet atomun çekirdeğindeki protonların ve nötronların
dağılmadan bir arada durmalarını sağlar. Atomun çekirdeği
bu şekilde oluşur. Bu kuvvetin şiddeti o kadar fazladır
ki, çekirdeğin içindeki protonların ve nötronların adeta
birbirine yapışmasını sağlar. Bu yüzden bu kuvveti taşıyan
çok küçük parçacıklara Latince'de "yapıştırıcı" anlamına
gelen "gluon" denilmektedir. Bu yapışmanın şiddeti çok
hassas ayarlanmıştır. Bu yapıştırıcının kuvveti protonların
ve nötronların birbirlerine istenilen mesafede bulunmalarını
sağlamak için özel olarak tespit edilmiştir. Söz konusu
kuvvet biraz daha yapıştırıcı olsa protonlar ve nötronlar
birbirlerinin içine geçecek, biraz daha az olsa dağılıp
gideceklerdi. İşte bukuvvet Büyük Patlama'nın ilk saniyelerinden
beri atomun çekirdeğinin oluşması için gerekli olan
yegane değere sahiptir.
Güçlü nükleer kuvvetin açığa çıktığı zaman ne kadar
büyük tahrip gücü olduğunu bize Hiroşima ve Nagazaki'deki
tecrübeler göstermiştir. İlerleyen bölümlerde daha ayrıntılı
olarak inceleyeceğimiz atom bombalarının bu denli etkili
olmasının tek sebebi atom çekirdeğinde saklanan bu gücün
açığa çıkmasıdır.
2. ATOMUN EMNİYET KEMERİ: ZAYIF NÜKLEER
KUVVET
Şu an yeryüzündeki düzeni sağlayan en önemli etkenlerden
biri de atomun kendi içinde dengeli bir yapıya sahip
olmasıdır. Bu denge sayesinde maddeler bir anda bozulmaya
uğramaz ve insanlara zarar verebilecek ışınları yaymaz.
Atom bu dengesini çekirdeğindeki protonlarla nötronlar
arasında var olan"zayıf nükleer kuvvet" sayesinde elde
eder. Bu kuvvet özellikle içinde fazla nötron ve proton
bulunduran çekirdeklerin dengesini sağlamada önemli
bir rol oynar. Bu dengeyi sağlarken gerekirse bir nötron
protona dönüşebilir.
Bu işlem sonucunda çekirdekteki proton sayısı değiştiği
için, artık atom da değişmiş, farklı bir atom olmuştur.
Burada sonuç çok önemlidir. Bir atom parçalanmadan,
başka bir atoma dönüşmüş ve varlığını korumaya devam
etmiştir. İşte bu şekilde de canlılar kontrolsüz bir
şekilde çevreye dağılıp insanlara zarar verecek parçacıklardan
gelebilecek tehlikelere karşı adeta bir emniyet kemeri
gibi korunmuş olur.
3. ELEKTRONLARI YÖRÜNGEDE TUTAN KUVVET:
ELEKTROMANYETİK KUVVET
Bu kuvvetin keşfedilmesi fizik dünyasında bir çığır açtı.
Her cismin kendi yapısal özelliğine göre bir "elektrik
yükü" taşıdığı ve bu elektrik yükleri arasında bir kuvvet
olduğu öğrenilmiş oldu. Bu kuvvet zıt elektrik yüklü parçacıkların
birbirini çekmesini, aynı yüklü parçacıkların da birbirlerini
itmelerini sağlar. Bu sayede bu kuvvet atomun çekirdeğindeki
protonlarla çevresindeki yörüngelerde dolaşan elektronların
birbirlerini çekmelerini sağlar. İşte bu şekilde atomu
oluşturacak iki ana unsur olan "çekirdek" ve "elektronlar"
bir araya gelme fırsatı bulurlar.
Bu kuvvetin şiddetindeki en ufak bir farklılık elektronların
çekirdek etrafından dağılmasına ya da çekirdeğe yapışmasına
neden olur. Her iki durumda da atomun, dolayısıyla madde
evreninin oluşması imkansız hale gelir. Oysa bu kuvvet
ilk ortaya çıktığı andan itibaren sahip olduğu değer
sayesinde çekirdekteki protonlar elektronları atomun
oluşması için gereken en uygun şiddette çeker.
4. EVRENİ YÖRÜNGELERDE TUTAN KUVVET:
YERÇEKİMİ KUVVETİ
Bu kuvvet algılayabildiğimiz tek kuvvet olmasına rağmen,
aynı zamanda da hakkında en az bilgi sahibi olduğumuz
kuvvettir. Yerçekimi olarak bildiğimiz bu kuvvetin gerçek
adı "kütle çekim kuvveti"dir. Şiddeti diğer kuvvetlere
göre en düşük kuvvet olmasına rağmen, çok büyük kütlelerin
birbirini çekmelerini sağlar. Evrendeki galaksilerin,
yıldızların birbirlerinin yörüngelerinde kalmalarının
nedeni bu kuvvettir. Dünyanın ve diğer gezegenlerin
Güneş'in etrafında belirli bir yörüngede kalabilmelerinin
nedeni de yine yerçekimi kuvvetidir. Bizler bu kuvvet
sayesinde yeryüzünde yürüyebiliriz. Bu kuvvetin değerlerinde
bir azalma olursa yıldızlar yerinden kayar, dünya yörüngesinden
kopar, bizler dünya üzerinden uzay boşluğuna dağılırız.
En ufak bir artma olursa da yıldızlar birbirine çarpar,
dünya güneşe yapışır ve bizler de yer kabuğunun içine
gireriz. Tüm bunlar çok uzak ihtimaller olarak görülebilir,
ama bu kuvvetin şu an sahip olduğu şiddetinin dışına
çok kısa bir süre dahi çıkması, bu sonlarla karşılaşmak
için yeterlidir.
Yerçekiminin olmadığı
bir ortamda ancak özel düzenekler kullanılarak
belli bir süre kalınabilir. Çünkü canlılar ancak
yerçekiminin var olduğu bir sistemde hayatını
devam ettirebilir.
|
Bu konuda araştırma yapan bütün bilim adamları bahsettiğimiz
temel kuvvetlerin büyük bir özenle tespit edilmiş olmasının,
evrenin varlığı için vazgeçilmez olduğunu kabul etmektedir.
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Nature's Destiny:
How the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe
(Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı
Nasıl Gösteriyor) adlı kitabında bu gerçeği şöyle vurgular:
Eğer yerçekimi kuvveti bir trilyon
kat daha güçlü olsaydı, o zaman evren çok daha küçük
bir yer olurdu ve ömrü de çok daha kısa sürerdi. Ortalama
bir yıldızın kütlesi, şu anki Güneşimiz'den bir trilyon
kat daha küçük olurdu ve yaşama süresi de bir yıl kadar
olabilirdi. Öte yandan, eğer yerçekimi kuvveti birazcık
bile daha güçsüz olsaydı, hiçbir yıldız ya da galaksi
asla oluşamazdı. Diğer kuvvetler arasındaki dengeler
de son derece hassastır. Eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık
bile daha zayıf olsaydı, o zaman evrendeki tek kararlı
element hidrojen olurdu. Başka hiçbir atom oluşamazdı.
Eğer güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvete göre
birazcık bile daha güçlü olsaydı, o zaman daevrendeki
tek kararlı element, çekirdeğinde iki proton bulunduran
bir atom olurdu. Bu durumda evrende hiç hidrojen olmayacak,
yıldızlar ve galaksiler oluşsalar bile, şu anki yapılarından
çok farklı olacaklardı. Açıkçası, eğer bu temel güçler
ve değişkenler şu anda sahip oldukları değerlere tamı
tamına sahip olmasalar, hiçbir yıldız, süpernova, gezegen
ve atom olmayacaktı. Hayat da olmayacaktı.11
Ünlü fizikçi Paul Davies ise, evrendeki
fizik yasalarının bu tespit edilmiş ölçüleri karşısındaki
hayranlığını şöyle ifade eder:Ve insan kozmolojiyi araştırdıkça,
inanılmazlık giderek daha belirgin hale gelir. Evrenin
başlangıcı hakkındaki son bulgular, genişlemekte olan
evrenin, hayranlık uyandırıcı bir hassasiyetle düzenlenmiş
olduğunu ortaya koymaktadır.12
 |
Tüm
evrende yerçekimi gibi temel kuvvetlerin
üzerine kurulmuş üstün bir tasarım ve kusursuz
bir düzen hüküm sürmektedir. Bu düzenin
Sahibi elbette her şeyi kusursuzca yoktan
var eden Allah'tır. Çağdaş fizik ve astronominin
en önde gelen kurucusu ve "yaşamış en büyük
bilim adamı" sayılan Isaac Newton (1642-1727)
bu gerçeği şu şekilde ifade eder:
"Güneş sisteminin,
gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların harika
sistemleri yalnızca akıllı ve güçlü bir
varlığın kudretiyle sürebilir. Bu varlık
her şeyi yönetir, yalnızca dünyanın ruhunu
değil, her şeyi, O Allah'tır."
|
|
Tüm evrende bu temel kuvvetlerin üzerine kurulmuş üstün
bir tasarım ve kusursuz bir düzen hüküm sürmektedir.
Bu düzenin Sahibi elbette her şeyi kusursuzca yoktan
var eden Allah'tır. En küçük kuvvetle yıldızları yörüngelerinde
tutan, en şiddetli kuvvetle küçücükatomun çekirdeğini
kaynaştıran alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Bütün kuvvetler
O'nun koyduğu "ölçü"lere göre hareket eder. Allah evrenin
yaratılışındaki düzene, "belli bir ölçüyle" hesaplanmış
dengelere bir Kur'an ayetinde söyle dikkat çekmiştir:
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk
edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış,
ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.
(Furkan Suresi, 2)
|