|
KURAN MUCİZELERİ
Allah, bundan 14 asır önce, insanlara yol gösterici bir kitap olan
Kuran-ı Kerim'i indirdi. Tüm insanlığı bu kitaba uyarak
kurtuluşa ermeye davet etti. İndirildiği günden kıyamete
dek, insanlığın yegane yol göstericisi de bu son ilahi
kitap olacaktır.
Kuran'ın eşsiz üslubu ve içerdiği üstün hikmet, onun
Allah'ın sözü olduğunun kesin bir delilidir. Bunların
yanı sıra, Kuran'ın Allah katından indirildiğini ispatlayan
pek çok mucizevi özelliği de vardır. Bu özelliklerden
biri, ancak 20. yüzyıl teknolojisiyle eriştiğimiz bazı
bilimsel gerçeklerin 1400 yıl önce Kuran'da bildirilmiş
olmasıdır.
Elbette ki Kuran bir bilim kitabı değildir. Fakat çeşitli
ayetlerinde, son derece özlü ve hikmetli bir anlatım
içinde aktarılan bazı bilimsel gerçekler ancak 20. yüzyıl
teknolojisi ile keşfedilmiştir. Kuran'ın indirildiği
dönemde bilimsel olarak saptanması mümkün olmayan bu
bilgiler, günümüz insanına Kuran'ın Allah sözü olduğunu
bir kez daha ispatlamaktadır.
Kuran'ın bilimsel mucizesini anlamak için, öncelikle
bu İlahi kitabın indirildiği dönemdeki bilim düzeyine
bir göz atmak gerekir.
Kuran'ın indirildiği 7. yüzyılda, Arap toplumu bilimsel
konular hakkında sayısız hurafeye ve batıl inanca sahipti.
Evreni ve doğayı inceleyecek teknolojiye sahip olmayan
Araplar, nesilden nesile aktarılan efsanelere inanıyorlardı.
Örneğin, gökyüzünün dağlar sayesinde tepede durduğu
sanılıyordu. Bu inanışa göre dünya düzdü ve iki ucunda
yüksek dağlar vardı. Bu dağların ise birer direk gibi
gök kubbeyi ayakta tuttukları düşünülüyordu.
Ancak Arap toplumunun tüm bu batıl inanışları Kuran'la
birlikte ortadan kaldırıldı. "Allah O'dur ki, gökleri
dayanak olmaksızın yükseltti" (Rad Suresi, 2) ayeti
göğün dağlar sayesinde tepede durduğu inancını geçersiz
kıldı. Bunun gibi daha pek çok konuda, o dönemde hiçbir
insanın bilmediği önemli bilgiler verildi. İnsanların
astronomi, fizik ya da biyoloji hakkında çok az şey
bildikleri bir dönemde indirilen Kuran, evrenin yaratılışından
insanın oluşumuna, atmosferin yapısından, yeryüzündeki
dengelere kadar pek çok konuda kilit bilgiler içermekteydi.
Şimdi, Kuran'da yer alan bu bilimsel mucizelerden bir
bölümünü birlikte görelim.
Allah O’dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti.
(Rad Suresi, 2)
|
EVRENİN VAROLUŞU
Kuran-ı Kerim'de evrenin ortaya çıkışı şöyle açıklanır:
Kuran'da verilen bu bilgi, çağdaş bilimin bulgularıyla
tam bir uyum içindedir. Bugün astrofiziğin ulaştığı
kesin sonuç, tüm evrenin madde ve zaman boyutlarıyla
birlikte, bir sıfır anında, büyük bir patlamayla var
olduğudur. "Büyük Patlama", orjinal adıyla "Big Bang"
teorisi, tüm evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce tek
bir noktanın patlamasıyla yokluktan meydana geldiğini
kanıtlamıştır. Büyük Patlama teorisi bugün evrenin varoluşu
ve başlangıcı konusunda bütün bilim çevreleri tarafından
ortak kabul gören yegane bilimsel açıklamadır.
 |
1- Koyu mavi bölgeler
background radyasyonunu göstermektedir.
2- Pembe bölgeler sıcaktır
3- Mavi bölgeler soğuktur.
4- Kırmızı bölgeler en sıcak yerleri belirtmektedir.
|
NASA’nın 1992’de
gönderdiği Cobe uydusunun hassas tarayıcıları
Big Bang’den sonra tüm evrene yayıldığı varsayılan
radyasyonun kalıntılarını buldu. Bu buluş evrenin
yoktan var edildiği gerçeğinin bilimsel bir açıklaması
olan Big Bang teorisinin ispatı oldu.
|
Big Bang'den önce madde diye bir şey yoktur. Maddenin,
enerjinin, hatta zamanın dahi bulunmadığı, tamamen metafizik
olarak tanımlanabilecek bir yokluk ortamında madde,
enerji ve zaman yaratılmıştır. Modern fiziğin ortaya
koyduğu bu büyük gerçek, Kuran'da bize 1400 yıl önceden
haber verilmektedir.
EVRENİN GENİŞLEMESİ
14 asır önce, astronomi biliminin henüz gelişmemiş
olduğu bir dönemde indirilen Kuran-ı Kerim'de evrenin
genişlediğinden şöyle bahsedilir:
Biz göğü ‘büyük bir kudretle' bina
ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz. (Zariyat
Suresi, 47)
Ayette geçen "gök" kelimesi Kuran'ın pek çok yerinde
uzay ve evren anlamında kullanılır. Burada da bu anlamda
kullanılmıştır. Yani Kuran'da, evrenin genişleyici olduğunu
bildirilmiştir. Bilimin bugün varmış olduğu sonuç da
budur.
Yüzyılımızın
başlarına dek bilim dünyasında hakim olan tek görüş,
"Evrenin durağan bir yapıya sahip olduğu ve sonsuzdan
beri süre geldiği" şeklindeydi. Ancak, günümüz teknolojisi
sayesinde gerçekleştirilen araştırma, gözlem ve hesaplamalar
evrenin bir başlangıcı olduğunu ve sürekli olarak "genişlediğini"
ortaya koydu.
Rus fizikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı evren
bilimci Georges Lemaitre, bu yüzyılın başlarında evrenin
sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik
olarak hesapladılar.
Bu gerçek, 1929 yılında gözlemsel olarak da ispatlandı.
Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla
gökyüzünü incelerken yıldızların ve galaksilerin sürekli
olarak birbirlerinden uzaklaştıklarını keşfetti. Herşeyin
sürekli olarak birbirinden uzaklaştığı bir evren ise,
sürekli "genişleyen" bir evren anlamına gelmekteydi.
Evrenin genişlemekte olduğu, ilerleyen yıllardaki gözlemlerle
de kesinlik kazandı.
Ancak bu gerçek, henüz hiçbir insan tarafından bilinmezken,
Kuran'da açıklanmıştı. Çünkü Kuran, tüm evrenin yaratıcısı
ve hakimi olan Allah'ın sözüdür.
YÖRÜNGELER
Kuran'da Güneş ve Ay'dan
bahsedilirken her birinin belli bir yörüngesi olduğu
vurgulanır:
Geceyi, gündüzü, Güneşi ve Ay'ı yaratan
O'dur; herbiri bir yörüngede yüzüp gidiyor. (Enbiya
Suresi, 33)
Güneşin sabit olmadığı, belli bir yörüngede yol almakta
olduğu bir başka ayette de şöyle bildirilmektedir:
Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş)
olan bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu üstün
ve güçlü olan, bilenin takdiridir. (Yasin Suresi, 38)
Kuran'da bildirilen bu gerçekler, çağımızdaki astronomik
gözlemlerle anlaşılmıştır. Astronomi uzmanlarının hesaplarına
göre Güneş, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca
Vega Yıldızı doğrultusunda saatte 720 bin km.'lik muazzam
bir hızla hareket etmektedir. Bu, kabaca bir hesapla,
Güneş'in günde 17 milyon 280 bin km. yol katettiğini
gösterir. Güneş'le birlikte onun çekim sistemi içindeki
tüm gezegenler ve uyduları da aynı mesafeyi katederler.
Ayrıca, evrendeki tüm yıldızlar da buna benzer planlı
bir harekete sahiptirler.
       
Tüm bu gök cisimleri çok ince hesaplarla saptanmış
yörüngelere sahiptir. Ve milyonlarca yıldır her
biri kendi yörüngesinde diğerleriyle kusursuz
bir uyum ve düzen içinde akıp gitmektedir.
|
Tüm evrenin bu şekilde yörüngelerle donatılmış olduğu,
yine Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
Özen içinde yollar ve yörüngelerle
donatılmış' göğe andolsun. (Zariyat Suresi, 7)
Evrende yaklaşık 200 milyar galaksi mevcuttur ve her galakside
ortalama 200 milyar yıldız bulunur. Bu yıldızların pek
çoğunun gezegenleri, bu gezegenlerin de uyduları vardır.
Tüm bu gök cisimleri çok ince hesaplarla saptanmış yörüngelere
sahiptir. Ve milyonlarca yıldır her biri kendi yörüngesinde
diğerleriyle kusursuz bir uyum ve düzen içinde akıp
gitmektedir. Bunların dışında pek çok kuyruklu yıldız
da kendisi için tespit edilmiş yörüngede yüzüp gider.
Evrendeki yörüngeler sadece gök cisimlerine ait değildir.
Galaksiler de şaşırtıcı hızlarla planlı ve hesaplı yörüngeler
üzerinde hareket ederler. Bu hareketleri esnasında hiçbir
gök cismi bir diğeriyle çarpışmaz, yolları kesişmez.
Öyle ki bazı galaksilerin, hiçbir parçası diğerininkine
değmeden birbirlerinin içinden geçip gittikleri gözlemlenmiştir.
Elbette, Kuran'ın indirildiği dönemde insanlık, günümüzdeki
gibi uzayı milyonlarca kilometre uzaklıklara dek gözlemleyecek
teleskoplara, gelişmiş gözlem teknolojilerine, modern
fizik ve astronomi bilgilerine sahip değildi. Dolayısıyla
uzayın, ayette bildirildiği gibi, "özen içinde yollar
ve yörüngelerle donatılmış" olduğunu, o dönemde bilimsel
olarak tespit edebilmek imkansızdı. Ancak o çağda indirilmiş
olan Kuran-ı Kerim'de bu gerçek bizlere açıkça haber
verilmiştir; çünkü Kuran, Allah'ın sözüdür.
KORUNMUŞ TAVAN
Kuran'da Allah, gökyüzünün ilginç bir özelliğine şöyle
dikkat çeker:
Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık;
onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar. (Enbiya
Suresi, 32)
Gökyüzünün bu özelliği, 20. yüzyıldaki bilimsel araştırmalarla
kanıtlanmıştır.
Yerküremizi çepeçevre kuşatan atmosfer, canlılığın
devamı için son derece hayati işlevleri yerine getirir.
Dünyaya doğru yaklaşan irili ufaklı pek çok göktaşını
eriterek yok eder ve bunların yeryüzüne düşerek canlılara
büyük zararlar vermesini engeller.
Bu temsili resimde de
görüldüğü gibi göktaşları dünyamız için çok önemli
bir tehlike olabilirdi. Ancak Allah kusursuz yaratışı
ile atmosferi koruyucu bir tavan kılmıştır.
|
Atmosfer, bunun yanısıra, uzaydan gelen ve canlılar
için zararlı olan ışınları da filtre eder. İşin ilginç
olan yanı, atmosferin sadece zararsız orandaki ışınları,
yani görünür ışık, kızıl ötesi ışınlar ve radyo dalgalarını
geçirmesidir. Çünkü bunlar yaşam için gerekli ışınlardır.
Atmosfer tarafından belirli oranda geçmesine izin verilen
ultraviyole ışınları, bitkilerin fotosentez yapmaları
ve dolayısıyla tüm canlıların hayatta kalmaları açısından
büyük önem taşır. Güneş tarafından yayılan şiddetli
ultraviyole ışınlarının büyük bölümü, atmosferin ozon
tabakasında süzülür ve Dünya yüzeyine yaşam için gerekli
olan az bir kısmı ulaşır.
Atmosferin koruyucu özelliği bunlarla da kalmaz. Dünya,
uzayın ortalama eksi 270 derecelik dondurucu soğuğundan
yine atmosfer sayesinde korunur.
Dünya'yı zararlı etkilerden koruyan, yalnızca atmosfer
değildir. Atmosferin yanı sıra "Van Allen Kuşakları"
denilen ve dünyanın manyetik alanından kaynaklanan bir
tabaka da, gezegenimize gelen zararlı ışınlara karşı
bir kalkan görevi görür. Güneşten ve diğer yıldızlardan
sürekli olarak yayılan bu ışınlar, insanlar için öldürücü
etkiye sahiptir. Özellikle Güneş'te sık sık meydana
gelen ve "parlama" adı verilen enerji patlamaları, Van
Allen Kuşakları olmasa, dünyadaki tüm yaşamı yok edebilecek
güçtedir.

1- Yerküre
2 ve 3- Dünyayı saran iki manyetik kuşak
Van Allen kuşakları Dünya’nın
manyetik alanından kaynaklanan bir tabakadır. Bu
tabaka gezegenimize gelen zararlı ışınlara karşı
bir kalkan görevi görür. |
Geçtiğimiz yıllarda tespit edilen bir parlamada açığa
çıkan enerjinin, Hiroşima'ya atılanın benzeri 100 milyar
atom bombasına eş değer olduğu hesaplanmıştır. Parlamadan
58 saat sonra pusulaların ibrelerinde aşırı hareketler
gözlenmiş, Dünya atmosferinin 250 km üstünde sıcaklık
sıçrama yapıp 2500° C'ye yükselmiştir.
Kısacası, Dünya'nın üzerinde, kendisini sarıp kuşatan
ve dış tehlikelere karşı koruyan mükemmel bir sistem
işler. İşte Dünya göğünün bu koruyucu kalkan özelliği
yüzyıllar öncesinden Kuran'da bizlere bildirilmiştir.
GERİ DÖNDÜREN GÖK
Kuran-ı Kerim'de, Tarık Suresi'nin 11. ayetinde gökyüzünün
"geri döndürücü" özelliğinden bahsedilir:
Dönüşlü olan göğe andolsun (Tarık Suresi,
11)
Ayette "dönüşlü" olarak tercüme edilen kelime, "geri
çeviren" ya da "geri döndüren" anlamına gelmektedir.
İlginç olan, gökyüzünün Kuran'da belirtilen bu özelliğinin,
Kuran'ın indirilmesinden yüzyıllar sonra bilimsel olarak
tespit edilmesidir.
 |
 |
 |
|
İyonosfer
tabakası, belli bir merkezden yayınlanan
radyo dalgalarını yeryüzüne geri yansıtarak
bu yayınların uzak mesafelerden algılanması
sağlar.
|
Ozonosfer
tabakası ultraviyole gibi zararlı kozmik
ışıkları uzaya geri döndürerek, bu ışınların
yeryüzüne ulaşmasını ve canlılığı zarar
vermesini engeller.
|
Troposfer
tabakası okyanuslardan buharlaşan su buharını
yoğunlaştırarak yeryüzüne yağmur olarak
geri döndürür.
|
|
Bilindiği gibi Dünya'yı çevreleyen atmosfer pek çok
katmandan oluşur. Her katmanın canlılığın yararına yönelik
önemli bir görevi vardır. İncelendiği zaman her tabakanın
kendisine ulaşan madde ya da ışınları uzaya ya da yeryüzüne
geri döndürme özellikleri olduğu anlaşılmıştır.
Örneğin 13 ile 15 km yükseklikteki Troposfer yeryüzünden
yükselen su buharının yoğunlaşarak yağış olarak yere
geri dönmesini sağlar.
25 km yükseklikteki Ozonosfer uzaydan gelen radyasyon
ve zararlı ultraviyole ışınlarını yansıtarak yeryüzüne
ulaşamadan uzaya geri dönmelerini sağlar.
İyonosfer tabakası da yeryüzünden yayınlanan radyo
dalgalarını bir uydu gibi yeryüzünün farklı bölgelerine
geri yansıtarak, telsiz konuşmalarının, radyo ve televizyon
yayınlarının, uzak mesafelerden izlenebilmesini sağlar.
Atmosferin manyetosfer tabakası ise, Güneş'ten ve diğer
yıldızlardan yayılan zararlı radyoaktif parçacıkları,
yeryüzüne ulaşmadan uzaya geri döndürür.
ATMOSFERİN KATMANLARI
Kuran ayetlerinde evren hakkında verilen bilgilerden
biri, gökyüzünün yedi kat olarak düzenlendiğidir:
Sizin için yerde olanların tümünü yaratan
O'dur. Sonra göğe istiva edip de onları yedi gök olarak
düzenleyen O'dur. Ve O, herşeyi bilendir. (Bakara Suresi,
29)
Sonra, duman halinde olan göğe
yöneldi... Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak
tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti... (Fussilet
Suresi, 11-12)
Kuran'da gök kelimesi tüm evreni ifade etmek için kullanıldığı
gibi, Dünya göğünü ifade etmek için de kullanılır. Kelimenin
bu anlamı alındığında, Dünya göğünün, bir başka deyişle
atmosferin 7 katmandan oluştuğu sonucu ortaya çıkmaktadır.
Nitekim bugün Dünya atmosferinin üst üste dizilmiş
farklı katmanlardan meydana geldiği bilinmektedir. Üstelik
ayette bildirildiği gibi, tam yedi temel katmandan...
Bilimsel bir kaynakta bu konu şöyle açıklanır:
Bilim adamları atmosferin birçok katmandan oluştuğunu
keşfettiler. Katmanlar, basınçları ve bunları oluşturan
gazların bileşimi gibi belirgin fiziksel özelliklerle
birbirlerinden farklılaşırlar... Atmosferin Dünyaya
en yakın katmanı "TROPOSFER"dir. Atmosferin toplam kütlesinin
%90'ını oluşturur... Troposfer'in üzerindeki katman
"STRATOSFER" dir... Stratosfer'de ultraviyole ışınlarının
emildiği katmana "OZONOSFER" adı verilir... Stratosfer'in
üzerindeki tabakaya "MEZOSFER" adı verilir... Mezosfer'in
üzerinde "TERMOSFER" yer alır... İyonize olmuş gazlar
Termosfer'in içinde "İYONOSFER" adı verilen bir katman
oluştururlar... Dünya atmosferinin en dış tabakası 450
km. den 960 km. ye uzanır. Bu katmana "EKZOSFER" adı
verilir. 46
Bu kaynakta belirtilen katmanları saydığımızda atmosferin
ayette bildirildiği gibi tam olarak 7 tabakadan oluştuğunu
görürüz:
1- TROPOSFER
2- STRATOSFER
3- OZONOSFER
4- MEZOSFER
5- TERMOSFER
6- İYONOSFER
7- EKZOSFER
Bu konuyla ilgili bir diğer önemli mucize de Fussilet
Suresi'nin 12. ayetinde geçen "her bir göğe emrini vahyetti"
ifadesinde yer almaktadır. Yani Allah'ın her tabakayı
belli bir görevle görevlendirdiği belirtilmektedir.
Gerçekten, daha önceki bölümlerde de gördüğümüz gibi,
yukarıda saydığımız tabakaların her birinin insanların
ve yeryüzündeki tüm canlıların yararı açısından çok
hayati görevleri vardır. Yağmurların oluşmasından, zararlı
ışınların engellenmesine, radyo dalgalarının yansıtılmasından,
gök taşlarının zararsız hale getirilmesine kadar her
tabakanın kendine özgü belirli bir işlevi bulunmaktadır.
20. yüzyıl teknolojisi olmadan tesbit edilmesi hiçbir
biçimde mümkün olmayan bu bilgilerin 1400 yüzyıl önce
indirilmiş olan Kuran-ı Kerim'de açıkça bildirilmesi
ise, çok büyük bir mucizedir.
 |
Atmosfer, basınçları
ve bunları oluşturan gazların bileşimi gibi
belirgin fiziksel özelliklerle birbirlerinden
farklılaşan 7 katmandan oluşmaktadır. Her
katmanın ise yeryüzündeki canlılık için
hayati önemi olan görevleri vardır.
Bugün Dünya atmosferinin üst üste
dizilmiş farklı katmanlardan meydana geldiği
bilinmektedir. Üstelik atmosfer aynen ayette
bildirildiği gibi, tam yedi temel katmandan
oluşmaktadır.
|
|
DAĞLARIN GÖREVİ
Kuran'da dağların önemli
bir jeolojik işlevine dikkat çekilmektedir:
Yeryüzünde, onları sarsmasın diye,
sabit dağlar yarattık... (Enbiya Suresi, 31)
Dikkat edilirse ayette, dağların yeryüzündeki sarsıntıları
önleyici bir özelliği olduğu haber verilmektedir.
Kuran indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen
bu gerçek, modern jeolojinin bulguları sonucunda ortaya
çıkmıştır. Jeolojik bulgulara göre, dağlar, yeryüzü
kabuğunu oluşturan çok büyük tabakaların hareketleri
ve çarpışmaları sonucunda meydana gelir.
İki tabaka çarpıştığı zaman daha dayanıklı olanı ötekinin
altına girer. Üstte kalan tabaka kıvrılarak yükselir
ve dağları meydana getirir. Altta kalan tabaka ise yeraltında
ilerleyerek aşağıya doğru derin bir uzantı meydana getirir.
Yani dağların yeryüzünde gördüğümüz kütleleri kadar,
yeraltına doğru ilerleyen bir uzantıları daha vardır.
Bu şekilde dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında
yerüstüne ve yeraltına doğru uzanarak bu tabakaları
birbirine perçinler. Bu şekilde, yer kabuğunu sabitleyerek
mağma tabakası üzerinde ya da kendi tabakaları arasında
kaymasını engeller. Kısacası dağları, tahtaları bir
arada tutan çivilere benzetebiliriz.
Bir başka ayette de, dağların bu işlevine, "kazık"lara
benzetme yapılarak işaret edilir:
Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı?
Dağları da birer kazık? (Nebe Suresi, 6-7)
Dağların bu sabitleyici özelliği bilimsel literatürde
"izostasi" terimiyle tanımlanır. İzostasi'nin kelime
anlamı şöyledir:
İzostasi: ... Jeolojide, dağların dünya yüzeyinin altında
oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yer kabuğunun
genel dengesinin sağlanması. 47
Görüldüğü gibi, modern jeolojik ve sismik araştırmalar
sonucunda keşfedilen dağların çok hayati bir işlevi,
yüzyıllar önce indirilmiş Kuran-ı Kerim'de Allah'ın
yaratmasındaki üstün hikmete bir örnek olarak bildirilmiştir.
Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:
Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır
diye sarsılmaz dağlar bıraktı... (Lokman Suresi, 10)
 |
|
|
Şematik kesit. Kazık şeklindeki
dağların toprağın içerisine iyice yerleşmiş
kökleri vardır. (anatomy of the Earth, Caillleux,
s. 220)
|
Dağların derin kökleri
dolayısıyla şekil olarak kazıklara benzediklerini
gösteren diğer resim (EARTH SCIENCE, Tarbuck
and Lutgens, s. 158)
|
|
Parmak İzİ
Kuran'da, insanları ölümden sonra diriltmenin Allah
için çok kolay olduğu anlatılırken, insanların özelikle
parmak uçlarına dikkat çekilir:
Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden)
düzene koymaya güç yetirenleriz. (Kıyamet Suresi, 3-4)
Parmak uçlarının vurgulanması, son derece hikmetlidir.
Çünkü tüm insanların parmak izi, tamamen kendilerine özeldir.
Şu an dünya üzerinde yaşayan her insanın parmak izi birbirinden
farklıdır. Dahası, tarih boyunca yaşamış insanlarınki
de birbirlerinden farklıdır.
 |
|
|
Resimde görüldüğü gibi
herkeste farklı şekillere sahip olan parmak
izi, tüm insanlarda aynı yapıdan meydana
gelmektedir.
|
|
İşte bu nedenle parmak izi, herkese özel çok önemli
bir "kimlik kartı" sayılmakta ve tüm dünyada bu amaçla
kullanılmaktadır.
Ancak önemli olan, parmak izinin özelliğinin
ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiş olmasıdır.
Ondan önce, insanlar parmak izini hiçbir özelliği
ve anlamı olmayan çizgiler olarak görmüştür. Fakat
Kuran'da, o dönemde kimsenin dikkatini çekmeyen parmak
izleri vurgulanmakta ve bu izlerin ancak çağımızda
fark edilen önemine dikkat çekilmektedir.
DAĞLARIN HARAKET ETMESİ
Bir ayette dağların göründükleri gibi sabit olmadıkları,
sürekli hareket halinde bulundukları bildirilmektedir:
Dağları görürsün de, donmuş sanırsın;
oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler.
(Neml Suresi, 88)
Dağların bu hareketi, üzerinde bulundukları yer kabuğunun
hareketinden kaynaklanır. Yer kabuğu kendisinden daha
yoğun olan manto tabakası üzerinde adeta yüzer gibi
hareket etmektedir. İlk olarak bu yüzyılın başlarında
Alfred Wegener isimli Alman bir bilim adamı, yeryüzündeki
kıtaların dünyanın ilk dönemlerinde bir arada bulunduklarını,
daha sonra farklı yönlerde sürüklenerek birbirlerinden
ayrılıp uzaklaştıklarını öne sürmüştü.
Ancak jeologlar, Wegener'in haklı olduğunu onun ölümünden
50 yıl sonra yani 1980'li yıllarda anlayabildiler. Wegener'in,
1915 yılında yayınladığı bir makalede belirtmiş olduğu
gibi yeryüzündeki kara parçaları yaklaşık 500 milyon
yıl önce birbirlerine bağlılardı ve Pangaea ismi verilen
bu büyük kara parçası Güney Kutbu'nda bulunuyordu.
Yaklaşık 180 milyon yıl önce Pangaea ikiye ayrıldı. Farklı yönlere
sürüklenen bu iki dev kıtadan birincisi Afrika, Avustralya,
Antartika ve Hindistan'ı kapsayan Gondwana idi. İkincisi
ise, Avrupa, Kuzey Amerika ve Hindistan'sız Asya'dan
oluşan Laurasia idi. Bu bölünmeyi izleyen yaklaşık 150
milyon yıl içindeki çeşitli zamanlarda Gondwana ve Laurasia
daha küçük parçalara ayrıldılar.
İşte Pangaea'nın parçalanmasıyla ortaya çıkan bu kıtalar
sürekli olarak kara ve deniz arasındaki dağılımı değiştirerek,
yılda birkaç santimetrelik hızlarla Dünya yüzeyinde
sürüklenmektedirler.
20. yüzyılın başlarında yapılan jeolojik araştırmalar
sonucunda keşfedilen yer kabuğunun bu hareketi bilimsel
kaynaklarda şöyle açıklanmaktadır:
Yerkabuğu ve üst mantodan oluşan 100 km. kalınlığındaki
dünya yüzeyi "tabaka" adı verilen parçalardan oluşmuştur.
Dünya yüzeyini oluşturan altı büyük tabaka ve sayısız
küçük tabaka vardır. "Tabaka tektoniği" adı verilen
teoriye göre bu tabakalar kıtaları ve okyanus tabanını
da beraberinde taşıyarak dünya üzerinde hareket ederler...
Kıtasal hareketin yılda 1 ile 5 cm. civarında olduğu
hesaplanmıştır. Tabakalar bu şekilde hareket ettikçe
dünya coğrafyasında değişiklikler meydana gelir. Örneğin,
Atlantik Okyanusu her sene biraz daha genişlemektedir.4
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur:
Allah dağların hareketini ayette "sürüklenme" olarak
bildirmiştir. Nitekim bilim adamlarının bugün bu hareket
için kullandıkları İngilizce terim de "Continental Drift"
yani "Kıtasal Sürüklenme"dir. 48
Bilimin çok yeni keşfettiği bu bilimsel gerçeğin, Kuran'da
bildirilmiş olması kuşkusuz Kuran'ın mucizelerinden
biridir.
DEMİRDEKİ SIR
Demir, Kuran'da dikkat çekilen
elementlerden biridir. Kuran'ın "Hadid", yani "Demir"
adlı suresinde şöyle buyrulur:
Ve kendisinde çetin bir sertlik ve
insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik...
(Hadid Suresi, 25)
Ayette, demir için özel olarak kullanılan "indirme"
kelimesi, mecazi olarak insanların hizmetine verilme
anlamında düşünülebilir. Fakat kelimenin, "Gökten fiziksel
olarak indirme" şeklindeki gerçek anlamı dikkate alındığında,
ayetin çok önemli bir bilimsel mucize içerdiği görülmektedir.
Çünkü
modern astronomik bulgular, Dünyamız'daki demir madeninin
dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.
Evrende ağır metaller, büyük yıldızların çekirdeklerinde
üretilir. Güneş sistemimiz ise demir elementini kendi
bünyesinde üretebilecek bir yapıya sahip değildir. Demir
ancak Güneş'ten çok daha büyük yıldızlarda bir kaç yüz
milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilmektedir.
Nova veya süpernova olarak adlandırılan bu yıldızlardaki
demir miktarı belli bir oranı geçince, artık yıldız
bunu taşıyamaz ve patlar. Bu patlama sonucu, içinde
demir bulunan gök taşları uzaya dağılır ve bir gök cisminin
çekimine yakalanıp çarpana kadar boşlukta dolaşır.
Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi demir madeni dünyamızda
oluşmamış, gök taşları vasıtasıyla süper novalardan
taşınarak, aynen ayette bildirildiği şekilde "Dünya'ya
indirilmiştir". Bunun Kuran'ın indirilmiş olduğu 7.
yüzyılda bilimsel olarak tespit edilemeyeceği ise açıktır.
Ancak bu gerçek, herşeyi sonsuz bilgisiyle kuşatan Allah'ın
sözü olan Kuran'da yer almaktadır.
Bunun yanı sıra içinde demirden bahsedilen Hadid Suresi'nin
25. ayeti oldukça ilginç iki matematiksel şifre içermektedir:
"El-Hadid" Kuran'ın 57. suresidir. "El hadid" kelimesinin
Arapça'daki sayısal değeri, yani ebcedi hesaplandığında
karşımıza çıkan rakam da aynıdır: 57.
Sadece "hadid" kelimesinin sayısal değeri 26'dır. 26
sayısı ise demirin atom numarasıdır.
AŞILAYICI RÜZGARLAR
Bu yüzyılın başlarına
kadar, rüzgarla yağmurun yağması arasında bir
bağlantı bulunduğu bilinmiyordu. Rüzgarların yağmurun
oluşumunda önemli bir "aşılayıcı" rol oynadıkları,
modern meteorolojik çalışmalarla fark edildi.
|
Kuran'ın bir ayetinde rüzgarların "aşılama" özelliğine
ve bunun sonucunda yağmurun oluştuğuna dikkat çekilir:
Ve aşılayıcılar olarak rüzgarları gönderdik,
böylece gökten su indirdik de sizleri suladık. (Hicr
Suresi, 22)
Ayette, yağmur oluşumundaki ilk aşamanın rüzgarlar
olduğuna dikkat çekilmektedir. Oysa bu yüzyılın başlarına
kadar, rüzgarla yağmurun yağması arasında bir bağlantı
bulunduğu bilinmiyordu. Rüzgarların yağmurun oluşumunda
önemli bir "aşılayıcı" rol oynadıkları, modern meteorolojik
çalışmalarla fark edildi.
Rüzgarların bu aşılama özelliği şöyle gerçekleşir:
Okyanusların ve denizlerin yüzeyinde, köpüklenme nedeniyle
her an sayısız hava kabarcığı oluşmaktadır. Bu kabarcıklar
patladıkları anda, milimetrenin 100'de biri çapındaki
binlerce parçacığı havaya fırlatırlar. "Aerosol" adı
verilen bu parçacıklar, rüzgarlar sayesinde karalardan
gelen tozlarla karışarak atmosferin üst katmanlarına
taşınır. Rüzgarların bu şekilde yükseklere taşıdığı
parçacıklar, burada su buharı ile temas eder. Su buharı
da bu parçacıkların etrafına toplanarak yoğunlaşır ve
su damlacıklarına dönüşür. Bu su damlacıkları önce bir
araya gelerek bulutları oluşturur, bir süre sonra da
yağmur olarak yeryüzüne iner.
Görüldüğü gibi rüzgarlar, havada serbest halde bulunan
su buharını denizlerden taşıdıkları parçacıklarla "aşılamakta"
ve böylece yağmur bulutlarının oluşumunu sağlamaktadır.
Eğer rüzgarların bu özelliği olmasa, yüksek atmosferdeki
su damlacıkları hiçbir zaman oluşamayacak ve yağmur
diye birşey de olmayacaktı.
Burada önemli olan nokta ise, rüzgarların yağmur oluşumundaki
bu kritik görevinin asırlar önce Kuran ayetinde bildirilmiş
olmasıdır. Hem de insanların doğa olayları hakkında
hemen hiçbir şey bilmedikleri bir devirde...
YAĞMURDAKİ ÖLÇÜ
Kuran'da yağmur hakkında
verilen bir diğer bilgi ise, yağmurun belli bir ölçü
ile indirildiğidir. Zuhruf Suresi'nde şöyle buyrulur:
Ki O, belli bir miktar ile gökten su
indirdi de, onunla ölü bir memleketi ‘diriltti (ve her
yanına hayat) yaydı'; siz de böyle (kabirlerinizden
diriltilip) çıkarılacaksınız. (Zuhruf Suresi, 11)
Yeryüzünde su, sürekli
bir denge içinde, "bir ölçüye göre" dönüp durmaktadır.
Yeryüzündeki hayatın devamı da, bu su döngüsü
sayesinde sağlanır.
|
Yağmurdaki bu ölçü de, yine çağımızdaki araştırmalarla
tespit edilmiştir. Ölçümlere göre, yeryüzünden bir saniyede
16 milyon ton su buharlaşmaktadır. Bir yılda bu miktar
513 trilyon ton suya ulaşır. Bu, aynı zamanda bir yılda
dünyaya yağan yağmur miktarıdır. Yani su, sürekli bir
denge içinde, "bir ölçüye göre" dönüp durmaktadır. Yeryüzündeki
hayatın devamı da, bu su döngüsü sayesinde sağlanır.
İnsan sahip olduğu tüm teknolojik imkanları kullansa
dahi bu döngüyü asla yapay olarak gerçekleştiremez.
Eğer bu miktarda en küçük bir değişiklik bile olsa,
kısa bir zaman sonra büyük bir ekolojik dengesizlik
ortaya çıkacak ve bu da hayatın sonunu getirecektir.
Fakat hiçbir zaman böyle olmaz; yağmur, Kuran'da bildirildiği
gibi, yeryüzüne her sene aynı miktarda inmeye devam
eder.
DENİZLERİN BİRBİRİNE KARIŞMAMASI
Denizlerin, araştırmacılar tarafından çok yakın bir
geçmişte tespit edilen bir özelliği, Kuran'ın bir ayetinde
şöyle bildirilir:
Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi
salıverdi. İkisi arasında bir engel (berzah) vardır;
birbirlerinin sınırını geçmezler. (Rahman Suresi, 19-20)
Birbirine açılan, fakat suları kesinlikle birbiriyle
karışmayan denizlerin ayette bildirilen bu özelliği,
okyanus bilimciler tarafından çok yakın bir zaman önce
keşfedilmiştir. "Yüzey gerilimi" adı verilen fiziksel
bir kuvvet nedeniyle, komşu denizlerin sularının karışmadığı
ortaya çıkmıştır. Denizlerin farklı yoğunluklarından
kaynaklanan yüzey gerilimi, adeta bir duvar gibi sularının
birbirine karışmasını engeller.
Akdeniz’in suyu, Cebelitarık Boğazı’nda
Atlas Okyanusu ile karşılaşır. Ama bu karşılaşma
sonucu kendi sıcaklık, tuzluluk ve yoğunluk özellikleri
değişmez. Çünkü iki deniz arasında da bir sınır
vardır. |
Bu denizlerde büyük dalgalar, güçlü akıntılar ve gel-gitler
olmasına rağmen deniz suları birbirlerine karışmazlar
ya da bu sınırı aşmazlar. Bilimin çok yakın geçmişte
keşfettiği bu gerçek 14 asır önce Kuran’ın Rahman
Suresi’nde haber verilmiştir. |
Elbette ki işin ilginç yanı, insanların, ne fizikten,
ne yüzey geriliminden, ne de okyanus biliminden haberdar
olmadıkları bir devirde bu gerçeğin Kuran'da bildirilmiş
olmasıdır.
BEBEĞİN CİNSİYETİ
Yakın bir zamana kadar, insanlar, bebeğin cinsiyetinin
anne hücreleri tarafından belirlendiğini sanıyordu.
Ya da en azından, anne ve babadan gelen hücrelerin birlikte
cinsiyet belirledikleri zannediliyordu. Ancak Kuran'da
bu konuda farklı bir bilgi verilmiş ve erkeklik ve dişiliğin,
"rahme dökülen meniden" yaratıldığı bildirilmiştir:
Rahime dökülen meniden erkek ve dişi
iki çifti O yarattı... (Necm Suresi, 45-46)
Kuran'ın verdiği bu bilginin doğruluğu, genetik ve
mikrobiyoloji bilimlerinin gelişmesiyle birlikte bilimsel
olarak da ispatlandı. Cinsiyetin tümüyle erkekten gelen
sperm hücreleri tarafından belirlendiği, kadının ise
bu işte hiçbir rolü olmadığı anlaşıldı.
Kuran’da erkeklik ve dişiliğin, rahme dökülen
meniden” yaratıldığı bildirilmiştir. Oysa yakın
zamana kadar cinsiyetin anne hücreleri tarafından
belirlendiği sanılıyordu. Kuran’da verilen bu bilgiyi
bilim 20. yüzyılda keşfetmiştir. |
Cinsiyetin
belirlenmesindeki etken kromozomlardır.
|
Cinsiyet belirlenmesindeki etken, kromozomlardır. İnsan
yapısını belirleyen 46 kromozomdan iki tanesi cinsiyet
kromozomu olarak adlandırılır. Bu iki kromozom erkekte
XY, kadında ise XX olarak tanımlanır. Bunun sebebi bu
kromozomların bu harflere benzemesidir. Y kromozomu
erkeklik, X kromozomu ise kadınlık genlerini taşır.
Bir insanın oluşması, erkek ve kadında çiftler halinde yer alan bu
kromozomların birer tanesinin birleşmesi ile başlar.
Kadında yumurtlama sırasında ikiye ayrılan eşey hücresinin
her iki parçası da X kromozomu taşır. Oysa erkekte ikiye
ayrılan eşey hücresi, X ve Y kromozomları içeren iki
farklı sperm meydana getirir. Kadında bulunan X kromozomu,
eğer erkekteki X kromozomu içeren spermle birleşirse
doğacak bebek kız olacaktır. Eğer Y kromozomu içeren
spermle birleşirse, bu kez doğacak çocuk erkek olur.
Yani doğacak çocuğun cinsiyeti, erkekteki kromozomlardan
hangisinin kadının yumurtasıyla birleşeceğine bağlıdır.
Kuşkusuz genetik bilimi ortaya çıkıncaya dek, yani
20. yüzyıla kadar bunların hiçbiri bilinmiyordu. Aksine
pek çok kültürde, doğacak çocuğun cinsiyetinin kadın
bedeni tarafından belirlendiği inancı yaygındı. Hatta
bu nedenle kız çocuk doğuran kadınlar kınanırdı.
Oysa Kuran'da, insanlara genlerin keşfinden 13 yüzyıl
önce bu batıl inanışı reddeden bir bilgi verilmiş, cinsiyetin
kökeninin kadın değil, erkekten gelen meni olduğu bildirilmiştir.
RAHİME ASILIP "ALAK"
Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı
bir “alak”tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.
(Alak Suresi, 1-3)
Kuran'ın insanın oluşumu hakkında verdiği bilgileri
incelemeye devam ettiğimizde, yine çok önemli bazı bilimsel
mucizelerle karşılaşırız.
Erkekten gelen sperm ve kadındaki yumurta birleştiğinde,
doğacak bebeğin ilk özü de oluşmuş olur. Biyolojide
"zigot" olarak tanımlanan bu tek hücre, hiç zaman yitirmeden
bölünerek çoğalacak ve giderek küçük bir "et parçası"
haline gelecektir.
Ancak zigot bu büyümesini boşlukta gerçekleştirmez.
Rahim duvarına asılıp tutunur. Sahip olduğu uzantılar
sayesinde toprağa yerleşen kökler gibi, buraya yapışır.
Bu bağ sayesinde de, gelişimi için ihtiyaç duyduğu maddeleri
annenin vücudundan emebilir.
İşte burada çok önemli bir Kuran mucizesi ortaya çıkmaktadır.
Allah Kuran'da, anne rahmine tutunarak gelişmeye başlayan
zigottan söz ederken, "alak" kelimesini kullanmaktadır:
"Alak" kelimesinin Arapça'daki anlamı ise, "bir yere
asılıp tutunan şey" demektir. Hatta kelime asıl olarak
deriye yapışarak oradan kan emen sülükler için kullanılır.
Kuşkusuz, anne karnında gelişmekte olan zigotun bu
özelliğini işaret eden bir kelimenin kullanılması, Kuran'ın
Alemlerin Rabbi olan Allah tarafından indirildiğini
bir kez daha ispatlamaktadır.
KEMİKLERİN KASLA SARILMASI
Kuran ayetlerinde bildirilen bir diğer önemli bilgi
ise, insanın anne rahmindeki oluşum aşamalarıdır. Ayetlerde,
anne karnında önce kemiklerin oluştuğu, daha sonra ise
kasların ortaya çıkarak bu kemikleri sardığı haber verilmektedir:
Sonra o su damlasını bir alak (hücre
topluluğu) olarak yarattık; ardından o alak'ı bir çiğnem
et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını
kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik;
sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların
en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun Suresi, 14)
Anne karnındaki gelişimi inceleyen bilim dalı embriyolojidir.
Ve embriyoloji alanında, yakın zamana kadar kemiklerle
kasların birlikte ortaya çıkarak geliştikleri sanılmıştır.
Bu yüzden bazı kimseler uzun bir süre bu ayetlerin bilime
ters düştüğünü iddia etmiştir. Ancak gelişen teknoloji
sayesinde yapılan daha ileri mikroskobik incelemeler,
Kuran'da bildirilenlerin harfiyen doğru olduğunu ortaya
koymuştur.
Bu mikroskobik incelemeler göstermektedir ki, anne
karnında, tam ayetlerde tarif edildiği gibi bir gelişme
gerçekleşir. Önce embriyodaki kıkırdak doku kemikleşir.
Daha sonra ise kas hücreleri kemiklerin etrafındaki
dokudan seçilerek bir araya gelir ve bu kemikleri sarar.
Bu durum, "Developing Human" yani "Gelişen İnsan" adlı
bilimsel bir yayında şöyle tarif edilmektedir:
6. haftada kıkırdaklaşmanın devamı olarak ilk kemikleşme
köprücük kemiğinde ortaya çıkar. 7. hafta sonunda uzun
kemiklerde de kemikleşme başlamıştır. Kemikler oluşmaya
devam ederken kas hücreleri kemiği çevreleyen dokudan
seçilerek kas kitlesini meydana getirirler. Kas dokusu
bu şekilde kemiğin etrafında ön ve arka kas gruplarına
ayrışır.49
Kısacası insanın Kuran'da tarif edilen oluşum aşamaları,
modern embriyolojinin bulgularıyla tam bir uyum içindedir.
BEBEĞİN RAHİMDEKİ ÜÇ EVRESİ
Kuran'da insanın anne karnında üç aşamalı bir yaratılışla
yaratıldığı bildirilmektedir:
Dikkat edilirse, ayette, insanın anne karnında, birinden
diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana geldiğine
işaret edilmektedir.
... Sizi annelerinizin karınlarında,
üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka)
yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz
olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur.
Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz? (Zümer Suresi, 6)
 |
Zümer
Suresi’nin 6. Ayetinde insanın anne karnında,
birinden diğerine farklılaşan üç ayrı evrede
meydana geldiğine işaret edilmektedir. Gerçekten
de bugün modern biyoloji, bebeğin anne karnındaki
embriyolojik gelişiminin üç farklı devrede
gerçekleştiğini ortaya koymuştur.
|
|
Gerçekten de bugün modern biyoloji, bebeğin anne karnındaki
embriyolojik gelişiminin üç farklı devrede gerçekleştiğini
ortaya koymuştur. Bugün tıp fakültelerinde ders kitabı
olarak okutulan bütün embriyoloji kitaplarında bu konu
en temel bilgiler arasında yer alır. Örneğin, embriyoloji
hakkında temel başvuru kitaplarından biri olan Basic
Human Embryology isimli kaynakta bu gerçek şöyle ifade
edilmektedir:
Rahimdeki hayat 3 EVREDEN oluşur; preembriyonik (ilk
2,5 hafta), embriyonik (8. haftanın sonuna kadar), ve
fetal (8. haftadan doğuma kadar).50
Tıp dilinde "trimester" yani "üç dönem" olarak da tanımlanan
bu evreler bebeğin farklı gelişim aşamalarını içerir.
Bu üç gelişim safhasının belli başlı özellikleri kısaca
şöyledir:
- Preembriyonik evre:
Yaygın olarak "1. trimester" olarak anılan bu ilk evrede
zigot bölünerek çoğalır, bir hücre kitlesi haline geldikten
sonra kendini rahim duvarına gömer. Hücreler çoğalmaya
devam ederken 3 tabaka halinde organize olurlar.
- Embriyonik evre:
"2. trimester" olarak da tanımlanan ikinci evre toplam
5,5 hafta sürer ve bu süre boyunca canlı "embriyo" olarak
adlandırılır. Bu evrede hücre tabakalarından bedenin
temel organ ve sistemleri ortaya çıkar.
- Fetal evre:
Gebeliğin "3. trimesteri" olarak adlandırılan döneme
girildiğinde embriyo artık "fetus" diye adlandırılır.
Bu dönem gebeliğin sekizinci haftasından itibaren başlar
ve doğuma dek sürer. Bir önceki dönemden ayırt edici
özelliği yüzü, elleri ve ayaklarıyla belirgin, insan
dış görünümüne sahip bir canlı olmasıdır. Dönemin başında
3 cm. boyunda olmasına rağmen tüm organları ortaya çıkmıştır.
Bu 30 haftalık dönemin özelliği doğum haftasına dek
fetusta büyüme ve orantılarında değişmedir.
Anne rahmindeki gelişim ile ilgili bu bilgiler, ancak
modern teknolojik aletlerle yapılan gözlemler sayesinde
elde edilmiştir. Ancak görüldüğü gibi bu bilgiler de,
diğer pek çok bilimsel gerçek gibi, mucizevi bir biçimde
Kuran ayetlerinde haber verilmiştir. İnsanlığın tıbbi
konularda hiçbir detaylı bilgiye sahip olmadığı bir
dönemde, Kuran'da bu derece ayrıntılı ve doğru bilgiler
verilmiş olması, elbette Kuran'ın insan sözü değil,
Allah Kelamı olduğunun açık bir delilidir.
ANNE SÜTÜ
Biz insana anne ve babasını (onlara
iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk
üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten)
ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem bana, hem anne
ve babana şükret, dönüş yalnız banadır." (Lokman
Suresi, 14)
Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını eksiksiz olarak
gidermek ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak
üzere Allah tarafından yaratılmış eşsiz bir karışımdır.
Günümüz teknolojisi ile hazırlanan bebek mamaları dahi
bu mucizevi besinin yerini tutamamaktadır.
Anne sütünün bebeğe olan faydaları her geçen gün daha
fazla ortaya çıkmaktadır. Bilimin anne sütü ile ilgili
yeni keşfettiği gerçeklerden biri ise bebeğin anne sütü
ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur.
Bilimin yeni keşfettiği bu önemli bilgiyi Allah bizlere
"…Onun (sütten) ayrılması, iki
yıl içindedir..." ayetiyle 14 asır önce bildirmiştir.
SONUÇ
İncelediğimiz tüm bilgiler, bizlere açık bir gerçeği
göstermektedir: Kuran öyle bir kitaptır ki, içinde verilen
haberlerin hepsi doğru çıkmış, o dönemde hiçbir insan
tarafından bilinemeyecek gerçekler ayetlerde haber verilmiştir.
Elbette ki bu durum, Kuran'ın bir insan sözü olmadığının
apaçık bir ispatıdır. Kuran, herşeyi yoktan var eden
ve ilmiyle tüm varlıkları kuşatan Yüce Allah'ın sözüdür.
Allah bir ayetinde, Kuran'la ilgili olarak, "eğer
o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde
birçok çelişkiler bulacaklardı" buyurmaktadır.
(Nisa Suresi, 82). Kuran'da hiçbir çelişki olmadığı
gibi, içinde yer alan her bilgi, gün geçtikçe bu İlahi
kitabın yeni mucizelerini ortaya koymaktadır.
İnsana düşen ise, Allah'ın indirdiği bu İlahi kitaba
sarılmak ve onu kendisine yol gösterici olarak kabul
etmektir. Allah, bir ayetinde bizlere şöyle seslenir:
Bu indirdiğimiz mübarek bir Kitap'tır.
Şu halde O'na uyun ve korkup-sakının. Umulur ki esirgenirsiniz.
(Enam Suresi, 155)
|