|
ARI KOVANINDA
HAYAT
Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı
canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler
vardır. (Casiye Suresi, 4)
Yirmi bin türden oluşan geniş bir familyaya sahip olan arılar,
hayvanlar dünyasındaki en çarpıcı mühendislik ve mimarlık
bilgisine sahip, sosyal hayatları ile diğer pek çok canlıdan
ayrılan, aralarındaki iletişim ile kendilerini inceleyen bilim
adamlarını hayretler içinde bırakan canlılardır.
Bu kitabın konusu olan balarıları ise diğer arılardan
farklı özelliklere sahiptir. Koloniler halinde ağaç
kovuklarında veya benzeri kapalı mekanlarda kendilerine
yuva yaparlar. Bir arı kolonisi, bir kraliçe, birkaç
yüz erkek ve 10-80 bin işçi arıdan oluşur. Görünüş olarak
birbirinden farklı olan bu üç arıdan kraliçe arı ve
işçi arılar dişidir.
Arı kolonilerinin her birinde sadece bir kraliçe bulunur
ve bu kraliçe arı diğer dişilere göre daha büyüktür.
Temel görevi ise yumurtlamaktır. Üreme sadece kraliçe
arı vasıtasıyla olur, onun dışında diğer dişiler erkeklerle
çiftleşemezler. Kraliçe, yumurtlamadan başka, koloninin
bütünlüğünü ve kovandaki sistemin işleyişini sağlayan
önemli maddeler de salgılar.
Erkekler ise, dişilerden iridirler ama ne iğneleri
vardır, ne de kendileri için besin toplayabilecek organları.
Tek fonksiyonları kraliçeyi döllemektir. Kovanda petek
örme, yiyecek toplama, arı sütü üretme, kovan ısısını
düzenleme, temizlik, savunma gibi akla gelebilecek tüm
işleri ise işçi arılar yaparlar.
Arı kovanındaki hayatın her aşamasında bir düzen vardır.
Larvaların bakımından, kovanın genel ihtiyaçlarının
teminine kadar her görev hiç aksamadan yerine getirilir.
Bu düzenin en belirgin örneklerinden biri de kovandaki
yavruların bakımı sırasında ortaya çıkar. Diğer arıların
yavrulara gösterdikleri özen ve sergiledikleri özverili
davranışlar detaylı olarak incelendiğinde bu konu daha
iyi anlaşılacaktır.
ARILARIN YAVRULARINA GÖSTERDİKLERİ
ÖZEN
Bazı canlı türlerinde yavruların bakımı diğerlerine
göre daha fazla özen gerektirir. Özellikle yumurta,
larva, pupa gibi değişik evrelerden geçerek erişkin
hale gelen canlılarda, her evrede farklı yönde bir bakım
uygulanır.
Arılar da farklı büyüme evrelerinden geçerler. Arı
yavruları, sırasıyla larva ve pupa evrelerini tamamlayarak
erişkin hale gelirler. Kraliçe arının yumurtaları bırakması
ile başlayan bu dönem boyunca arı yavrularına son derece
özenli ve dikkatli bir bakım uygulanır.
Arı kovanlarındaki yavruların bütün sorumluluğu işçi
arılara aittir. İşçi arılar öncelikle kraliçenin yumurtlaması
için peteklerin içinde özel olarak belirlenmiş bir bölgede
kuluçka hücreleri hazırlarlar. Bu hücrelere yumurtlamak
için gelen kraliçe arı, hücrenin temizliğini ve uygunluğunu
kontrol ettikten sonra her peteğe birer yumurta bırakarak
ilerler.
Yumurtaların gelişimi için gerekli olan şartların sağlanmasından,
yumurtadan çıkacak larvaların ihtiyaçları olan besin
maddelerinin temin edilmesine, hücre sıcaklıklarının
sabit tutulmasından, özel hücre kontrollerine kadar
pek çok şey özel olarak ayarlanır. İşçi arılar, detaylı
metodlar kullanarak larvalara çok dikkatli bir bakım
uygularlar.
İŞÇİ ARILARIN LARVALARA UYGULADIKLARI
TİTİZ KONTROL
Kraliçe arının büyük bir hassasiyetle
hücrelere yerleştirdiği arı yumurtaları yaklaşık 3 gün
içinde gelişirler. Bu sürenin sonunda hücrelerden beyaz
kurt şeklindeki arı larvaları çıkar.1
Yumurtadan çıkan bu canlıların gözleri, kanatları ve
bacakları yoktur. Dış görünüş olarak balarısına hiç
benzemezler.
İşçi
arılar bu yeni doğmuş larvaları son derece dikkatli
ve özenli bir şekilde beslerler. Öyle ki tek bir larvanın
büyüme dönemi boyunca yaklaşık 10.000 kere işçi arılar
tarafından ziyaret edildiği tespit edilmiştir.2
Larvalar yumurtadan çıktıktan sonraki ilk üç günleri
boyunca arı sütü ile beslenirler. Larva dönemi arıların
sürekli beslendikleri ve beden olarak en çok geliştikleri
dönemdir. Arı larvaları bu dönemdeki düzenli beslenme
sonucunda 6 gün içerisinde ilk ağırlıklarının 1500 katına
kadar ulaşırlar.3
Kovanda bulunan binlerce larvaya karşılık bir o kadar
da dadı işçi arı vardır. Sürekli hareket halinde olan
bu dadı arılar yumurtaları ve larvaları kolaylıkla kontrol
altında tutarlar. Kovanda binlerce arı larvası olmasına
ve bu larvaların beslenme şekillerinin günlere göre
değişiklik göstermesine rağmen hiç karışıklık çıkmaz.
Larvaların hangisinin kaç günlük olduğu, hangisinin
ne ile besleneceği gibi detaylar işçi arılar tarafından
hiç atlanmaz.
Bu son derece şaşırtıcıdır, çünkü hücrelerde kraliçe
arı tarafından farklı dönemlerde bırakılan ve farklı
büyüklüklere sahip olan pek çok yumurta vardır. Ve yavru
arılar özellikle larva döneminde kaç günlük olduklarına
göre bir beslenme programına tabi tutulurlar. Buna rağmen
dadı arılar larvaların beslenmesinde bir problem yaşamazlar.
 |
Kraliçe arının yumurtaları
bırakmasından 3 gün kadar sonra kurt şeklindeki
arı larvaları ortaya çıkar. Arı larvaları,
6 gün içinde ilk ağırlıklarının 1500 katına
ulaşır ve neredeyse bulundukları hücrelere
sığmaz olurlar (solda). Bu noktadan sonra
büyüme durur ve pupa aşaması başlar.(sağda)
|
 |
|
Arı kovanındaki özel hazırlanmış peteklerde büyümeye
devam eden larvaların yedinci günlerinde şaşırtıcı bir
olay gerçekleşir. Larva yemek yemeyi keser ve bakıcı
arılar larvanın bulunduğu hücrenin ağzını mumdan yapılmış,
hafif kubbeli bir kapak ile tamamen kapatırlar.4
Bu sırada larva da kendi ürettiği bir madde ile bulunduğu
odanın içinde etrafına koza örerek kendini buraya adeta
hapseder.5
Arı larvaları bu şekilde pupa evresine bir geçiş yaparlar.
Pupa döneminin detaylarına geçmeden önce dikkatle incelenmesi
gereken nokta, koza örülen maddenin yapısıdır.
Arı larvalarının kafalarında bulunan çift taraflı ipek
bezleri sayesinde ürettikleri bu maddenin özelliği;
hava ile temasa geçmesinden kısa bir süre sonra sertleşmesidir.
Diğer bir özelliği ise içerdiği "fibroin" isimli protein
sebebiyle kuvvetli bir bakteri öldürücü ve enfeksiyon
önleyici etkisi olmasıdır. Arılar üzerinde araştırma
yapan bilim adamları, bu canlıların ördükleri koza sayesinde
larvaların mikroplardan korunduklarını tahmin etmektedirler.
Kozanın örülmesinde kullanılan ağ, farklı kimyasal
maddelerin belirli oranlarda karışımından oluşmaktadır.
1-Elastik bir protein olan "Fibroin" % 53.67. (Bu bileşik,
glikol (% 66.5), lösin (% 1.5), arjinin (% 1), tirozin
(% 10)'den meydana gelir.)
2-Jelatin yapısında yine bir protein olan "Serizin"
% 20.36. (Bu madde serin (% 29), alanin (% 46) ve lösin
(% 25)'den meydana gelmiştir.)
3-Diğer proteinler % 24.43
4-Mum % 1.39
5-Yağ ve reçine % 0.10
6-Renk maddesi % 0.05 6
Arı larvalarının koza ördükleri bu ipeğin formülü her
arıda aynı şekilde üretilir. Milyonlarca yıldır bütün
arı larvaları son dönemlerinde ördükleri kozalarında
yukarıdaki formüle sahip olan ipeği kullanır. Ayrıca
arı larvaları bu karmaşık yapılı maddeyi her zaman değil,
sadece ihtiyaçları olan büyüme dönemlerinde üretmeye
başlarlar. Bunlar göz önünde bulundurularak düşünülecek
olursa akla pek çok soru gelecektir. Örneğin larvaların
vücudundaki bu kimyasal madde nasıl ortaya çıkmıştır?
Gözü, kanadı, beyni, olmayan, bir et parçasından farksız,
henüz dünyayı hiç görmemiş, nasıl şartlarda bir yaşam
süreceğini bilmeyen bir larva kendi başına karar verip,
böyle bir şey oluşturabilir mi? Örneğin kimyasal maddenin
koruyucu formülünü larvanın kendisi mi bulmuştur? Üretimini
larva kendi kendine mi başarmıştır? Bu kimyasal maddeyi
larvanın vücuduna kim yerleştirmiştir?
Elbette ki koza örmede kullanılan ipeğin oluşmasını;
hareket bile etmeyen, bakımı başka canlılar tarafından
sağlanan, göremeyen, duyamayan, sadece çok basit yaşamsal
fonksiyonlara sahip olan larvanın kendisi sağlamış olamaz.
Böyle bir şeyin iddia edilmesi elbette ki bilimsellikten
ve akılcılıktan uzaklaşmak olacaktır. Çünkü bu iddia
arı larvasının kimyasal madde oluşturabilecek bilgilere
sahip olduğu, matematiksel hesaplar yapabildiği gibi
çıkarımların kabul edilmesi demektir. Bu ise bilimsel
olmaktan çok hayali bir iddia olacaktır.
Yalnız burada vurgulanması gereken son derece önemli
bir nokta vardır. Söz konusu canlı şuur sahibi bir canlı
olsa da değişen bir şey yoktur. Çünkü hiçbir canlının
kendi vücudunda var olmayan bir sistemi kendi kendine
oluşturması söz konusu değildir. Örneğin insan, doğadaki
akıl sahibi yegane varlıktır. Ama buna rağmen bir insanın
çok basit formüllü de olsa bir kimyasal madde üretimini
sağlayacak sistemleri kendi vücudunda oluşturması mümkün
değildir. Bu durumda akıl ve bilinç sahibi insanların
yapamayacağı bir şeyi bir böceğin yapabileceğini iddia
etmek de kesinlikle akla ve mantığa sığmayacak bir davranıştır.
"Larvanın koza üretiminde kullandığı ipek nasıl meydana
gelmiştir?" sorusunun cevabını verebilmek için öncelikle
ipeği oluşturan maddeleri tekrar hatırlayalım. Bunlardan
biri olan fibroin; glikol, lösin, arjinin ve tirozin
maddelerinin belirli oranlarda birleşmesiyle meydana
gelen bir maddedir. İpeği oluşturan maddelerden başka
biri olan serizin ise serin, alanin ve lösin'in çok
hassas yüzdelerde biraraya gelmesiyle oluşur. Arı larvalarının
koza örerken kullandıkları ipeğin yapısındaki maddeler
sadece bu kadar değildir. Bundan başka mum, yağ ve reçine
gibi maddeler de ipeğin yapısında bulunmaktadır.
Görüldüğü gibi ipeğin oluşması için çok sayıda maddenin
belirli oranlarla biraraya gelmesi gerekmektedir. Bir
deney yapalım ve ipeği oluşturan maddelerden en basit
yapılı olanını ele alarak bu maddenin kendi kendine
oluşmasını bekleyelim. Ne kadar beklersek bekleyelim,
ne gibi işlemler yaparsak yapalım sonuç asla değişmeyecektir.
Ve günlerce, aylarca, yıllarca hatta milyonlarca yıl
boyunca beklense de, değil bu maddelerden tek bir tanesi,
bu maddeleri oluşturan atomlardan tek bir tanesi bile
tesadüfen oluşamayacaktır. Bu durumda koza örmede kullanılan
ipeği oluşturan maddelerin her birinin tesadüfen ortaya
çıktığını ve daha sonra yine tesadüfen biraraya gelerek
ipek oluşturduklarını iddia etmekse tamamen akıl ve
mantık ölçülerinden uzaklaşmak olacaktır.
İpeğin oluşumu bir arının yumurtadan çıkıp, uçabilir
hale gelmesi için gerekli olan pek çok mekanizmadan
sadece bir tanesidir. Larvanın arıya dönüşebilmesi için
bütün mekanizmaların aynı anda bir bütünlük içinde çalışması
gereklidir. Herhangi bir eksiklik arının gelişememesine
yani, ölümüne neden olacaktır. Bu da arı neslinin zaman
içinde yok olması demektir. Bu durumda varılan sonuç,
arıların evrimcilerin iddia ettikleri gibi zaman içinde
kendiliklerinden ortaya çıkmadıkları, bir anda tüm sistemleriyle
birlikte var olduklarıdır. Bu da arıların bir Yaratıcı
tarafından yaratıldıklarını bize gösterir. Bu Yaratıcı
tüm evrene hükmeden, üstün bir aklın sahibi olan Allah'tır.
Arıların ne gibi özelliklere sahip olmaları gerektiğini
belirleyen ve bunların tümünü eksiksiz bir şekilde onlarda
var eden, larvaya nasıl koza öreceğini ilham eden, kısacası
arıların her hareketine hükmeden Allah'tır.
PUPA DÖNEMİ
İşçi arıların üzerine
mumdan hafif kubbeli bir kapak örmeleriyle birlikte
larva, pupa dönemine girer. Arı pupası, bulunduğu hücrenin
içinde 12 gün boyunca kalır.7 Bu süre
içinde hücrede dıştan herhangi bir değişiklik gözlenmez.
Oysa hücrenin içindeki pupa sürekli büyüme halindedir.
Arı yumurtası kraliçe arı tarafından hücreye bırakıldıktan
tam üç hafta sonra hücrenin kapağı yırtılır ve içinden
uçmaya hazır bir şekilde balarısı çıkar. Bundan sonra
pupanın dış yüzeyi ölü bir kabuk olarak hücrede kalır.
Pupadan çıkan balarısı yaklaşık 6 hafta sürecek ömrüne
bu hücrenin içinde geçirdiği gelişim evrelerinin sonucunda
başlar.8 Balarısı hücreden ne larvaya
ne de pupaya benzemeyen, bambaşka bir canlı olarak çıkar.
Balarısının, son aşamanın tamamlanması ile birlikte,
yaşamını devam ettirmek için ihtiyaç duyacağı sistemlerde
hiçbir eksik olmadan pupadan çıkması, üzerinde önemle
durulması gereken bir konudur. Arının herşeyi pupanın,
yani küçük kapalı bir mekanın içinde oluşmuştur. Örneğin
uzun uçuşlarında kullanacağı özel yapılı kanatları,
yapacağı işlere uygun tasarlanmış gözleri, düşmanlarına
karşı kullandığı iğnesi, salgı bezleri, balmumu üretmesini
sağlayacak sistemi, üreme sistemi, polen toplamaya yarayan
tüyleri kısacası bütün vücut sistemleri eksiksiz olarak
arının pupa evresini geçirdiği kozanın içinde gelişir.
 |
Bir arının tüm fiziksel
özellikleri, pupa evresindeki kapalı mekanın
içinde oluşur. Pupadan çıkan bir arının
kanatları, gözleri kısacası tüm vücut sistemi
dış dünyadaki yaşamı için hazırdır.
|
 |
|
Larvanın pupa içinde nasıl olup da bir arıya dönüştüğünü
sorular sorarak inceleyelim. Arı yumurtalarının pupa
dönemindeki büyüme evreleri ilk olarak nasıl ortaya
çıkmıştır? Bu süreci belirleyen kimdir ya da nedir?
Arının kendisi midir, evrimcilerin iddia ettikleri gibi
tesadüfler midir, yoksa hepsinin üstünde başka bir güç
müdür?
Bu soruların cevabı aslında açıktır. Kozanın içindeki
canlının dışarıda neye ihtiyaç duyacağını bilerek kendinde
gerekli değişimleri oluşturduğunu iddia etmek anlamsızdır.
Kendi kendine gelişen tesadüflerle bir canlıdaki göz,
sindirim sistemi, enzim, hormon gibi yapıların oluşması
kesinlikle mümkün değildir. Pupanın içine dışarıdan
herhangi bir müdahalenin yapılması ise söz konusu bile
değildir.
 |
Her balarısı, bulunduğu
hücrenin içinden bütün vücut yapıları tamamlanmış
olarak çıkar. Ne tesadüfler ne de arının
kendisi böyle bir oluşumu gerçekleştiremez.
|
|
Pupa evresinde arının her organının eksiksiz bir şekilde,
tam gerektiği fonksiyonlarla tamamlanmasını sağlayan
ne tesadüfler ne de arının kendisidir. Böyle kusursuz
bir oluşum ancak üstün bir güç sahibi tarafından gerçekleştirilebilir
ki, bu benzersiz gücün sahibi, yaratmada hiçbir ortağı
olmayan Allah'tır.
 |
Hücresinin
kapağını açarak dışarı çıkan bir arının
tüyleri ilk anlarda ıslaktır.
Bir
süre sonra bu tüyler kurur ve arı kovan
içindeki görevlerini yerine getirmeye başlar.
|
 |
|
İŞ BÖLÜMÜ VE KOVAN DÜZENİ
Bir kovanda sayıları 10.000 ile 80.000 arasında değişen
arı yaşar. Birarada yaşayan arı sayısının fazlalığına
rağmen aralarındaki kusursuz iş bölümü ve disiplin sayesinde,
kovandaki işlerde hiçbir aksama olmaz ve kovan içinde
hiçbir kargaşa da yaşanmaz.
Arılar arasındaki düzen son derece dikkat çekicidir.
Bu nedenle bilim adamları kovandaki düzenin nasıl sağlandığı,
iş bölümünün neye göre belirlendiği, bu kadar kalabalık
bir topluluğun nasıl olup da rahatlıkla birlikte hareket
ettiği gibi sorulardan yola çıkarak arılar üzerinde
çok detaylı araştırmalar yapmışlardır. Elde ettikleri
sonuçlar araştırmacılar açısından son derece düşündürücü
olmuştur. Özellikle canlıların tesadüfen ortaya çıktığını
iddia eden evrim savunucuları bu sonuçlar üzerine teorilerinin
içine düştüğü çelişkileri sorgulamak zorunda kalmışlardır.
Evrim teorisinin temel iddialarından olan "yaşam mücadelesi"
kavramı evrimciler tarafından sorgulanan çelişkilerden
sadece bir tanesidir. Evrimcilere göre doğadaki her
canlı kendi çıkarlarını korumak için savaşır. Ayrıca
bu çarpık anlayışa göre bir canlının, yavrularına bakma
sebebi de neslini devam ettirme isteğinden, yani içgüdüsünden
başka bir şey değildir. Zaten evrimcilere göre açıklayamadıkları
tüm canlı davranışlarının sebebi "içgüdü"lerdir. Bu
içgüdülerin nasıl ortaya çıktığı sorusunun mantıklı
bir cevabı ise evrimciler tarafından verilememektedir.
Evrimciler içgüdünün doğal
seleksiyon denen evrim mekanizması ile kazanılmış bir
özellik olduğunu iddia ederler. Doğal seleksiyon, "bir
canlı için faydalı olan her türlü değişimin diğerlerinin
arasından seçilerek o canlıda kalıcı hale gelmesi ve
bu şekilde bir sonraki nesle aktarılması" anlamına gelmektedir.
Ancak dikkat edilirse burada kastedilen seçimin yapılması
için bir bilinç ve bir karar mekanizması gerekmektedir.
Yani bir canlının önce bir davranışta bulunması, ardından
bu davranışın kendisine uzun vadede çok ciddi yararlar
sağlayacağını tespit etmesi ve ardından da yine bilinçli
bir kararla bu davranışı sürekli hale getirerek "içgüdüleştirmesi"
gerekmektedir. Ancak kuşkusuz böyle bir karar mekanizması
doğadaki canlılardan hiçbirine ait olamaz. Değil kendileri
için yarar getirecek olan bir davranışı seçip sürdürmeleri,
onların kendi içinde bulundukları durumdan dahi haberleri
yoktur.
Örneğin bu içgüdü konusunu bir önceki bölümde incelediğimiz
koza örme örneği üzerinde düşünelim. Söz ettiğimiz gibi,
belirli bir vakit geldiğinde işçi arılar peteğin tepesini
kapatırken, larva da kendi etrafına kozasını örmektedir.
Ve Afrika'da yaşayan da, Avustralya'da hayatını sürdüren
de olsa tüm balarıları, milyonlarca yıldır aynı işlemi
yerine getirmektedirler. Yani bu, tüm balarılarının
sahip olduğu bir içgüdüdür. Peki ama arı larvaları ve
işçi arılar, larvalar için en uygun gelişme ortamının
kozanın içi olacağını nasıl tespit etmişlerdir? Bunları
kendi hesaplamaları ve seçimleri ile yapmaları mümkün
müdür?
İşte bu noktada evrimcilerin kendi içlerinde büyük
bir çelişkiye düştükleri açığa çıkmaktadır. Çünkü iddia
ettikleri gibi bir seçimi ancak üstün bir güç sahibi
yapabilir; ancak bilinçli bir varlık bu canlılara tam
ihtiyaçları olan özellikleri ve içgüdüsel davranışları
verebilir. Bunu kabul etmekse bir Yaratıcı'nın varlığını
kabul etmek demektir. Yani, doğadaki kusursuz tasarım
Allah'a aittir ve canlıların "içgüdü" olarak tanımlanan
tüm davranış biçimleri Allah'ın onlara ilhamıdır. Evrimciler
de aslında bu gerçeğin farkındadırlar. Arı gibi küçük
ve bilinçsiz bir canlının bu olağanüstü yeteneklere
kendi iradesiyle sahip olamayacağını onlar da bilirler.
Ama evrimciler Allah'ın üstün gücünü gördükleri, kendi
iddialarının imkansızlığının da farkına vardıkları halde
teorilerini savunmaktan vazgeçmezler.
Geçmişte de bu zihniyeti taşıyan insanlar yaşamıştır.
Hz. Musa döneminde bu kutlu peygamberin gösterdiği apaçık mucizeleri
görmezlikten gelen ve Allah'ın apaçık varlığını inkar
etmekte direnen insanlar olmuştur. Allah bu insanların
içinde bulundukları durumu Kuran'da şöyle haber vermiştir:
Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm
ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık
sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir
bak. (Neml Suresi, 14)
EVRİMCİLERİN İTİRAFLARI
Bilim adamları, doğadaki canlıları incelediklerinde
bir değil, iki değil, yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca
canlı türünün, birbirinden çok farklı yaratılış delilleri
ile karşılaşmışlardır. Ve bu yüzden de içgüdü iddialarının
anlamsızlığını defalarca itiraf etmek zorunda kalmışlardır.
Genetikçi Gordon Taylor'ın aşağıdaki sözü evrimcilerin
içinde bulundukları bu çıkmazı açıkça ortaya koymaktadır:
İçgüdüsel bir davranış ilk olarak
nasıl ortaya çıkıyor ve bir türde kalıtımsal olarak
nasıl yerleşiyor diye sorsak, bu soruya hiçbir cevap
alamayız.9
Charles Darwin'in oğlu Francis Darwin, The Life and
Letters of Charles Darwin isimli kitapta babasının bu
konuda yaşadığı zorlukları şöyle anlatmıştır:
Çalışmanın (Türlerin Kökeni'nin)
3. Bölümü'nde birinci kısım tamamlanıyor ve hayvanların
alışkanlıkları ile içgüdülerindeki varyasyonlardan söz
ediyor... Bu konunun yazının başlangıç kısmına dahil
edilmesinin sebebi, içgüdülerin Doğal Seleksiyon'la
gerçekleştiği fikrini imkansız olarak değerlendiren
okuyucuların aceleyle reddetmemesini sağlamak. Türlerin
Kökeni'nde yer alan "İçgüdüler Bölümü" özellikle teorinin
en ciddi ve en açık zorluklarını içeren konu".10
Evrim teorisinin içgüdüler karşısında içine düştüğü
durum Charles Darwin tarafından çeşitli şekillerde itiraf
edilmiştir. Örneğin Darwin hayvanlardaki içgüdülerin
teorisini yıktığını Türlerin Kökeni adlı kitabında şöyle
ifade etmektedir.
İçgüdülerin çoğu öylesine şaşırtıcıdır
ki, onların gelişimi okura belki teorimi tümüyle yıkmaya
yeter güçte görülecektir.11
Yine Charles Darwin başka bir ifadesinde içgüdülerin
gelişemeyeceği hakkında şöyle söylemektedir:
Şu tahmin üzerimde ağır basıyor.
İçgüdüler, yapılar kadar hassas bir değişime uğramıyorlar.
Kitabımda da belirttiğim gibi, içgüdü veya yapının ilk
olarak bilinçsiz aşamalarla değişmesini anlayabilmek
oldukça zordur.12
Teorinin kurucusu olan Darwin canlılarda görülen karmaşık
ve faydalı davranışların doğal seleksiyon yoluyla kazanılmış
olmasının imkansız olduğunu da çok defalar itiraf etmişti.
Ancak saçma olmasına rağmen bu iddiayı neden sürdürdüğünü
de şöyle açıklamıştı:
Sonunda, yavru guguğun üvey kardeşlerini
yuvadan atması, karıncaların köleleştirmesi… gibi içgüdüleri,
özellikle bağışlanmış ya da yaratılmış içgüdüler olarak
değil de, bütün organik yaratıkların ilerlemesine yol
açan genel bir yasanın, yani çoğalmanın, değişmenin,
en güçlülerin yaşamasının ve en zayıfların ölmesinin
küçük belirtileri olarak görmek, mantıklı bir sonuç
çıkarma olmayabilir, ama benim hayalgücüm için çok daha
doyurucudur.13
Evrim teorisinin savunucuları, üstün bir Yaratıcı'nın
varlığını kabul etmemek uğruna her türlü yola başvurabilmektedirler.
Nitekim teorinin kurucusu Charles Darwin, yukarıdaki
sözlerinde, içgüdülerin yaratılmış olduğunu kabul etmemenin
mantıksız olabileceğini, ama yine de hayalgücüne dayanarak
inkarda diretmenin kendisi için daha "doyurucu" olduğunu
ifade etmiştir. Buradan çıkan sonuç, yukarıda verdiğimiz
ayette geçen, "vicdanen kabul ettiği halde inkar etme"
saplantısının açık bir örneğidir.
Charles Darwin'in örnek olarak verdiği guguk kuşlarının
ve köleci karıncaların ortak özellikleri; amaçları doğrultusunda
bir taktik belirlemek ve bu taktiğe uygun planlar yaparak,
bunları eksiksiz uygulamaktır. Başka bir canlıyı kandırmak
için taktik belirlemek, karşı tarafın zayıf noktalarını
tespit ederek içten çökertecek planlar yapmak gibi özellikler
ancak akıl, planlama ve muhakeme yeteneği sonucunda
gerçekleşecek özelliklerdir. Oysa ne karıncalar ne de
guguk kuşları akla ve muhakeme yeteneğine sahip değildirler.
Bu konularda bir eğitimden geçmemişlerdir. Uyguladıkları
taktikleri başkalarından da öğrenmemişlerdir. Bu konuyla
ilgili bir bilgi birikimine de sahip değildirler. Hiçbir
şekilde düşünme yeteneği olmayan bu canlılar sahip oldukları
özelliklerle birlikte Allah tarafından yaratılmışlardır.
Allah'ın kendilerine ilhamı sayesinde akıl ve muhakeme
gerektiren bu gibi işleri yapabilmektedirler.
DARWİN'İ ÇIKMAZA
SÜRÜKLEYEN CANLILAR
Balarılarının bilinçli davranışları
Darwin’i açmaza sürükleyen konulardan biridir.
Ama yalnızca balarıları değil birçok canlının
bilinçli davranışları, evrim teorisi tarafından
açıklanamaz. Örneğin dişi guguk kuşları yumurtalarını
farklı türde bir kuşun yuvasına bırakarak büyütürler.
Ve bu şekilde yumurtaların bakımını başka kuşların
üstlenmesini sağlamış olurlar. Yuvadaki diğer
yumurtalardan önce dışarı çıkan yavru guguk
kuşu –yuvaya sonradan dahil olmasına rağmen
–ilk iş olarak yuvadaki diğer yumurtaları aşağıya
atar. Bunu yaparken de yuvanın asıl sahibi olan
kuşun yuvada bulunmadığı zamanı seçer. Yavru
guguk bu şekilde kendisini garanti altına almış
olur. İşte Darwin’i zorda bırakan olaylardan
biri, yavru gugukların doğar doğmaz yaptıkları
bu bilinçli harekettir.
Aynı şekilde bazı
karıncaların başka karınca türlerinin larvalarını
kaçırarak köleleştirmesi de Darwin’i çıkmaza sürükleyen
hayvan davranışlarındandır. Köleci karınca olarak
adlandırılan bu karıncaların en önemli özellikleri
savaştıkları koloninin larvalarını çalarak, daha
sonra bu larvaları kendi işlerinde kullandıları
köleler haline getirmeleridir. Köleci karıncalar
bunu yaparken karşı koloninin salgıladığı alarm
kokusunu taklit ederek savaştıkları koloni üyelerinin
paniğe kapılmasını sağlarlar. Bu sayede saldırıya
uğrayan koloninin üyeleri kaçarken, köleci karıncalar
da köle olarak kullanacakları larvaları ve besin
depolarını ganimet olarak alırlar.
  
Yukarıdaki resimlerde
dişi guguk kuşu (ilk resim), yavru guguk diğer
yumurtayı yuvadan atarken (ikinci resim) ve yumurtanın
bırakıldığı yuvanın asıl sahibi kendisinden büyük
yavruyu beslerken (üçüncü resim) görülüyor.
En sondaki resimde
köleci karıncalar görülüyor. Hayvanlardaki şuurlu
davranışlar, canlıların tesadüfen ortaya çıktığı
düşüncesini savunmaya çalışan evrim savunucularını
zor durumda bırakmaktadır. Öyle ki bu konuda yaptıkları
açıklamalar, evrimin geçersizliğini ortaya koyan
birer itiraf niteliği taşımaktadır.
|
"İÇGÜDÜ" İDDİASINA BALARILARINDAN BİR
DARBE
Evrimciler ne kadar görmezlikten gelseler de doğadaki
canlıların davranışları, onların iddialarını yalanlamaktadır.
Balarıları da yaşadıkları sosyal düzenle, sahip oldukları
bilinçli davranışlarla evrimci iddialara darbe vuran
canlılardandır.
Arı kovanlarında asla evrimcilerin iddia ettikleri
gibi bir "yaşam savaşı"na rastlanmamaktadır. Tam tersine
arılar arasında son derece fedakar ve işbirliği içinde
davranışlar vardır. Kovandaki genel düzen dikkate alınarak
yapılacak bir karşılaştırma arıların akıllı, fedakar
ve disiplinli davranışlarının bu canlıların kendilerinden
kaynaklanmadığını, tesadüfen de oluşamayacağını anlamak
için yeterli olacaktır.
Sayı olarak bir kovandaki arıların sayısı kadar insanın
birarada, aynı mekanda yaşadığı ve bu kişilerin her
türlü ihtiyaçlarını kendilerinin karşıladıkları düşünülecek
olursa, arıların yaptıkları işin ne kadar önemli olduğu
daha iyi anlaşılacaktır. Bir arı kovanındaki en alt
limiti dikkate alarak, 20.000 kişinin birarada kapalı
bir alanda yaşadığını varsayalım. Temizlik, beslenme,
güvenlik ve bunlara benzer daha pek çok konuda çok fazla
problem çıkacaktır. Tam anlamıyla bir düzen ancak kuvvetli
bir organizasyonla yapılan işbölümünden sonra sağlanacaktır.
Kısacası arıların kurduğu düzeni insanların kurması
oldukça zahmet gerektiren bir işlemdir. Oysa bir arı,
hücresinden ilk çıktığı andan itibaren bu düzeni nasıl
sürdüreceğini, düzendeki görevini, nerede, ne zaman,
nasıl davranması gerektiğini bilir. Üstelik bu canlıları
yönlendiren, onlara neler yapmaları gerektiğini bildiren
başka arılar yoktur. Bu canlılar hiçbir eğitim de almazlar
ama son derece disiplinli bir şekilde görevlerini yerine
getirirler. Çünkü arılar bu özelliklerle birlikte Allah
tarafından yaratılmışlardır. Daha önce Nahl Suresi'nde
de gördüğümüz gibi Allah onlara yapacakları işi "ilham
etmiştir". Karanlık bir kovanda on binlercesi birarada
yaşayan arıların aralarındaki düzeni ve kusursuz disiplini
sağlayan, sonsuz bir güç ve ilim sahibi olan Allah'tır.
KOVANIN EN ÇALIŞKAN ELEMANLARI: İŞÇİ
ARILAR
Kovandaki işlerin aksamamasında ve düzenin sağlanmasında
en büyük etken işçi arılardır. Sayının çokluğu nedeniyle
arı kovanlarında yapılması gereken çok fazla iş vardır.
Yavru arıların bakımı, temizlik, beslenme, yiyecek toplama
ve depolama, güvenlik gibi pek çok işten işçi arılar
sorumludur. Kraliçe gibi dişi olan işçi arılar hücrelerinden
çıkar çıkmaz, büyük bir hızla kovanın işlerine koyulurlar.
İşçi arıların görevlerinin detaylarına geçmeden önce,
yaptıkları belli başlı işler şöyle maddelendirilebilir:
1. Kovanın temizliği
2. Arı larvalarının ve yavrularının bakımı
3. Kraliçe arı ve erkek arıların beslenmesi
4. Bal yapılması
5. Peteklerin inşası ve onarım işleri
6. Kovanın havalandırılması
7. Kovanın güvenliği
8. Nektar (bal özü), polen (çiçek tozu), su, reçine
gibi malzemelerin toplanması ve depolanması
On binlerce arının yaşadığı kovandaki düzen, her bireyin
üzerine düşen görevleri tam olarak yerine getirmesi
ile sağlanmaktadır. Peki kovanda nasıl bir düzen vardır?
Arılardaki görev dağılımı nasıldır ve neye göre belirlenmektedir?
Bu soruların cevaplarını araştıran
Alman böcek bilimci Gustav Rosch yaptığı bir dizi deney
sonucunda, işçi arıların kovanda aldıkları görevlerin
yaşlarıyla bağlantılı olduğunu keşfetmiştir. Buna göre
işçi arılar hayatlarının ilk 3 haftasında birbirinden
tamamen farklı görevler alırlar.14
Bu dönemler;
- Birinci dönem: 1. ve 2. gün
- İkinci dönem: 3-9. günler
- Üçüncü dönem: 10-16. günler
- Dördüncü dönem: 17-20. günler
- Beşinci dönem: 21. gün ve sonrası olarak gruplanabilir.
Çok sayıda arının yaşadığı
bir kovandaki hemen hemen tüm işlerden işçi arılar
sorumludur. Kovandaki düzen de işçi arıların üzerlerine
düşen sorumlulukları tam olarak yerine getirmeleri
ile sağlanır. On binlerce arıya nasıl davranacaklarını
ilham eden, herşeyden haberdar olan Allah'tır.
|
Gerçekte arıların görevlerinin belirlenmesinde sadece
yaş etken değildir. Her arının belli sorumlulukları
olmasına rağmen acil durumlarda arılar hemen görevlerinde
değişiklik yapabilirler. Bu, arı kovanı gibi kalabalık
bir topluluk için son derece önemli bir avantajdır.
Eğer arılar arasındaki görev dağılımı katı kurallara
bağlı olsaydı, beklenmeyen bir olayla karşılaşıldığında
koloni zor durumda kalabilirdi. Örneğin kovana büyük
bir saldırı olduğunda sadece gardiyan arılar savaşa
katılsalardı, diğerleri kendi işlerine devam etselerdi
elbette ki bu kovan açısından tehlikeli olurdu. Oysa
böyle bir durumda koloninin büyük bir bölümü savunmaya
katılır ve öncelikle kovan güvenli hale getirilir.
Aslında arıların ani görev değişimleri sağlık konusunda
görev yapan bir kişinin, birdenbire mimarlık ya da mühendislik
yapar hale gelmesinden farklı değildir. Burada bir karşılaştırma
yapalım ve öncelikle insanlar için düşünelim. Değişik
konularda görev alabilen kişiler zeki olarak nitelendirilirler.
Bir insan için normal olan bu özellikler bir böcek için
söz konusu olduğunda elbette durum değişmektedir. Çünkü
insanlar değişik alanlarda eğitim alarak ya da belli
bir tecrübe neticesinde bir bilgi birikimi ve deneyim
kazanabilirler. Ama burada söz konusu olan arılardır.
Arıların yetenekleri ve bilgi birikimleridir. Bunun
olağanüstü bir durum olduğu açıktır. Bu durumda şu soruyu
sormak gerekir: Arılardaki bilgi birikimi ve yeteneklerin
açıklaması nedir? Onlara kim tarafından verilmiştir?
Arılardaki bu yeteneklerin nedeni evrim teorisi savunucularına
göre ya tesadüflerdir ya da "tabiat ana"nın onlara bir
hediyesidir. Evrimciler doğa ya da tabiat ana olarak
nitelendirdikleri gücün arıları usta birer mimar, usta
birer bakıcı, usta birer bal üreticisi haline getirdiğini
iddia ederler. Oysa kuşların, böceklerin, sürüngenlerin,
ağaçların, taşların, çimenlerin, çiçeklerin oluşturduğu
"doğa " kavramı tesadüfleri kullanarak bir arı meydana
getiremez. Bir arının kanadını, arılardaki peteklerin
hepsini aynı ölçülerde altıgenlerden yapabilecek bir
yeteneği, arıların üreme sistemini kısacası arının tek
bir vücut parçasını bile yaratamaz. Çünkü doğanın kendisi
de Allah tarafından yaratılmıştır. Doğayı oluşturan
her parça tüm detaylarıyla birlikte Allah tarafından
tasarlanmıştır.
Arılar da yeryüzündeki bütün canlılar gibi Allah'ın
ilhamıyla hareket ederler. Yaptıkları bilinçli hareketlerin,
sahip oldukları yeteneklerin tek kaynağı budur.
İŞÇİ ARILARIN HAYATLARINDAKİ ÖNEMLİ
DÖNEMLER
Birinci Dönem: Kuluçka Temizleyicisi
Arılar
İşçi arılar dünyaya gözlerini açar açmaz şaşırtıcı
bir şekilde kovan içindeki işlere destek olmaya başlarlar.
Onlara yapacakları işi öğreten, yol gösteren eğitmenler
bulunmaz. Yumurtadan ilk çıktıkları andan itibaren bilinçli
bir şekilde hareket ederler. Her arının görevi bellidir.
Hiçbir karışıklık çıkmadan, on binlerce arı tam bir
uyum içinde hareket eder ve kovandaki düzeni kısa bir
süre içinde sağlar.
 |
Hücresine ilk çıktığında
arının vücudu adeta suya düşmüş gibi ıslaktır.
Tüyleri birbirine yapışıktır. Öncelikle
ayaklarıyla bu tüyleri düzene koyar. Bundan
sonra hemen temizliğe girişir. İlk olarak
kendisinin çıktığı hücreden başlamak üzere
kuluçka hücrelerini temizleyerek, kraliçenin
yeniden yumurtlayabileceği hale getirir.
|
|
Bir işçi arının kovandaki ilk görevi temizliktir. Pupadan
çıkan arı hemen temizliğe başlar. Öncelikle kendi hücresinden
başlayarak ilk iki gün boyunca kuluçka hücrelerini temizler.
Kraliçe arı sürekli yumurtladığı için yeni hücrelere
ihtiyaç vardır. Bu nedenle boşalan hücrelerin hemen
temizlenerek yeni yumurtalar için hazırlanması gerekmektedir.
İşçi arı temizleyeceği hücrenin içine girer bazen dakikalarca
içeride kalır. Bütün hücre duvarlarını yalayarak özenle
temizler. İşçi arılar kovandaki ilk iki günlerini temizlik
dışında kovanı tanımak için içeride dolaşarak da geçirirler.
Yaşamlarının daha sonraki bölümlerinde de işçi arılar
kovanın genel temizliğinden sorumlu olacaklardır.15
|
İşçi arıların en önemli
görevlerinden biri kovan temizliğidir. Yandaki
resimde larvaların boşalttıkları hücrelerin
kapaklarını açarak, kraliçenin yumurtlaması
için bu hücrelerin uygun olup olmadığını
kontrol eden ve temizlik işiyle ilgilenen
işçi arılar görülmektedir.
|
 |
|
İkinci dönem: Larva Bakıcısı
Arılar
İşçi arılar hayatlarının 3. gününden
itibaren larvaları besleme işini üstlenirler. Bu konuyla
ilgili her türlü detayla özenli bir şekilde ilgilenirler.16
Arı larvalarının bakımı diğer pek çok canlı türüne
oranla daha fazla özen ve dikkat ister. Burada önemli
olan nokta larvaların beslenme şekillerinin şartlara
göre değişiklik göstermesidir. Larvanın yaşı, ileride
kovan içinde ne gibi bir görevinin olacağı gibi etmenler
bu beslenme üzerinde rol oynar. Dadı arılar özel bir
beslenme listesine uyarak larvaların bakımını yaparlar.
Arılardaki larva bakımı, larvaların yaşlarına göre
iki aşamalı olarak gerçekleşir.
1) İşçi arılar hayatlarının 3.-5.
günlerini "larvalardan üç gününü doldurmuş olanları"
beslemekle geçirirler. Onları, polen ve balı karıştırarak
yaptıkları 'arı ekmeği' adı verilen besin ile doyururlar.17
3 günlük olmayan larvalar arı ekmeğini sindiremedikleri
için, onları da farklı bir yiyecekle beslerler.
 |
Kovanda bulunan larvaların
her birinin beslenme şekli, yaşlarına ve
kovan içinde alacakları göreve göre değişiklik
gösterir. Buna rağmen işçi arılar binlerce
arı larvasını hiç karışıklık çıkmadan bir
düzen içinde beslerler. Hücrelerdeki larvaları
gün boyunca ziyaret eden işçi arılar, larvalara
son derece özenli bir bakım uygularlar.
|
 |
|
2) Yumurtadan yeni çıkmış larvaların
besinleri işçi arıların salgıladığı bir tür süttür.
İşçi arılar gelişimlerinin 6. gününe girdiklerinde kafalarının
üzerinde bulunan bir çift bez faaliyete geçer. Dadı
bezi olarak adlandırılan bu organdan "arı sütü" veya
"royal jelly" (kraliyet jölesi) adı verilen bir sıvı
salgılanır. İşte bu sıvı 1-3 günlük arıların besinidir.
Arı sütü bilim adamlarını hayretler içinde bırakan çok
özel bir maddedir. Çünkü bir larvanın kraliçe veya işçi
arı olması tamamen işçi arıların salgıladıkları bu maddeye
bağlıdır. Bakıcılar, larvaları sadece yumurtadan çıktıkları
ilk 3 gün arı sütü ile beslerler. Larva -yukarıda da
belirttiğimiz gibi- daha sonra arı ekmeği verilerek
beslenir. Ancak kraliçe adayı olan larvalara hiçbir
zaman arı ekmeği verilmez. Kraliçelere diğer arılardan
farklı olarak larva dönemi boyunca (6 gün süreyle) arı
sütü verilir.18
Üçüncü Dönem: İnşaat İşçileri Görev Başında
10. günden itibaren arılar kovan
dışına çıkarak çevre hakkında bilgi edinirler. Bu onların
kovanı ilk terk edişleridir. Bu arada işçilerin karnındaki
balmumu bezleri gelişmeye başlar ve 12. günlerinde olgunlaşarak
balmumu üretecek hale gelirler.19
Dadı bezleri ise artık faaliyetlerini durdurmuştur.
12 günlük olan işçiler, arı yavrularını beslemeyi keserler
ve birbirine eşit altıgenlerden oluşan peteğin inşaasına
koyulurlar. (Bu konu son derece önemli olduğu için kitabın
bundan sonraki bölümlerinde ayrıntılı bir biçimde incelenecektir.)
Besinle yüklü bir şekilde kovana
dönen arılar, topladıkları besinleri diğer arılara
dağıtır ya da peteklere depolarlar.
|
Arıların kovan içinde sürekli olarak petek inşa etmeleri
gerekmez. Ancak yaşadıkları yer ihtiyaçlarını karşılamadığında
veya başka bir yere göç ettiklerinde yeni petekler örerler.
Bunun dışında balmumunu genellikle petek tamiratında
kullanırlar ki, bu iş çok fazla vakitlerini almaz. Bu
dönemde arılar çok önemli üç iş daha yaparlar.
Bunlardan ikisi, dışarıdan getirilen
yiyecekleri diğer arılara dağıtmak ve petek hücrelerine
depolamaktır. Arılar kovana dönen nektar toplayıcılarından
balı alır, bunu aç arkadaşlarına bölüştürür veya duruma
göre bal odalarına depo ederler.20
Kovandaki Büyük Temizlik
İşçi arıların aynı dönemde yaptıkları
üçüncü iş ise kovan temizliğidir. Temizlik, kovan sağlığı
açısından çok önemlidir. Bu yaştaki arılar, hücrelerden
yeni çıkan arıların geride bıraktıkları parçaları, işi
biten petek kapakçıklarını, kovan içinde ölmüş olan
arıların cesetlerini ve buna benzer pek çok yabancı
maddeyi kovanın çıkışına sürükler ve metrelerce uçarak
kovandan uzağa atarlar.21
Arılar reçineyi yandaki
çizimlerde ve yukarıdaki resimde görüldüğü gibi
çenelerini kullanarak ağaçlardan kazır.
|
Ancak eğer kovan içinde bulunan şey
taşıyamayacakları kadar büyükse bunu "propolis" adı
verilen bir madde ile kaplarlar. Arılar propolisi bazı
ağaçların yapışkan tomurcuklarından alt çeneleri yardımıyla
kemirdikleri reçineye ağız salgılarını ekleyerek üretir.
Daha sonra arka ayaklarındaki özel keselere yerleştirerek
kovana taşırlar. Arı reçinası da denen propolisin özelliği
içinde bakteri barınamamasıdır.22
Arılar propolisin antibakteriyel özelliğinden çok isabetli
bir şekilde yararlanırlar. Kovan içinde öldürdükleri
ve dışarı taşıyamayacakları kadar büyük olan böcekleri
propolisle kaplayarak bir nevi mumyalama işlemi yaparlar.
Son cümle dikkatle üzerinde düşünülerek okunduğunda
şaşırtıcı ayrıntılar taşıdığı görülecektir. Bu ayrıntıların
tam anlaşılması için arıların propolosi kullanma şeklini
ve yaptıkları işlemleri sırasıyla düşünelim. 
Öncelikle arılar bir canlı öldüğünde bedeninde bozulmaların
olacağını ve ortaya çıkan maddelerin kovandaki canlılara
zarar verebileceğini bilmektedirler. Ayrıca bu bozulmayı
engellemek için ölen canlının özel bir kimyasal işleme
tabi tutulması gerektiğinin de farkındadırlar. Mumyalama
işlemi için de bakteri barındırmama özelliğine sahip
bir madde olan propolisi kullanmaktadırlar.
Buraya kadar sıralanmış olan bilgiler ışığında düşünerek
şu soruları soralım: Acaba arılar bir canlıda meydana
gelebilecek bozulmaları ve bu bozulmanın zararlı etkilerini
nasıl yok edebileceklerini nereden bilmektedirler? Üstelik
sadece bunları bilmekle kalmayıp propolis gibi bir maddeyi
kullanıma geçirmeyi nasıl akletmiş olabilirler? Arılara
bunu öğreten kimdir? Bu maddeyi arılar nasıl keşfetmişlerdir?
Formülünü nasıl bulup, üretime nasıl geçmişlerdir? Bu
formülün bilgisini diğer koloni üyelerine ve kendilerinden
sonra gelen nesillere nasıl aktarmışlardır?
Mumyalama işlemi, antiseptik maddenin içeriği ve üretimi
veya nerelerde kullanılacağı gibi konularda arıların
bir bilgisinin olamayacağı ve vücutlarında bunları üretebilecekleri
bir sistemi de kendilerinin meydana getiremeyeceği açıktır.
Bütün bunları arılar kendi kendilerine akledemezler.
Her aşamasında belli bir akıl ve bilgi gerektiren bu
işlemleri arılar tesadüfen de öğrenmiş değildirler.
Çünkü tesadüfler, şuurlu ve akılcı hareketler ortaya
çıkaramazlar.
Bunlar, tüm bu işlemlerin nasıl yapılacağının arılara
başka bir Akıl tarafından öğretilmiş olduğunu gösterir.
Bu bilgilerin tümü arılara her şeyin yaratıcısı olan Allah tarafından
ilham edilmektedir. Yeryüzündeki herşey gibi arılar
da Melik (bütün kainatın sahibi ve mutlak surette hükümdarı)
olan Allah'a boyun eğmişlerdir:
Hak Melik olan Allah pek Yücedir. O'ndan
başka İlah yoktur; Kerim olan Arş'ın Rabbi'dir. (Mü'minun
Suresi, 116)
Propolisin Çok Yönlü Kullanımı
Arı reçinesinin (propolisin) diğer
bir kullanım yeri ise kovan inşaatıdır. Arılar kovandaki
çatlak ve delikleri bu maddeyle sıvarlar. Ayrıca sıcaklığın
çok yüksek olduğu bazı volkanik arazilerde (İtalya'nın
güneyindeki Salerno arazileri gibi) peteklerin erimemesi
için, petek hammaddesi olan balmumuna reçine ekleyerek
balmumunun dayanıklılığını artırdıkları da gözlenmiştir.23
Kovan içinde değişik alanlarda kullanılan
propolisin toplanması ve taşınması gibi konularda arılar
arasında tam anlamıyla bir işbölümü vardır. Propolis
taşıyan arının kovana dönüşü polen taşıyan bir arınınkinden
farklıdır. Polen taşıyıcısı yükünü koymak için boş bir
hücre arar. Propolis taşıyıcısı ise hemen bu maddeye
ihtiyaç duyulan inşaat alanına gider ve topladığı maddeyi
diğer arılara gösterir. İşçiler propolise ihtiyaç duyduklarında,
taşıyıcının yanına giderler ve gereken miktarda maddeyi
torbanın içinden alırlar. Hemen balmumu ile karıştırarak
yapışkan bir tutkal haline getirirler ve inşaat işlemlerinde
kullanırlar. Burada dikkat çekici olan nokta propolis
taşıyıcısı arının inşaat işine karışmaması ve bu işle
uğraşan arkadaşlarının yükünü almalarını beklemesidir.24
Arı kolonilerindeki her üyenin belli bir işi vardır.
Herkes kendi göreviyle ilgilenir, sadece bir iş aksadığında
diğer arılar aksayan işlere destek olur. Bu nedenle
arı reçineyi hem toplayıp hem yamamakla veya mumyalamakla,
hem de mumyaladığını dışarı taşımakla uğraşmaz. Kovandaki
işçi arıların tümü bu işlerin her birini yapabilecek
yeteneklere sahip olsalar da, sadece kendi işlerini
en iyi şekilde yapıp, diğer işleri o konuda görevlendirilmiş
arkadaşlarına bırakırlar.
Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır ve (bütün)
işler Allah'a döndürülür.
(Al-i İmran, 109)
|
İşçi arıların hayatları incelenirken unutulmaması gereken
çok önemli bir nokta vardır. 5-6 haftalık yaşamları
boyunca işçi arılarda gerçekleşen görev değişikliklerinin
tümü vücutlarında meydana gelen değişimlere bağlıdır.
Bazı bezler etkisizleşirken, yeni bezler ortaya çıkmakta
ve farklı bir görev için harekete geçmektedir. Örneğin
arıların petek yapma dönemlerinde balmumu bezleri gelişir,
dadılık dönemlerinde ise larvalar için besin üreten
bezleri gelişir. Gardiyanlık dönemleri geldiğindeyse
işçi arıların vücutlarındaki salgı bezleri birdenbire
zehir salgılamaya başlar. Eğer tesadüfi bir gelişim
söz konusu olsaydı, pek çok problem yaşanırdı; daha
doğrusu tesadüfi bir gelişimle böyle düzenli bir sistemin
meydana gelmesi asla mümkün olmazdı. Örneğin larva besleme
döneminde işçi arıların vücudundan arı sütü yerine zehir
salgılanabilirdi. Bu durumda larvaların tümü ölür ve
arıların da soyu tükenirdi. Ama bütün bu görev değişimleri
sırasında hiçbir problem çıkmaz. Herşey çok kontrollü
bir şekilde, kusursuz bir düzen içinde gerçekleşir.
İşçi arılar hayatlarının dördüncü dönemlerinde yine
bir görev değişikliği yaşarlar.
Dördüncü Dönem: Kovan Bekçileri
Arılar hayatlarının dördüncü dönemlerinde
kovan girişinde nöbetçilik yaparlar. Vücutlarında bir
değişim olur; iğne bezleri gelişir ve zehir üretmeye
başlar. İşte bu dönemdeki arılar, kovan kapısında nöbet
tutarak davetsiz misafirlerin içeri girmesini engellerler.
Gelen her canlı -arılar bile- kapıdaki nöbetçinin kontrolünden
geçerek içeri girebilir. Nöbetçi arının yerinden ayrılması
durumunda ise hemen başka bir işçi arı gelir ve kovan
kapısındaki nöbeti devralır.25
Arıların kovan bekçiliğini, sınır kapılarında giriş
yapmaya çalışanlara uygulanan kontrollere benzetebiliriz.
Bir ülkenin sınır güvenliği çok önemlidir. Bu nedenle
alınan güvenlik önlemleri son derece fazladır. Aynı
şekilde kovanlardaki güvenlik önlemleri de son derece
sıkıdır. Gardiyan arılar kovana yabancı girişine hiçbir
şekilde izin vermezler.
 |
Solda; Kovan kapısı önünde
bekleyen bir gardiyan arı.Sağda; Saldırı
kokusunu kovana yayan işçiler.
|
 |
|
Bütün arılar dış görünüş olarak birbirlerine çok benzemelerine
rağmen kovana giren yabancı arılar hemen teşhis edilir.
Bu ayrımı arıların nasıl yaptığını araştıran bilim adamları
şaşırtıcı sonuçlar elde etmişlerdir. Arıların birbirini
tanımasındaki en önemli etken kovan kokusudur. Her arı
kolonisinin kendine özgü, diğer kovanlardan onları ayıran
bir kovan kokusu vardır. Arılar birbirlerini bu koku
sayesinde ayırt ederler. Kovan kokusunu taşımayan canlılar
kovan için tehlike demektir. Bu nedenle kovandan olmayan
her canlı, hiç ayrım yapılmadan, kapıdaki nöbetçilerin
saldırısına uğrar.
Başka bir kovana girmeye çalışan arılar farklı kokuları
nedeniyle nöbetçiler tarafından hemen teşhis edilirler
ve yine nöbetçiler tarafından kovandan dışarı atılırlar
ya da öldürülürler.
Yabancı bir canlı, kovan girişinde göründüğü zaman,
nöbetçi arılar hemen sert tepkiler vermeye başlarlar.
Kovan dışından olduğu tespit edilen davetsiz misafire
karşı nöbetçiler zehirli iğnelerini kullanırlar. Nöbetçi
arıların ilk hamlesinin hemen ardından genelde diğer
kovan üyeleri de saldırıya katılırlar.
Kovandaki kitlesel saldırıyı ateşleyen
sinyal, yabancıya saldıran nöbetçi arının iğnesinden
salgılanan kokulu bir kimyasaldır. Bazı durumlarda saldırıyı
başlatan kokuların salgılanmasının yanısıra huzursuz
olan hayvandaki karakteristik duruş ve uçuş tipleri
de kovandaki diğer arılar için alarm sinyali anlamına
gelir. Alarm sinyallerinin yayılmasının ardından yüzlerce
arı kovan kapısına birikir. Nöbetçi arıdan yayılan koku
ne kadar kuvvetli olursa, arılar da o kadar heyecanlı
ve savaşçı olurlar.26
|
Kovan saldırıya uğradığında
gardiyan arılar hemen kokulu bir madde salgılar
(yanda). Bu koku ve arıların duruş biçimi
tüm kovanı harekete geçirir. İşçi arılar
kendi hayatları pahasına savunur.
|
 |
|
Arıların anlaşmasında son derece önemli bir yeri olan
bu özel kokular, arılar ilk ortaya çıktıklarından beri
kullanılmaktadır. Arılar Allah'ın kendileri için yaratmış
olduğu özel tasarımlara sahip bedenlerinde bu kokuları
üretmekte ve bu yolla aralarındaki iletişimi sürdürebilmektedirler.
İşçi Arıların Fedakarlığı
Gardiyanlık yaptıkları bu dönemde
işçi arılar aslında kendi hayatlarını riske atmaktadırlar.
Çünkü düşmana saldıran arı, iğnesini geri çekemediği
zaman ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Balarılarının
iğnesi bir kirpinin dikeni gibi küçük oklara sahiptir.
Bu yapısı nedeniyle iğne birçok hayvanın etinden geri
çekilemeyebilir.
 |
Bir balarısı soktuğu zaman,
iğnesindeki çengeller kurbanın etine saplanır
ve sonuçta tüm iğne takımı yerinden sökülür
ve arı ölümcül şekilde yaralanır. Saldıran
arı ayrıldıktan sonra bile, kaslar çengelleri
daha da içeri sokacak ve yaranın içine zehir
pompalayacak şekilde kasılmaya devam edecektir.
Sağdaki resimde arınının bıraktığı iğne
görülmektedir.
|
 |
|
|

Yandaki çizimde, kaslar, zehir kesesi gibi yapıların
bulundugu, arının iğne takımı görülüyor
|
Nöbetçi arılar iğnelerini ancak başka bir arıyı ya
da bazı hayvanları soktuklarında geri çekebilirler ve
kendilerine bir zarar gelmez. Ama özellikle insanları
soktuktan sonra uçmaya çalışırken arıların iğneleri
soktukları yerde takılı kalır ve arının karnının arka
tarafı yırtılır. Karnın yırtılmış kısmında, zehir salgısı
ve onu kontrol eden sinirler vardır. İç organlarındaki
bu tahribat sonucunda arı ölür. Ölen arıdan kopan salgı
bezinin başka bir özelliği de, arının vücudundan ayrılmış
olmasına rağmen kurbanının yarasına belli bir süre daha
zehir pompalamaya devam etmesidir.27
Kovanın
korunması bütün koloniyi ilgilendiren önemli bir sorumluluktur.
Nöbetçi arılar da bu sorumluluğu kendi hayatlarını tehlikeye
atarak yerine getirirler. Kovandaki her arı, zamanı
gelip de nöbetçilik görevini devraldığında aynı şekilde
hareket eder ve kendi canı pahasına da olsa kovanı korur.
Arıların bu fedakar tavırları, evrim savunucularının
doğada bir "yaşam savaşı" olduğu, her canlının yalnızca
kendi soyunu korumaya çalıştığı yönündeki iddialarını
yalanlamaktadır.
Arıların Fedakar Davranışlarının Gerçek Nedeni
Evrim teorisinin "hayatta kalma mücadelesi" tezine
göre fedakarlık, açıklanması imkansız bir davranıştır.
Evrimcilerin iddiaları canlıların kendilerini korumak
ve hayatta kalabilmek için savaştıkları doğrultusundadır.
Oysa doğanın sadece savaşan bireylerden oluştuğunu söylemek
mümkün değildir. Çünkü canlılar arasında yardımlaşma,
fedakarlık gibi pek çok davranış vardır. Bu durum karşısında
bazı evrimciler canlıların tüm neslin devamı için kendilerini
feda ettiklerini, yani bu işten çıkarları olduğu için
fedakarlık yaptıklarını iddia ederler. Elbette bu iddia
kendi içinde pek çok çelişkiyi barındırmaktadır.
Örneğin nöbetçi arılar çoğu zaman kendilerinden çok
daha büyük olan eşekarısı gibi canlıların üzerine hiç
düşünmeden atılırlar ve savaşırlar. Arıların bütün bunları
kendi kendilerini düşünerek yaptıklarını ve bundan bir
çıkarlarının olduğunu iddia etmek cevaplanması gereken
bazı soruları da beraberinde getirecektir. Arılar bunu
yaparken acaba "kolonideki yavruların korunması" gibi
bir mantık yürütebilirler mi? Arıların geçmiş-gelecek
gibi kavramları, bunlara yönelik kaygı ve beklentileri
olabilir mi? İşçi arıların kovan savunması yaparken
ölmelerinde ne gibi bir çıkarları olabilir?
Elbette ki arıların mantık yürütmesi söz konusu değildir.
Arıların bu işten hiçbir çıkarları da yoktur. Zaten
çıkarları olsa bile kendi hayatlarını tehlikeye atmalarının
bir anlamı yoktur. Nöbetçi arılar sadece kovanı koruma
görevi kendilerine verildiği için böyle yaparlar.
Hiçbir akla ve şuura sahip olmayan canlıların bir plan
belirleyip, ona göre hareket etmesi, örnek yardımlaşmalar
sergilemesi, özveride bulunması tesadüfen meydana gelecek
davranışlar değildir. Bunların o canlıya öğretilmiş,
diğer bir deyişle Allah tarafından ilham edilmiş olması
gerekir.
Bu kitabın konusu olan arılar da yeryüzündeki diğer
canlılar gibi Allah'ın ilhamıyla hareket eder. Evrendeki
tüm canlılar, atlar, kuşlar, böcekler, ağaçlar, çiçekler,
kaplanlar, filler Allah'a boyun eğmişdir. Yaptıkları
her hareketi Allah'ın ilhamıyla yapmaktadırlar. Allah
Hud Suresi'nde canlılar üzerindeki hakimiyetini bize
şöyle bildirmektedir:
...O'nun alnından yakalayıp denetlemediği
hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru
bir yol üzerindedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır).
(Hud Suresi, 56)
Beşinci Dönem: Besin Toplayıcısı Arılar
İşçi balarılarının hayatlarının son
dönemlerindeki görevleri besin toplamaktır. İhtiyaçları
olan tüm besin maddelerini çiçeklerden temin ettikleri
polen (çiçek tozu) ve nektar (bal özü) sayesinde karşılarlar.
Polen protein yönünden zengin bir maddedir, nektar ise
hem enerji kaynağıdır, hem de balın ana maddesidir.
Arılar kışın besin bulamayacakları için kovanlarına
bal depo ederler. Kış için ayrıca polen depo edilmez,
yalnız yağmurlu havalarda kullanılmak üzere yavru arılara
yetecek kadar polen biriktirilir.28
BALARILARINDA SAVUNMA STRATEJİSİ:
DÜŞMANI YOK ETMEK İÇİN ISI KULLANMA
 Avrupa'dan getirilen balarıları için, Japonya'daki eşek arıları
tam bir baş belasıdır. Yağma için kovana saldıran
30 eşek arısı, üç saat içinde tam 30.000 balarısını
öldürebilir. Ancak yerli balarıları yaban arılarına
karşı mükemmel bir savunma mekanizmasına sahip
olarak yaratılmışlardır. Bir eşek arısı, yeni
bir arı kolonisi keşfettiğinde, bunu hemcinslerine
duyurmak için özel bir koku salgılar. Kokuyu balarıları
da algıladığından, kovanı savunmak üzere hemen
girişe toplanmaya başlarlar. Bir eşek arısı yaklaştığında
500 balarısı havalananıp hemen eşek arısınının
etrafını sararlar. Bedenlerini hızla titreştirmeye
başlarlar. Bu hareket arıların vücut ısılarınının
artmasına neden olur. Bu esnada eşek arısı adeta
bir fırında pişiriliyormuşçasına ısınır ve sonunda
kavrularak ölür.
Bu türden bir saldırının, ısıya duyarlı filmle
çekilmiş fotoğrafında, görünen beyaz bölgelerdeki
sıcaklık 50 C'ye kadar çıkmaktadır. Balarılarının
dayanabildiği bu sıcaklık eşek arıları için ölüm
demektir.
Nature,
Vol, 377, No.654. s.334-336, September 1995
|
Arılar çiçeklerden topladıkları poleni
doğrudan doğruya kullanmaz, "arı poleni" veya "arı ekmeği"
adı verilen bir maddeye dönüştürürler. Bu dönüşüm çiçeklerden
toplanan polenlere nektarla birlikte bazı enzimlerin
eklenmesiyle sağlanır. Elde edilen bu madde sadece beslenme
için kullanılır.29
|

Polen toplamaya çıkan arıların Mantis, Yusufçuk
ve örümcek gibi pek çok tehlikeli düşmanı vardır.
|
Polen ve nektar toplama görevi 21 günlük işçi arılara
düşmektedir. Bu aşamada artık balmumu yapmaya yarayan
mum bezleri mum salgılamayı durdurur. İşçi arılar kovan
dışına çıkarak yeni ve tehlikeli görevlerine başlarlar.
Çiçekler arasında dolaşma görevi tehlikelidir çünkü
arıların bütün düşmanları (örümcekler, yusufçuklar gibi)
dışarıdadır.
Aynı zamanda arılar, kovan ve yiyecek kaynağı arasında
sürekli uçuş halinde oldukları için de bu görev oldukça
yorucudur. Uçuş kasları yıpranan arılar kısa bir süre
sonra ölürler.
Arıların vücutları polen ve nektar toplamak için tasarlanmış
özel sistemlerle donatılmıştır. Arılar, nektarı bal
kesesine doldurmak için yutar. Polenler ise nektar gibi
yutulmaz, kümeler halinde arıların arka bacaklarının
yan taraflarına yapışık olarak açıkta kovana taşınır.
Arıların Polen Sepetleri
Arıların arka bacaklarının dış tarafı
çok hafif bir çukur oluşturacak şekilde bir tasarıma
sahiptir. Vücutlarının bu bölümü adeta polenleri taşımaya
yarayan bir kaşık gibidir. Ayrıca bacaklarının çevresinde
uzun tüyler vardır. Bu bölüme "polen kesesi" adı verilir.
Arıların karınlarının alt tarafı ise tamamen yumuşak
tüylerle kaplanmıştır. Çiçekten polen toplarken bunların
üzerine de çiçek tozları yapışır. İşçi arıların bacaklarındaki
fırçayı andıran tüyler ise karınlarının altına yapışan
çiçek tozlarını fırçalayarak, bunları polen keselerinde
biriktirebilmelerine yarar.30
Besin toplayıcılığı yapma zamanı gelen bir balarısı,
uçuşa çıkmadan önce enerji kazanabilmek için kursağını
bir miktar bal ile doldurur. Bundan başka topladığı
polenleri sepete yerleştirmek için de kursağındaki bu
baldan kullanır. Polen toplayan arı çiçeğin erkek organı
üstüne konduğunda, burada bulunan polenleri çenelerini
ve ön ayaklarını kullanarak kazır ve onları yapışkan
hale getirmek için de kursağındaki bal ile ıslatır.
Arı bu işleri yaparken polenlerin bir kısmı da vücudundaki
kılların arasına bulaşır. Bu nedenle arının görüntüsü
kimi zaman una bulanmış gibi olur.
Polenleri, polen kesesine fırçalama
işini -bu işlem süpürme olarak da tanımlanabilir- arı
uçarken yapar. Bir çiçekten başka bir çiçeğe doğru uçarken
bir yandan da arka bacağında bulunan fırçasıyla vücuduna
ve arka bacağına yapışmış olan polenleri biraraya toplar.
Sonra aynı işlemi diğer bacağıyla da yapar. Yani arı
bir sağ bir sol ayağını kullanarak polenleri toplar
ve bacağının dış tarafında bulunan sepetçiğe doğru iter.
Bu şekilde polenler birikir. Arı bu işlemi sepetçik
doluncaya kadar devam ettirir. En sonunda burada irice
ve yoğun bir çiçek tozu topağı oluşur, artık arının
polen kesesi dolmuştur. Polenlerin düşmemesi için de
arı, ara sıra bacağıyla sepetçiğin dış tarafından vurarak,
polenleri sepete iyice yerleştirir ve kovana doğru yola
çıkar. Kovana vardığında ise polenleri, özel olarak
ayrılmış olan polen hücrelerinden birine yerleştirecektir.31
Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. O, dilediğine
rızkı genişletir-yayar ve kısar da. Çünkü O, herşeyi
bilendir.
(Şura Suresi, 12)
|
Pek çok böcek çiçeklerden polen taşır
ama hiçbiri arılar kadar verimli sonuç alamaz. Bunun
en önemli nedeni arıların polen toplamaya son derece
elverişli olan vücut yapılarıdır. Polen toplama işi
yoğun bir çalışma gerektirir, çünkü arının uzun süre
çalışıp toplayarak kovana taşıdığı polen paketi ancak
bir çifttir. Oysa tek bir petek gözünün polenle dolması
için ortalama 20 çift polen paketine gereksinim vardır.
Bu da arıların hiç durmadan hareket halinde olması demektir.32
 Arılar arka ayaklarında Allah tarafından
yaratılmış olan özel sistemleri kullanarak polen
taşırlar. 1-Arı polen fırçasını kullanarak taraklarda
birikmiş olan polenleri kazır ve bir bölgede depolar.
2-Polenler daha sonra sepetin içine doğru itilir.
3-Son olarak toplanan polen arının ağzından çıkan
bir miktar bal ile nemlendirilerek, yapışkan bir
top haline getirilir ve sepete konur.
|
Arılar çiçeklerden iki ayrı madde toplar. Bu iki maddenin
hem içerikleri, hem toplanış biçimleri, hem de kullanım
alanları birbirinden çok farklıdır. Çiçeklerdeki nektarı toplayabilmek için de arılar polen taşımak için
kullandıklarından daha farklı bir sisteme ihtiyaç duyar.
Çünkü çiçeklerin yapılarına göre nektarların bulunduğu
yer de değişiklik gösterir. Bazı çiçeklerin nektarları
çiçek yapraklarının üzerinde serbestçe görülecek şekildedir
ve bu bölgeye böcekler kolayca ulaşabilir. Ancak bazı
çiçek türlerinin nektarları ulaşılması daha zor olan,
çiçeğin boru şeklinde uzayan dip tarafında bulunur.
Bu yüzden böceklerin daha diplere inmesi ve nektarı
çiçeğin o bölümünden çıkarması gerekir.
Bu durum pek çok böcek için sorun
yaratırken arılar için bir problem oluşturmaz, çünkü
arıların derinlerdeki bal özüne ulaşmalarını sağlayan
boru biçiminde "proboscis" adı verilen bir organları
vardır. Proboscis arının çiçeklerden kolay nektar toplamasını
sağlar.
 |
Arılar özel ağız yapıları,
tüylü vücutları ve polen keseleri sayesinde
diğer böceklerden çok daha verimli bir şekilde
polen toplar.Resimlerde polen ile keselerini
doldurmuş arılar görülmektedir.
|
 |
|
Bundan başka bal ve su gibi maddeleri de bu organları
ile toplar. Uzun bir burun olarak nitelendirilebilecek
olan proboscis, arılar arasındaki besin değişiminde
de rol oynar. Bu organ aynı zamanda kraliçe arının salgısının
yalanmasında ve diğer arılara aktarılmasında da kullanılır.
İşçi arılar proboscislerini kullanmadıkları zamanlarda,
ağızlarının alt bölümünde bulunan boşlukta, z harfi
görünümünde olacak şekilde içeri doğru katlarlar. Nektar,
polen ya da su toplamak istediklerinde ise tekrar açarlar.33

|
Arılar kusursuz vücut
tasarımları sayesinde, diğer böceklerin
ulaşamayacağı kadar derinlerde bulunan nektarları
dahi çiçeklerden kolaylıkla toplar. Allah,
arıları görevlerine uygun özelliklerle birlikte
yaratmıştır.
|
 |
|
Arı bir çiçeğe konunca nektar damlacıkları
önce emme hortumundan sonra da yemek borusundan geçerek
"bal midesi" adı verilen bölüme akar. Arılar taşıyabilecekleri
kadar bal özünü buraya doldurur ve kovana döner. Bu
arada balarılarının yaklaşık 50 mm3'lük bir kapasitesi
olan bal keselerini tamamen nektarla doldurabilmeleri
için 100 ile 150 arasında çiçeği ziyaret etmeleri gereklidir.
34
 |
Bir işçi arının proboscis'i
(burnu), arının türüne göre 5.3-7.2 mm uzunluğunda
olabilir. Bazı çiçeklerin nektarları diğerlerine
oranla daha derinlerde bulunur. Bu nedenle
arıların bu gibi çiçeklerin tabanlarından
nektar çekebilmeleri için uygun özelliklere
sahip olan uzun burun yapıları büyük bir
avantajdır. Sol üstü çizim resimlerde arı
proboscis'inin açık ve kapalı hali görülmektedir.
Yandaki şekilde de görüldüğü gibi arılar
proboscislerini kullanmadıkları zamanlarda
"z" şeklinde içeri doğru katlarlar.
|
|
Arılar arasındaki iş bölümü nektar
toplanması ve yerleştirilmesi işlerinde de açıkça görülmektedir.
Şöyle ki nektar yüküyle döne |