|
İLETİŞİM VE HEDEF BELİRLEME SİSTEMLERİ
YARASALARIN RADARI
Yarasalar çok ilginç varlıklardır. Onları ilginç kılan
özelliklerinin başında ise, olağanüstü yön bulma yetenekleri
gelir.
Yarasaların bu yeteneği, bilim adamları tarafından
yürütülen bir dizi deneyle ortaya çıkarıldı. Bu canlıların
yapısındaki olağanüstü tasarımı görmek için, bu deneyleri
biraz inceleyelim: 29
Bu deneylerin ilkinde, yarasa tamamen karanlık bir
odaya bırakıldı. Aynı odanın bir ucuna ise yarasanın
besini olan bir sinek yerleştirildi. Bu andan itibaren
odada olup bitenler ise gece görüş kabiliyeti olan kameralarla
takip edildi. Sinek havada daha ilk kanat çırpışlarını
yaparken odanın bir ucundan hızla harekete geçen yarasa
doğrudan sineğin yanına gelerek onu avladı. Bu deney
ile yarasaların karanlıkta bile işleyen çok keskin bir
algılama kabiliyeti olduğu sonucuna varıldı. Ama yarasanın
bu algılaması, işitme duyusundan mı, yoksa sahip olduğu
bir gece görüş sisteminden mi kaynaklanıyordu?
İşte bunun için ikinci bir deney yapıldı. Aynı odada
bir köşeye bir grup tırtıl yere bırakıldı ve üzerleri
bir gazete sayfası ile örtüldü. Serbest kalan yarasa,
hiç zaman kaybetmeden, yerdeki gazete sayfasını kaldırarak
tırtılları yedi. Bu, yarasanın yön bulma yeteneğinin
görme duyusuyla ilgili olmadığını gösteriyordu.
Bilim adamları yarasalarla ilgili deneylerine devam
ettiler: Yeni deney uzun bir koridorda gerçekleştirildi.
Bir uca yarasa, diğer uca ise yem olarak bir grup kelebek
yerleştirilecekti. Ancak bundan önce koridoru diklemesine
kesen, birbirine paralel duvarlar yapıldı. Daha sonra
da bu duvarların her birine, ancak bir yarasanın geçebileceği
kadar genişlikte birer delik açıldı. Ama delikler her
duvarın farklı bir noktasındaydı. Yani yarasanın bu
duvarları aşması için adeta "slalom" yarışı yapan kayakçılar
gibi sürekli manevra yapması gerekecekti.
Zifiri karanlık olan koridorun başındaki yarasanın serbest bırakılmasıyla
birlikte bilim adamları gözlemlerine başladı. Yarasa
ilk duvara yaklaştığında doğrudan deliğe doğru hareket
ederek buradan kolaylıkla geçti. Bundan sonraki her
duvarda aynı şey gözlemlendi: Yarasa duvara çarpmak
bir yana, duvar yüzeyindeki deliği aramaya bile gerek
duymadı. Son duvarı da rahatlıkla geçen yarasa burada
yakaladığı kelebeklerle karnını doyurdu.
Bu durum karşısında hayranlıklarını gizleyemeyen bilim
adamları, yarasanın algılamasındaki hassasiyeti anlamak
için son bir deney daha yapmaya karar verdiler. Bu kez
amaç yarasanın algı sınırlarını daha kesin belirlemekti.
Yine uzun bir tünel hazırlandı ve tünel boyunca 0.6
mm kalınlığındaki çelik teller tavandan yere inecek
şekilde dağınık bir tarzda gerildi. Yarasa, deneyi yapanları
bir kez daha şaşırtarak, gerili tellerden hiçbirine
takılmadan, tek seferde aralarından geçerek yolculuğunu
başarıyla tamamladı. Yarasanın bu uçuşu, 0.6 mm kalınlığındaki
telleri bile uzaktan algılayabildiğini gösteriyordu.
30 Daha sonra yapılan diğer araştırmalar,
yarasaların bu inanılmaz algılama yeteneklerinin, sahip
oldukları bir sonar sistemine bağlı olduğunu gösterdi.
Yarasalar, etraflarındaki cisimleri algılamak için,
yüksek titreşimli ses dalgaları yayıyorlardı. İnsanlar
tarafından duyulamayan bu dalgaların yankıları yarasa
tarafından algılanıyor ve böylece hayvan içinde bulunduğu
ortamın bir tür "harita"sını çıkarıyordu. Yani yarasanın
havada uçan küçücük bir sineği algılaması, çıkardığı
seslerin sineğe çarpıp geri dönmesiyle oluşan yankıya
dayanıyordu. Bu sistemin ne anlama geldiğini biraz düşünelim.
Yarasanın sonarla yön bulması, yaydığı seslerin kendisine
geri dönme süreleri arasındaki farkı hesaplaması sayesinde
mümkün olmaktadır. Örneğin karanlık ve boş bir odanın
zeminindeki tırtılı avlayan yarasa deneyini hatırlayalım.
Yarasanın tırtılı algılaması şöyle olmaktadır: Yarasa
tiz sesli çığlıklar atmakta ve kendisine gelen yankılara
göre odanın şeklini tespit etmektedir. Yarasanın çığlığı
oda zeminine çarpıp geri dönmekte, yarasa da bu gidip-gelme
süresine göre zeminin uzaklığını anlamaktadır. Tırtıl
ise, odanın zemini üzerinde 0.5 ya da 1 cm. kadar yükseklik
oluşturur. Yani tırtıl yarasaya zeminin genelinden 0.5
ya da 1 cm. kadar daha yakındır. Ayrıca tırtıl çok yavaş
olsa da hareket etmekte, bu da kendine çarpıp yansıyan
dalgaların frekansını değiştirmektedir. Yarasa, bu ufak
farkları bile algılayarak yerde bir tırtıl olduğunu
anlayabilir. Yarasa bu işi saniyede 20 bin frekans yayıp,
bunların hepsinin yankılarını analiz ederek yapar. Dahası
bu işi yaparken hareket halindedir. Tüm bunlar düşünüldüğünde,
akıllara durgunluk verecek birer mucize oldukları anlaşılır.
Yarasanın sonarının daha da olağanüstü bir yönü vardır.
Yarasanın işitme sistemi yalnızca kendi sesini duyacak
biçimde yaratılmıştır. Hayvanın algılayabildiği frekans
aralığı çok dardır yani ancak belli frekanstaki sesleri
algılayabilir. Ancak işte bu noktada çok önemli bir
sorun ortaya çıkmaktadır. Doppler etkisi denen fizik
kuralına göre, hareket halindeki bir cisme çarpan sesin
frekansı değişir. Bu yüzden, yarasa kendisinden uzaklaşmakta
olan bir sineğe doğru ses dalgalarını yaydığında, dönen
ses dalgaları yarasanın duyamayacağı bir aralığa düşecektir.
Bu nedenle yarasanın hareketli cisimleri algılamada
büyük zorluklar yaşaması gerekir.
Ama böyle olmaz. Yarasa her türlü cismi kusursuzca
algılamaya devam eder. Çünkü yarasa, Doppler etkisini
bilirmişcesine, hareketli cisimlere doğru yolladığı
ses dalgalarını değiştirir. Örneğin kendisinden uzaklaşan
sineğe en yüksek frekanslı ses dalgasını yollar ki,
ses geri döndüğünde duyamayacağı kadar düşük bir frekansa
inmesin.
Peki bu ayarlama nasıl gerçekleşir?
Yarasanın beyninde, sonar sistemini denetleyen iki
farklı tipte nöron (sinir hücresi) bulunmaktadır; bunlardan
biri yansıyan ultrasonu algılar, diğeri bazı kaslara
komut vererek yarasanın çığlığını oluşturur. Bu iki
nöron beyinde eş güdümlü çalışır; öyle ki yankının frekansı
değişince, birinci nöron bunu algılar ve ikinci nöronu
baskılayarak veya uyararak, çığlığın frekansının yankının
frekansına uymasını sağlar. Sonuçta yarasanın çığlığı
ortamın durumuna göre frekans değiştirir ve en verimli
şekilde kullanılır.
Tüm bu sistemin evrim teorisinin "tesadüf" açıklamasına
indirdiği darbeyi görmemek ise mümkün değildir. Yarasadaki
sonar sistem son derece kompleks bir yapıdır ve asla
rastgele mutasyonlarla açıklanamaz. Sistemin çalışabilmesi
için, tüm ayrıntılarıyla kusursuz olarak var olması
zorunludur. Yarasa hem yüksek frekanslarda ses yayacak
yapıya, hem bu sesleri algılayıp analiz edecek organlara,
hem de hareket değişikliklerine göre frekans ayarlaması
yapan sisteme sahip olmalıdır ki, sahip olduğu sonar
işe yarasın. Elbette ki tüm bunlar rastlantılarla açıklanamaz
ve yarasanın kusursuz bir biçimde Allah tarafından yaratıldığını
gösterir.
Nüfusu
50 milyonu bulan dünyanın en büyük yarasa sürüsü
Amerika'da yaşar. Sürünün üyeleri olan "özgürkuyruk
yarasaları" saatte 75 km hızla 330 m yükseklikten
uçar. Bu o kadar büyük bir sürüdür ki, uçak radarları
tarafından tespit edilebilir. |
Bilimsel araştırmalar, yarasalardaki yaratılış mucizelerinin
yeni örneklerini ortaya çıkarmaktadır. Ortaya çıkan
her yeni mucizede de bilim dünyası bu olağanüstü sistemlerin
nasıl çalıştığını çözmeye uğraşmaktadır. Örneğin geçtiğimiz
yıllarda yarasalarla ilgili olarak yapılan yeni bir
araştırma ortaya çok ilginç sonuçlar çıkardı: 31Mağarada yaşayan bir yarasa grubunu
incelemek isteyen bilim adamları, grup üyelerinin bazılarına
vericiler yerleştirdi. Gece olunca yarasalar dışarı
çıkarak, gün doğana kadar dolaşıp besin ihtiyaçlarını
giderlerdi. Bilim adamları ellerindeki alıcılarla saatler
boyu süren bu yolculuğu izlediler. Yarasaların, zaman
zaman, yaptıkları bu yolculuk nedeniyle mağaradan 50-70
km. kadar uzaklaştıkları tespit edildi. Ancak bilim
adamlarını asıl şaşırtan şey, güneşin doğmasına yakın
başlayan dönüş yolculuğu oldu. Yarasalar, dönüş yolculuklarını,
bulundukları yerden doğrudan doğruya yuvaya uçuş yaparak
gerçekleştirdi. Peki yarasalar mağaraya göre hangi yönde
ve ne kadar uzakta olduklarını nasıl biliyorlardı?
Böyle bir uçuşta yön tayininin nasıl yapıldığına dair
detaylı bilgiler henüz elde edilemedi. Bilim adamları,
bu uçuşu yapan yarasaların işitme duyusunun böyle bir
yolculukta çok fazla işlevi olamayacağını düşünüyorlar.
Aynı bilim adamları, yarasaların kör olduklarını da
hatırlatarak, kendilerini şaşırtacak kadar üstün olan
yeni bir sistemle her an karşılaşabileceklerini belirtiyorlar.
Kısacası bilim, yarasa adını verdiğimiz canlılarda yeni
yaratılış mucizeleri bulmaya devam ediyor.
ELEKTRİKLİ BALIKLAR
YILAN BALIĞININ ELEKTRO-ŞOK TABANCASI
Boyları zaman zaman 2 metreye kadar uzanabilen elektrikli
yılan balıkları Amazon bölgesinde yaşar. Bu balıklarda
gövdenin üçte ikisini kaplayan ve sayıları 5000 ila
6000'i bulan organik elektrik plakaları vardır. Bunların
oluşturduğu elektriğin gerilimi 500 volt, akım değeri
ise 2 amperdir. Bu, televizyonunuzu çalıştırmak için
kullandığınızdan çok daha güçlü bir elektrik yüküdür.
Elektrik üretebilme yeteneği, bu hayvana hem savunma
hem de mükemmel bir saldırı aracı olarak verilmiştir.
Balık, vücudunda ürettiği bu elektriği düşmanlarını
şok edip öldürmekte kullanır. Balıktan kaynaklanan elektrik
şoku 2 m uzaktaki büyük baş bir hayvanı bile öldürebilecek
şiddettedir. Balığın elektrik üretme mekanizması saniyenin
binde ikisi veya üçü kadar kısa bir sürede devreye girer.
Hayvanın bu denli büyük bir enerjiye sahip olması gerçekten
büyük bir yaratılış mucizesidir. Sistem son derece komplekstir
ve "aşama aşama" gelişmesi gibi bir ihtimal de söz konusu
değildir. Çünkü balığın elektrik sistemi, tam olarak
işlemediği sürece, ona hiçbir avantaj sağlamayacaktır.
Bir başka deyişle bu sistemin her parçası aynı anda
kusursuz bir şekilde yaratılmıştır.
ELEKTRİK ALANI İLE "GÖREN" BALIKLAR
 Doğada yüksek elektrik yükleriyle silahlanmış olan balıkların yanı
sıra, iki yada üç volt gibi çok düşük sinyaller yayan
balıklar da vardır. Avlanma ya da savunmaya yaraması
mümkün olmayan bu zayıf sinyaller acaba ne işe yarıyor
olabilir?
Bu balıklar zayıf elektrik sinyallerinden bir duyu
organı gibi faydalanır. Allah, balıkların vücudunda,
sinyalleri yayınlayabilecek ve bunları algılayabilecek
eşsiz bir duyum sistemi yaratmıştır. 32
Balık, yaydığı elektrik yükünü kuyruğunda yer alan
özel bir organda üretir. Bu yük, hayvanın gövdesinin
arka bölümüne dağılmış binlerce delikten sinyaller şeklinde
yayılır. Bu sinyaller balığı çevreleyen suda anlık bir
elektrik alanının oluşmasına neden olur. Balığın yakınındaki
nesneler ise, bu alanın biçiminin bozulmasına neden
olur. Balık bu bozulmaları hemen tiplerine göre yorumlayarak
çevredeki nesnelerin büyüklüğü, iletkenliği ve hareketi
hakkında bilgiler edinir. Balığın vücudunda, çevredeki
elektrik alanının dağılımını bir radar gibi sürekli
olarak denetleyen elektriksel alıcılar vardır.
Kısacası bu balıkların vücudunda etrafa sürekli olarak
elektrik sinyalleri yayan, bir yandan da bu sinyallerin
çarptığı cisimleri yorumlayan organik bir radar vardır.
İnsanların kullandıkları radarların ne denli kompleks
aygıtlar olduklarını düşündüğümüzde, balığın vücudundaki
yaratılışın harikalığı da ortaya çıkar.
ÖZEL AMAÇLI ALICILAR
Elektrikli balıkların vücutlarında çeşitli tipte alıcılar
vardır. 'Ampulümsü' denen alıcılar, diğer balıkların
yüzücü kaslarının ve böcek larvalarının yayınladığı
alçak frekanslı elektrik sinyallerini algılar. Bu tür
alıcılar hayvanın, av ve avcılar hakkında bilgilenmesine
yarar. Bu alıcıların duyarlılığı o kadar fazladır ki,
yerin manyetik alanını bile algılar.
Ancak ampulümsü alıcılar, hayvanın kendi yayınladığı
yüksek frekanslı sinyalleri algılayamaz. Bu görev 'yumrulu'
denen özel alıcılar tarafından yerine getirilir. Bu
alıcılar, balığın etrafa yaydığı elektrik sinyallerini
algılayan ve bu sinyallere göre çevrenin bir tür haritasını
çıkaran radar nitelikli alıcılardır.
Bu balıklar sahip oldukları sistem sayesinde, bir yandan
hemcinslerine kolayca ulaşabilir, öte yandan da birbirlerini
tehlikelere karşı haberdar edebilir. Bunun yanında türe,
yaşa, büyüklüğe cinsiyete ilişkin bilgileri de alıp
verebilir.
CİNSLER ARASINDAKİ AYRIMI ANLATAN SİNYALLER
Her elektrikli balık türünün kendine özgü bir sinyali
vardır. Hatta aynı türdeki balıkların sinyallerinde
bile bazı farklılıklar gözlenebilir, ancak genel yapı
aynıdır. Fakat bazı ayrıntılar her bireye özeldir. Bir
dişi balık bir erkekle karşılaştığında sinyallerdeki
bu farklılığı hemen algılar ve karşısındakinin cinsiyetini
öğrenerek ona göre davranır.
BALIKLARIN YAŞINI ANLATAN SİNYALLER
Elektrik sinyalleri balıkların yaşlarıyla ilgili bilgileri
de kapsar. Yumurtadan yeni çıkan bir elektrikli balığın
sinyalleri yetişkinlerden çok farklıdır. Sinyaller doğumu
izleyen on dördüncü güne dek bu 'çocuksu' biçimlerini
korur, daha sonra ergin balığın normal sinyallerine
dönüşür. Yeni doğmuş balıklara özgü olan bu sinyaller,
balıkların çok karmaşık olan analık-babalık davranışlarının
düzenlenmesinde önemli rol oynar. Baba, kaybolan yavrusunu
sinyallerinden tanıyarak yuvaya geri getirebilir.
YAŞAMSAL ETKİNLİKLER DE SİNYALLERLE
BELİRTİLİYOR
Balıklar, cinsiyet ve yaşla ilgili bilgilerin yanında,
daha karmaşık olan başka bilgileri de yine elektriksel
sinyallerle ulaştırabilir. Elektrikli balık türlerinin
tümünde korkutma mesajları, frekansın birden bire artması
ile verilir. Örneğin normal zamanlarda 10 hz.'lik, yani
saniye başına 10 sinyal yayan Mormydaeler, bazen kısa
bir süre içinde, yayma ritimlerini 100-120 hz.'e ulaşıncaya
kadar hızlandırabilir. Hareketsiz bir Mormydae, yayınladığı
korkutucu elektriksel sinyalleri ile düşmanına üzerine
saldırmak üzere olduğunu anlatır. Bu davranış, saldırıya
hazırlanan bir insanın yumruğunu sıkması gibidir. Bu
korkutma sinyali çoğu zaman karşı tarafı caydıracak
kadar etkilidir: Düşman, kısa bir süre için kendi sinyalini
keserek baş eğdiğini gösterir. Aralarında kavga olduysa
ve düşman yaralandıysa, yaralı yaklaşık 30 dakika elektriksel
sessizliğe girecek, yani sinyal üretmeyi bırakacaktır.
Yatışma davranışı gösteren veya kavgayı kesen balıklar,
çoğu kez hareketsiz kalır. Bunun bir amacı, yerlerinin
belirlenmesini zorlaştırmaktır. Diğer amaç ise, sinyal
üretmeyip elektriksel olarak kör hale geldikleri için,
etraftaki engellere çarpmamaktır.
SİNYAL KARIŞMASINI ÖNLEYEN ÖZEL SİSTEM
Peki acaba bir elektrikli balık, kendisiyle aynı sinyalleri
üreten bir başka balıkla yanyana gelirse ne olacaktır?
Sinyaller birbiri ile karışacak ve balıkların radarı
işe yaramaz hale mi gelecektir? Normalde olması gereken
şey budur. Ama elektrikli balıklar bu karmaşıklığa karşı
doğal bir savunma sistemiyle birlikte yaratılmıştır.
Uzmanlar bu sisteme "Karmaşa Engelleme Tepkisi", kısaca
JAR (Jamming Avoidance Response) adını vermektedirler.
Bu sistem uyarınca, balık kendisine eşit bir sinyal
frekansı olan başka bir balıkla karşılaşınca, kendi
yayın frekansını hemen değiştirmektedir. Karmaşaya karşı
önlem, karmaşa kaynağı olan balık henüz çok uzakta iken
oluşmaya başlar; böylece sinyallerdeki karışıklık, hiçbir
zaman yüksek bir düzeye ulaşamaz.
Tüm bu bilgiler, elektrikli balıkların olağanüstü derecede
kompleks vücut sistemlerine sahip olduğunu göstermektedir.
Bu sistemlerin kökeni ise asla evrimle açıklanamaz.
Nitekim Darwin, Türlerin Kökeni adlı kitabının "Teorinin
Zorlukları" başlıklı bölümünde bu canlılara değinmiş
ve bunları teorisine göre açıklayamadığını kabul etmiştir. 33Darwin'den bu yana geçen zaman
zarfında ise, elektrikli balıkların Darwin'in sandığından
çok daha kompleks bir tasarıma sahip oldukları anlaşılmış
bulunmaktadır.
Açıktır ki, elektrikli balıklar da tüm diğer canlılar
gibi, Allah tarafından kusursuzca yaratılmıştır ve bizlere
kendilerini yaratmış olan Allah'ın varlığını ve sonsuz
ilmini göstermektedir.
|
YUNUSUN
KAFATASINDAKİ SONAR
Bir yunus, zifiri
karanlıktaki suda kendinden 3 km uzakta yanyana
duran iki ayrı metal parayı birbirinden ayırt
edebilir. Görerek mi? Hayır, bunu gözleri ile
yapmaz. Kafatasının altında bulunan mükemmel tasarlanmış
sonar sistemi, ona bu gibi hassas saptamalar yapma
imkanını tanır. Böylece cisimlerin şekli, büyüklüğü,
hızı ve yapıları hakkında çok detaylı bilgiler
edinebilir.
Bir yunusun
bu sonar sistemi kullanmayı öğrenmesi zaman alabilir.
Tecrübeli bir yunus için yolladığı birkaç "sinyal"
sonuç almasına yeterken, gençlerin objeleri tanımlamak
için yıllarca deneme yapmaları gerekebilir.
Yunuslar sonarlarını sadece çevreleri hakkında
bilgi edinmek için kullanmaz. Bazen 3-4 tane yunus
bir balık sürüsünün etrafında yüzer. Bu esnada
hepsi birden yüksek ses dalgaları yayar. Bu dalgalar
balıkları sersemletecek kadar şiddetlidir. Yunusların
bundan sonra yapacakları tek iş, sersemleyen balıkları
rahatlıkla avlayıp yemektir. Yetişkin bir yunus,
insan kulağının algılayamayacağı büyüklükte (20.000
Hertz ve üstü) ses dalgaları yayar. Bu dalgalar
kafasının ön kısmı hizasında yer alan ve "kavun"
olarak adlandırılan bir bölgeden kaynaklanır.
Hayvan kafasını hareket ettirerek dalgaları istediği
yöne doğru kanalize edebilir. Sonar dalgası bir
engelle karşılaştığı zaman, hemen yansıyarak geri
döner. Alt ağız, alıcı görevi yaparak yankıyı
iç kulağa yollar. Alt ağız ile iç kulak arasındaki
sinüs boşlukları ise, "lipit" adı verilen bir
yağ bileşiği ile doludur. Bu yağ, alınan dalganın
iç kulağa taşınması amacıyla oraya yerleştirilmiştir.
İç kulak da verileri beyne gönderir. Bu veriler
beyinde analiz edilir ve yorumlanır. Benzeri lipit
yapıları balinalardaki sonarlarda da mevcuttur.
Yansıyan dalgalar farklı lipitlerden geçerken
farklı özellikler gösterir. Bu özellikler dönen
dalgaların yorumlanmasında kilit rol alır. Lipitler
yansıyan dalgaları kullanabilmek için doğru şekil
ve sırada düzenlenmek zorundadır. Her bir lipit
kendine özgüdür ve normal balina yağından farklıdır.
Her lipit çok sayıda enzimin kullanıldığı karmaşık
kimyasal işlemler sonucu oluşturulmaktadır. Yunusun
bu sonar sisteminin evrim teorisinin iddia ettiği
gibi adım adım ortaya çıkması mümkün değildir.
Çünkü lipitler tam olarak oluşana ve doğru yere
ve şekle gelene kadar, işe yaramaları mümkün değildir.
Balığın sonar sisteminin çalışması için, alt ağzının,
iç kulak sisteminin ve beyindeki analiz merkezinin
de kusursuz olarak çalışması gerekmektedir. Sistem
"indirgenemez kompleks" bir yapıya sahiptir ve
bu da aşamalarla ortaya çıkmasını imkansız kılmaktadır.
Dolayısıyla, bu sistemin kusursuz bir biçimde
Allah tarafından yaratılmış olduğu açıktır.
|
BİR İLETİŞİM ANININ HİKAYESİ
Düşünürseniz, birçok defa bir tanıdıkla göz göze gelip
merhabalaştığınızı hatırlarsınız. Peki sizin için bir
iki saniyelik bir süreç olan bu olayın, oldukça uzun
ve karmaşık bir hikayesi olduğunu biliyor muydunuz?
Bir akşamüstü deniz kıyısında iki adamın ayrı ayrı
oturduklarını varsayın. İyi dost olmalarına rağmen henüz
birbirlerini fark etmemişler. Adamlardan birisinin,
henüz görmediği arkadaşına doğru yüzünü çevirmesi, bir
biyokimyasal olaylar zincirini başlatır: Arkadaşının
vücudundan yansıyan ışık, saniyede 10 trilyon foton
(ışık parçacığı) geçecek şekilde gözbebeğine varır.
Işık önce bu merceğin daha sonra da göz yuvalarını dolduran
sıvının içinden geçer ve retinanın üzerine düşer. Retinanın
üzerinde, "koni hücreler" ve "çubuk hücreler" olarak
adlandırılan yaklaşık yüz milyon hücre vardır. Çubuklar
aydınlık ve karanlığı ayırt edebilirken, koniler renkleri
seçebilir.
Dışarıdaki cisimlere göre, retinanın farklı noktalarına
farklı ışık demetleri düşer. Örneğimizdeki kişinin arkadaşını
gördüğü anı düşünelim. Arkadaşının yüzündeki bazı noktalar,
örneğin kaşları koyu renklidir ve retinanın üzerindeki
bazı hücrelere çok zayıf bir ışık düşmesine neden olur.
Bu hücrelerin yanında bulunan diğer bir grup hücre ise,
arkadaşının alnından gelen ışıkla muhatap olur, yani
daha fazla ışık alır. Arkadaşının tüm yüz hatları, etraftaki
diğer detaylar dahil, bu şekilde retinanın farklı hücre
gruplarına farklı ışıklar düşürür.
Peki retinanın üzerine düşen bu ışıklar ne gibi bir
etki oluşturur?
Bu sorunun cevabı gerçekten çok karmaşıktır ve anlaşılması
da biraz zordur. Ama gözdeki olağanüstü tasarımı inceleyebilmek için,
bu cevabı incelememiz yerinde olacaktır.
 |
İnsan gözü yaklaşık
40 ayrı parçanın uyum içinde çalışmasıyla
işlev görür. Bu parçaların tek biribile
olmasa, göz hiçbir işe yaramaz. Örneğin
sadece gözyaşı bezleri bile olmasa, göz
kısa bir sürede kuruyup kör olacaktır.
Basite indirgenmesi mümkün olmayan bu
sistem, evrimin iddia ettiği "kademe kademe
gelişim" modeliyle asla açıklanamaz. Bu
ise gözün eksiksiz ve kusursuz bir biçimde
ortaya çıktığını göstermektedir. Yani
göz, yaratılmıştır.
|
KORNEA VE İRİS
Gözdeki 40 temel parçadan biri
olan kornea, gözün en önünde yer alan saydam bir
tabakadır. Işığı pencere camı kadar kusursuz
bir biçimde geçirir. Vücudun başka hiçbir yerinde
benzeri olmayan bu dokunun, tam gereken yerde, yani
gözün önünde bulunması, elbette bir tesadüf olamaz.
Gözdeki önemli parçalardan biri de bu organımıza
rengini veren iris tabakasıdır. Korneanın hemen
arkasında yer alan iris, ortasındaki boşluğu genişletip
daraltarak göze giren ışık miktarını ayaralar. Parlak
bir ışıkta hemen daralır. Karanlıkta ise göze daha
çok ışık alabilmek için genişler. Benzer bir ışık
ayar sistemi kameralarda da kullanılır. Ama hiçbir
kamera iris kadar başarılı değildir. |
GÖRMENİN KİMYASI
Fotonlar retinadaki hücrelere çarptıklarında, adeta
birbiri ardına ustaca dizilmiş domino taşlarını harekete
geçirir. Bu domino taşlarının ilki, "11-cis-retinal"
ismi verilen ve fotonlardan etkilenen bir moleküldür.
Kendisine foton isabet ettiği anda 11-cis-retinal molekülü
şekil değiştirir. Bu şekil değişikliği, 11-cis-retinal'e
bağlı olan "rodopsin" adlı proteinin de şeklini değiştirir.
Rodopsin, bu sayede, daha önce hücre içinde yer alan
ama şeklinin uyumsuzluğu nedeniyle etkileşim içine giremediği
"transdusin" adlı bir başka proteinle birleşebilecek
hale gelir.
Transdusin, rodopsinle tepkimeye girmeden önce GDP
isimli bir başka moleküle bağlıdır. Rodopsin'e bağlandığı
anda, GDP'den ayrılır ve GTP isimli yeni bir moleküle
bağlanır. Artık 2 protein (rodopsin ve transdusin) ve
bir kimyasal molekül (GTP) birbirine bağlanmış durumdadır.
Bu yeni yapının tümüne "GTP- transdusinrodopsin" ismi
verilir.
Ancak daha işlem yeni başlamıştır. GTP-transdusinrodopsin
adlı yeni birleşim, hücrenin içinde önceden beri var
olan "fosfodiesteraz" adlı bir başka proteinle bağlanmaya
uygun bir yapıdadır. Bu bağlanma zaman geçirilmeden
hemen yapılır. Bu bağlanmanın sonucunda ise fosfodiesteraz
proteini, yine daha önceden hücre içinde var olan cGMP
isimli bir molekülü parçalama özelliği kazanır. Bu işlem
bir kaç tane değil, milyonlarca protein tarafından gerçekleştirildiği
için, hücrenin içindeki cGMP oranı hızla düşer.
Peki tüm bunların görmeyle ilgisi nedir? Bu sorunun
cevabını bulmak için, bu ilginç kimyasal reaksiyon zincirinin
son aşamasına bakalım. Hücrenin içindeki cGMP yoğunluğunun
düşmesi, hücrenin içindeki "iyon kanalları"nı etkileyecektir.
İyon kanalları dediğimiz şey, hücre içindeki sodyum
iyonlarının sayısını düzenleyen proteinlerdir. Normalde
cGMP molekülleri, hücreye dışarıdan sodyum iyonları
taşımakta, bir başka molekül de fazla iyonları dışarı
atmakta ve böylece denge sağlanmaktadır. Ancak cGMP
moleküllerinin sayısı azalınca, hücredeki sodyum iyonlarının
da sayısı azalır. Bu sayı azalması, hücre içinde elektriksel
bir dengesizlik meydana getirir. Bu eletriksel dengesizlik,
hücreye bağlı olan sinir hücrelerini etkiler ve bizim
"elektrik uyarısı" dediğimiz şey oluşur. Sinirler bunları
beyne aktarır ve orada da "görme" dediğimiz işlem yaşanır.
Kısacası tek bir foton, retinadaki hücrelerin tek birisine
çarpmış ve birbirini izleyen zincirleme reaksiyonlar
sayesinde hücrenin bir elektrik uyarısı üretmesini sağlamıştır.
Bu uyarı, fotonon enerjisine göre değişir, böylece bizim
"güçlü ışık", "zayıf ışık" dediğimiz kavramlar oluşur.
İşin en ilginç yanlarından birisi, üstte anlattığımız
tüm bu karmaşık reaksiyonların, saniyenin en fazla binde
biri kadarlık kısa bir sürede olup bitmesidir. Daha
da ilginç olan bir nokta, bu zincirleme reaksiyon tamamlandığı
anda, hücre içindeki özel bazı proteinlerin, 11-cis-retinal,
rodopsin, transdusin gibi unsurları tekrar eski hallerine
döndürmüş olmasıdır. Göz, sürekli fotonların akını altındadır ve gözün duyarlı hücrelerindeki zincirleme reaksiyonlar, fotonların her birinin algılanmasını sağlar. 34
Burada kısaca özetlediğimiz bu görme işleminin aslında
çok daha kompleks detayları vardır. Ancak bu kabataslak
özet bile, ne kadar muhteşem bir sistemle karşı karşıya
olduğumuzu göstermeye yeter. Gözün içinde öylesine kompleks,
öylesine iyi hesaplanmış bir sistem vardır ki, gözün
içindeki kimyasal reaksiyonlar, Guinness Rekorlar Kitabı'na
geçmiş olan ünlü domino taşları gösterilerini hatırlatır.
Bu gösterilerde onbinlerce domino taşı, bir sonrakini
devirecek biçimde dizilmekte ve sonra da sadece ilk
taşın düşürülmesiyle tüm sistem harekete geçmektedir.
Domino taşlarından oluşan zincirin bazı noktalarına
ilginç düzenekler kurulmakta, örneğin bir taşın düşmesi
küçük bir vinci harekete geçirmekte, vinç, uzağa taşıdığı
tek bir domino taşını tam gerekli noktaya koyup düşürerek
yeni bir zincirleme düşüş başlatmaktadır.
Elbette böyle bir domino gösterisi izleyen bir insan,
tüm bu taşların ve düzeneklerin, bulundukları yere,
rüzgarla, selle ya da yer sarsıntısıyla "tesadüfen"
geldiklerini düşünmez. Her taşın büyük bir dikkat ve
bilinçle yerine yerleştirilirdiği açıktır. İnsan gözündeki
zincirleme reaksiyon da, "tesadüf" kelimesini akla getirmenin
bile saçma olduğunu gösterir. Sistem çok farklı parçaların
çok hassas dengelerle bir araya gelmesiyle oluşmuştur
ve açık bir "tasarım"ın göstergesidir. Göz, kusursuzca
yaratılmıştır.
Ünlü biyokimyacı Michael Behe Darwin'in Kara Kutusu
isimli kitabında gözün kimyası ve evrim teorisi hakkında
şu yorumu yapmaktadır:
Görmenin kara kutusu artık açılmış durumdadır ve Darwin’in 19. yüzyılda yaptığı ve hala günümüz evrimcilerinin yapmaya devam ettiği gibi, tüm gözün sadece anatomik yapısı nı değerlendiren evrimci açıklamalar artık yeterli olmamaktadır. Darwin’in basit zannettiği anatomik aşamaların ve yapıların her biri, gerçekte sözlerle örtbas edilemeyecek, hayret verici derecede karmaşık biyokimyasal süreçleri kapsamaktadır. 35
GÖRMENİN SONRASI
Buraya kadar anlattıklarımız, sadece sahildeki adamın,
arkadaşından yansıyarak gözüne gelen fotonlarla ilk
temasıdır. Retina hücreleri, az önce anlattığımız kompleks
kimyasal işlemler sayesinde fotonları algılamış ve elektrik
sinyalleri üretmiş olur. Bu sinyallerde öyle bir bilgi
vardır ki, söz konusu arkadaşın yüzü, vücudu, kıyafeti,
saçının rengi ya da yüzündeki küçücük bir iz bile işlenmiştir.
Sadece bu kişinin değil, etraftaki her cismin en küçük
detayı bile atlanmamış ve elektrik sinyallerine kodlanmıştır.
Ama bir de bu sinyallerin beyne ulaştırılması gerekmektedir.
Retina moleküllerinin hareketiyle uyarılan sinir hücreleri
(nöronlar), tepki gösterir. Bu tepki kimyasaldır; bir
nöron harekete geçtiği anda yüzeyindeki protein molekülleri
aniden şekillerini değiştirir. Bu hareket, pozitif elektrik
yüküne sahip olan sodyum atomlarının akışını bloke eder.
Elektrik yüklü atomların akışındaki bu değişiklik, hücrenin
içinde bir voltaj farklılığına neden olur. Voltaj farklılığı,
elektrik sinyali demektir. Bu sinyal, milimetre cinsinden
ifade edilen bir mesafeyi kat ettikten sonra sinir hücresinin
ucuna ulaşır. Ancak burada bir sorun vardır: İki sinir
hücresi arasında bir boşluk bulunmaktadır ve elektrik
sinyalinin bu boşluğu aşması için özel bir önlem gereklidir.
Nitekim bu önlem alınmıştır: İki sinir hücresi arasında
bulunan bazı özel serbest moleküller, sinyali taşıma
işini üstlenir. Bir milimetrenin dört ile kırkta biri
kadar bir mesafe kat ederek diğer nörona ulaşır ve mesajı
tekrar iletir. Retinadan gelen elektrik uyarısı, bu
sayede bir nörondan bir diğer nöron hücresine iletilerek
ilerler ve beyne varır.
Burada, bu özel sinyaller görme korteksine gider. Bu
görme korteksi 2.5 mm kalınlığında 13 m2 alanında üst
üste binmiş doku tabakalarından oluşmuştur. Bu tabakaların
bir tanesi yaklaşık 17 milyon nöronu içerir. Gelen sinyali
ilk olarak 4. tabaka alır. Ön bir analiz yapar ve bilgiyi
diğer tabakalardaki nöronlara ulaştırır. Her aşamada
her bir nöron diğer bir nörondan sinyal alabilir.
Bu sayede dışardaki adamın görüntüsü, kusursuz bir
biçimde beynin korteks merkezinde oluşur. Ancak bir
de bu kişinin tanınabilmesi için, hafıza hücrelerinin
yoklanması, bu kişinin yüzü ile hafızadaki bilgilerin
karşılaştırılması gerekmektedir. Bu iş de başarı ile
yapılır. En ufak bir detay bile atlanmaz. Hatta adamın
yüzü, beyin korteksindeki görüntüde, hafızadaki yüz
bilgisine göre biraz daha renksiz duruyorsa, kişi bu
farkı hissedecek ve "arkadaşımın yüzü bugün acaba neden
solgun" diye düşünecektir.
 |
Kulak kepçesi, sesi
toplayacak şekilde tasarlanmıştır. Kepçe
tarafından odaklanan ses, kulak kanalına
aktarılır. Kulak kanalının iç kısmı, kulağı
dışarıdan gelen kirlere karşı korumak üzere
bazı salgılar çıkaran hücrelerle ve tüylerle
kaplanmıştır. Kanalın sonunda, orta kulağın
ağzına yerleştirilmiş olan kulak zarı vardır.
Zarın arkasındaki orta kulak boşluğunda,
çekiç, örs ve üzengi adlı üç küçük kemik
bulunur. Burnun arka kısmına bağlı olan
östaki borusu ise, orta kulaktaki hava basıncını
dengelemektedir. Orta kulağın bittiği yerde,
çok hassas bir duyma mekanizmasına sahip
olan sıvı dolu "salyangoz" bulunur. |
|
SELAMLAŞMA
Böylece bir saniyeden çok daha kısa bir zaman dilimi
içinde, "görme" ve "tanıma" gibi iki ayrı mucize gerçekleşmiş
olur.
Yüzlerce milyon ışık parçacığıyla gelen bilgi, sahildeki
adamın bilincine ulaşmış, işleme tutulmuş, bu arada
hafıza taranmış ve kişi böylece arkadaşını tanımıştır.
Tanımanın ardından selamlaşma faslı gelecektir. Kişi,
tanıdık insanlara karşı vermesi gereken tepkiyi, yine
saniyenin binde biri kadarlık bir süre içinde hafıza
hücrelerinden bulup çıkaracaktır. Örneğin gülümsemesi
ve "merhaba" demesi gerektiğini belirleyecektir. Bunun
üzerine, yüz kaslarını kontrol eden beyin hücreleri
devreye girecek ve bu kaslara bizim "gülümseme" olarak
bildiğimiz hareketi yapmaları için emir verecektir.
Bu emir yine nöronlarla aktarılacak ve kaslarda yine
son derece kompleks işlemler başlayacaktır.
Aynı anda bir dizi emir de boğazdaki ses tellerine,
dile ve çene kaslarına gidecek ve "merhaba" sesinin
çıkarılması için gerekli kas hareketlerini başlatacaktır.
Bu ses çıktığı anda, hava molekülleri bir araya toplanıp
uzaklaşmaya ve kendisine selam yollanan arkadaşın kulağına
doğru gitmeye başlar. Bu ses dalgaları kulak kepçesi
tarafından toplanır. Ses, yolculuğu sırasında saniyenin
ellide birinde 6 m yol kat eder.
Adamın iki kulağının içinde titreşen hava, hızla orta
kulağa kadar olan mesafeyi kat eder. 7.6 mm çapında
olan kulak zarı titremeye başlar. Bu titreme hareketi
üç küçük kemiğe iletilir. Ses titreşimleri böylece mekanik
titreşimlere dönüşür. Daha sonra ise bu kemiklerdeki
titreşimler iç kulağa iletilir ve buradaki salyangoza
benzeyen koklea isimli yapının içinde bulunan özel sıvıyı
hareketlendirir.
Koklea'nın içerisinde farklı ses tonları birbirinden
ayrıştırılır. Kokleanın içinde, tıpkı bir müzik aleti
olan harpteki teller gibi, değişik kalınlıklarda ince
teller uzanmaktadır. Adamın arkadaşının sesi şimdi bu
telleri adeta çalmaktadır. "Merhaba" sesi, başlangıçta
düşük perdeden başlamış sona doğru yükselmiştir. Önce
kalın teller titreşir sonra bunu inceleri takip eder.
Sonunda iç kulaktaki on binlerce çubuk şekilli cisimcik,
kendi titreşmelerini işitme sinirlerine aktarır.
Artık "merhaba" sesi sadece bir elektrik sinyalidir.
Bu sinyal, işitme sinirleri içinde beyne doğru hızla
ilerler. Sinirlerdeki bu yolculuk, sinyaller beyindeki
duyma merkezine ulaşıncaya kadar devam eder. En sonunda
adamın beynindeki trilyonlarca nöronun büyük bir kısmı,
elde edilen görme ve işitme bilgilerini değerlendirmekle
meşguldür. Adam arkadaşını algılamış ve onun merhabasını
almıştır. Şimdi duyduğu merhabaya cevap verecektir.
Yüzlerce kasın, saniyenin çok minik bölümlerinde mükemmel
bir eş güdümle çalışması sonucu ortaya çıkan konuşma
eylemi gerçekleşecektir: Beyinde cevap vermek üzere
tasarlanan düşünce, önce konuşulan dile göre formüle
edilir. Beyindeki Broca Bölgesi denen ve beynin konuşma
merkezlerini içeren bölge, harekette rol alacak tüm
kaslara gerekli emirleri gönderir.
İlk önce, akciğer "sıcak hava" sağlar. Sıcak hava,
konuşmanın ham maddesidir. Bu mekanizmanın ilk evresi,
atmosferdeki oksijen yüklü havanın içeri çekilmesidir.
Hava adamın burnundan girer, burun boşluğu, boğaz, nefes
borusundan bronş tüplerine, oradan da akciğerlere geçer.
Havadaki oksijen akciğerlerde kana karışır. Kanın artık
maddesi olan karbondioksit de dışarı verilir. Artık
hava ciğerlerden çıkarak dışarı çıkmaya hazırdır.
Ciğerlerden geri dönen hava, boğazdan geçerken, ses
telleri denen iki doku kıvrımı arasından geçer. Bu teller,
bir tür perdeye benzer. Bağlı oldukları küçük kıkırdakların
etkisine göre hareket eder. Adam konuşmadan önce teller
açık vaziyettedir. Konuşma sırasında bir araya getirilir
ve soluk verirken çıkan hava ile titreştirilir. Bu sesin
perdesini de belirler. Teller gerildikçe perde yükselir.
|
SESİN,
KULAKTAN BEYNE YOLCULUĞU
Kulak
o denli kompleks bir tasarım harikasıdır ki,
evrim teorisinin canlılığın varoluşuna getirmeye
çalıştığı "tesadüf" açıklamasını tek başına
geçersiz kılar. Kulaktaki duyma işlemi, tümüyle
indirgenemez kompleks bir sistem sayesinde mümkün
olur. Önce havadaki ses dalgaları kulak kepçesi
tarafından toplanır. Sonra kulak zarına
çarpar. Zar, orta kulak kemiklerini titreştirir.
Ses titreşimleri böylece mekanik titreşimlere
dönüşür. Titreşimler, iç kulaktaki "vestibüler
pencere" denen kısma geçer ve kulak salyangozunun
içindeki sıvıyı titreştirir. Bu sıvının titreşimleri,
sinirsel uyarılara dönüşerek işitme yolları
ile beyne gidecektir.
Ancak
kulak salyangozu içinde çok kompleks bir mekanizma
vardır. Salyangoz (ortadaki büyütülmüş resim)
spiral biçimindeki bazı özel kanallara sahiptir.
Sıvı bu kanalların içindedir. Kanalların içindeki
ayrı bir bölmede ise, "corti organı" bulunmaktadır.
(En sağdaki şekilde, corti organı büyütülmüş
olarak görülüyor) Corti organının yüzeyindeki
hücrelerin, "tüycük" adı verilen antenleri vardır.
Salyangoz içindeki sıvının titreşimleri, corti
organının yüzeyindeki zar tarafından bu tüycüklere
aktarılır. Kulağa gelen sesin frekansına göre,
tüycükler farklı şekilde titreşir. İşte bizim
duyduğumuz sesleri birbirinden ayırt etmemiz,
bu sayede mümkün olur.
Ses
titreşimlerini tüycükler sayesinde algılayan
hücreler bunları elektriksel uyarılara dönüştürür
ve sinirlere aktarır. Bu sinirler, şakak kemiğinden
çıkarak pons ile omurlik soğanı arasından beyine
girer. Bundan sonra beyindeki işitme yolu şöyle
gider: Dördüz yumrular, iç geniculate cisim
ve şakak lobu kabuğundaki işitme merkezleri.
Beynin
içindeki mavi çizgi, yüksek frekansların, kırmızı
ise düşük frekansların yolunu göstermektedir.
Her iki kulağımızdaki salyangoz da, hem sağ,
hem sol beyin yarım küresine sinyal yollar.
36
Görüldüğü
gibi duymamızı sağlayan sistem, en küçük ayrıntısına
kadar ince ince tasarlanmış farklı yapılardan
oluşmaktadır. Bu sistem hiçbir şekilde "aşama
aşama" oluşamaz, çünkü en küçük bir detay bile
eksik olsa, tüm sistem işe yaramaz hale gelecektir.
Açıktır ki, kulak, kusursuzca yaratılmıştır.
|
Hava ses tellerinden geçmek suretiyle seslendirilmiştir.
Seslendirilmiş hava, boğazın kontrolü altında burun
ve ağız aracılığıyla yüzeye ulaştırılır. Adamın ağız
ve burun yapısı, sesinin kendine özgü bireysel niteliklerini
verir. Dil damağa belirli miktarda yaklaşıp uzaklaşmakta,
dudaklar da büzülüp yayılmaktadır. Bu işlemlerde birçok
kas, büyük bir hızla hareket eder. 37
Adamın arkadaşı, duyduğu sesi, hafızasındaki eski ses
kayıtları ile anında karşılaştırır. Bu karşılaştırma
sayesinde sesin "tanıdık" bir ses olduğunu hemen anlar.
Artık iki taraf da birbirini tanımış ve merhabalaşmıştır.
Tüm bu anlattıklarımız, yalnızca iki arkadaşın birbirlerini
görüp karşılıklı selam verebilmeleri için gerçekleşmiştir.
Tüm bu olağanüstü işlemler, akıl almaz bir hız içinde
ve kusursuzca gerçekleşir. Bizim ise bunlardan haberimiz
bile olmaz. Sanki çok kolay ve basit bir iş yaparmışcasına,
görür, duyar ve konuşuruz. Oysa bunların gerçekleşmesi
için kurulmuş olan sistemler ve gerçekleşen işlemler,
hayal bile edemeyeceğimiz kadar komplekstir.
Bu kompleks sistem, evrim teorisinin asla açıklayamadığı
eşsiz tasarımlarla doludur. Görmenin, işitmenin, akıl
yürütmenin nasıl ortaya çıktığı, asla evrimin "tesadüf"
inancıyla açıklanamaz. Aksine, tüm bunların çok üstün
bir Yaratıcı tarafından kusursuzca yaratıldığı ve bize
verildiği açıktır. İnsan, kendi görmesini, duymasını
ya da düşünmesini sağlayan sistemlerin nasıl çalıştığını
bile tam olarak kavramaktan acizken, bu sistemleri yoktan
yaratmış olan Allah'ın sonsuz aklı ve gücü aşikardır.
Nitekim Allah Kuran'da insanı bu gerçek üzerinde düşünmeye
ve buna karşılık şükredici olmaya davet etmektedir:
Allah, sizi annelerinizin karnından
hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz
diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi. (Nahl
Suresi, 78)
Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:
O, sizin için kulakları, gözleri ve
gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz. (Müminun
Suresi, 78)
|