|
DİN, BİLİMİN DOĞRU YÖNLENDİRİLMESİNİ
SAĞLAR
Bilim, içinde yaşadığımız maddesel dünyanın deney ve
gözlem yoluyla incelenmesine denir. Elbette bilim bu
incelemeyi yaparken, deney ve gözlem yoluyla elde ettiği
verileri temel alarak, bu verilere bakarak sonuç çıkaracaktır.
Ancak bunun yanı sıra, her bilim dalında, araştırma
öncesinden kabul edilen bazı temel kıstaslar vardır.
Bu kıstasların tümüne birden bilim dilinde "paradigma"
adı verilir.
Bu temel, yapılacak olan bilimsel araştırmaların "istikametini"
belirler. Bilindiği gibi bilimsel araştırmalardaki ilk
adım bir "hipotez" (varsayım) belirlemektir. Bilim adamları
inceleyecek oldukları konu hakkında ilk başta belirli
bir varsayım ortaya atarlar. Daha sonra bu varsayım
bilimsel verilerle sınanır. Eğer yapılan deney ve gözlemler
varsayımı doğrularsa, varsayım yani ¨hipotez¨, "teori"
olma yoluna girmiştir. Eğer hipotez yalanlanırsa, başka
hipotezler denenir ve bu süreç devam eder.
Dikkat edilirse bu sürecin ilk aşaması olan hipotez
belirlenmesi, bilim adamlarının benimsediği temel bakış
açısı ile ilgilidir. Örneğin bilim adamları, sahip oldukları
temel bakış açısı nedeniyle, "maddenin, herhangi bir
bilinçli düzenleme olmadan, kendi kendini düzenleme
yönünde bir eğilimi vardır" gibi bir hipotezle yola
çıkabilirler. Sonra da bu hipotezi doğrulamak için yıllar
süren uzun araştırmalar yapabilirler. Ama maddenin böyle
bir özelliği yoktur ve dolayısıyla tüm bu çaba başarısızlıkla
sonuçlanacaktır. Hatta eğer bilim adamları bu hipotezde
çok ısrarlı iseler, araştırma yıllar, hatta nesiller
boyu bile sürebilir. Sonuçta ise ortaya çok büyük bir
zaman ve imkan kaybı çıkar.
Oysa eğer başlangıçta "maddenin, herhangi bir bilinçli
düzenleme olmadan kendi kendini düzenlemesi mümkün değildir"
fikri ile yola çıkılacak olsa, buna dayalı bilimsel
araştırmalar çok hızlı ve verimli ilerleyecektir.
Dikkat edilirse, bu nokta, yani hipotezi doğru belirleme
noktası, bilimsel bulgulardan farklı bir kaynağı gerektirmektedir.
Bu kaynağı doğru tespit etmek ise çok önemlidir, çünkü
az önce belirttiğimiz örnekte olduğu gibi, kaynağın
yanlış belirlenmesi, bilim dünyasına, yıllar, on yıllar,
hatta asırlar kaybettirebilir.
İşte bu aranan kaynak, Allah'ın insanlara ulaştırdığı
vahiydir. Çünkü Allah, evrenin ve tüm canlıların Yaratıcısı'dır
ve dolayısıyla bunlar hakkındaki en doğru, tartışmasız
bilgi Allah'tan gelen bilgidir. Nitekim Allah Kuran'da
bu konular hakkında bize önemli bilgiler vermektedir.
Bunların en belirginlerini şöyle sıralayabiliriz:
1) Evren, Allah tarafından yoktan var edilmiştir. Hiçbir
şey tesadüfi olaylar sonucunda veya kendiliğinden meydana
gelmemiştir. Bu gerçeğin doğal bir sonucu olarak da
doğada ve tüm evrende tesadüflerin oluşturduğu bir kaos
değil, bilinçli bir tasarımla yaratılan kusursuz bir
düzen bulunmaktadır.
2) Maddesel evrenin, özellikle de üzerinde yaşadığımız
Dünya gezegeninin tüm özellikleri, insan yaşamına uygun
olması için özel olarak tasarlanmıştır. Yıldızların
ve gezegenlerin hareketlerinde, yeryüzü şekillerinde,
suyun ya da atmosferin özelliklerinde, insan yaşamına
imkan sağlayan belirli bir amaç bulunmaktadır.
3) Canlılar ise, Allah'ın yaratmasıyla var olmuşlardır.
Tüm canlı türleri Allah tarafından yaratılmıştır. Dahası,
bal arıları örneğinde bildirildiği gibi, bu canlıların
hareketleri de Allah'tan gelen özel bir ilhamla gerçekleşmektedir.
Bunlar, Allah'ın Kuran yoluyla bizlere öğrettiği mutlak
gerçeklerdir. Bu gerçekleri temel alan bir bilim anlayışı
da hiç şüphesiz çok büyük bir başarı elde edecek, çok
verimli bir biçimde insanlığa hizmet verecektir. Nitekim
tarihte bunun açık örnekleri vardır. Müslüman bilim
adamlarının dünyanın en ileri medeniyetine öncülük ettikleri
9. ve 10. yüzyıllar da bu derece başarı elde edilmiş
olması, bilimin yukarıda sayılan doğru temellere oturtulması
sayesinde mümkün olmuştur. Batı'da da, fizik, kimya,
astronomi, biyoloji, paleontoloji gibi bilim dallarının
tüm öncüleri, Allah'ın varlığına inanan ve O'nun yarattıklarını
inceleme amacıyla araştırma yapan büyük bilim adamlarıdır.
Einstein, insanların hedeflerini belirlerken dini gerçeklerden
yola çıkmaları gerektiğini şöyle ifade etmiştir:
İnsanın gerçek hedefini din belirler. Ancak hangi vasıtalara
başvurulması gerektiği noktasında bilimin de söyleyeceği
şeyler vardır. Bilim, gerçeği eksiksiz öğrenmek isteyenler
tarafından şekillendirilip belli çerçevelere icra edilerek
kurulur. Ama, temelde, bunun kaynağında da büyük ölçüde
yine din vardır. Ben derin bir imana sahip olmayan herhangi
bir bilim adamı düşünemiyorum.6
Ancak 19. yüzyılın ortalarından bu yana, bilim dünyası
bu İlahi temelden uzaklaştırılmış ve materyalist felsefenin
etkisi altına girmiştir. Materyalizm, eski Yunan'a kadar
uzanan bir düşüncedir. Maddenin mutlak varlığını savunur
ve Allah'ı inkar eder.
Materyalizm bu iddialarını bilim dünyasına aşamalı
bir biçimde benimsetmiş ve 19. yüzyılın ikinci yarısından
itibaren de bilimsel araştırmaların önemli bir bölümü
bu iddiaları desteklemeye ayrılmıştır. Bu amaçla; evrenin
sonsuzdan beridir var olduğunu varsayan "sonsuz evren
modeli"; canlılığın tesadüflerin bir eseri olduğunu
öne süren Darwin'in evrim teorisi; ya da insan zihninin
beyinden ibaret olduğunu öne süren Freud'un görüşleri
ve benzeri teoriler ortaya atılmıştır.
Ancak bugün geriye dönüp bakıldığında, materyalizmin
bu iddialarının bilime sadece zaman kaybettirdiğini
görürüz. Çünkü bu iddiaların her birini ispatlayabilmek
için on yıllar boyunca sayısız bilim adamı çabalamış,
ancak ortaya çıkan sonuçlar bu iddiaların geçersizliğini
göstermiştir. Bulgular, aynen Kuran'da haber verildiği
gibi; evrenin yoktan yaratıldığını, insan yaşamını gözeten
bir amaca göre tasarlandığını, canlılığın tesadüflerle
doğması ve evrimleşmesinin imkansız olduğunu ispatlamıştır.
Şimdi bu gerçekleri sırasıyla inceleyelim:
MATERYALİSTLERİN, "SONSUZ
EVREN" SAPLANTILARI İLE BİLİME KAYBETTİRDİKLERİ
20. yüzyılın başlarına dek materyalistlerin hakim olduğu
bilim dünyasındaki yaygın görüş, evrenin sonsuz boyutlara
sahip olduğu, sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar
da var olacağı şeklindeydi. "Statik evren modeli" adı
verilen bu inanışa göre, evrenin bir başlangıcı ve sonu
yoktu, evren sınırsız bir maddeler bütünüydü. Materyalist
felsefenin temelini teşkil eden bu görüş, evrenin yaratılmış
olduğunu da reddediyordu.
Materyalizme inanmış ya da bu felsefenin etkisinde
kalmış olan çok sayıda bilim adamı, söz konusu "sonsuz
evren" modelini bilimsel çalışmalarına temel olarak
aldı. Astronomi ve fizik alanlarındaki tüm çalışmalar,
maddenin sonsuzdan beri var olduğu varsayımına dayandı..
Kısacası sayısız bilim adamı uzun yıllar boşa çabalayıp
yoruldu. Çünkü bilim, çok geçmeden bu efsaneleri yıkacaktı.
Sonsuz evren modelinin yanlışlığını sezen ve buna karşı
bilimsel bir alternatif getiren ilk kişi, Belçikalı
bilim adamı George Lemaitre oldu. Lemaitre, Rus bilim
adamı Alexandre Friedmann'ın bazı hesaplamalarına dayanarak,
evrenin gerçekte bir başlangıcı olduğunu ve bu başlangıçtan
itibaren sürekli genişlediğini öne sürdü. Ayrıca, bu
başlangıç anından arta kalan radyasyonun da saptanabileceğini
belirtti.
Burada vurgulanması gereken nokta, George Lemaitre'in
aynı zamanda bir din adamı oluşudur. Lemaitre, "evrenin
Allah tarafından yoktan yaratıldığı" açıklamasına yürekten
inanıyordu. Yani bilime, materyalistlerden çok daha
farklı bir temelden yaklaşıyordu.
İlerleyen yıllar, Lemaitre'in inandığı temelin doğru
olduğunu ortaya çıkaracaktı. İlk olarak Amerikalı astronom
Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla yıldızların hem
bizden, hem de birbirlerinden sürekli olarak uzaklaştıklarını
keşfetti. Evrende herşey birbirinden uzaklaşıyorsa,
bunun gösterdiği tek sonuç vardı: Evren genişlemekteydi,
yani materyalistlerin iddia ettikleri gibi durağan değildi.
Evrenin durağan olamayacağını aslında Albert Einstein
daha önce teorik olarak hesaplamıştı. Ancak bu hesaplar
sonucunda elde ettiği veriler, o dönemin durağan evren
modeliyle uyuşmadığı için bu buluşunun üzerinde durmamış
ve bir kenara bırakmıştı. Einstein gibi yüzyılın en
büyük dehası sayılan bir bilim adamı bile materyalist
dogmadan etkilenmiş ve bu önemli buluşunu ortaya çıkarmamıştı.
Einstein daha sonra bu olayı "kariyerinin en büyük hatası"
olarak adlandırdı.
Evrenin genişliyor olmasının gösterdiği önemli bir
gerçek daha vardı: Evren genişlediğine göre, zaman içinde
geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan genişlemeye
başladığı ortaya çıkıyordu. Yapılan hesaplar sonucunda
ise bu tek noktanın sıfır hacme sahip olması gerektiği
anlaşıldı. İşte evren bu noktanın patlamasıyla ortaya
çıkmıştı. Bu patlamaya "Big Bang" yani "Büyük Patlama"
ismi verildi.
Aslında bu patlayan noktanın sıfır hacme sahip olduğu
ifadesi teorik olarak kullanılmaktadır. Çünkü sıfır
hacim ifadesinin karşılığı "yokluk"tur. Yani evren yokluktan
var olmuştur. En doğru ifadesiyle "yoktan yaratılmıştır".
Big Bang teorisi evrenin yoktan yaratıldığı gerçeğini
açıkça göstermekteydi. Ancak bu teorinin kabul görmesi
için bilimsel delillerinin de bulunması gerekiyordu.
1948 yılında George Gamow, evrenin büyük bir patlama
ile oluşması durumunda, Lemaitre'nin de daha evvel belirttiği
gibi, evrende bu patlamadan arta kalan bir radyasyonun
olmasının ve bu radyasyonun evrenin her yanında eşit
miktarda bulunması gerektiğini öne sürdü.
Gamow'un bulunması gerektiğini söylediği bu kanıt kısa
sürede ortaya çıktı. 1965 yılında Arno Penzias ve Robert
Wilson adlı iki araştırmacı bu radyasyon kalıntılarını
keşfettiler. "Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu
radyasyon, yerel kökenli değil, evrenin tümüne dağılmış
bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden
eşit ölçüde alınan ısı dalgasının, Big Bang'in ilk dönemlerinden
kalma olduğu ortaya çıktı. Penzias ve Wilson, bu bulgularından
ötürü Nobel Ödülü kazandılar.
Cobe uydusu Big Bang'in
varsayılan delillerini kısa sürede buldu.
|
1989 yılına ulaşıldığında ise, Amerikan Uzay Araştırmaları
Dairesi NASA, Kozmik Fon Radyasyonu'nu araştırmak üzere
uzaya COBE uydusunu gönderdi. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen
hassas tarayıcılar da, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini
birkaç dakika içinde doğruladı.
Evrenin "Big Bang" ile yoktan var edilmiş olduğunun
bu delillerle de ortaya konması, materyalist bilim adamlarını
büyük bir şaşkınlığa uğrattı. Çünkü yıllar boyunca yaptıkları
çalışmaların, ortaya attıkları fikirlerin, dayanaksız
teorilerin birer birer yıkıldığına şahit oldular. Ünlü
ateist felsefeci Anthony Flew, bu konudaki düşüncelerini
şöyle ifade etmektedir:
İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler.
Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir
ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim,
dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat
etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Ben
hala ateizme inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında
savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf
etmeliyim.7
Evren sıfır hacme sahip
bir noktanın patlamasıyla varolmuştur. Big Bang
adı verilen bu patlama evrenin yoktan var edilmiş
olduğunu bilimsel delilleri ile ortaya koymuş
ve materyalistlerin sonsuz evren iddialarını temelinden
yıkmıştır.
|
Bu örnekte görüldüğü gibi, materyalizme körü körüne
sadakat gösteren bir insan, karşısına ne kadar çok bilimsel
delil de çıkarılsa bunu kabul etmeye yanaşmamaktadır.
Hatta bu gerçeği bizzat itiraf etse bile, materyalizme
bağlılıktan vazgeçememektedir.
Bunun yanında, kendisini Allah'ın varlığını reddetmeye
körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim adamı, bugün
evrenin sonsuz güç sahibi Allah tarafından yaratıldığını
kabul etmiş durumdadır. Örneğin Big Bang hakkındaki
çalışmaları ile tanınan Amerikalı bilim adamı William
Lane Craig, bu konuda şu açıklamayı yapar:
Gerçekte, "hiçlikten sadece hiçlik çıkar" kuralına
uygun olarak, Big Bang'in doğaüstü bir sebebi olmalıdır.
Patlama öncesindeki tekillik, her türlü zaman-mekan
kavramlarının sona erdiği sınır olduğuna göre, Big Bang'in
fiziksel bir sebebi olması imkansızdır. Aksine, Big
Bang'in nedeninin, fiziksel uzay ve zamanı tümüyle aşmış,
evrenden tamamen bağımsız ve akıl almayacak derecede
kudretli olması gerekmektedir. Dahası, bu sebep, kendi
bağımsız iradesine sahip olan bilinçli bir varlık olmalıdır...
Dolayısıyla evrenin kökeninin sebebi, evreni sırf kendi
iradesi ile belirli bir zaman önce var eden bir Yaratıcı'dır.8
Big Bang teorisinin bize gösterdiği önemli bir sonuç,
başta da belirttiğimiz gibi, İlahi bilgilerden yola
çıkan bir bilim anlayışının, evrenin sırlarını çözmekte
son derece başarılı olacağıdır. Materyalist felsefeden
yola çıkan bilim adamları ortaya "sonsuz evren" modelini
atmışlar, ama tüm çabalarına rağmen bu teoriyi ayakta
tutamamışlardır. George Lemaitre'nin dini kaynaklardan
yola çıkarak geliştirdiği Big Bang teorisi ise bilimsel
gelişmeye ışık tutmuş ve evrenin gerçek kökeninin anlaşılmasını
sağlamıştır. Ve sonuçta bilim, kendisi bir ateist olan
Flew'un itirafında söylediği gibi "dini kaynaklar tarafından
savunulan bir iddiayı ispat etmiştir".
20. yüzyılın bilim tarihine baktığımızda, benzeri bir
durumun diğer alanlarda da yaşandığını görebiliriz.
"EVRENDE TASARIM" İDDİASINI
BİLİME KAYBETTİRDİKLERİ
Materyalistler, evrenin sonsuzdan beri var olduğunu
savundukları gibi, evrende bir amaç ve tasarım olmadığını
da iddia etmişlerdir. Evrendeki tüm denge, ahenk ve
uyumun sadece tesadüflerin bir eseri olduğunu öne sürmüşlerdir.
Bu iddia da yine 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
bilim dünyasına hakim olmuş ve bilimsel çalışmalara
yön vermiştir.
Örneğin, evrende bir tasarım olmadığını gösterebilmek
amacıyla, "kaos teorisi" adlı bir varsayım ortaya atılmıştır.
Bu teori uyarınca, kaosun (karmaşanın) içinden kendi
kendine düzenlilik oluşabileceği iddia edilmiş ve bu
iddiayı destekleyebilmek için sayısız bilimsel çalışma
yapılmıştır. Matematiksel hesaplar, teorik fizik çalışmaları,
fiziksel deneyler ve kimyasal araştırmalar, hep "evrenin
bir kaosun ürünü olduğu nasıl gösterilebilir" sorusuna
cevap bulmak için sürdürülmüştür.
 |
Kompleks bir düzen gördüğümüzde bu düzenin
akıl sahibi biri tarafından sağlandığını
hemen anlarız.
|
|
|
Resimlerde görülen Albert
Einstein bulmacasının dağıtılmış parçaları
ancak akıl sahibi biri tarafından bir araya
getirilebilir. Evrende var olan çok daha
üstün niteliklere sahip ve çok daha kusursuz
sistemlerin sonsuz bir İlim ve Akla sahip
olan Allah tarafından tasarlandıkları da
kesin bir gerçektir.
|
|
Oysa yapılan her yeni araştırma, kaos ve tesadüf varsayımlarını
biraz daha geçersiz kılmış ve gerçekte evrende çok büyük
bir tasarım bulunduğunu göstermiştir. Özellikle 1960'lı
yıllardan itibaren yapılan araştırmalar, evrendeki tüm
fiziksel dengelerin insan yaşamı için çok hassas bir
biçimde ayarlandığını ortaya koymaktadır. Araştırmalar
derinleştirildikçe, evrendeki fizik, kimya ve biyoloji
kanunlarının, yer çekimi, elektromanyetizma gibi temel
kuvvetlerin, atomların ve elementlerin yapılarının tümünün,
insanın yaşamı için tam olmaları gereken şekilde düzenlendikleri
birer birer bulunmuştur. Batılı bilim adamları bugün
bu olağanüstü tasarıma "İnsani İlke" (Anthropic Principle)
adını vermektedir. Bu ilke, evrendeki her ayrıntının,
insan yaşamını gözeten bir amaçla tasarlandığını destekler
mahiyettedir.
Bu sonuçla birlikte, materyalist felsefenin bilim dünyasına
empoze ettiği "evren, içinde hiçbir amaç ve anlam olmayan
bir maddeler yığınıdır, tesadüflerle işler" şeklindeki
anlatımın, gerçekte bilime aykırı bir masal olduğu ortaya
çıkmıştır. Ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Nature's
Destiny: How the Laws of Biology Reveal Purpose in the
Universe (Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki
Amacı Nasıl Gösteriyor) adlı kitabında bu konuda şu
yorumu yapar:
20. yüzyıl astronomisi içinde ortaya çıkan yeni tablo,
geçtiğimiz dört asır içinde bilimsel çevrelerde yaygın
kabul gören bir varsayıma karşı ciddi bir baş kaldırı
oluşturmaktadır. Bu varsayım, yaşamın evren içinde ortaya
çıkmış tesadüfi ve önemsiz bir kavram olduğu düşüncesidir...
Modern kozmoloji ve fizik tarafından ortaya konan deliller,
aslında 17. yüzyıldaki doğal teoloji savunucularının
aradıkları, ama o dönemdeki bilim düzeyi içinde bulamadıkları
delillerdir.9
Irkçı ideolojinin 2. Dünya
Savaşı'nı ateşleyerek insanlığı felakete sürüklemesii
gibi, materyalist ideoloji de bir hiç uğruna bilim
dünyasını karanlığa sürüklemiştir.
|
Bu alıntıda sözü edilen "doğal teoloji savunucuları",
17. ve 18. yüzyıllarda yaşayan ve bilimsel delillere
dayanarak ateizmi geçersiz kılmayı ve Allah'ın varlığını
ispatlamayı hedeflemiş dindar bilim adamlarıdır. Ancak,
yine üstteki alıntıda belirtildiği gibi, o dönemde bilim
düzeyinin zayıf oluşu, bu bilim adamlarının açıkladıkları
gerçeklerin yeterince delillendirilememesine neden olmuş
ve aynı ilkel bilim düzeyinden güç bulan materyalizm
19. yüzyılda bilim dünyasında hakim hale gelmiştir.
Oysa 20. yüzyıl bilimi bu süreci tersine çevirmiş ve
evrenin Allah tarafından yaratıldığını ispatlayan açık
deliller ortaya koymuş bulunmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise, "evrende
bir amaç ve tasarım yoktur" şeklindeki materyalist hurafenin
bilim dünyasına kaybettirmiş olduğu zamandır. Bu hurafeyi
destekleyebilmek için ortaya atılmış olan tüm teoriler,
formüller, teorik fizik çalışmaları, matematiksel denklemler
vs., hepsi boşa harcanmış birer çabadır. Aynen ırkçı
ideolojinin 2. Dünya Savaşı'nı ateşleyerek insanlığı
felakete sürükleyişi gibi, materyalist ideoloji de bir
hiç uğruna bilim dünyasını karanlığa sürüklemiştir.
Oysa eğer bilim dünyası materyalizm yanılgısı yerine,
evrenin Allah tarafından yaratılmış olduğu gerçeğini
temel almış olsa, bilimsel araştırmalar da bu gerçeğe
göre yürütülmüş olacaktı.
EVRİM TEORİSİ'Nİ KANITLAMA YÖNÜNDEKİ
UMUTSUZ ÇABALARIN
BİLİME KAYBETTİRDİKLERİ
Bilimin yanlış temeller üzerine oturtulmasının en somut
örneğini, Darwin'in evrim teorisinde görmek mümkündür.
140 yıl öncesinde bilim dünyasının gündemine giren bu
teori, gerçekte tüm bilim tarihinin en büyük yanılgısını
oluşturmaktadır.
Evrim teorisi, canlılığın tesadüfler sonucunda bazı
cansız maddelerin biraraya gelmeleriyle oluştuğunu iddia
eder. Aynı iddiaya göre, tesadüfen oluşan bu canlılar
yine tesadüfler sonucu evrimleşerek başka canlılara
dönüşmüşlerdir. Bu senaryonun ispatlanması için bir
buçuk asırdır çok büyük bir çaba harcanmakta, ama bilimsel
deliller hep teorinin aleyhinde çıkmaktadır. Aksine,
bulunan bütün deliller evrimin asla gerçekleşmediğini,
canlıların birbirine aşamalı dönüşümünün söz konusu
olmadığını, tüm canlı türlerinin ayrı ayrı ve oldukları
şekilde yaratıldıklarını göstermektedir.
Yine de evrimciler, tüm bu açık delillere rağmen, evrimi
ispatlamak için sayısız araştırma ve deneyler yapmakta,
sadece safsatalardan ve aldatmacalardan ibaret ciltlerce
kitap yazmakta, enstitüler kurup, konferanslar verip,
televizyon programları hazırlamaktadırlar. Gerçek olmayan
bir iddia için binlerce bilim adamının, hesapsız paranın
ve imkanın heba edilmesi insanlık için çok önemli bir
kayıptır. Tüm bu zarar yerine eğer bu imkanlar yerinde
kullanılmış olsaydı, bugüne kadar bilimde çok faydalı
konularda, çok önemli adımlar atılmış, kesin sonuçlar
elde edilmiş olabilirdi.
Bazı bilim adamları ya da düşünürler, evrimin ne denli
büyük bir yanılgı olduğunu görmektedirler. Örneğin Amerikalı
felsefeci Malcolm Muggeridge, bu konuda şöyle der:
Ben kendim, evrim teorisinin, geleceğin tarih kitaplarındaki
en büyük alay konularından biri olacağına ikna oldum.
Gelecek kuşaklar, bu kadar dayanaksız ve belirsiz bir
hipotezin inanılmaz bir saflıkla kabul edilmesini hayretle
karşılayacaktır.10
İskandinav bilim adamı Søren Løvtrup ise Darwinism:
The Refutation of a Myth (Darwinizm: Bir Efsanenin Çürütülüşü)
adlı kitabında şöyle demektedir:
Sanırım herkes, tüm bir bilim dalının yanlış bir teoriye
bağımlı hale gelmesinin çok büyük bir şanssızlık olacağını
kabul edecektir. Ancak biyolojide yaşanan şey tam da
budur: Uzun bir zamandır insanlar evrimsel konuları
Darwinistik kavramlarla tartışıyor, "adaptasyon", "seleksiyon
basıncı" ya da "doğal seleksiyon" gibi kavramlarla.
Sonra da bu tartışmalarla doğal olayların açıklanmasına
katkıda bulunduklarını sanıyorlar. Ama gerçekte hiçbir
katkı sağlamıyorlar... İnanıyorum ki, Darwinizm efsanesi
bir gün bilim tarihindeki en büyük aldanış olarak tanımlanacaktır.11
Bazı evrimci bilim adamları bile, savunmakta oldukları
teorinin gerçeklerle uyuşmadığını hissetmekte ve bu
durum karşısında büyük rahatsızlık duymaktadırlar. Örneğin
evrimci bilim adamı Paul R. Ehrlich, Science dergisindeki
bir röportajında "günümüzde evrim teorisini bir dogma
olarak ölümsüzleştirmek, gözlemlenen dünya hakkında
daha doyurucu açıklamalar yapılmasını engelleyecektir"12
diyerek, evrim teorisine olan körü körüne bağlılığın,
bilime verdiği zararı dolaylı yoldandan da olsa kabul
etmektedir.
Şimdi evrim teorisinin bilime aykırı olan iddialarının
desteklenmesi uğruna yapılan ve gerçekte bilime sadece
zaman ve imkan kaybettiren çırpınışları inceleyelim.
"CANSIZ MADDE HAYAT OLUŞTURABİLİR"
İDDİASININ BİLİME KAYBETTİRDİKLERİ
Canlılığın kaynağı nedir? Bir kuşu ya da zürafayı,
taştan, sudan, topraktan, kısacası cansız maddeden ne
ayırmaktadır?
Bu sorunun cevabı tarihin eski dönemlerinden bu yana
merak edilmiştir. Bu konuda ortaya çıkan görüşler ise,
iki farklı temelde toplanır. Birinci görüş, canlılar
ile cansız madde arasında çok ince bir sınır olduğu,
bu sınırın kolaylıkla delinebildiği ve cansız maddenin
kendi kendine canlanabileceği yönündedir. Bu görüşe
bilimsel dilde "abiogenesis" adı verilir.
İkinci görüş ise, canlılık ile cansız madde arasında
büyük ve aşılmaz bir sınır olduğunu kabul eder. Cansız
maddenin, kendi kendine canlanması imkansızdır ve her
canlı, ancak bir başka canlıdan kaynak bularak doğar.
"Hayat hayattan gelir" cümlesiyle özetlenen bu görüş,
"biogenesis" olarak anılır.
İlginç olan, "abiogenesis" fikrinin materyalist felsefeyle,
"biogenesis" fikrinin ise dini kaynaklarla olan bağlantısıdır.
Materyalist felsefe, en baştan beri hep cansız maddenin
canlanabileceğini savunmuştur. Eski Yunan'daki düşünürler,
basit canlıların cansız maddenin içinden sürekli olarak
doğduklarına inanmıştır.

Ortaçağ’ın sahip olduğu
bilim anlayışına göre cansız maddelerden canlıların
oluşabilecekleri zannediliyordu. Örneğin açıkta
kalan etlerin üzerinde oluşan kurtların kendi
kendilerine meydana geldikleri sanılıyordu. Ancak
önce F. Redi’nin ve daha sonra L. Pasteur’ün buluşları
bu yanlış inancı yıktı.
|
Buna karşılık, İlahi kaynaklar da maddeye hayat verecek
olanın, sadece Allah'ın yaratışı olduğunu bildirir.
Kuran'daki ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz
Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden
çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?
(Enam Suresi, 95)
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur.
Diriltir ve öldürür. O, herşeye güç yetirendir. (Hadid
Suresi, 2)
İnsanların doğa hakkındaki bilgilerinin çok sınırlı
olduğu Ortaçağ'da, bazı yanlış gözlemler sonucunda "abiogenesis"
inancı yaygınlık kazanmıştı. Açıkta kalan etlerin kurtlandığını
gören insanlar, kurtların etin üzerinde "kendiliğinden"
oluştuğunu sanmıştı. Ambarlarda üreyen farelerin de,
buğday yığınlarının içinden kendi kendilerine oluştuğu
zannediliyordu. "Spontane jenerasyon" olarak da bilinen
bu inanış, 17. yüzyıla kadar yaygın bir kabul gördü.
Ancak iki önemli bilim adamının
yürüttüğü deneyler, spontane jenerasyon inancını yıktı.
Bunların ilki, Francisco Redi idi. Redi, 1668 yılında
düzenlediği deneylerle, etlerin üzerinde oluşan kurtların
kendi kendine oluşmadığını, sineklerin getirip bıraktığı
yumurtalardan çıktığını ispatladı. Bu durum karşısında
"abiogenesis" fikrinin savunucuları geri adım attılar
ve kurt ya da kurbağa gibi daha büyük canlıların değil
de, gözle görülmeyen mikropların cansız maddelerden
doğduğunu iddia ettiler. Tartışma iki yüz yıl kadar
daha devam etti. Sonunda Fransız biyolog Louis Pasteur,
yaptığı bir dizi deneyle, mikropların da cansız maddeden
oluşmasının imkansız olduğunu ispatladı. Pasteur, vardığı
sonucu şöyle özetliyordu:
Madde kendi kendini organize edebilir mi?... Hayır,
bugün eldeki bilgiler, mikroskobik canlıların dahi dünyaya
kendilerine benzer canlı ataları olmadan gelemeyeceklerini
göstermektedir.13
Redi ve Pasteur'ün önemli bir özellikleri vardı: Her
iki bilim adamı da Allah'ın varlığına ve tüm canlılığın
O'nun tarafından yaratıldığına inanıyordu. Abiogenesis
düşüncesinin saçmalığını fark etmelerinde bu inancın
büyük rolü vardı. Materyalist felsefeden etkilenen bilim
adamları (örneğin Darwin, Haeckel gibi evrimciler) abiogenesis
fikrini ısrarla savunurken, bu bilim adamları bilime
doğru bir temelle yaklaştıkları için, "biogenesis" gerçeğini
fark ettiler.
Ancak evrimciler bu açık gerçeğe karşı direnmeye devam
ettiler. Materyalist felsefeye olan körü körüne bağlılık,
onları bir asır sürecek umutsuz bir çabanın içine soktu.
Alexander Oparin ve J. B. Haldane adlı iki materyalist
bilim adamı, "kimyasal evrim" kavramını ortaya attılar.
Oparin ve Haldane'e göre, abiogenesis kısa zaman içinde
gerçekleşmiyordu, ancak uzun bir zaman dilimi bunu sağlayabilirdi.
Gerçekte başta Termodinamiğin İkinci Kanunu olmak üzere
temel bazı bilimsel yasalara aykırı olan bu iddia, bilim
dünyasına zaman kaybettirecek yeni bir çıkmaz sokak
haline geldi.
Bu yüzyıl boyunca sayısız bilim adamı, kimyasal evrim
iddiasını destekleyecek deneyler düzenlemeye ya da yeni
teorilerle bu iddiayı desteklemeye çabaladı. Dev laboratuvarlar,
büyük enstitüler, üniversite kampüsleri bu iddiayı desteklemek
için seferber edildi. Ama tüm bu uğraşlar başarısızlıkla
sonuçlandı. Ünlü evrimci ve Johannes Gutenberg Üniversitesi
Biyokimya Enstitüsü Başkanı Prof. Klaus Dose, cansız
maddelerin canlılığı oluşturduğunu ispatlamak için yapılan
tüm çalışmaların hiçbir sonuç getirmediğini şöyle itiraf
eder:
Kimyasal ve moleküler evrim alanlarında, yaşamın kökeni
konusunda otuz yılı aşkın bir süredir yürütülen tüm
deneyler, yaşamın kökeni sorununa cevap bulmaktansa,
sorunun ne kadar büyük olduğunun kavranmasına neden
oldu. Şu anda bu konudaki bütün teoriler ve deneyler
ya bir çıkmaz sokak içinde bitiyor ya da bilgisizlik
itiraflarıyla sonuçlanıyor.14
Eğer bilim dünyası, materyalist bir hurafe olan "abiogenesis"
düşüncesine saplanmasaydı, "kimyasal evrim" adı altında
yürütülen tüm bu amaçsız çabalar belki çok daha verimli
çalışmalara yönlendirilebilirdi. Bilim dünyası, canlılığın
Allah tarafından yaratıldığı ve can verme gücüne sadece
O'nun sahip olduğunu bilerek hareket etseydi, tüm bu
zaman, para ve insan israfı engellenebilirdi. Bu durumda
bilim, Eski Yunan efsanelerini ispatlamaya çalışmak
yerine, insanlığa yarar sağlayacak yeni buluş ve araştırmalara
kanalize olurdu.
Bugün bilim dünyası, cansız maddelerin tesadüfen gelişen
olaylar sonucunda, kendi kendilerini düzenleyip, diğer
cansız maddelerle bir araya gelip, kusursuz ve son derece
karmaşık olan bir hücreyi meydana getiremeyeceğini göstermiştir.
Aynı şekilde çevremizde gördüğümüz milyonlarca canlı
türünün, evrimcilerin iddia ettikleri gibi tesadüfen
bir araya gelen hücrelerden oluşamayacağı da anlaşılmaktadır.
Açıktır ki bir gül, bir tavuskuşu, bir kaplan, bir karınca
kısacası hiçbir canlı, şuursuz atomların bir araya gelerek
oluşturduğu bilinçsiz hücrelerin iradesiyle var olmamıştır.
|
Bugün bilim dünyası, cansız
maddelerin tesadüfen gelişen olaylar sonucunda,
kendi kendilerini düzenleyip, diğer cansız
maddelerle bir araya gelip, kusursuz ve
son derece karmaşık olan bir canlıyı meydana
getiremeyeceğinin göstermiştir. Tüm varlıkları
yaratan ve can verme gücüne sahip olan yalnızca
Allah’tır.
|
|
Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapan bir bilim
adamı da, yine şuursuz atomların karar almasıyla ortaya
çıkan bir varlık değildir. Şuursuz atomların son derece
şuurlu bir insan meydana getirmesi olanaksızdır.
Nitekim Kuran'da canlılığın bir "hiçlikken" Allah tarafından
yaratıldığı, canı verenin Allah olduğu, O'ndan başka
hiçbir varlığın "can verme" gücüne sahip olmadığı bundan
binlerce yıl önce bildirilmiştir. Eğer bilim, Allah'ın
insanlara bildirdiği bu gerçekleri takip etmiş olsaydı,
bu kadar uzun bir süre, evrimciler tarafından sonuç
çıkmayacak bir araştırma ile "oyalanarak" vakit kaybetmezdi.
"TÜRLERİN EVRİMİ" İDDİAINI
KANITLAMA ÇABALARININ
BİLİME KAYBETTİRDİKLERİ
Yeryüzünde milyonlarca canlı türü vardır
ve bu canlı türleri birbirlerinden birçok açıdan farklıdır.
Örneğin atlar, kuşlar, yılanlar, kelebekler, balıklar,
kediler, yarasalar, solucanlar, karıncalar, filler,
sivrisinekler, arılar, yunuslar, denizyıldızları, denizanaları,
develer... Bu canlıların her birinin fiziksel özellikleri,
yaşadıkları ortamlar, avlanma teknikleri, savunma taktikleri,
beslenme alışkanlıkları, üremeleri, kısacası sahip oldukları
her türlü özellikleri birbirinden büyük farklılıklar
gösterir.
Peki bu canlılar nasıl var olmuştur?
Bu soru üzerinde aklını kullanarak düşünen herkes,
tüm canlıların kusursuzca tasarlanmış olduğunu, yani
yaratıldıklarını görecektir. Her tasarım, kendisini
var eden bilinçli bir tasarımcının varlığını ispatlar.
Canlılar da, evrendeki diğer tüm tasarım örnekleri gibi,
Allah'ın varlığını ispatlamaktadır.
Nitekim bu gerçek bizlere din yoluyla da bildirilmiştir.
Kuran'da bizlere canlıların nasıl var oldukları açıklanır:
Tüm canlı türleri Allah tarafından ayrı ayrı yaratılmışlardır.
Allah, benzersiz yaratması ve sonsuz ilmi ile her bir
canlıya çok farklı özellikler vermiş ve insanlara sonsuz
gücünü, aklını ve ilmini tanıtmıştır. Canlıların yaratılışı
ile ilgili ayetlerden birkaçı şöyledir:
Göklerin ve yerin yaratılması
ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O'nun ayetlerindendir.
Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya güç
yetirendir. (Şura Suresi, 29)
Allah, her canlıyı sudan yarattı.
İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki
ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde
yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz
Allah, herşeye güç yetirendir. (Nur Suresi, 45)
O, gökleri dayanak olmaksızın
yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya
uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan
türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle
orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik. Bu,
Allah'ın yaratmasıdır. Şu halde, O'nun dışında olanların
yarattıklarını bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkca
bir sapıklık içindedirler. (Lokman Suresi, 10-11)
|
Şüphesiz,
müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır.
Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda
kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.
(Casiye Suresi, 3-4)
Allah,
her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi
karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde
yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir.
Allah, dilediğinin yaratır. Hiç şüphesiz Allah,
herşeye güç yetirendir.
(Nur Suresi, 45)
|
Carl Linneaus
|
Bu yaratılış gerçeği, biyoloji, anatomi,
paleontoloji gibi bilim dallarının kuruluşunda bilim adamlarına
öncülük etmişti. Canlıları ilk kez bir sınıflama içinde
inceleyen ve "sistematiğin kurucusu" olarak bilinen Carl
Linneaus; fosil biliminin ve karşılaştırmalı anatominin
kurucusu olan Georges Cuvier; kalıtım kanunlarını ilk
kez keşfederek genetik bilimini kuran Gregor Mendel ya
da "19. yüzyıl Amerikası'nın en büyük biyoloğu" sayılan
Louis Agassiz gibi büyük bilim adamları, tüm canlı türlerinin
Allah tarafından yaratıldığını bilerek bilim yapmışlardı.
Tüm canlıların
Allah tarafından yaratıldıklarına iman eden Carl
Linneaus canlıları ilk kez bir sınıflama içinde
incelemiş ve sistematiğin kurucusu olmuştur.
|
Ancak Charles Darwin'in ortaya attığı evrim teorisinin
kabul edilmesiyle birlikte, bilim dünyası "türlerin
birbirlerinden evrimleştiklerini ispatlamak" gibi bir
çaba içine sokuldu. Bu çaba bilim adamlarını birçok
sonuçsuz araştırmaya yöneltti. Dünyanın dört bir yanında
yapılan fosil kazılarıyla, gerçekte hiçbir zaman yaşamamış
olan ara form fosilleri arandı. Dahası, türlerin nasıl
olup da birbirlerine evrimleşmiş olabilecekleri konusunda
hayali senaryolar üretildi. Bu senaryolar, bilim dergilerinde
yer işgal etti, okullarda gençlere ders olarak öğretildi.
Evrimcilerin bilimi ne derece boş hayallere alet ettiklerinin
daha iyi anlaşılması için bu evrimci senaryolardan birkaç
örnek vermek daha açıklayıcı olabilir. Örneğin evrimci
bir kaynakta sürüngenlerin memelilere dönüşümü ile ilgili
olarak şöyle bir hikaye anlatılmaktadır:
Soğuk bölgelerde yaşayan bazı sürüngenler, vücutlarını
ısıtacak bir yöntem geliştirdiler... Pulları giderek
daha sivri hale geldi ve sonunda tüylere evrimleşti.
Bu arada gerçekleşen bir diğer adaptasyon ise terlemenin
gelişmesi oldu; bu, canlıya gerektiğinde suyun buharlaşması
sayesinde vücudunu soğutma imkanı veriyordu. Bu arada
beklenmedik bir biçimde, bazı yavrular beslenmek için
annelerinin vücudunda oluşan teri yalamaya başladılar.
Bazı ter bezleri bu nedenle giderek daha zengin bir
salgı salgılamaya başladılar ve bu salgı sonunda süt
haline dönüştü. Bu sayede bu ilk memelilerin yavruları
hayata daha iyi bir başlangıç yaptılar.15
Bu evrimci kaynağın iddiasının doğruluğunun kanıtlanması
için terin süte, pulun tüye dönüşmesi gibi "imkansız"
olayların da bilimsel olarak ispatlanması gerekmiş ve
binlerce bilim adamı bu kez de bu hikayenin peşinde
oyalanmıştır. Oysa bu dönüşümlerin her biri imkansızdır.
Öncelikle bir bebeğin ihtiyacı olan herşeyi içeren anne
sütünün, yukarıdaki iddiadaki gibi "terin" evrimleşmesiyle
oluşması mümkün değildir. Çünkü anne sütü bebeğin ihtiyacına
göre özel olarak ayarlanmış, her aşamada belirli bir
planlamaya göre düzenlenen bir maddedir. Bir bebeğin
ihtiyacı olan her türlü madde, tam olması gerektiği
zamanda anne sütünde yer alır. Örneğin bebeğin potasyuma
ihtiyacı olduğu gün, anne sütünün de yoğun potasyum
içerdiği gündür. Bu ayarlama, bebeğin gelişimine göre
ihtiyaç duyduğu diğer tüm maddeler için de geçerlidir.
Açıktır ki, böyle mucizevi bir besin maddesinin şuursuz
tesadüflerle oluşması imkansızdır.
   
Sürüngenlerin
evrimleşerek kuşlara dönüştükleri iddiası kesinlikle
bilimle çelişmektedir. Bunun delillerinden biri
sürüngen pulları ile kuş tüylerinin yapıları arasındaki
önemli farklılıklardır.
|
Aynı şekilde yukarıdaki iddianın bir diğer parçası
olan "sürüngen pullarının memeli tüylerine evrimleşmesi"
hikayesi de bilimsel verilerle açık bir çelişki içindedir.
Pullar ve tüyler birbirinden tamamen farklı iki yapıdır:
1- Tüyler foliküler yapılardır, yani bir tüpün içinde
büyürler. Pullar ise derinin içindeki katmanlardır.
Ayrıca pulların gelişme, büyüme ve dökülme aşamaları
bir tüyünkinden tamamen farklıdır, bu yönleriyle birbirlerine
kesinlikle benzemezler.
2- Hiçbir şekilde tüylerin pullardan evrimleştiğine
dair bilimsel bir kanıt mevcut değildir. Evrimcilerin
bu iddialarıyla ilgili fosil kayıtları olmadığı gibi,
ileri sürebilecekleri mantıklı bir mekanizma da yoktur.
Kuş tüyleri, sürüngen
pullarından tamamen farklı yapılara sahiptirler
ve kuşların uçabilmelerini sağlayan son derece
karmaşık özelliklerle donatılmıştır.
|
Sürüngenlerin memelilere nasıl dönüştüğü ile ilgili
olarak ortaya atılan tek bilim dışı "hikaye" bu da değildir.
Her evrimcinin kendine ait bir "hikayesi" bulunmaktadır.
Benzer şekilde dinozorların kuşlara evrimleştikleri
konusunda da birçok hayali senaryo üretilmiştir. Bu
senaryolardan bir tanesi, dinozorların sinekleri kovalarken
uçmaya başladıklarını varsayar. Bir diğeri ise dinozorların
ağaçtan ağaca atlarken kanatlandıklarını öne sürer.
 Alan Feduccia
|
Her evrimcinin hayal gücü doğrultusunda uydurduğu bu
senaryoların "ispatlanması" görevi ise bilime düşmektedir.
Ve sayısız bilim adamı bugüne kadar dinozorların koşarken
veya daldan dala atlarken nasıl uçmuş olabileceğini
araştırmış, pulların kuş tüyüne nasıl dönüştüğünü gösterebilmek
için yıllarını harcamıştır. Ünlü evrimci ve kuşbilimci
Alan Feduccia da yıllarını bu konuda boş yere harcamış
olan evrimci bilim adamlarından biridir. 25 yılını dinozorlarla
kuşlar arasında bağlantı olup olmadığını inceleyerek
geçiren Feduccia çalışmalarının sonucunda şöyle bir
itirafta bulunur:
25 sene boyunca kuşların kafataslarını inceledim ve
dinozorlarla aralarında hiçbir benzerlik görmüyorum.
Kuşların dört ayaklılardan evrimleştiği teorisi paleontoloji
alanında 20. yüzyılın en büyük utancı olacaktır.16
Evrimci senaryolar bunlarla da sınırlı kalmaz. Evrimci
paleontolog Dr. Colin Patterson'un da itiraf ettiği
gibi,"Hayatın doğası hakkında her biri birbirinden hayali
bir sürü kötü hikaye vardır."17
Evrimciler balina, yunus gibi deniz memelilerinin de,
denize girmekten hoşlanan ayıların evrimleşmesiyle meydana
geldiği gibi fantastik bir fikir ortaya atmışlardır.
Bu senaryoya temel bulabilmek için de, yarı ayı-yarı
balina canlılar hakkında teoriler üretmiş, "yürüyen
balina"lar hakkında hikayeler yazmışlardır.
 Evrimciler, sinek
kovalayan dinozorların ön ayaklarının kanatlara
dönüştüğünü iddia ederler. Böylesine hayali, hatta
gülünç teoriler üretmekten çekinmezler.
|
Elbette evrimciler diledikleri gibi hayal kurabilir
ve diledikleri senaryolara inanabilirler. Ama sorun,
bu senaryoları sözde ispatlama uğruna bilimin imkanlarını
ve zamanını harcamalarıdır. Bir başka ünlü evrimci bilim
adamı olan Pierre Paul Grasse'nin evrim senaryoları
konusunda belirttiği gibi "Hayal kurmayı yasaklayan
bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir."18
Bilim, Darwinizm gibi temelde yanlış olan varsayımlara
oturtulmaya çalışıldığı sürece, bu gibi masalların peşinde
umutsuzca koşmaya devam edecektir. Oysa eğer yaratılış
gerçeği kabul edilmiş olsa, bilimin önünü tıkayan tüm
bu boşuna çabalar ortadan kalkacaktır. Başta da belirttiğimiz
gibi, her canlı türü Allah tarafından ayrı ayrı yaratılmıştır.
Her birinin fiziksel özellikleri, beslenme alışkanlıkları,
avlanma teknikleri, savunma taktikleri, yavrularını
yetiştirmeleri vs. birbiriyle kusursuz bir uyum göstermektedir.
Bu uyumun tesadüfen nasıl oluştuğunu araştırmak son
derece yersizdir. Çünkü bu kusursuzluk tesadüfen oluşamaz,
ancak üstün bir Yaratıcı olan Rabbimizin gücü ve denetimi
ile var olabilir. Dolayısıyla hayal gücünün ürünü olan
hikayeler üretmek yerine var olan sistemleri araştırmak,
bu sistemlerdeki özellikleri ortaya çıkarmak bilime
çok büyük katkılar sağlayacaktır. Herşeyden önemlisi
ise bu yöndeki araştırmaların, insanı ve tüm evreni
yoktan yaratan üstün güç sahibi Allah'ı daha iyi tanımamıza
aracı olduğudur.
MUTASYON ÇIKMAZI
Evrim teorisinin bilimi oyalayan iddialarından bir
diğeri, "yararlı mutasyonlar" için yapılan umutsuz arayış
olmuştur. 19 Neo-Darwinizm,
"evrim mekanizması" olarak iki kavram öne sürer ve bunların
biri mutasyonlardır. Bu nedenle, mutasyonların canlılar
üzerinde yararlı etkiler oluşturabileceğini ispatlamak,
evrim teorisi açısından zorunludur. Ancak mutasyonlar
daima zararlıdır ve hiçbir zaman evrimleştirici bir
etkilerinin olduğu gözlemlenmemiştir.

Meyve sinekleri
üzerinde onyıllardır yapılan mutasyon çalışmalarında
bir tane bile yararlı mutasyona rastlanmamıştır.
Bu, bilimin evrime yol açan yararlı mutasyonları
arama konusundaki umutsuz çabalarından sadece
bir tanesidir.
|
Evrimciler ise ısrarla yapay mutasyon örnekleri oluşturmuş
ve yararlı mutasyon gözlemleyebilmek için on yıllar
süren bir çaba içine girmişlerdir. Örneğin meyve sinekleri
üzerinde neredeyse sayısız mutasyon deneyi yapılmış
ve hep "genetik bilgiyi geliştiren mutasyon" umulmuştur.
Varılan sonuç ise tam bir fiyaskodur. Evrimci bilim
adamı Michael Pitman yıllardır süren ve hiçbir sonuç
getirmeyen bu mutasyon denemeleri için şöyle demektedir:
Yandaki resimde
görülen fiziksel bozukluk mutasyonların zararlı
etkilerine bir örnektir.
Rasgele meydana gelen mutasyonlar kusursuz bir
yapıya sadece zarar verebilirler.
|
Sayısız genetikçi meyve sineklerini nesiller boyunca
sayısız mutasyonlara maruz bıraktılar. Peki sonuçta
insan yapımı bir evrim mi ortaya çıktı? Maalesef hayır.
Genetikçilerin yarattıkları canavarlardan sadece pek
azı beslendikleri şişelerin dışında yaşamlarını sürdürebildiler.
Pratikte mutasyona uğratılmış olan tüm sinekler ya öldüler,
ya sakat kaldılar ya da kısır oldular.20
Ünlü evrimci Gordon Taylor ise mutasyon deneyleri ile
50 yıl boyunca vakit kaybedildiğini şöyle ifade etmiştir:
Elli yıldan beri sinekler üzerinde binlerce deney yapıldı
ama kesinlikle yeni bir türün oluştuğu görülmedi....Hatta
tek bir enzim bile oluşamadı.21
Evrimcilerin diğer bilimsel konulardaki iddialarına
bakıldığında da durum değişmemektedir. Evrimciler, Darwinizm'i
her türlü bilimsel bulguya rağmen savunmakta, sonra
bir de bunu "bilimsel sabır" gibi kılıflarla örtmeye
çalışmaktadır. Oysa gösterdikleri şey, bilimsel sabır
değil, bilime karşı inattır.
FOSİL ÇIKMAZI
Evrim teorisinin bilime kaybettirdiği zamanın bir diğer
örneği, paleontolojinin (fosil bilimi) bu teoriyi ispatlamak
adına çıkmaz bir sokak içine sokulmuş olmasıdır. Elbette
dünya üzerindeki yaşamın tarihini öğrenebilmek için
paleontolojik araştırmalara gerek vardır. Ancak evrim
teorisinin yanlış öngörüleri, fosil araştırmalarını
olumsuz yönde etkilemekte ve bilim adamlarını yanlış
yönlendirmektedir. Özellikle "insanın kökeni" konusunu
araştıran paleontologlar, tam bir çıkmaz içindedir.
Hayali yarı maymun-yarı insan canlıları bulmak için
yaptıkları tüm araştırmalar boşa gitmektedir.
Yıllardır evrime paleontoloji alanında delil
bulmaya çalışan, tüm hayatlarını bu uğurda harcayan
bilim adamlarından Richard Leakey ve Alan Walker.
Her iki ünlü evrimci de bugüne kadar aradıklarını
bulamadılar.
|
Ayrıca belirtmek gerekir ki, fosil araştırmaları çok
zor koşullarda ve büyük maliyetlerle yapılmaktadır.
Genellikle Afrika vadileri gibi alanlarda, onlarca kişiden
oluşan araştırma ekiplerinin aylarca yaşayabilecekleri
kampların kurulması, bu zor koşullarda, kızgın güneşin
altında milyar dolarlarla ifade edilen maliyetlerle
yapılan çalışmalar son 1.5 asırdır hiçbir sonuç vermemiştir.
Ünlü evrimci fosil araştırmacısı Richard Leakey ve ünlü
bilim yazarı Roger Lewin bu sonuçsuz çalışmalar hakkında
şu itirafı yaparlar:
Afrika'nın vadilerinde, kızgın güneşin
altında milyonlarca dolar para harcanarak yapılan
"evrime delil bulma kazıları" hep sonuçsuz kalmış
ve tüm çabalar boşa gitmiştir. Bu çabalarını boşa
çıkarmak istemeyen evrimciler ise çareyi "sahtekarlık"
yapmakta bulmuşlardır.
|
Ne yazık ki, insanın evrimi yolu bize çok az ve zayıf
ipuçları veriyor: Taştan aletler, kafatası parçaları,
bir bacak kemiği parçası, yarım bir çene kemiği, nadiren
bütün bir kafatası ve tabii çok sayıda diş... Bir zamanlar
atalarımızın yaşadığı, şimdi derinlerde gömülü tortullarda
bulabildiklerimiz işte bunlar... Eğer birileri, örneğin
beş ila bir milyon yıl önce yaşamış atalarımızın şimdiye
kadar bulunan bütün fosil kalıntılarını bir odaya toplamaya
girişseydi, hepsini sergilemek için sadece birkaç büyük
masa yeterdi. Bundan da kötüsü, 15 ila 6 milyon yıl
önce yaşamış hominidlere ait fosil buluntularını yerleştirmek
için, çok da büyük olmayan bir ayakkabı kutusu yeterli
olacaktır.22
Tüm bunlar "bilimsellik" kılıfı kullanılarak yapılan
zaman, bilgi, emek, para ve imkan israfıdır. Tüm dünyada
binlerce üniversite, bilimsel kuruluş ve organizasyon,
milyonlarca bilim adamı, öğretmenler ve öğrenciler,
laboratuvarlar, teknik eleman ve teknik aletler ve daha
saymakla bitmeyecek kadar çok imkan, gerçek dışı bir
iddianın ispatlanması uğruna seferber edilmiş durumdadır.
Ancak ortaya hiçbir sonuç çıkmamakta, ele geçen yeni
bulgular evrim iddiasının yanlışlığını daha açık olarak
göstermektedir. Evrimci bilim adamı S. J. Jones, Nature
dergisine yazdığı bir makalede, paleoantropolojinin,
yani insanın kökeni hakkındaki fosil araştırmalarının
içine girmiş olduğu çıkmaz sokağı şöyle özetler:
Paleoantropologlar, fosil kayıtlarının azlığına gösterdikleri
öfkenin üzerini kapatmaya çalışıyorlar. Paleoantropoloji
hala, sadece bir fikir ileriye sürerek ünlü olunabilecek
tek bilim dalı olmalı. Paleoantropolojide bir fikrin
onay görmesi kimin daha yüksek sesle bağırdığına bağlı.23
"BOŞA UĞRAŞ" VERDİĞİNİ BİLMENİN
EVRİMCİ VE ATEİST
BİLİM ADAMLARI ÜZERİNDE OLUŞTURDUĞU OLUMSUZ ETKİLER
Aslında gerçek olmayan ve sonuç getirmeyen bir iddia
uğruna araştırma ve çalışma yapmak, evrimci bilim adamları
için de son derece yıpratıcıdır. Bütün hayatlarını adadıkları
araştırmaların sonuçsuz olduğunu, hiçbir fayda getirmediğini
anladıklarında büyük bir hayal kırıklığı yaşarlar. Çünkü
bilimsel araştırmalar yapmak büyük bir özveri ve disiplin
gerektirmektedir. Yıllarca bir laboratuvarda sonucunu
alamayacağını bildiği bir konuda deney veya gözlemler
yapmak, ve sonunda ispatlamak istedikleri iddianın tam
aksinde bulgulara varmak, elbette ki bu bilim adamlarını
son derece olumsuz yönde etkilemektedir.
Ünlü
Amerikalı biyokimyacı Michael Behe, Darwinizm'in bilimsel
geçersizliğini konu edinen Darwin's Black Box: The Biochemical
Challenge to Evolution (Darwin'in Kara Kutusu: Evrime
Karşı Biyokimyasal Reddiye) başlıklı kitabında, canlı
hücresinde ortaya çıkan "tasarım" gerçeği karşısında
evrimci bilim adamlarının yaşadıkları psikolojiyi şöyle
anlatır:
Son kırk yıl içinde, modern biyokimya hücrenin sırlarının
önemli bir bölümünü ortaya çıkardı. Bunun için harcanan
emek ise gerçekten çok büyüktü. Onbinlerce insan, bu
sırları bulmak için yaşamlarını laboratuvarlardaki uzun
çalışmalara adadılar... Hücreyi araştırmak için gerçekleştirilen
tüm bu çabalar, çok açık bir biçimde, bağıra bağıra,
tek bir sonucu veriyordu: "Dizayn!" Bu sonuç o denli
belirgindi ki, bilim tarihindeki en önemli buluşlardan
biri olarak görülmeliydi... Bu zafer, onbinlerce insanın
"Eureka" çığlıklarıyla bu büyük buluşu kutlamalarına
yol açmalıydı...
Darwin,
"Bu çalışmaları yaparken harcadığım zamana değip
değmediğinden şüphe ediyorum" diyerek evrim konusundaki
çalışmalarına olan güvensizliğini dile getirmiştir.
|
Ama hiçbir kutlama yaşanmadı, hiçbir sevinç ifade edilmedi.
Aksine, hücrede keşfedilen büyük karmaşıklığın karşısında,
utangaç bir sessizlik hakim oldu. Konu halka açık bir
ortamda gündeme getirildiğinde, çoğu bilim adamı bundan
rahatsız oluyor. Kişisel diyaloglarda ise biraz daha
rahatlar; çoğu keşfettikleri açık gerçeği kabul ediyor,
ama sonra yere bakıp başlarını sallıyor ve hiçbir şey
olmamış gibi davranmaya devam ediyor. Peki neden? Neden
bilim dünyası, keşfettiği büyük gerçeğe sahip çıkmıyor?
Neden ortaya çıkan açık dizayn entellektüel eldivenlerle
kenarından tutuluyor. Çünkü, bilinçli bir dizaynı kabul
etmek, ister istemez Allah'ın varlığını kabul ettirmeyi
çağrıştırıyor onlara.27
Evrimci
bilim adamlarının yıllarca yaptıkları çalışmaların
büyük bir çoğunluğu boşa gitmiştir. Bu birçok
bilim adamının araştırma şevkini kıran bir sonuçtur.
|
Bazı evrimciler, bilim dünyasının yaşamakta olduğu
bu depresyonu itiraf etmektedir. Örneğin İngiltere Doğa
Tarihi Müzesi yöneticilerinden, Evolution kitabının
yazarı evrimci paleontolog Dr. Colin Patterson, New
York'taki Doğa Tarihi Müzesi'nin açılışında yaptığı
ünlü konuşmasında şu tarihi sözleri söylemiştir:
Soru şudur: Bana evrimle ilgili tek bir şey söyleyebilir
misiniz, gerçekten doğru olan bir şey? Bu soruyu bizim
Doğa Tarihi Müzesi'ndeki tüm jeoloji ekibine sordum
ve aldığım tek cevap tam bir sessizlik oldu... Sonrasında,
tüm yaşamımın evrimin açık bir gerçek olduğuna inanarak
aldatılmakla geçtiğini fark ettim.28
Patterson, konuşmasının devamında ise şöyle demiştir:
Bu anti-evrimci bakış açısını almaya başlamamın nedenlerinden
birisi, bu şey üzerinde 20 yıl çalışıp ve bu konuda
tek bir şey bilmemenin yaptığı etkiydi. Bir kişinin
bu kadar uzun bir süre yanlış yönlendirildiğini öğrenmesi
onun için oldukça büyük bir şok."29
Lund Üniversitesi profesörlerinden ünlü evrimci botanikçi
Prof. N. Heribert Nilsson ise, "evrimi, 40 yıldan fazla
süren bir deney ile kanıtlama teşebbüslerim, sonunda
başarısızlıkla sonuçlandı"30
diyerek 40 yıldan daha uzun bir süre boşa vakit kaybettiğini
itiraf etmektedir. Bu kişisel örnekler, gerçekten de
bilimin gerçek dışı bir teorinin peşinde koşmasıyla
neler kaybettiğinin göstergesidir. On yıllar boyunca
binlerce bilim adamının bilgisi, vakti, enerjisi, emeği,
laboratuvarı, asistanları ve finans kaynakları, evrim
adı verilen içi boş bir efsane uğruna harcanmış bulunmaktadır.
Daha da ilginç olan ise, sadece günümüz evrimcilerinin
değil, teorinin sahibi Charles Darwin'in bile sık sık
"boşa zaman harcadığından", ve sonunda "hayal kırıklığına
uğrayacağından" endişe etmiş olmasıdır. Darwin bu konudaki
huzursuzluğunu arkadaşlarına yazdığı mektuplarında veya
makalelerinde sık sık dile getirmiştir. Örneğin doğada
kendi teorisini ispatlayacak deliller bulamadığını şöyle
kabul etmiştir:
Doğanın tamamı gerçekten inatçı ve benim istediklerimi
yapmıyor.31
Darwin'in güvensizliğinin bir başka dışa vurumu ise
şu cümlesidir:
Bu çalışmaları yaparken (Türlerin Kökeni için kullandığı
çalışmalar) harcadığım zamana değip değmediğinden şüphe
ediyorum.32
Görüldüğü gibi, gerçeklere uymayan, sadece ideolojik
nedenlerle savunulan bir teori, savunucularına da sıkıntı
ve bunalım yaşatmaktadır. Tüm bunlar bilime yanlış bir
rota çizilmesinin kaçınılmaz sonuçlarıdır.
EVRİMCİ SAHTEKARLIKLARIN BİLİME
KAYBETTİRDİKLERİ
Evrimciler, teorilerini kanıtlayan delilleri bulamadıkları
için, çok kereler bilimsel bulguları saptırarak veya
sahtekarlıklar yaparak insanlığı aldatmışlardır. Bu
sahtekarlıklar içinde en ünlüsü "Piltdown Adamı" skandalıdır.
Evrimciler, yaşadıklarını iddia ettikleri yarı maymun
yarı insan yaratıkların fosillerini bulamadıkları için
çareyi kendileri bir tane üretmekte bulmuşlardır. Bir
orangutan çenesini insan kafatasına ekleyerek çeşitli
kimyasallarla eski görüntüsü vermiş ve bu kafatasını
dünyanın en ünlü müzesinde yıllarca "insanın atası"
diye sergilemişlerdir. Bu sahtekarlığın bilime verdiği
kaybı kendisi de bir evrimci olan F. Clark Howell şöyle
açıklamaktadır:
Piltdown adamı, insan kafatası ve maymun çenesinden
oluşan bir yaratıktan başka bir şey değildi. Bu bilerek
tezgahlanan bir aldatmacaydı. Ne çenenin maymuna ait
olduğunu, ne de kafatasının insana ait olduğunu kabul
etmediler. Bunun yerine, bu parçaların maymun ve insan
arasındaki döneme ait bulgular olduğunu açıkladılar.
500.000 yıl öncesine ait olduğunu söyleyerek, buna bir
isim koydular (Eoanthropus Dawsoni veya Dawn adamı)
ve bu konu üzerine yaklaşık 500 adet kitap yazdılar.
Paleontologlar bu buluşla elli beş yıl boyunca boş yere
oyalanıp durdular.33
Bu bilim adamının sözleri son derece düşündürücüdür.
Gerçek olmayan bir "sözde delil" 40 yıl boyunca konuyla
ilgili tüm bilim çevrelerini "boş yere oyalamış"tır.
Sahte bir kafatası üzerine 500 kitap yazılması boşa
harcanan emeklerin açık bir göstergesidir.
Bir başka evrimci sahtekarlığın sahibi olan Ernst Haeckel
ise, hem yaptığı sahtekarlığı itiraf etmiş, hem de diğer
meslektaşlarının ideolojileri uğruna yaptıkları çarpıtmaları
dile getirmiştir:
Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış
ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum
şudur ki; suçlu durumda yan yana bulunduğumuz yüzlerce
arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır
ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında,
tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış
sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif
edilmiş şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller
bulunuyor.34
Yapılan gözlemlerin, deneylerin ve araştırmaların evrime
uydurulmaya çalışılması, gerçeklerin gizlenmesi veya
değiştirilerek insanlığa sunulması elbette ki bilimsel
gelişmelere önemli ölçüde zarar vermektedir. Evrimci
yazar W.R. Thompson, bu gerçeği aşağıdaki sözleriyle
dolaylı da olsa kabul etmektedir:
Bilimsel olarak tanımlayamayacakları bir doktrini savunmak
için biraraya gelen bilim adamlarının zorlukları elimine
ederek ve eleştirileri gizleyerek halkın gözünde inançlarını
devam ettirme girişimi, bilimsel açıdan anormal ve istenmeyen
bir durumdur.35
Konunun en ilginç yönü ise, evrimcilerin evrimi ispatlamak
için yaptıkları araştırma ve deneylerin sonucunda, hep
Yaratılış'ı destekleyen deliller bulmalarıdır.
EVRİMCİLER İSTEMESE DE BİLİMSEL
BULGULAR HEP YARATILIŞ'I KANITLAR
Bu bölümün başında da belirtildiği gibi, bilim yanlış
ideolojiler tarafından yönlendirildiğinde zaman, para,
emek kaybı oluşmaktadır. 18. yüzyıldan bu yana bilim,
ağırlıklı olarak materyalistlerin hakimiyeti altında
kalmış ve hemen hemen tüm çalışmalar materyalist felsefeyi
bilimsel olarak kanıtlayabilmek için yapılmış, materyalist
felsefeyi yalanlayan bilimsel deliller ya gözlerden
gizlenmiş, ya da halka çarpıtılarak sunulmuştur.
Son derece ilginç olan ise, evrimcilerin evrimi ispatlamak
için yaptıkları araştırma ve deneylerin sonucunda hep
Yaratılış'ı destekleyen deliller bulmalarıdır. Bilim,
Allah'ın varlığına inananlar için çok kolay ve zahmetsizdir.
Çünkü var olan bir sistemi araştırmak ve onunla ilgili
delilleri aramak bilim adamları için bir zorluk çıkarmaz.
Ancak olmayan bir delili aramak evrimcilerin kendi ifadeleriyle
"can sıkıcı" ve "baş ağrıtıcıdır".
Bu durumun en açık örneklerinden biri de Kambriyen
Dönemi'ne ait paleontolojik bulgulardır. Kambriyen Dönemi
canlılığın ilk izlerine rastlanan ve yaklaşık 550 milyon
yıl önce yaşanan döneme verilen isimdir. Bu dönemde
var olan canlıların her biri son derece karmaşık sistemlere
sahip olan gelişmiş canlılardır. Örneğin trilobit ismi
verilen ve soyu tükenmiş olan bir canlı türü oldukça
karmaşık petek göz yapısına sahiptir. 100 mercekten
oluşan bu göz yapısı günümüzde yaşayan yusufçuk gibi
bazı böceklerinki ile aynıdır. Ve evrimciler açısından
"baş ağrıtıcı" olan ise bu karmaşık yapılara sahip olan
canlıların hiçbir ataya sahip olmadan birdenbire bu
tabakalarda belirmeleridir. Bu bilimsel bulgular açık
olarak Yaratılış'ı göstermektedir.
Ünlü evrimci bilim adamı İngiliz zoolog Richard Dawkins
elde ettikleri bulguların Yaratılış'ı destekliyor olmasını
şöyle ifade etmektedir:
...Kambriyen katmanları, başlıca omurgasız gruplarını
bulduğumuz en eski katmanlardır. Bunlar, ilk olarak
ortaya çıktıkları halleriyle, oldukça evrimleşmiş bir
şekildeler. Sanki hiçbir evrim tarihine sahip olmadan,
o halde, orada meydana gelmiş gibiler. Tabi ki, bu ani
ortaya çıkış, yaratılışçıları oldukça memnun etmektedir.36
Paleontoloji konusunda yaşanan bu "sonuçsuzluk" evrimin
en büyük açmazlarından biridir. Baştan beri üzerinde
durduğumuz gibi evrimci bilim adamları onlarca yıldır
evrime delil olacak ara geçiş formları (bir canlının
diğer bir canlıya dönüşüm aşamaları) bulma çabası içindedirler.
Ancak böyle canlılar yeryüzünde hiçbir zaman yaşamadıkları
için kesinlikle bir sonuç alamamışlardır. Evrimcilerin
bir türlü aradıkları ara geçiş formlarına ait fosillerini
bulamamalarını evrimci paleontolog Mark Czarnecki şöyle
ifade eder:
Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel,
her zaman için fosil kayıtları olmuştur... Bu kayıtlar
hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların
izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar
ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum,
türlerin Allah tarafından yaratıldığını savunan yaratılışçı
argümana destek sağlamıştır.37
Bu evrimcilerin de satır aralarında itiraf ettikleri
gibi, evrime bilimsel destek arayan her türlü çalışma
boşa çıkmakta, olumlu bir sonuç vermemektedir. Aksine
evrimci bilim adamlarının herşeyin tesadüfe dayalı olarak
oluştuğu yönünde yaptıkları her araştırma, apaçık bir
gerçeği karşılarına çıkarmaktadır: Tüm canlıların kusursuz
bir şekilde göklerin ve yerin Rabbi olan Allah tarafından
yaratıldığı gerçeğini...
SONUÇ
Çevremizde ve içinde yaşadığımız
evrende, Yaratılış'a ait sayısız delil bulunmaktadır.
Bir sivrisinekteki hayranlık verici sistem, bir tavuskuşunun
kanatlarındaki muhteşem sanat, göz gibi karmaşık ve
mükemmel bir organ ve daha milyonlarca varlık iman eden
insanlar için Allah'ın varlığının ve O'nun üstün ilminin
ve aklının delilleridir. Yaratılış gerçeğini kabul eden
bir bilim adamı da, doğayı bu gözle inceleyecek ve yaptığı
her gözlemden, düzenlediği her deneyden büyük bir zevk
alacak, yeni araştırmalar için ateşleyici güç bulacaktır.
Oysa evrim gibi bir hurafeye inanmak ve bunu bilime
rağmen savunmaya çalışmak, psikolojik yönden bilim adamlarını
da sıkıntıya sokar. Evrendeki ahenk ya da canlılardaki
tasarım, onlar için büyük bir sıkıntı kaynağı olur.
Darwin'in aşağıdaki sözü, gerçekte tüm evrimcilerin
ruh haline ışık tutmaktadır:
Gözü düşünmek çoğu zaman beni teorimden soğuttu. Ama
kendimi zamanla bu probleme alıştırdım. Şimdilerde ise
doğadaki bazı belirgin yapılar beni çok fazla rahatsız
ediyor. Örneğin bir tavuskuşunun tüylerini görmek, beni
neredeyse hasta ediyor.38
Tavuskuşunun tüyleri de, doğadaki
tüm diğer sayısız yaratılış delili de, evrimcileri sürekli
olarak rahatsız etmeye devam etmektedir. Gördükleri
apaçk delillere bu şekilde gözlerini kapatan bu kişilerde,
doğal olarak gerçeklere karşı umursuzluk ve buna bağlı
bir yargı bozukluğu gelişmektedir. Hıristiyanlara seslenirken;
"eğer bir heykelin sizlere el salladığını görseniz dahi,
bir mucize ile karşı karşıya olduğunuzu sanmayın...
çok küçük bir olasılıktır, ama belki de heykelin sağ
kolundaki atomların hepsi, tesadüfen, bir anda aynı
yönde hareket etme eğilimi içine girmiş olabilirler"39
diyen ünlü evrimci Richard Dawkins, bu yargı bozukluğunun
klinik bir örneğidir.
Bilimin ilerleyebilmesi için bu 19. yüzyıl artıklarının
bir kenara bırakılması ve özgürce düşünen ve gördüğü
gerçeği kabul etmekten çekinmeyen bilim adamlarının
varlığı gerekmektedir.
|