|
YAPRAKLAR VE FOTOSENTEZ
On yedinci yüzyılda yaşamış Belçikalı
bir fizikçi olan Jan Baptista Van Helmont bilimsel deneylerinden
birinde bir söğüt ağacının büyümesini gözlemledi ve
çeşitli ölçümler yaptı. Ağacı önce tarttı, ardından
5 yıl sonra ikinci kez tekrar tarttı ve ağırlığını 75
kg artmış olarak buldu. Bitkinin içinde büyüdüğü kaptaki
toprağı tarttığındaysa, bu 5 yıllık zaman içinde sadece
birkaç gram azaldığını gördü. Fizikçi Van Helmont, bu
deneyinde, söğüt ağacının büyüme sebebinin sadece saksıdaki
toprak olmadığını ortaya çıkardı. Bitki büyümek için
toprağın çok az bir kısmını kullandığına göre başka
bir yerlerden besin alıyor olmalıydı.44
İşte 17. yüzyılda Van Helmont'un keşfetmeye çalıştığı
bu olay, bazı aşamaları günümüzde dahi tam olarak anlaşılamamış
olan fotosentez işlemidir. Yani bitkilerin kendi besinlerini
kendilerinin üretmeleridir.
Bitkiler besinlerini üretirken sadece topraktan faydalanmazlar.
Topraktaki minerallerin yanında, suyu ve havadaki CO2'i
de kullanırlar. Bu hammaddeleri alıp yapraklarındaki
mikroskobik fabrikalardan geçirerek fotosentez yaparlar.
Fotosentez işleminin aşamalarını incelemeden önce fotosentezde
son derece önemli bir role sahip olan yaprakların incelenmesinde
fayda vardır.
YAPRAKLARIN GENEL YAPISI
Hem genel yapı olarak, hem de mikrobiyolojik açıdan
incelendiğinde yaprakların her yönüyle en fazla enerji
üretimini sağlamak üzere planlanmış, çok detaylı ve
kompleks sistemlere sahip oldukları görülecektir. Yaprağın
enerji üretebilmesi için ısı ve karbondioksidi dış ortamdan
alması gerekir. Yapraklardaki tüm yapılar da bu iki
maddeyi kolaylıkla alacak şekilde düzenlenmiştir.
Öncelikle yaprakların dış yapılarını inceleyelim.
Yaprakların dış yüzeyleri geniştir. Bu da fotosentez
için gerekli olan gaz alış-verişlerinin (karbondioksidin
emilmesi ve oksijenin atılması gibi işlemlerin) kolay
gerçekleşmesini sağlar.
Yaprağın yassı biçimiyse tüm hücrelerin dış ortama
yakın olmasını sağlar. Bu sayede de gaz alış-verişi
kolaylaşır ve güneş ışınları, fotosentez yapan hücrelerin
hepsine ulaşabilir. Bunun aksi bir durumu gözümüzün
önüne getirelim. Yapraklar eğer yassı ve ince bir yapıya
değil de herhangi bir geometrik şekle ya da anlamsız
rasgele bir şekle sahip olsalardı yaprak fotosentez
işlevini sadece güneş ile doğrudan temas eden bölgelerinde
gerçekleştirebilecekti. Bu da bitkilerin yeterli enerji
ve oksijen üretememesi anlamına gelecekti. Bunun canlılar
için en önemli sonuçlarından biri de hiç kuşkusuz ki
yeryüzünde bir enerji açığının ortaya çıkması olurdu.
En soldaki resimde aşama
aşama güneşe doğru hareketi görülen ve mini bir
radar istasyonuna benzeyen kırlangıç otu çiçeği
(ranunculus ficaria), diğer bütün bitkilerde olduğu
gibi güneşin yönünü takip ederek döner. Bitki
böylelikle güneş ışığından daha fazla faydalanabilecektir.
Alttaki resimde görülen ayçiçekleri de güneşin
hareketiyle kendi yönlerini değiştiren bitkilerdendir.
Işığa karşı duyarlı yaprak hücreleri hemen yön
belirleyerek güneşe doğru harekete geçerler.
|
Yapraklardaki özel olarak "tasarlanmış" olan sistemler
sadece bunlarla sınırlı değildir. Yaprak dokusunun önemli
bir özelliği daha vardır. Bu özellik ışığa karşı duyarlı
olmasıdır. Bu sayede ışık kaynağına yönelme, yani fototropizm
adı verilen olay gerçekleşir. Bu, saksı bitkilerinde
de rahatça gözlemlenen, bitkilerin yapraklarını güneşin
geldiği yöne doğru çevirmesine neden olan olaydır. Bitki
böylelikle güneş ışığından daha fazla faydalanabilir.
Yapraklar bitkilerin hem nükleer enerji üreten santralleri,
hem besin üreten fabrikaları, hem de önemli reaksiyonları
gerçekleştirdikleri laboratuvarlarıdır. Yapraklarda
hayati önem taşıyan bu işlemlerin nasıl gerçekleştirildiğini
anlamak için yaprakların fizyolojik yapısını da kısaca
incelemek gerekir.
Yaprağın iç yapısının enine kesiti alınarak bakılacak
olursa dört tabakalı bir yapı olduğu görülecektir.
  |
Yandaki resimde bir yaprağın
enine kesiti görülmektedir. Yaprağın yapısı
incelendiğinde her birinde çok detaylı tasarımlar
olan dört tabaka ile karşılaşılacaktır.
Detaya inilerek incelendiğinde bu tabakaların
su geçirmeme, ışığı daha çok emme, solunumu
kolaylaştırma gibi yaprağın ışığı daha iyi
alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesini
sağlayacak özelliklere sahip oldukları görülecektir.
|
|
Bu yapılardan ilki kloroplast içermeyen
epidermis tabakasıdır. Yaprağı alttan ve üstten örten
epidermis tabakasının özelliği, yaprağı dış etkilerden
korumasıdır. Epidermisin üstü koruyucu ve su geçirmez
mumsu bir madde ile sarılıdır. Bu maddeye kütiküla adı
verilir. Yaprağın iç dokusuna baktığımızda ise genelde
iki hücre tabakasından oluştuğunu görürüz. Bunlardan
iç dokuyu oluşturan Palizad dokuda kloroplastça zengin
hücreler, aralarında hiç boşluk bırakmadan yan yana
dizilirler. Bu doku fotosentezi yürüten dokudur. Bunun
altında bulunan Sünger doku ise, solunumu sağlayan dokudur.
Sünger dokudaki hücreler, diğer bölümlerdeki hücrelere
göre daha gevşek bir şekilde birbirine kenetlenmiştir.
Ayrıca bu dokunun hücreleri arasında hava ile dolu boşluklar
vardır.45 Görüldüğü gibi bu dokuların
hepsi yaprağın yapısında son derece önemli görevlere
sahiptir. Bu tür düzenlemeler yaprakta ışığın daha iyi
dağılıp yayılmasını sağlayarak fotosentez işleminin
gerçekleşmesi açısından son derece büyük bir önem taşırlar.
Bütün bunların yanı sıra yaprak yüzeyinin büyüklüğüne
göre yaprağın işlem yapma (solunum, fotosentez gibi)
yeteneği de artar. Örneğin birbirine geçmiş tropikal
yağmur ormanlarında genellikle geniş yapraklı bitkiler
yetişir. Bunun çok önemli sebepleri vardır. Sürekli
ve çok miktarda yağmurun yağdığı, birbirine geçmiş ağaçlardan
oluşan tropikal ormanlarda güneş ışığının bitkilerin
her yerine eşit ulaşması oldukça zordur. Bu da ışığı
yakalamak için gerekli olan yaprak yüzeyinin artırılmasını
gerekli kılar. Güneş ışığının zor girdiği bu alanlarda
bitkilerin besin üretebilmeleri için yaprak yüzeylerinin
büyük olması hayati önem taşımaktadır. Çünkü bu özellikleri
sayesinde tropik bitkiler değişik yerlerden, en fazla
faydalanacak şekilde güneş ışığına ulaşmış olurlar.
Tam aksine kuru ve sert iklimlerde ise küçük yapraklar
bulunur. Çünkü bu iklim şartlarında bitkiler için dezavantaj
olan asıl nokta ısı kaybıdır. Ve yaprak yüzeyi genişledikçe
su buharlaşması, dolayısıyla ısı kaybı artar. Bu yüzden
ışık yakalayan yaprak yüzeyi, bitkinin su tasarrufu
yapabilmesi için iktisatlı davranacak şekilde yaratılmıştır.
Çöl ortamlarında yaprak kısıtlaması aşırı seviyelere
ulaşır. Örneğin kaktüslerde yaprak yerine artık dikenler
vardır. Bu bitkilerde fotosentez etli gövdenin kendisinde
yapılır. Ayrıca gövde suyun depolandığı yerdir.
Fakat su kaybının kontrol edilmesi için bu da tek başına
yeterli değildir. Çünkü her ne kadar yaprak küçük olsa
da gözeneklerin bulunması su kaybını devam ettirecektir.
Bu yüzden buharlaşmayı dengeleyecek bir mekanizmanın
varlığı zorunludur. Bitkiler de, fazla buharlaşmayı
düzenleyen bir çıkış yoluna sahiptirler. Bünyelerindeki
su kaybını, gözenek açıklığının kontrolü ile denetim
altında tutarlar. Bunun için gözenek açıklıklarını (porları)
genişletir veya daraltırlar.
 |
Tropik
bölgelerdeki bitkilerin yapısı ile çöl ortamlarında
yetişen bitkilerin genel yapısı resimlerde
de görüldüğü gibi birbirlerinden çok farklıdır.
|
 |
|
Yaprakların tek görevi fotosentez için ışığı hapsetmeye
çalışmak değildir. Havadaki karbondioksidi yakalayıp
onu fotosentezin oluştuğu yere ulaştırmaları da aynı
derecede önemlidir. Bitkiler bu işlemi de yaprakların
üzerinde yer alan gözenekler vasıtasıyla gerçekleştirirler.
KUSURSUZ BİR TASARIM: GÖZENEKLER
Yaprakların üzerindeki bu mikroskobik delikler ısı
ve su transferi sağlamak ve fotosentez için gerekli
olan CO2'i atmosferden temin etmekle görevlidirler.
Gözenek olarak adlandırılan bu delikler, gerektiğinde
açılıp kapanabilecek bir yapıya sahiptirler. Gözenekler
açıldığında yaprağın hücreleri arasında bulunan oksijen
ve su buharı, fotosentez için gereken karbondioksit
ile değiştirilir. Böylece üretim fazlalıkları dışarı
atılırken, ihtiyaç duyulan maddeler değerlendirilmek
üzere içeri alınmış olur.
Gözeneklerin ilgi çekici yönlerinden biri, yaprakların
çoğunlukla alt kısımlarında yer almalarıdır. Bu sayede,
güneş ışığının olumsuz etkisinin en aza indirilmesi
sağlanır. Bitkideki suyu dışarı atan gözenekler, eğer
yaprakların üst kısımlarında yoğun olarak bulunsalardı,
çok uzun süre güneş ışığına maruz kalmış olacaklardı.
Bu durumda da bitkinin sıcaktan ölmemesi için gözenekler
bünyelerindeki suyu sürekli olarak dışarı atacaklardı,
böyle olunca da bitki aşırı su kaybından ölecekti. Gözeneklerin
bu özel tasarımı sayesinde ise, bitkinin su kaybından
zarar görmesi engellenmiş olur.
 |
Dıştan
bakıldığında kimi zaman sadece yeşil bir
cisim olarak düşünülebilen yapraklardaki
mikroskobik alanlarda, kusursuz bir tasarım
söz konusudur. Bitkiler için son derece
önemli yapılardan biri olan gözenekler de
bu tasarımın çok önemli bir parçasıdırlar.
Görevleri ısı ve su dönüşümünü sağlamak
ve CO2'i atmosferden temin etmektir. Yandaki
yaprak kesitinde de görüldüğü gibi genellikle
yaprağın alt kısımlarında yer alan gözenekler,
bitkinin su ihtiyacına göre açılıp kapanabilir
olma özelliğine sahiptirler. Dış ortamdaki
değişiklikler gözeneklerin hareketlerini
belirleyen etkenlerdir.
|
|
Yaprakların üst deri dokusu üzerinde çifter çifter
yerleşmiş bulunan gözeneklerin biçimleri fasulyeye benzer.
Karşılıklı içbükey yapıları, yaprakla atmosfer arasındaki
gaz alışverişini sağlayan gözeneklerin açıklığını ayarlar.
Gözenek ağzı denilen bu açıklık, dış ortamın koşullarına
(ışık, nem, sıcaklık, karbondioksit oranı) ve bitkinin
özellikle su ile ilgili iç durumuna bağlı olarak değişir.
Gözenek ağızlarının açıklığı ya da küçük oluşu ile bitkinin
su ve gaz alışverişi düzenlenir.
Dış ortamın tüm etkileri göz önüne alınarak düzenlenmiş
olan gözeneklerin yapısında çok ince detaylar vardır.
Bilindiği gibi dış ortam koşulları sürekli değişir.
Nem oranı, sıcaklık derecesi, gazların oranı, havadaki
kirlilik… Yapraklardaki gözenekler tüm bu değişken şartlara
uyum gösterebilecek yapıdadırlar.
 |
İki
kısımlı (dicot) ve tek
kısımlı (monocot)
bitkilerde gözeneklerin özellikleri değişir.
Bu iki tip bitkide gözeneklerin
koruyucu hücreleri
farklıdır. Bir çok monocot koruyucu hücresinin
merkezi dar, ucu kalın olmasına
rağmen, dicot koruyucu hücreleri fasulye
şeklindedir. Her bir monocot koruyucu hücresi
epidermis'teki özel bir hücre ile birleşmiştir.
Gözeneklerin farklı koruyucu hücrelerinin
sahip oldukları özellikler sayesinde her
bir bitkiye gerekli karbondioksit sağlanır
ve susuzluktan korunur.
|
|
Bunu bir örnekle şöyle açıklayabiliriz. Şeker kamışı
ve mısır gibi uzun süre sıcağa ve kuru havaya maruz
kalan bitkilerde, gözenekler suyu muhafaza edebilmek
için gün boyunca tamamen ya da kısmen kapalı kalırlar.
Bu bitkilerin de gündüz fotosentez yapabilmek için karbondioksit
almaları gerekir. Normal şartlar altında bunu sağlayabilmek
için de gözeneklerinin olabildiğince açık olması gerekir.
Bu imkansızdır. Çünkü böyle bir durumda bitki, sıcaklığa
rağmen sürekli açık olan gözenekleri yüzünden devamlı
su kaybeder ve bir süre sonra da ölür. Bu nedenle bitkinin
gözeneklerinin kapalı olması gereklidir.
Fakat bu problem de çözülmüştür. Sıcak bölgelerde yaşayan bazı bitkiler havadaki karbondioksidi yapraklarına daha verimli bir şekilde alan birer karbondioksit pompasına sahiptir ve, gözenekleri kapalı da olsa, yapraklarına karbondioksidi alabilmek için kimyasal pompalar kullanmaktadırlar. 46
Bu kimyasal pompaların bir süre yokluğu durumunda CO2
temin edilemediği için bitki besin üretemeyecek ve ölecektir.
Bu da yapraklardaki bu kompleks pompaların zaman içinde
ortaya çıkan raslantılarla oluşmasının imkansız olduğunun
bir göstergesidir. Bitkilerdeki bu sistem de diğerleri
gibi ancak bütün parçaları eksiksiz olduğunda fonksiyonlarını
yerine getirebilmektedir. Dolayısıyla, bitkilerdeki
gözeneklerin de tesadüfler sonucu evrimleşerek ortaya
çıkmış olmaları ihtimal dışıdır. Son derece özel bir
yapısı olan gözenekler de görevlerini en hassas biçimde
yerine getirecek şekilde özel olarak tasarlanmışlar,
yani yaratılmışlardır.
EVRİMCİLERE GÖRE YAPRAKLARIN OLUŞUMU
Görüldüğü gibi küçük yeşil bir cisme son derece kusursuz
bir şekilde sığdırılmış kompleks yapılar vardır. Yapraklardaki
bu kompleks sistem milyonlarca yıldır kusursuzlukla
işlemektedir. Peki bu sistemler nasıl olup da bu kadar
küçük bir alana sığdırılmışlardır? Yapraklardaki kompleks
tasarım nasıl oluşmuştur? Bu kadar mükemmel ve örneksiz
bir tasarımın kendi kendine oluşması mümkün müdür?
Bu sorular evrim teorisini savunanlara sorulacak olursa
alınacak cevaplar her zamankilerden farklı olmayacaktır.
Hiçbir mantığı olmayan, kendi içinde sürekli çelişen
açıklamalarla çeşitli varsayımlar ortaya atacaklardır.
Kurdukları hayali evrim senaryolarıyla sayısız çeşitlilikteki
bitkinin, ağacın, çiçeğin, deniz bitkilerinin, otların,
mantarların "nasıl ortaya çıktıkları" sorusuna cevap
vermeye çalışacaklar, fakat başaramayacaklardır.
|
Sizin için
gökten su indiren O'dur; içecek ondan, ağaç ondandır
(ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız.
Onunla sizin için
ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin
her türlüsünden bitirir.
Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için
ayetler vardır.
(Nahl Suresi, 10-11)
|
Evrimcilerin, yaprakların oluşumu ile ilgili olarak ortaya attıkları teoriler incelendiğinde bunların son derece anlamsız, hatta gülünç denebilecek iddialarla dolu oldukları görülür. Bunlardan bir tanesine (Telome teorisine) göre yapraklar, bitki gövdesindeki sistemlerin defalarca tekrarlanan kompleks dallanma ve birleşmeleri ile gelişmiştir.47
Sorular sorarak bu temelsiz iddiayı inceleyelim:
- Bu dallar niçin birleşme ve yassılaşma gereği duymuşlardır?
- Bu birleşme ve yassılaşma nasıl bir süreç sonucunda
gerçekleşmiştir,
-Dallar ne tür tesadüfler sonucunda yapı ve tasarım
olarak tamamen farklı yapıdaki yapraklara dönüşmüşlerdir?
-İlkel damarlı bitkilerden nasıl olup da binlerce,
milyonlarca çeşitteki bitkiler, ağaçlar, çiçekler, otlar
ortaya çıkmıştır?
Evrimcilerin bu soruların hiçbirisi hakkında mantıklı
ve bilimsel bir cevapları yoktur. Evrimciler her konuda
olduğu gibi bitkilerin varoluşu konusunda da bütünüyle
hayal gücüne dayalı senaryolardan başka bir açıklama
üretemezler.
Bu konudaki başka bir teori olan "Enation Teorisi"ne göreyse yapraklar, sözde bitki gövdesinden çıkan birtakım yapılardan ortaya çıkmışlardır.48
Evrimcilerin bu iddialarını da yine sorular sorarak inceleyelim:
Nasıl olup da gövdenin belirli yerlerinde bir yaprak
oluşturmak üzere çıkıntılı bir yapı oluşmuştur?
Bunlar daha sonra tomurcuklar nasıl yapraklara dönüşmüşlerdir?
Üstelik de sayısız çeşide sahip kusursuz bir yapı olan
yapraklara…
Biraz daha geriye gidelim. Bu yapıların çıktığı bitki gövdesi nasıl oluşmuştur?
Bunlara benzer soruların da evrimcilerce verilmiş hiçbir bilimsel cevapları yoktur.
Gerçekte her iki teorinin de anlatmak istediği hikaye şudur: Bitkiler evrimcilere göre, sözde tesadüfen gelişen olaylar sonucunda ortaya çıkmışlardır. Tesadüfen bitki gövdeleri, dallar oluşmuş, bir başka tesadüf olmuş klorofil kloroplastın içinde var olmuş, başka tesadüflerle yapraktaki tabakalar oluşmuş, tesadüfler tesadüfleri kovalamış ve sonunda kusursuz ve son derece özel yapısıyla yapraklar ortaya çıkmıştır.
Bu arada yaprakta tesadüfen oluştuğu iddia edilen bu yapıların hepsinin aynı anda ortaya çıkması gerektiği de göz ardı edilmemesi gereken bir gerçektir. Evrimcilere göre yapraktaki mekanizmaların tümü kendi kendine gelişen tesadüflerle ve zaman içinde yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Yine aynı evrimci mantığın devamı, kullanılmayan organların ya da sistemlerin kaybolmasını öngörmektedir. Yapraktaki düzeneklerin hepsi birbirine bağlı olduğundan, bir tanesinin tesadüfler sonucu ortaya çıkmış olması bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü evrimci mantığın ikinci aşamasına göre bu düzenek, işe yaramadığından dolayı ortadan kalkacaktır. Bu yüzden bitkinin yaşamını sürdürebilmesi için kökündeki, dallarındaki ve yapraklarındaki kompleks sistemlerin hepsinin aynı anda var olması gerekmektedir.
Yeryüzündeki her canlıda olduğu gibi bitkilerde de
tam anlamıyla kusursuz sistemler kurulmuştur ve ilk
yaratıldıkları andan itibaren özelliklerinde hiçbir
değişiklik olmadan günümüze kadar gelmişlerdir. Yapraklarını
dökmelerinden, kendilerini güneşe çevirmelerine, yeşil
renklerinden, gövdelerindeki odunsu yapıya, köklerinin
varlığından meyvelerinin oluşmasına kadar olan tüm yapıları
örneksizdir. Daha iyi sistemlerin oluşturulması hatta
benzerlerinin oluşturulması (mesela fotosentez işlemi)
günümüz teknolojisiyle mümkün bile değildir.
Bu komplekslik de yaprakların tesadüfen oluşamayacağının
delillerinden biridir. Yapraklar özel olarak bitkilerin
besin üretmesi, solunum yapmaları gibi ihtiyaçlar için
tasarlanmış yapılara sahiptirler. Özel bir tasarımın
varlığı, bir tasarlayıcının varlığını kanıtlar. Tasarımdaki
detaylar ve kusursuzluk da tasarımcının aklını, bilgisini
ve sanatının gücünü bize tanıtır. Yaprakları en mükemmel
tasarımlarıyla yaratan hiç kuşkusuz ki tüm alemlerin
Rabbi olan Allah'tır.
FOTOSENTEZ MUCİZESİ
Dünya, canlı yaşamına en uygun olacak şekilde, özel
olarak tasarlanmış bir gezegendir. Atmosferindeki gazların
oranından, güneşe olan uzaklığına, dağların varlığından,
suyun içilebilir olmasına, bitkilerin çeşitliliğinden
yeryüzünün sıcaklığına kadar kurulmuş olan pek çok hassas
denge sayesinde dünya yaşanabilir bir ortamdır.
Yaşamı oluşturan öğelerin devamlılığının sağlanabilmesi
için de hem fiziksel şartların hem de bazı biyokimyasal
dengelerin korunması gereklidir. Örneğin nasıl ki canlıların
yeryüzünde yaşamaları için yer çekimi kuvveti vazgeçilmez
ise, bitkilerin ürettiği organik maddeler de yaşamın
devamı için bir o kadar önemlidir.
İşte bitkilerin bu organik maddeleri üretmek için gerçekleştirdikleri
işlemlere, daha önce de belirttiğimiz gibi fotosentez
denir. Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretmesi
olarak da özetlenebilecek olan fotosentez işlemi, bunların
diğer canlılardan ayrıcalıklı olmasını sağlar. Bu ayrıcalığı
sağlayan, bitki hücresinde insan ve hayvan hücrelerinden
farklı olarak güneş enerjisini direkt olarak kullanabilen
yapılar bulunmasıdır. Bu yapıların yardımıyla, bitki
hücreleri güneşten gelen enerjiyi insanlar ve hayvanlar
tarafından besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler
ve yine çok özel yollarla depolarlar. İşte bu şekilde
fotosentez işlemi tamamlanmış olur.
Gerçekte bütün bu işlemleri yapan, bitkinin tamamı
değildir, yaprakları da değildir, hatta bitki hücresinin
tamamı da değildir. Bu işlemleri bitki hücresinde yer
alan ve bitkiye yeşil rengini veren "kloroplast" adı
verilen organel gerçekleştirir. Kloroplastlar, milimetrenin
binde biri kadar büyüklüktedir, bu yüzden yalnızca mikroskopla
gözlemlenebilirler. Yine fotosentezde önemli bir rolü
olan kloroplastın çeperi de, metrenin yüz milyonda biri
kadar bir büyüklüktedir. Görüldüğü gibi rakamlar son
derece küçüktür ve bütün işlemler bu mikroskobik ortamlarda
gerçekleşir. Fotosentez olayındaki asıl hayret verici
noktalardan biri de budur.
SIR DOLU BİR FABRİKA: KLOROPLAST
Kloroplastta fotosentezi gerçekleştirmek üzere hazırlanmış
thylakoidler, iç zar ve dış zar, stromalar, enzimler,
ribozom, RNA ve DNA gibi oluşumlar vardır. Bu oluşumlar
hem yapısal hem de işlevsel olarak birbirlerine bağlıdırlar
ve her birinin kendi bünyesinde gerçekleştirdiği son
derece önemli işlemler vardır. Örneğin kloroplastın
dış zarı, kloroplasta madde giriş-çıkışını kontrol eder.
İç zar sistemi ise "thylakoid" olarak adlandırılan yapıları
içermektedir. Disklere benzeyen thylakoid bölümünde
pigment (klorofil) molekülleri ve fotosentez için gerekli
olan bazı enzimler yer alır. Thylakoidler "grana" adı
verilen kümeler meydana getirerek, güneş ışığının en
fazla miktarda emilmesini sağlarlar. Bu da bitkinin
daha fazla ışık alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesi
demektir.
Bunlardan başka kloroplastlarda "stroma" adı verilen ve içinde DNA, RNA, ribozomlar ve fotosentez için gerekli olan enzimleri barındıran bir de sıvı bulunur. Kloroplastlar sahip oldukları bu DNA ve ribozomlarla hem kendilerini çoğaltırlar, hem de bazı proteinlerin üretimini gerçekleştirirler.49
Fotosentezdeki başka bir önemli nokta da bütün bu işlemlerin
çok kısa, hatta gözlemlenemeyecek kadar kısa bir süre
içinde gerçekleşmesidir. Kloroplastların içinde bulunan
binlerce "klorofil"in aynı anda ışığa tepki vermesi,
saniyenin binde biri gibi inanılmayacak kadar kısa bir
sürede gerçekleşir.
 |
Yeşil
bitkilerde fotosentez işlemini yapan, bitki
hücrelerinde bulunan kloroplast adı verilen
organellerdir. Yanda büyütülmüş resmi görülen
kloroplast, gerçekte milimetrenin binde
biri kadar bir büyüklüğe sahiptir. İçinde
fotosentez işlemini yürüten pek çok yardımcı
organel vardır. Çok aşamalı olarak gerçekleşen
ve bazı aşamaları henüz çözülememiş olan
fotosentez işlemi bu mikroskobik fabrikalarda,
büyük bir hızda gerçekleşmektedir.
|
|
Bilim adamları kloroplastların içinde gerçekleşen fotosentez
olayını uzun bir kimyasal reaksiyon zinciri olarak tanımlarlarken,
işte bu hız nedeniyle fotosentez zincirinin bazı halkalarında
neler olduğunu anlayamamakta ve olanları hayranlıkla
izlemektedirler. Anlaşılabilen en net nokta, fotosentezin
iki aşamada meydana geldiğidir. Bu aşamalar "aydınlık
evre" ve "karanlık evre" olarak adlandırılır.
AYDINLIK EVRE
Bitkilerin fotosentez işleminde kullanacakları tek enerji kaynağı olan güneş ışığı değişik dalga boylarındaki ışınımların birleşimidir ve bu dalgaların enerji yükü birbirinden farklıdır. Güneş ışığındaki dalgaların ayrıştırılması ile ortaya çıkan ve tayf adı verilen renk dizisinin bir ucunda kırmızı ve sarı tonları, öbür ucunda da mavi ve mor tonları bulunur. Bitkiler fotosentez sırasında güneş ışınlarından tayfın iki ucundaki renkleri, daha doğrusu dalga boylarını soğururlar, yani emerler. Buna karşılık tayfın ortasında yer alan yeşil tonlardaki ışınların pek azını soğurup büyük bölümünü yansıtırlar. Bunu da kloroplastların içinde bulunan klorofil pigmentleri sayesinde gerçekleştirirler. İşte yaprakların çoğu zaman yeşil gözükmesinin nedeni de budur.50
Fotosentez işlemi bitkilerin yeşil görünmesine neden
olan bu pigmentlerin güneş ışığını soğurmasından kaynaklanan
hareketlenme ile başlar. Acaba klorofiller bu hareketlenme
ile fotosentez işlemine nasıl başlamaktadırlar? Bu sorunun
cevabının verilebilmesi için öncelikle kloroplastların
içinde bulunan ve klorofilleri içinde barındıran Thylakoid'in
yapısının incelenmesinde fayda vardır.
 |
Güneş,
dünyanın enerji kaynağıdır ve devamlı olarak
ışın yayar. Bu ışınlardan, canlıların "görünür
ışık" olarak algılayabildiği ışın aralığı
bitkiler tarafından kullanılır. Resimde
görülen kısa dalga boyları (mavi ışık),
uzun dalga boylarından (kırmızı ışık) daha
yüksek enerjilidir. Bitkiler de fotosentez
yaparken daha yüksek enerjiye sahip olan
uzun dalga boyuna sahip olan ışık aralığını
kullanırlar.
|
|
"Klorofiller, "klorofil-a" ve "klorofil-b" olarak ikiye
ayrılırlar. Bu iki çeşit klorofil güneş ışığını soğurduktan
sonra elde ettikleri enerjiyi fotosentez işlemini başlatacak
olan fotosistemler içinde toplarlar. Thaylakoid'in detaylı
yapısının anlatıldığı resimde de görüldüğü gibi fotosistemler
kısaca, thylakoid'in içinde yer alan bir grup klorofil
olarak tanımlanabilir.
Yeşil bitkilerin tamamına yakını
bir fotosistem ile tek aşamalı fotosentez gerçekleştirirken,
bitkilerin %3'ünde fotosentezin iki aşamalı olmasını
sağlayacak iki farklı fotosistem bölgesi bulunur. "Fotosistem
I", ve "Fotosistem II" olarak adlandırılan bu bölgelerde
toplanan enerji daha sonra tek bir "klorofil-a" molekülüne
transfer edilir. Böylece her iki fotosistemde de reaksiyon
merkezleri oluşur. Işığın emilmesiyle elde edilen enerji,
reaksiyon merkezlerindeki yüksek enerjili elektronların
gönderilmesine, yani kaybedilmesine neden olur. Bu yüksek
enerjili elektronlar daha sonraki aşamalarda suyun parçalanıp
oksijenin elde edilmesi için kullanılır.
Bu aşamada bir dizi elektron değiş tokuşu gerçekleşir.
"Fotosistem I" tarafından verilen elektron, "Fotosistem
II" den salınan elektron ile yer değiştirir. "Fotosistem
II" tarafından bırakılan elektronlar da suyun bıraktığı
elek-tronlarla yer değiştirir. Sonuç olarak su, oksijen,
protonlar ve elektronlar olmak üzere ayrıştırılmış olur.51
 |
Yapraklardaki klorofil maddesi, kloroplastlardaki thylakoid adı verilen yapının içinde bulunur. Yukarıda şematik anlatımı görülen thylakoidler incelenirken, bu yapının milimetrenin binde biri büyüklüğünde bir organel olan kloroplastın çok küçük bir parçası olduğu unutulmamalıdır. Thylakoidlerdeki bu detaylı tasarımın tesadüfen oluşması elbette ki imkansızdır. Evrendeki her şey gibi yaprakları da, Allah yaratmıştır.
|
|
Elektron akışının sonunda, suyun ayrışmasından sonra ortaya çıkan protonlar ve elektronlar thylakoid'in iç kısmına taşınarak hidrojen taşıyıcı molekül olan NADP (nikotinamid adenin dinükliotid fosfat) ile birleşirler. Neticede NADPH molekülü ortaya çıkar. Elektronlar elektron taşıma sistemiyle taşınırken, thylakoid zarı boyunca bir proton eğimi oluşur. Eğimin potansiyel enerjisi ATP molekülünü (hücrenin işlemlerinde kullanacağı bir enerji paketçiği) meydana getirmek için kullanılır. Bütün bu işlemler sonucunda bitkilerin besin üretebilmesi için ihtiyaç duydukları enerji artık kullanılmaya hazır hale gelmiştir.
Bir reaksiyonlar zinciri olarak özetlemeye çalıştığımız
bu olaylar fotosentez işleminin sadece ilk yarısıdır.
Bitkilerin besin üretebilmesi için enerji gereklidir.
Bunun temin edilebilmesi için düzenlenmiş olan "özel
yakıt üretim planı" sayesinde diğer işlemler de eksiksiz
tamamlanır.
KARANLIK EVRE
Fotosentezin ikinci aşaması olan Karanlık Evre ya da Calvin Çevrimi olarak adlandırılan bu işlemler, kloroplastın "stroma" diye adlandırılan bölgelerinde gerçekleşir. Aydınlık evre sonucunda ortaya çıkan enerji yüklü ATP ve NADPH molekülleri, karbondioksiti organik karbona indirgemek için kullanılır.52 Karanlık evrenin nihai ürünü, hücrenin ihtiyaç duyduğu diğer organik bileşikler için başlangıç malzemesi olarak kullanılacaktır.
Burada kısaca özetlenen bu reaksiyon zincirini kaba
hatlarıyla anlayabilmek bilim adamlarının yüzyıllarını
almıştır. Yeryüzünde başka hiçbir şekilde üretilemeyen
karbonhidratlar ya da daha geniş anlamda organik maddeler
milyonlarca yıldır bitkiler tarafından üretilmektedir.
Üretilen bu maddeler diğer canlılar için en önemli besin
kaynaklarındandır.
Fotosentez reaksiyonları sırasında farklı özelliklere
ve görevlere sahip enzimler ile diğer yapılar tam bir
iş birliği içinde çalışırlar. Ne kadar gelişmiş bir
teknik donanıma sahip olursa olsun dünya üzerindeki
hiçbir laboratuvar, bitkilerin kapasitesiyle çalışamaz.
Oysa bitkilerde bu işlemlerin tümü milimetrenin binde
biri büyüklüğündeki bir organelde meydana gelmektedir.
Şekilde görülen formülleri, sayısız çeşitlilikteki bitki
hiç şaşırmadan, reaksiyon sırasını hiç bozmadan, fotosentezde
kullanılan hammadde miktarlarında hiçbir karışıklık
olmadan milyonlarca yıldır uygulamaktadır.
Ayrıca fotosentez işlemi ile, hayvanların ve insanların
enerji tüketimleri arasında da önemli bir bağlantı vardır.
Aslında yukarıda anlatılan karmaşık işlemlerin özeti,
bitkilerin fotosentez sonucu canlılar için mutlaka gerekli
olan glukozu ve oksijeni meydana getirmeleridir. Bitkilerin
ürettiği bu ürünler diğer canlılar tarafından besin
olarak kullanılırlar. İşte bu besinler vasıtasıyla canlı
hücrelerinde enerji üretilir ve bu enerji kullanılır.
Bu sayede bütün canlılar güneşten gelen enerjiden faydalanmış
olurlar.
Canlılar fotosentez sonucu oluşan besinleri yaşamsal
faaliyetlerini sürdürmek için kullanırlar. Bu faaliyetler
sonucunda atık madde olarak atmosfere karbondioksit
verirler. Ama bu karbondioksit hemen bitkiler tarafından
yeniden fotosentez için kullanılır. Bu mükemmel çevirim
böylelikle sürer gider.
FOTOSENTEZ İÇİN GEREKLİ OLAN HER ŞEY
GİBİ GÜNEŞ IŞIĞI DA
ÖZEL OLARAK AYARLANMIŞTIR
Bu kimyasal fabrikada her şey olup biterken, işlemler sırasında kullanılacak enerjinin özellikleri de ayrıca tespit edilmiştir. Fotosentez işlemi bu yönüyle incelendiğinde de, gerçekleşen işlemlerin ne kadar büyük bir hassasiyetle düzenlenmiş olduğu görülecektir. Çünkü güneşten gelen ışığın enerjisinin özellikleri, tam olarak kloroplastın kimyasal tepkimeye girmesi için ihtiyaç duyduğu enerjiyi karşılamaktadır.
Bu hassas dengenin tam anlaşılabilmesi için güneş ışığının
fotosentez işlemindeki fonksiyonlarını ve önemini şöyle
bir soruyla inceleyelim:
Güneş'in ışığı fotosentez için özel olarak mı ayarlanmıştır?
Yoksa bitkiler, gelen ışık ne olursa olsun, bu ışığı
değerlendirip ona göre fotosentez yapabilecek bir esnekliğe
mi sahiptirler?
Bitkiler hücrelerindeki klorofil maddelerinin ışık
enerjisine karşı duyarlı olmaları sayesinde fotosentez
yapabilirler. Buradaki önemli nokta klorofil maddelerinin
çok belirli bir dalga boyundaki ışınları kullanmalarıdır.
Güneş tam da klorofilin kullandığı bu ışınları yayar.
Yani güneş ışığı ile klorofil arasında tam anlamıyla
bir uyum vardır.
 |
FOTOSENTEZ
İŞLEMİNİN AŞAMALARI
Güneş
ışığı yaprağın üzerine düştüğünde yapraktaki
tabakalar boyunca ilerler. Yaprak hücrelerindeki
kloroplast organellerinin içindeki klorofiller
bu ışığın enerjisini kimyasal enerjiye çevirir.
Bu kimyasal enerjiyi elde eden bitki ise
bunu hemen besin elde etmekte kullanır.
Bilimadamlarının birkaç cümlede özetlenen
bu bilgiyi elde etmeleri 20. yüzyılın ortalarını
bulmuştur. Fotosentez işlemini anlamak için
sayfalarca reaksiyon zincirleri yazılmaktadır.
Fakat hala bu zincirlerde bilinmeyen halkalar
mevcuttur. Oysa bitkiler yüz milyonlarca
yıldır bu işlemleri hiç şaşmadan gerçekleştirip
dünyaya oksijen ve besin sağlamaktadırlar.
|
|
Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic
Universe adlı kitabında bu kusursuz uyum hakkında şunları
yazmaktadır:
Fotosentezi gerçekleştiren molekül, klorofildir...
Fotosentez mekanizması, bir klorofil molekülünün Güneş
ışığını absorbe etmesiyle başlar. Ama bunun gerçekleşebilmesi
için, ışığın doğru renkte olması gerekir. Yanlış renkteki
ışık, işe yaramayacaktır.
Bu konuda örnek olarak televizyonu
verebiliriz. Bir televizyonun, bir kanalın yayınını
yakalayabilmesi için, doğru frekansa ayarlanmış olması
gerekir. Kanalı başka bir frekansa ayarlayın, görüntü
elde edemezsiniz. Aynı şey fotosentez için de geçerlidir.
Güneş'i televizyon yayını yapan istasyon olarak kabul
ederseniz, klorofil molekülünü de televizyona benzetebilirsiniz.
Eğer bu molekül ve Güneş birbirlerine uyumlu olarak
ayarlanmış olmasalar, fotosentez oluşmaz. Ve Güneş'e
baktığımızda, ışınlarının renginin tam olması gerektiği
gibi olduğunu görürüz.53
Kısacası fotosentez işleminin gerçekleşebilmesi için
şu anki şartların olması zorunludur. İşte bu noktada
akla gelebilecek bir soruyu daha değerlendirmekte fayda
vardır:
Zaman içinde fotosentez işleminin sıralamasında ya
da moleküllerin görevinde herhangi bir değişiklik olabilir
miydi?
Bu soruya, doğadaki hassas dengelerin tesadüfler sonucunda
oluştuğunu iddia eden evrim savunucularının vereceği
cevaplardan bir tanesi, "başka türlü bir ortam olsaydı,
canlılar o ortamlara da uyum sağlayacakları için bitkiler
de o ortama göre fotosentez yapabilirlerdi" olacaktır.
Oysa bu tamamen yanlış bir mantıktır. Çünkü bitkilerin
fotosentez yapabilmeleri için güneşin yaydığı ışıkların
şu anki uyum içinde olmaları gerekmektedir. Bu mantığın
yanlış olduğunu gerçekte bir evrimci olan astronom George
Greenstein da şu şekilde belirtmektedir:
Belki insan burada bir tür adaptasyonun gerçekleştiğini düşünebilir: Bitkinin yaşamının Güneş ışığının özelliklerine uyum sağladığını varsayan moleküller ışığın çok belirli bazı renklerini absorbe edebilirler. Işığın absorbe edilmesi işlemi, moleküllerin içindeki elektronların yüksek enerji seviyelerine olan duyarlılıklarıyla ilgilidir ve hangi molekülü ele alırsanız alın, bu işi gerçekleştirmek için gereken enerji aynıdır. Işık, fotonlardan oluşur ve yanlış enerji seviyesinde foton, hiçbir şekilde absorbe edilemez... Kısacası yıldızların fiziği ile, moleküllerin fiziği arasında çok iyi bir uyum vardır. Bu uyum olmasa, yaşam imkansız olurdu.54
Tekrar önemle belirtmek gerekirse; bitkilerin fotosentez
yapabilmeleri için güneşin yaydığı belirli aralıktaki
ışığın varlığı şarttır. Yaşam için zorunlu olan bu uyum
hiçbir şekilde rastlantılarla açıklanamayacak kusursuzlukta
bir uyumdur. Yeryüzündeki her şeye hakim olan ve üstün
bir aklın sahibi olan Allah, tüm bunları birbirine uygun
olarak yaratmıştır.
FOTOSENTEZ OLAYI TESADÜFEN OLUŞAMAZ
Bütün bu apaçık gerçeklere rağmen yine de evrim teorisini savunmaya devam edenler için, sorular sorarak bu sistemin tesadüfen oluşamayacağını bir kere daha görelim. Boyutu mikroskobik ölçülerle tanımlanan bir alanda kurulmuş bu örneksiz mekanizmayı var eden kimdir? Öncelikle
böyle bir sistemi bitki hücrelerinin plandığını yani
bitkilerin düşünerek planlar yaptığını varsayabilir
miyiz? Elbette ki böyle bir şeyi varsayamayız. Çünkü,
bitki hücrelerinin tasarlaması, akletmesi gibi bir şey
söz konusu değildir. Hücrenin içine baktığımızda gördüğümüz
kusursuz sistemi yapan hücrenin kendisi değildir. Peki
öyleyse bu sistem düşünebilen yegane varlık olan insan
aklının bir ürünü müdür? Hayır değildir. Milimetrenin
binde biri büyüklüğünde bir yere yeryüzündeki en inanılmaz
fabrikayı kuranlar insanlar da değildir. Hatta insanlar
bu mikroskobik fabrikanın içinde olan bitenleri gözlemleyememektedirler
bile.
Bu gibi soruların cevaplarının niçin "hayır" olduğu,
evrimcilerin iddialarıyla birlikte incelendiğinde, bitkilerin
nasıl ortaya çıktığı konusu daha iyi açıklığa kavuşacaktır.
Evrim teorisi bütün canlıların aşama aşama geliştiğini,
basitten komplekse doğru bir gelişim olduğunu iddia
eder. Fotosentez sistemindeki mevcut parçaları belli
bir sayıyla sınırlayabildiğimizi varsayarak bu iddianın
doğru olup olmadığını düşünelim. Örneğin fotosentez
işleminin gerçekleşmesi için gerekli olan parçaların
sayısının 100 olduğunu varsayalım (gerçekte bu sayı
çok daha fazladır). Varsayımlara devam ederek, bu 100
parçanın bir iki tanesinin evrimcilerin iddia ettikleri
gibi tesadüfen, kendi kendine oluştuğunu varsayalım.
Bu durumda geriye kalan parçaların oluşması için milyarlarca
yıl beklenmesi gerekecektir. Oluşan parçalar bir arada
bulunsalar bile diğerleri olmadığı için bir işe yaramayacaklardır.
Tek biri olmadığında diğerleri işlevsiz olan bu sistemin
diğer parçaların oluşumunu beklemeleri imkansızdır.
Dolayısıyla canlılara ait tüm sistemler gibi, karmaşık
bir sistem olan fotosentez de evrimin öne sürdüğü gibi,
zaman içinde, tesadüflerle, yavaş yavaş oluşan parçaların
art arda eklenmesiyle meydana gelmesi akıl ve mantıkla
bağdaşan bir iddia değildir.
Bu iddianın çaresizliğini fotosentez işleminde gerçekleşen
bazı aşamaları kısaca hatırlayarak görebiliriz. Öncelikle
fotosentez işleminin gerçekleşebilmesi için mevcut bütün
enzimlerin ve sistemlerin aynı anda bitki hücresinde
bulunması gereklidir. Her işlemin süresi ve enzimlerin
miktarı tek bir seferde en doğru biçimde ayarlanmalıdır.
Çünkü gerçekleştirilen reaksiyonlarda oluşabilecek en
ufak bir aksaklık, örneğin işlem süresi, reaksiyona
giren ısı veya hammadde miktarında küçük bir değişiklik
olması, reaksiyon sonucunda ortaya çıkacak ürünleri
bozacak ve yararsız hale getirecektir. Bu sayılanların
herhangi bir tanesinin olmaması durumunda da sistem
tamamen işlevsiz olacaktır.
Bu durumda akla bu işlevsiz parçaların, sistemin tümü
oluşana kadar nasıl olup da varlıklarını sürdürdükleri
sorusu gelecektir. Ayrıca boyut küçüldükçe, o yapıdaki
sistemin üzerindeki aklın ve mühendisliğin kalitesinin
arttığı da bilinen bir gerçektir. Bir mekanizmadaki
boyutun küçülmesi bize o yapı üzerinde kullanılan teknolojinin
gücünü gösterir. Günümüz kameralarıyla seneler önce
kullanılan kameralar arasında bir karşılaştırma yapıldığında
bu gerçek daha net görülecektir. Bu gerçek, yapraklardaki
kusursuz yapının önemini daha da arttırmaktadır. İnsanların
büyük fabrikalarda dahi yapamadıkları fotosentez işlemini
bitkiler nasıl olup da bu mikroskobik fabrikalarında
gerçekleştirmektedirler?
İşte bu ve benzeri sorular evrimcilerin hiçbir tutarlı
açıklama getiremedikleri sorulardır. Buna karşın, çeşitli
hayali senaryolar üretirler. Üretilen bu senaryolarda
başvurulan ortak taktik, konunun demagojiler ve kafa
karıştırıcı teknik terim ve anlatımlarla boğulmasıdır.
Olabildiğince karışık terimler kullanarak bütün canlılarda
çok açık görülen bir gerçeği, "Yaratılış Gerçeği"ni
örtbas etmeye çalışırlar. Neden ve nasıl gibi sorulara
cevap vermek yerine, konu hakkında ayrıntılı bilgiler
ve teknik kavramlar sıralayıp sonuna bunun evrimin bir
sonucu olduğunu eklerler.
|
Görmüyorlar mı;
Biz, suyu çorak toprağa sürüyoruz da onunla ekin
bitiriyoruz; ondan hayvanları,
kendileri yemektedir? Yine de görmüyorlar mı?
(Secde Suresi, 27)
|
Bununla birlikte en koyu evrim taraftarları bile, çoğu
zaman bitkilerdeki mucizevi sistemler karşısında hayretlerini
gizleyememektedirler. Buna örnek olarak Türkiye'nin
evrimci profesörlerinden Ali Demirsoy'u verebiliriz.
Prof. Demirsoy, fotosentezdeki mucizevi işlemleri vurgulayarak,
bu kompleks sistemin karşısında şöyle bir itirafta bulunmaktadır:
Fotosentez oldukça karmaşık bir
olaydır ve bir hücrenin içerisindeki organelde ortaya
çıkması olanaksız görülmektedir. Çünkü tüm kademelerin
birden oluşması olanaksız, tek tek oluşması da anlamsızdır.55
Fotosentez işlemindeki bu kusursuz mekanizmalar şimdiye
kadar gelmiş geçmiş bütün bitki hücrelerinde vardır.
En sıradan gördüğünüz bir yabani ot bile bu işlemi gerçekleştirebilmektedir.
Reaksiyona her zaman aynı oranda madde girer ve çıkan
ürünler de hep aynıdır. Reaksiyon sıralaması ve hızı
da aynıdır. Bu istisnasız bütün fotosentez yapan bitkiler
için geçerlidir.
Bitkiye akletme, karar verme gibi vasıflar vermeye
çalışmak elbette ki mantıksızdır. Bunun yanı sıra bütün
yeşil bitkilerde var olan ve kusursuz bir şekilde işleyen
bu sisteme "tesadüfler zinciri ile oluştu" şeklinde
bir açıklama getirmek de her türlü mantıktan uzak bir
çabadır.
İşte bu noktada karşımıza apaçık bir gerçek çıkar. Olağanüstü kompleks bir işlem olan fotosentezi üstün güç sahibi olan Allah yaratmıştır. Bu mekanizmalar bitkiler ilk ortaya çıktıkları andan itibaren vardır. Bu kadar küçük bir alana yerleştirilmiş olan bu kusursuz sistemler bize kendilerini tasarlayanın gücünü gösterirler.
FOTOSENTEZİN SONUÇLARI
Milimetrenin binde biri büyüklükte
yani ancak elektron mikroskobuyla görülebilecek kadar
küçük olan kloroplastlar sayesinde gerçekleştirilen
fotosentezin sonuçları, yeryüzünde yaşayan tüm canlılar
için çok önemlidir.
Canlılar havadaki karbondioksitin ve havanın ısısının
sürekli olarak artmasına neden olurlar.56
Her yıl insanların, hayvanların ve toprakta bulunan
mikroorganizmaların yaptıkları solunum sonucunda yaklaşık
92 milyar ton ve bitkilerin solunumları sırasında da
yaklaşık 37 milyar ton karbondioksit atmosfere karışır.
Ayrıca fabrikalarda ve evlerde kaloriferler ya da soba
kullanılarak tüketilen yakıtlar ile taşıtlarda kullanılan
yakıtlardan atmosfere verilen karbondioksit miktarı
da en az 18 milyar tonu bulmaktadır. Buna göre karalardaki
karbondioksit dolaşımı sırasında atmosfere bir yılda
toplam olarak yaklaşık 147 milyar ton karbondioksit
verilmiş olur. Bu da bize doğadaki karbondioksit içeriğinin
sürekli olarak artmakta olduğunu gösterir.
Bu artış dengelenmediği takdirde ekolojik dengelerde
bozulma meydana gelebilir. Örneğin atmosferdeki oksijen
çok azalabilir, yeryüzünün ısısı artabilir, bunun sonucunda
da buzullarda erime meydana gelebilir. Bundan dolayı
da bazı bölgeler sular altında kalırken, diğer bölgelerde
çölleşmeler meydana gelebilir. Bütün bunların bir sonucu
olarak da yeryüzündeki canlıların yaşamı tehlikeye girebilir.
Oysa durum böyle olmaz. Çünkü bitkilerin gerçekleştirdiği
fotosentez işlemiyle oksijen sürekli olarak yeniden
üretilir ve denge korunur.
Yeryüzünün ısısı da sürekli değişmez. Çünkü yeşil bitkiler
ısı dengesini de sağlarlar. Bir yıl içinde yeşil bitkiler
tarafından temizleme amacıyla atmosferden alınan karbondioksit
miktarı 129 milyar tonu bulur ki bu son derece önemli
bir rakamdır. Atmosfere verilen karbondioksit miktarının
da yaklaşık 147 milyar ton olduğunu söylemiştik. Karalardaki
karbondioksit-oksijen dolaşımında görülen 18 milyar
tonluk bu açık, okyanuslarda görülen farklı değerlerdeki
karbondioksit-oksijen dolaşımıyla bir ölçüde azaltılabilmektedir.56
Yeryüzündeki canlı yaşamı için son derece hayati olan
bu dengelerin devamlılığını sağlayan, bitkilerin yaptığı
fotosentez işlemidir. Bitkiler fotosentez sayesinde
atmosferdeki karbondioksidi ve ısıyı alarak besin üretirler,
oksijen açığa çıkarırlar ve dengeyi sağlarlar.
Atmosferdeki oksijen miktarının korunması için de başka
bir doğal kaynak yoktur. Bu yüzden tüm canlı sistemlerdeki
dengelerin korunması için bitkilerin varlığı şarttır.
BİTKİLERDEKİ BESİNLER FOTOSENTEZ SONUCUNDA
OLUŞUR
Bu mükemmel sentezin hayati önem taşıyan bir diğer
ürünü de canlıların besin kaynaklarıdır. Fotosentez
sonucunda ortaya çıkan bu besin kaynakları "karbonhidratlar"
olarak adlandırılır. Glukoz, nişasta, selüloz ve sakkaroz
karbonhidratların en bilinenleri ve en hayati olanlarıdır.
Fotosentez sonucunda üretilen bu maddeler hem bitkilerin
kendileri, hem de diğer canlılar için çok önemlidir.
Gerek hayvanlar gerekse insanlar, bitkilerin üretmiş
olduğu bu besinleri tüketerek hayatlarını sürdürebilecek
enerjiyi elde ederler. Hayvansal besinler de ancak bitkilerden
elde edilen ürünler sayesinde var olabilmektedir.
 |
Yeryüzündeki
Ekolojik Dengeyi Sağlayanlar Bitkilerdir
Bitkiler, yeryüzünde ekolojik dengenin sağlanmasında
en önemli faktörlerdendir. Bunu bir karşılaştırma
yaparak rahatlıkla görebiliriz. Örneğin
yeryüzündeki tüm canlılar havadan oksijen
alıp, atmosfere sadece karbondioksit, ısı
ve su buharı verirler. Bunun yanısıra fabrikalarda
yapılan üretim ve araç kullanımı gibi işlemler
sonucunda da belli miktarda karbondioksit
ve ısı havaya bırakılır. Yeşil bitkilerse
bütün canlıların aksine havadan karbondioksit
ve ısı alırlar. Bu iki maddeyi kullanarak
fotosentez yapar ve havaya sürekli olarak
oksijen verirler. Böyle hassas bir dengenin
tesadüfen oluştuğunu iddia etmek elbette
ki akla ve bilime uygun bir iddia olmayacaktır.
|
|
Buraya kadar bahsedilen olayların yaprakta değil de
herhangi bir yerde gerçekleştiğini varsayarak düşünsek
acaba aklınızda nasıl bir yer şekillenirdi? Havadan
alınan karbondioksit ve su ile besin üretmeye yarayan
aletlerin bulunduğu, üstelik de o sırada dışarıya verilmek
üzere oksijen üretebilecek teknik özelliklere sahip
makinaların var olduğu, bu arada ısı dengesini de ayarlayacak
sistemlerin yer aldığı çok fonksiyonlu bir fabrika mı
aklınıza gelirdi?
Avuç içi kadar bir büyüklüğe sahip bir yerin aklınıza gelmeyeceği kesindir. Görüldüğü gibi ısıyı tutan, buharlaşmayı sağlayan, aynı zamanda da besin üreten ve su kaybını da engelleyen mükemmel mekanizmalara sahip olan yapraklar, tam bir yaratılış harikasıdırlar. Bu saydığımız işlemlerin hepsi ayrı özellikte yapılarda değil, tek bir yaprakta (boyutu ne olursa olsun) hatta tek bir yaprağın tek bir hücresinde, üstelik de hepsi birarada olacak şekilde yürütülebilmektedir.
Buraya kadar anlatılanlarda da görüldüğü gibi bitkilerin bütün fonksiyonları, asıl olarak canlılara fayda vermesi için nimet olarak yaratılmışlardır. Bu nimetlerin çoğu da insan için özel olarak var edilmiştir. Çevremize, yediklerimize bakarak düşünelim. Üzüm asmasının kupkuru sapına bakalım, incecik köklerine… En ufak bir çekme ile kolayca kopan bu kupkuru yapıdan elli altmış kilo üzüm çıkar. İnsana lezzet vermek için rengi, kokusu, tadı her şeyi özel olarak tasarlanmış sulu üzümler çıkar.
Karpuzları düşünelim. Yine kuru topraktan çıkan bu
sulu meyve insanın tam ihtiyaç duyacağı bir mevsimde,
yani yazın gelişir. İlk ortaya çıktığı andan itibaren
bir koku eksperi gibi hiç bozulma olmadan tutturulan
o muhteşem kavun kokusunu ve o ünlü kavun lezzetini
düşünelim. Diğer yandan ise, parfüm üretimi yapılan
fabrikalarda bir kokunun ortaya çıkarılmasından o kokunun
muhafazasına kadar gerçekleşen işlemleri düşünelim.
Bu fabrikalarda elde edilen kaliteyi ve kavunun kokusundaki
kaliteyi karşılaştıralım. İnsanlar koku üretimi yaparken
sürekli kontrol yaparlar, meyvelerdeki kokunun tutturulması
içinse herhangi bir kontrole ihtiyaç yoktur. İstisnasız
dünyanın her yerinde kavunlar, karpuzlar, portakallar,
limonlar, ananaslar, hindistan cevizleri hep aynı kokarlar,
aynı eşsiz lezzete sahiptirler. Hiçbir zaman bir kavun
karpuz gibi ya da bir mandalina çilek gibi kokmaz; hepsi
aynı topraktan çıkmalarına rağmen kokuları birbiriyle
karışmaz. Hepsi her zaman kendi orijinal kokusunu korur.
Bir de bu meyvelerdeki yapıyı detaylı olarak inceleyelim.
Karpuzların süngersi hücreleri çok yüksek miktarda su
tutma kapasitesine sahiplerdir. Bu yüzden karpuzların
çok büyük bir bölümü sudan oluşur. Ne var ki bu su,
karpuzun herhangi bir yerinde toplanmaz, her tarafa
eşit olacak şekilde dağılmıştır. Yer çekimi göz önüne
alındığında, olması gereken, bu suyun karpuzun alt kısmında
bir yerlerde toplanması, üstte ise etsi ve kuru bir
yapının kalmasıdır. Oysa karpuzların hiçbirinde böyle
bir şey olmaz. Su her zaman karpuzun içine eşit dağılır,
üstelik şekeri, tadı ve kokusu da eşit olacak şekilde
bu dağılım gerçekleşir.
Karpuzların çekirdeklerinin dizilişlerinde de bir hata
görülmez. Her bir çekirdeğin içine o karpuzun binlerce
yıl sonraki nesillerine ulaşacak bilgi kodlanmıştır.
Her çekirdek özel, koruyucu bir kabukla kaplıdır. Bu,
içindeki bilginin bozulmasını engellemeye yönelik hazırlanmış
mükemmel bir tasarımdır. Kabuk çok sert değil, çok yumuşak
da değil, ideal bir sertlikte ve esnekliktedir. Kabuktan
sonra çekirdeğin içinde ikinci bir kat vardır. Kabuğun
alt ve üst parçalarının yapışma yerleri bellidir. Bu
yapışma yerleri çekirdeklerin tutunabilmesi için özel
olarak yapılmıştır. Çekirdek, bu yapı sayesinde sadece
uygun nem ve sıcaklığa kavuşunca hemen açılır. Çekirdeğin
içindeki o dümdüz bembeyaz bölüm kısa bir süre sonra
çimlenerek, yemyeşil bir yaprağa dönüşüverir.
Karpuzun bir de kabuğunun yapısını düşünelim. Bu pürüzsüz
kabuğu ve kabuğun üstündeki cilalı yapıyı oluşturanlar
hep hücrelerdir. Bu pürüzsüz cilalı yapının ortaya çıkması
için, hücrelerin her birinin kabuğun yapısındaki mumsu
maddeyi aynı seviyede salgılamaları gerekmektedir. Ayrıca
kabuğu pürüzsüz ve yuvarlak yapan da karpuz hücrelerinin
dizilişindeki mükemmelliktir. Bunu sağlayabilmek için
hücrelerin her birinin yer alması gereken noktayı bilmesi
gerekir. Aksi takdirde bu pürüzsüzlük, karpuzun dış
yapısındaki bu kusursuz yuvarlaklık oluşmayacaktır.
Görüldüğü gibi karpuzu oluşturan hücreler arasında kusursuz
bir uyum vardır.
Bu şekilde düşünerek yeryüzündeki bitkilerin tümünü inceleyebiliriz. Bu incelemenin sonunda elde ettiğimiz sonuç bitkilerin insanlar ve tüm canlılar için özel olarak yaratılmış oldukları sonucu olacaktır.
Alemlerin Rabbi olan Allah tüm besinleri canlılar için
var etmiştir ve bunları, her birinin tadı, kokusu, faydası
farklı olacak şekilde yaratmıştır:
Yerde sizin için üretip-türettiği
çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz
bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır.
(Nahl Suresi, 13)
Ve birbiri üstüne dizilmiş tomurcuk
yüklü yüksek hurma ağaçları da. Kullara rızık olmak
üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri dirilttik.
İşte (ölümden sonra) diriliş de böyledir. (Kaf Suresi,
10-11)
BİTKİLER SERİNDİR, AMA NEDEN?
Aynı yerde bulunan bitki ve bir taş parçası, eşit miktarda
güneş enerjisi almalarına rağmen aynı derecede ısınmazlar.
Güneş altında kalan her canlıda mutlaka olumsuz bir
etki oluşur. Öyleyse bitkilerin sıcaktan minimum derecede
etkilenmelerini sağlayan nedir? Bitkiler bunu nasıl
başarırlar? Muazzam bir sıcaklıkta, bütün yaz boyunca
yaprakları güneşin altında kavrulmasına rağmen bitkilere
neden hiçbir şey olmamaktadır? Ayrıca bitkiler kendi
bünyelerindeki ısınmanın haricinde, dışarıdan da ısı
alarak dünyadaki ısı dengesini de sağlarlar. Bu ısı
tutma işlemini yaparken kendileri de bu sıcağa maruz
kalırlar. Peki gittikçe artan bu sıcaktan etkilenmek
yerine, bitkiler nasıl olup da dışarının da ısısını
almaya devam edebilmektedirler?
Yapıları itibariyle sürekli güneş altında olan bitkiler,
doğal olarak diğer canlılara oranla daha fazla miktarda
suya ihtiyaç duyarlar. Bitkiler aynı zamanda yapraklarında
oluşan terleme vasıtasıyla da sürekli su kaybederler.
Daha önceki bölümlerde de değinildiği gibi bu su kaybını
önlemek için, yaprakların güneşe dönük olan üst yüzleri
çoğunlukla "kütiküla" adı verilen bir tür su geçirmez,
koruyucu cilayla örtülüdür. Bu sayede yaprakların üst
yüzeylerindeki su kaybı önlenmiş olur.
Peki ya alt yüzleri? Bitki bu bölümden de su kaybettiği
için gaz alış-verişini sağlamakla görevli özel deri
hücreleri olan gözenekler genellikle yaprağın alt yüzünde
bulunurlar. Gözeneklerin açılıp kapanması bitki tarafından
karbondioksit alıp oksijen vermeye yetecek, ancak su
kaybına yol açmayacak biçimde denetlenir.
Bunların yanı sıra bitkiler ısıyı farklı şekillerde
dağıtırlar. Bitkilerde iki önemli ısı dağıtım sistemi
bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, yaprağın ısısı eğer
çevrenin ısısından daha fazlaysa, hava dolaşımının yapraktan
dış ortama doğru olmasıdır. Isı naklinden kaynaklanan
hava değişimi, sıcak havanın soğuk havadan daha az yoğun
olması nedeniyle, havanın yükselmesine dayanır. Bu yüzden
yaprakların yüzeyinde ısınan hava yükselir ve yüzeyden
ayrılır. Soğuk hava daha yoğun olduğu için yaprağın
yüzeyine doğru iner. Böylece sıcaklık azaltılmış ve
yaprak serinlemiş olur. Bu işlem yaprağın yüzey ısısı
çevredeki ısıdan yüksek olduğu müddetçe devam eder.
Çok kuru koşullarda yani çöllerde dahi bu durum değişmez.
|

Yandaki resimde Alchemilla adlı bitkinin aşırı
nemli ortam nedeniyle yaptığı terleme görülmektedir.
Bu tarz ortamlarda bitkiler hem ısıyı dağıtarak
serinlemek hem de nem dengesini ayarlamak için
phloem öz suyunu yapraklar yoluyla dışarı akıtırlar.
Bu işlem sonucunda bitkiler havayı nemlendirmiş
olurlar.
|
Bitkilerdeki ısı dağıtım sistemlerinden diğeri de yapraklardan
su buharı verilerek terlemenin sağlanmasıdır. Bu terleme
sayesinde su buharlaşırken bitkinin serinlemesi de sağlanmış
olur.
Bu dağıtım sistemleri bitkilerin
yaşadıkları ortamın şartlarına uygun olacak şekilde
ayarlanmıştır. Her bitki neye ihtiyacı varsa o sisteme
sahiptir. Son derece karmaşık bir yapısı olan bu sistemin
dağılımı tesadüfen gerçekleşmiş olabilir mi? Bu sorunun
cevabını verebilmek için çöl bitkilerini ele alalım.
Çöllerdeki bitkilerin yaprakları genelde çok kalındır.
Suyu buharlaştırmaktan daha çok, muhafaza etme yönünde
dizayn edilmişlerdir.57 Bu bitkiler
için ısı dağıtma işlemini buharlaşma ile gerçekleştirmek
ölümcül bir sonuç getirecektir. Çünkü çöl ortamında
kaybedilen suyun telafisi mümkün değildir. Görüldüğü
gibi bu bitkiler ısılarını her iki yolla da dağıtabilecekken
sadece bu yollardan birini, üstelik de yaşamaları için
tek geçerli olan yolu kullanmaktadırlar. Çünkü tasarımları
çöl ortamına göre yapılmıştır. Bunun tesadüflerle açıklanması
ise mümkün değildir.
Bitkilerin sahip
oldukları bu serinleme mekanizmaları olmasaydı, güneş
altındaki birkaç saat bile bitkiler için ölümcül olurdu.
Öğle saatlerinde bir dakika kadar direkt olarak alınan
güneş ışığı, bir santimetrekarelik yaprak yüzeyinin
ısısını 37oC'ye kadar yükseltebilir. Bitki hücreleriyse,
bünyelerindeki sıcaklık 50-60oC'ye çıktığında ölmeye
başlarlar, yani bitkinin ölmesi için öğle vakti 3 dakika
kadar güneş ışığı alması yeterlidir. İşte bitkiler öldürücü
sıcaklıklardan bu iki mekanizma sayesinde korunabilirler.58
Bitkilerin ısı dağıtımında kullandıkları buharlaşma
olayı aynı zamanda atmosferdeki su buharı dengesi açısından
da büyük bir önem taşır. Çünkü bitkilerdeki bu buharlaşma,
yüksek miktarlardaki suyun düzenli olarak atmosfere
ulaştırılmasını sağlar. Bitkilerin bu faaliyetleri bir
nevi su mühendisliği olarak da nitelendirilebilir. Bin
metrekarelik ormanlık bir alandaki ağaçlar 7.5 ton suyu
rahatlıkla havaya verebilirler. Bu muazzam bir rakamdır.
Bu özellikleriyle bitkiler topraktaki suyu vücutlarından
geçirerek atmosfere ulaştıran dev su pompaları gibidirler.59
Bu son derece önemli bir görevdir. Şayet, bu özellikleri
olmasaydı, suyun yer ile gök arasındaki çevrimi bugünkü
gibi gerçekleşemeyecekti, ki bu da yeryüzündeki dengelerin
bozulmasına neden olacaktı.
Dış yüzeyleri odunsu ve kuru bir
maddeyle kaplı olmasına rağmen, bitkiler bünyelerinden
tonlarca su geçirirler. Bu suyu topraktan alırlar ve
ileri teknolojiyle çalıştırdıkları kendi fabrikalarında
birtakım yerlerde kullandıktan sonra, aldıkları suyun
büyük bir bölümünü arıtılmış su olarak doğaya verirler,
başka bir deyişle trilyonlarca tonluk suyu otomasyon
düzenleriyle kontrollü olarak topraktan alıp, arıttıktan
sonra kendilerine özgü sistemleriyle doğaya adeta pompalarlar.
Bunu yaparken aynı zamanda aldıkları suyun bir kısmını
da, besin üretiminde hidrojeni kullanmak amacıyla parçalarlar.60
Bizim yapraklardaki terleme ya da ağaçların bulunduğu ortamdaki nemlilik olarak nitelendirdiğimiz olaylar, aslında yeryüzünde yaşamın devamlılığı açısından hayati önem taşıyan bu faaliyetlerin bir sonucu olarak gerçekleşir.
Bitkilerin bu işlemlerinde de karşımıza çıkan, tek bir parçası çekilip alınsa anında felç olacak ve çalışamayacak mükemmellikte bir sistemdir. Hiç kuşkusuz ki bu düzeni eksiksiz biçimde bitkilere yerleştiren Rahman ve Rahim olan, her türlü yaratmayı bilen Allah'tır:
O Allah ki, Yaratandır, (en güzel
bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret'
verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde
olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim'dir.
(Haşr Suresi, 24)
EN KÜÇÜK TEMİZLİK CİHAZI, YAPRAK
Bitkilerin diğer canlılara verdiği hizmetler, sadece
havaya oksijen ve su vermekle kısıtlı değildir. Yapraklar
aynı zamanda son derece gelişmiş bir arıtma ve temizleme
cihazı gibi faaliyet gösterirler. Günlük yaşamımızda
sıkça kullandığımız temizlik cihazları, konunun uzmanları
tarafından uzun süren çalışmalar sonucunda, yoğun emek
ve para harcanarak üretilirler ve faaliyete geçirilirler.
Bunların kullanımları süresince ve kullanım sonrasında
pek çok teknik desteğe ve bakıma ihtiyaç vardır. Üretimlerinin
sonunda ortaya çıkardıkları atık maddeler ise ayrı bir
sorundur. Bunlar temizlik aletleri hakkında oldukça
özet bilgilerdir. Bunlardan başka günlük olarak ortaya
çıkan aksamalar ya da bozukluklar, bunlar için gerekli
olan eleman ve alet takviyeleri, ihtiyaçlara göre yapılan
yenilemeler gibi pek çok işlem de gerekecektir.
Görüldüğü gibi küçük bir arıtma cihazında bile yüzlerce detaya dikkat
etmek gerekir. Oysa bu cihazlarla aynı işi yapan bitkiler
sadece su ve güneş ışığı karşılığında, aynı temizleme
hizmetini daha kaliteli ve garantili bir biçimde verirler.
Üstelik atık madde diye bir sorunları da yoktur, çünkü
onların havayı temizledikten sonra ürettikleri atık
maddeler, tüm canlıların temel ihtiyacı olan oksijendir!
Ağaçların yaprakları, havadaki kirletici maddeleri
yakalayan mini filtrelere sahiptir. Yaprak üzerinde
gözle görülmeyen binlerce tüy ve gözenekler vardır.
Gözenekler tanecikler halindeki havayı kirleten maddeleri
tutarlar ve sindirilmek üzere bitkinin diğer bölümlerine
gönderirler. Yağmur yağınca da bu maddeler su ile toprağa
ulaşırlar. Bu çok kalın bir madde değildir. Yaprak üzerindeki
bu maddeler sadece bir film kalınlığındadırlar; fakat
yeryüzünde milyonlarca yaprak olduğu düşünülürse, yapraklar
tarafından tutulan kirli madde miktarının küçümsenemeyecek
kadar çok olduğu görülür. Örneğin 100 yaşındaki bir
kayın ağacının yaklaşık 500 bin tane yaprağı vardır.
Bu yaprakların tuttuğu kir miktar tahminlerin çok ötesindedir.
Bir dönüm içindeki çınar ağaçları yaklaşık 3.5 ton,
çam ağaçları ise yaklaşık 2.5 ton kirletici maddeyi
tutabilirler. Tutulan bu maddeler ilk yağmurla birlikte
toprağa geri dönerler. Bir yerleşim alanından 2 km uzaklıkta
bulunan bir orman havasının, yerleşim alanının havasına
oranla %70 oranında daha az toz parçacıkları içerdiği
görülmüştür. Hatta ağaçlar yapraksız oldukları kış dönemlerinde
bile havadaki tozları %60 oranında filtre ederler.
Ağaçlar mevcut yaprak ağırlıklarının
5-10 katına kadar toz tutabilirler, ağaçlı bir alandaki
bakteri oranı ile ağaçsız bir alandaki bakteri miktarları
oldukça büyük bir farklılık gösterir.61
Bunlar son derece önemli rakamlardır.
Yapraklarda gerçekleşen olayların hepsi başlı başına birer mucize niteliğindedir. Mikro seviyede tasarlanmış bir fabrika gibi mükemmel bir plan ile oluşturulan yeşil bitkilerdeki bu sistemler alemlerin Rabbi olan Allah'ın yaratmasındaki kusursuzluğun delilleridir ve yüz binlerce yıldır hiçbir değişiklik ya da hiçbir bozukluk olmadan günümüze kadar aynı mükemmellikte gelmişlerdir.
HERKES İÇİN TANIDIK BİR MANZARA: YAPRAK
DÖKÜMÜ
Bitkiler için -özellikle de besin üretiminin yapıldığı yapraklar için - güneş ışığı çok önemlidir. Sonbaharın gelmesiyle birlikte havalar soğumaya, gündüzler kısalmaya başlar ve dünyaya gelen güneş ışığında azalma olur. Bu azalma bitkide değişikliklere sebep olur ve yapraklarda yaşlanma programı yani yaprak dökümü başlar.
Ağaçlar yapraklarını dökmeden önce,
yapraktaki bütün besleyici maddeleri emmeye başlarlar.
Amaçları potasyum, fosfat, nitrat gibi maddelerin düşen
yapraklarla birlikte yok olmasını engellemektir. Bu
maddeler, ağaç kabuğunun katmanlarının ve gövdenin ortasından
geçen iliğe yönelir ve burada depolanırlar. İlikte toplanmaları
bu maddelerin ağaç tarafından kolay emilmesini sağlar.62
|

|
İlk resim; yapraklar döküldüğü
zaman her biri ardında iz bırakır. Hemen ardından
bu iz herhangi bir enfeksiyonun oluşmasını engelleyen
su geçirmeyen, mantar gibi bir tabakayla kaplanır.
|
Yaprak dökümü ağaçlar için bir zorunluluktur
çünkü soğuk havalarda topraktaki su gitgide katılaşır
ve emilmesi zorlaşır. Buna karşın yapraklardaki terleme
havanın soğumasına rağmen devam etmektedir. Suyun azaldığı
bir dönemde sürekli terleme yapan yaprak, bitki için
fazlalık olmaya başlamıştır. Zaten yaprağın hücreleri
soğuk kış günlerinde don ile karşılaşıp parçalanacaktır.
Bu yüzden ağaç erken davranıp kış gelmeden yapraktan
kurtulur, böylece zaten kıt olan su rezervlerini boş
yere kullanmamış olur.63
Sadece fiziksel bir işlem gibi görünen yaprak dökümü
aslında pek çok kimyasal olayın arka arkaya gelmesiyle
gerçekleşir.
Yaprak ayasında yer alan hücrelerde,
ışığa duyarlı ve bitkilere renk veren moleküller yani
"fitokromlar" vardır. Bitkinin, gecelerin süresinin
uzadığını ve böylece yapraklara daha az güneş ışığı
gittiğini fark etmesini sağlayan işte bu moleküllerdir.
Fitokromlar bu değişimi algıladıklarında yaprağın içinde
çeşitli değişimlere sebep olurlar ve yaprağın yaşlanma
programını başlatırlar.64
Yapraklardaki yaşlanmanın ilk işaretlerinden
biri, yaprak ayası hücrelerindeki etilen üretiminin
başlamasıdır. Etilen gazı yaprağa yeşil rengini veren
klorofilin yıkımını başlatır yani ağaç yapraklarındaki
klorofili geri çeker. Yaprak dökülmesini geciktiren
bir büyüme hormonu olan oksin maddesinin üretimini engelleyen
de etilen gazıdır. Klorofilin yıkımının başlamasıyla
birlikte yaprak güneşten daha az enerji alır ve daha
az şeker üretir. Ayrıca o güne kadar baskı altına alınmış,
yapraklardaki sıcak renklerin oluşmasına sebep olan
karotenoidler kendilerini gösterirler ve bu şekilde
yapraklarda renk değişimi başlar.65
|
 
Soldaki resimde yaprağın düştüğü yerden çıkan yaprak sapının tabanını gösteren bir akçaağaç dalının boyuna kesiti görülmektedir. Mikroskop altında alınan diğer görüntülerde ise, yaprağın düşmesi sırasında gerçekleşen olaylar gösterilmektedir. Sağ resimde yaprak düştükten sonra dalın mikroskop altındaki görüntüsü, sağ alt resimde ise yaprak düşmeden önceki durum görülmektedir. Yaprak düşmeden önce sapın taban ucunun karşısındaki ince duvarlı hücrelerden oluşan özel bir tabaka aktif hale gelir. Daha sonra bu hücreler kendilerini yok ederler ve yaprak düşer.
|
Bir süre sonra etilen gazı yaprağın
her tarafına yayılır ve yaprak sapına geldiğinde burada
bulunan küçük hücreler şişmeye başlayıp, sapta bir gerginleşmeye
neden olurlar. Yaprak sapının gövdeye bağlandığı bölümde
bulunan hücrelerin miktarı artar ve özel enzimler üretmeye
başlarlar. İlk olarak selülaz enzimleri selülozdan oluşan
çeperleri parçalarlar, daha sonra pektinaz enzimleri
hücreleri birbirine bağlayan pektin tabakasını parçalarlar.
Giderek artan bu gerginliğe yaprak dayanamaz ve sapın
dış tarafından içeriye doğru yarılmaya başlar.66
Buraya kadar anlattığımız bu işlemler
yapraktaki besin üretiminin durması ve yaprağın sapından
kopmaya başlaması olarak özetlenebilir. Genişlemeye
devam eden yarığın etrafında çok hızlı değişimler yaşanır
ve hücreler hemen mantarözü üretmeye başlarlar. Bu madde,
selüloz çepere yavaş yavaş yerleşerek onun güçlenmesini
sağlar. Bütün bu hücreler, arkalarında mantar tabakasının
yerini alan büyük bir boşluk bırakarak ölürler.67
Buraya kadar anlatılanlar tek bir yaprağın düşmesi
için birbirine bağlantılı birçok olayın gerçekleşmesi
gerektiğini göstermektedir. Fitokromların güneş ışınlarının
azaldığını tespit edebilmelerinin, yaprağın düşmesi
için gerekli olan tüm enzimlerin uygun zamanlarda devreye
girmelerinin, tam sapın kopacağı yerde hücrelerin mantarözü
üretmeye başlamasının ne derece olağanüstü bir işlemler
zinciri olduğu ortadadır. Art arda işleyen ve her aşaması
planlı ve birbiriyle bağlantılı olan bu kusursuz işlemler
serisinin "rastlantı" ile açıklanması mümkün değildir.
Bütün bu işlemlerdeki zamanlama son derece yerindedir.
Yaprak dökümü planı kusursuz bir şekilde işlemektedir.
Yaprak gövdeden tamamen ayrıldığı için, iletim borularından
öz su alamaz, bu yüzden yaprağın tutunduğu yer ile bağı
gittikçe zayıflar. Biraz hızlı esen bir rüzgar bile
yaprak sapını koparmaya yeterli olur.
Toprağa düşen ölü yapraklarda, böceklerin, mantarların
ve bakterilerin yararlanabileceği besin maddeleri bulunur.
Bu besin maddeleri, mikroorganizmalar tarafından değişime
uğratılırlar ve toprağa karışırlar. Ağaçlar da bu maddeleri
kökleri aracılığıyla topraktan tekrar besin olarak geri
alabilirler.
Allah bitkilerde mucizevi özelliklere sahip bir sistem yaratmıştır. Rabbimiz yarattığı canlılardaki bu gibi yapılarla bize yaratmada hiçbir ortağı olmadığını, sonsuz güç sahibi olduğunu tanıtır.
"Allah'tan başka, sana yararı da, zararı da olmayan(ilahlar)a tapma. Eğer sen (bunun aksini) yapacak olursan, bu durumda gerçekten zulmedenlerden olursun" (diye emrolundum.) Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O'ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O'nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandır, esirgeyendir. (Yunus Suresi, 106-107) |