|
1. BÖLÜM:
EVRENİN YOKTAN YARATILIŞI
Klasik olarak, Big Bang teorisi, evrenin tüm parçalarının
aniden genişlemeye başladığını kabul eder. Ama evrenin
tüm parçaları genişlemeye nasıl aynı anda başlayabilmişlerdir?
Emri veren kimdir?
Andrei Linde, kozmoloji profesörü
2
Evrenin yaratılışı, bundan bir asır önce, astronomların
önemli bir bölümü tarafından gözardı edilen bir kavramdı.
Bunun nedeni ise, 19. yüzyıldaki bilim anlayışının,
evrenin sonsuzdan beri var olduğu varsayımını benimsemesiydi.
Evreni inceleyen bilim adamlarının çoğu, zaten sonsuzdan
beri var olan bir maddeler bütünüyle karşı karşıya olduklarını
sanıyor ve evren için bir "yaratılış", yani başlangıç
olduğunu akıllarından bile geçirmiyorlardı.
Bu "sonsuzdan beri var olan evren" fikri, Batı düşüncesine
materyalist felsefe ile birlikte girmişti. Eski Yunan'da
gelişen bu felsefe, maddeden başka bir varlık olmadığını
savunuyor ve evrenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini
öne sürüyordu. Aslında materyalizm, Ortaçağ'da Kilise'nin
hakim olduğu dönemde rafa kaldırılmıştı. Ama Rönesans'tan
sonra Batılı bilim ve fikir adamlarının yeniden Eski
Yunan kaynaklarına merak sarmaları ile birlikte, materyalizm
de yeniden kabul görmeye başladı.
|
Alman felsefeci Immanuel Kant “sonsuz
evren” iddiasını Yeni Çağ’da ilk kez
gündeme getiren kişiydi. Ancak bilimsel bulgular
Kant’ın bu iddiasını geçersiz kıldı.
|
Materyalist evren anlayışını Yeni Çağ'da ilk kez savunan
kişi ise, ünlü Alman düşünür Immanuel Kant oldu. Kant,
evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ve bu sonsuzluk
içinde her olasılığın mümkün sayılması gerektiğini öne
sürdü. Kant'ın yolunu izleyenler, sonsuz evren fikrini
materyalizmle birlikte savunmaya devam ettiler. 19.
yüzyıla gelindiğinde ise, evrenin bir başlangıcı, yani
yaratılış anı olmadığı şeklindeki iddia, geniş bir kabul
görür hale gelmişti. Karl Marx, Friedrich Engels gibi
diyalektik materyalistlerin şiddetle sahiplendikleri
bu iddia, 20. yüzyıla da taşındı.
Söz konusu "sonsuz evren" fikri, her zaman için ateizmle
içiçe oldu. Çünkü evrenin bir başlangıcı olması, Allah
tarafından yaratıldığı anlamına geliyordu ve buna karşı
çıkmanın tek yolu da, hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı
halde, "evren sonsuzdan beri vardır" iddiasını öne sürmekti.
Bu iddiayı ısrarla sahiplenenlerden biri, 20. yüzyılın
ilk yarısında yazdığı kitaplarla materyalizmin ve Marksizm'in
ünlü bir savunucusu haline gelen Georges Politzer idi.
Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri adlı kitabında,
"sonsuz evren" modelinin geçerliliğine güvenerek yaratılışa
şöyle karşı çıkıyordu:
Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış
olsaydı, o takdirde, evrenin Tanrı tarafından belli
bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan varedilmiş
olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için, her
şeyden önce, evrenin var olmadığı bir anın varlığını,
sonra da, hiçlikten (yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu
kabul etmek gerekir. Bu ise bilimin kabul edemeyeceği
bir şeydir. 3
Politzer, yaratılışa karşı sonsuz evren fikrini savunurken,
bilimin kendi tarafında olduğunu sanıyordu. Oysa bilim,
çok geçmeden, Politzer'in "eğer öyle olsa, bir Yaratıcı
olduğunu kabul etmek gerekir" dediği gerçeği, yani evrenin
bir başlangıcı olduğu gerçeğini ispatladı.
EVRENİN GENİŞLEMESİ VE BİG BANG'İN DOĞUŞU
1920'li yıllar, modern astronominin gelişimi açısından
çok önemli yıllardı. 1922'de Rus fizikçi Alexandre Friedmann,
Einstein'in genel görecelik kuramına göre evrenin durağan
bir yapıya sahip olmadığını ve en ufak bir etkileşimin
evrenin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını
hesapladı. Friedmann'ın çözümünün önemini ilk fark eden
kişi ise Belçikalı astronom Georges Lemaitre oldu. Lemaitre,
bu çözümlere dayanarak evrenin bir başlangıcı olduğunu
ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğini öngördü.
Ayrıca, bu başlangıç anından arta kalan radyasyonun
da saptanabileceğini belirtti.
Bu bilim adamlarının teorik hesaplamaları o zaman çok
ilgi çekmemişti. Ancak 1929 yılında gelen gözlemsel
bir delil, bilim dünyasına bomba gibi düşecekti. O yıl
California Mount Wilson gözlemevinde, Amerikalı astronom
Edwin Hubble astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden
birini yaptı. Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü
incelerken, yıldızların uzaklıklarına bağlı olarak kızıl
renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu
buluş, o zamana kadar kabul gören evren anlayışını temelden
sarsıyordu.

Edwin Hubble, dev teleskobuyla yaptığı gözlemlerde
evrenin genişlediğini fark etti. Hubble böylece"
sonsuz evren " efsanesini yıkacak Big Bang
teorisinin de ilk delilini bulmuş oluyordu.
|
Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı
noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne
doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların
tayfı da kızıl yöne doğru kayar. (Gözlemciden uzaklaşmakta
olan bir trenin düdük sesinin gittikçe incelmesi gibi.)
Hubble'ın gözlemi ise, bu kanuna göre, gökcisimlerinin
bizden uzaklaşmakta olduklarını gösteriyordu. Hubble,
çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha buldu; yıldızlar
ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de
uzaklaşıyorlardı. Her şeyin birbirinden uzaklaştığı
bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç ise, evrenin
"genişlemekte" olduğuydu.
Kısa bir zaman önce Georges Lemaitre tarafından "kehanet"
edilen bu gerçek, aslında yüzyılın en büyük bilimadamı
sayılan Albert Einstein tarafından da daha önceden dile
getirilmişti. Einstein 1915 yılında ortaya koyduğu genel
görecelik kuramıyla yaptığı hesaplarda evrenin durağan
olamayacağı sonucuna varmıştı. Ancak bu buluş karşısında
son derece şaşıran Einstein bu "uygunsuz" sonucu ortadan
kaldırmak için denklemlerine "kozmolojik sabit" adını
verdiği bir faktör ilave etmişti. Çünkü o sıralar, astronomlar
ona evrenin statik olduğunu söylüyorlardı, o da kuramının
bu modele uymasını istemişti. Ancak sonradan bu kozmolojik
sabiti "kariyerinin en büyük hatası" olarak tanımlayacaktı.
Hubble'ın ortaya koyduğu evrenin genişlediği gerçeği,
kısa bir süre sonra yeni bir evren modelini doğurdu.
Evren genişlediğine göre, zamanda geriye doğru gidildiğinde
çok daha küçük bir evren, daha da geriye gittiğimizde
"tek bir nokta" ortaya çıkıyordu.
Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde
barındıran bu "tek nokta"nın, korkunç çekim gücü nedeniyle
"sıfır hacme" sahip olacağını gösterdi. Evren, sıfır
hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı.
Bu patlamaya "Big Bang" (Büyük Patlama) dendi ve bu
teori de aynı isimle bilindi.
Big Bang'in gösterdiği önemli bir gerçek vardı: Sıfır
hacim "yokluk" anlamına geldiğine göre, evren "yok"
iken "var" hale gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı
olduğu anlamına geliyor ve böylece materyalizmin "evren
sonsuzdan beri vardır" varsayımını geçersiz kılıyordu.
"SABİT DURUM" DENEMESİ
Big Bang teorisi, kendisini destekleyen delillerin
gücü nedeniyle, kısa sürede bilim dünyasında kabul görmeye
başladı. Ancak materyalist felsefeye ve bu felsefenin
temelindeki "sonsuz evren" fikrine bağlı kalmaya kararlı
olan astronomlar, Big Bang'e karşı direnmeye ve sonsuz
evren fikrini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın
nedeni, önde gelen materyalist fizikçilerden Arthur
Eddington'ın "felsefi olarak doğanın şu anki düzeninin
birdenbire başlamış olduğu düşüncesi bana itici gelmektedir"
sözünden anlaşılıyordu. 4
Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında dünyaca
ünlü İngiliz astronom Sir Fred Hoyle geliyordu. Hoyle,
bu yüzyılın ortalarında "steady-state" (sabit durum)
adında, 19. yüzyıldaki sonsuz evren fikrinin bir devamı
olan yeni bir evren modeli ortaya attı. Hoyle evrenin
genişlediğini kabul etmekle birlikte, evrenin boyut
ve zaman açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Bu
modele göre, evren genişledikçe madde, gerektiği miktarda,
birdenbire, kendi kendine var olmaya başlıyordu. Tek
görünür amacı materyalist felsefenin temeli olan "sonsuzdan
beri var olan madde" dogmasını desteklemek olan bu teori,
evrenin başlangıcı olduğunu savunan Big Bang kuramıyla
taban tabana zıttı.
Sabit durum teorisini savunanlar uzunca bir süre Big
Bang'e karşı direndiler. Ama bilim aleyhlerine işliyordu.
BİG BANG'İN ZAFERİ
1948 yılında George Gamov, Georges Lemaitre'in hesaplamalarını
geliştirdi ve Big Bang'e bağlı olarak yeni bir tez ortaya
sürdü. Buna göre evrenin büyük patlama ile oluşması
durumunda, evrende bu patlamadan arta kalan belirli
oranda bir radyasyonun olması gerekiyordu. Üstelik bu
radyasyon evrenin her yanında eşit olmalıydı.
"Olması gereken" bu kanıt çok geçmeden bulundu. 1965
yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı
bu dalgaları bir rastlantı sonucunda keşfettiler. "Kozmik
Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyon uzayın belli
bir tarafından gelen radyasyondan farklıydı. Olağanüstü
bir eşyönlülük sergiliyordu. Başka bir ifade ile yerel
kökenli değildi, yani belirli bir kaynağı yoktu, evrenin
tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir
evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan ısı dalgasının,
Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı.
Üstelik bu rakam bilimadamlarının önceden öngördükleri
rakama çok yakındı. Penzias ve Wilson, Big Bang'in bu
ispatını deneysel olarak ilk gösteren kişiler oldukları
için Nobel Ödülü kazandılar.
 |
Penzias
ve Wilson’ın keşfettiği Kozmik Fon
Radyasyonu, Big Bang’in kesin bir
delili olarak bilim tarihine geçti.
Ünlü
astronom Sir Arthur Eddington, “evrenin
birdenbire başladığı düşüncesi felsefi olarak
itici” sözüyle, materyalislerin Big
Bang’den duydukları rahatsızlığı ifade
ediyordu.
|
 |
|
1989 yılına gelindiğinde ise, George Smoot ve onun
Nasa Ekibi, Kozmik Geriplan Işıma Kaşifi Uydusu'nu (COBE)
uzaya gönderdiler. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen
hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini
doğrulaması yalnızca sekiz dakika sürdü. Sonuçlar, tarayıcıların
kesinlikle evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın
sıcak, yoğun konumunun kalıntılarını gösterdiğini kanıtladı.
Çoğu bilimadamı COBE'nin başarısını Big Bang'in olağanüstü
bir şekilde onaylanması olarak yorumladı.
Big Bang'in bir diğer önemli delili ise, uzaydaki hidrojen
ve helyum gazlarının miktarı oldu. Günümüzde yapılan
ölçümlerde anlaşıldı ki, evrendeki hidrojen-helyum gazlarının
oranı, Big Bang'den arta kalan hidrojen-helyum oranının
teorik hesaplanmasıyla uyuşuyordu. Eğer evren, bir başlangıcı
olmadan, sonsuzdan geliyor olsaydı, evrendeki hidrojen
tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olurdu.
Tüm bunlarla birlikte Big Bang bilim dünyasında kesin
bir kabul gördü. Scientific American dergisinin Ekim
1994 sayısındaki bir makaleye göre, evren sürekli, düzenli
olarak genişliyordu ve Big Bang modeli yüzyılımızın
kabul görmüş tek modeliydi.
Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini
savunan Dennis Sciama, ardı ardına gelen ve Big Bang'i
ispatlayan tüm bu deliller karşısında içine düştükleri
durumu şöyle anlatır:
Sabit durum teorisini savunanlarla onu test eden ve
bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem
çok sert çekişme vardı. Bu dönem içinde ben de bir rol
üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine inandığım için değil,
gerçek olmasını istediğim için 'sabit durum' teorisini
savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan kanıtlar
ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada
lider rol üstlenmişti. Ben de yanında yer almış, bu
düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda
fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun
bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması
gerçeği ortaya çıkıyordu. 5
EVRENİ YOKTAN KİM VAR ETTİ?
Big Bang'in bu zaferi ile birlikte, materyalist dogmanın
temeli olan "sonsuz evren" kavramı da tarihe karışmış
oluyordu. Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve
"yok" olan evreni büyük bir patlama ile "var" hale getiren
güç neydi?
Elbette ki bu soru, Arthur Eddington gibi diğer materyalistlerin
de hoşuna gitmeyen gerçeği, yani Yaratıcı'nın varlığını
göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew,
bu konuda şunları söyler:
İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler.
Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir
ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim,
dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat
etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Ben
hala ateizme inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında
savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf
etmeliyim. 6
Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan
pek çok bilimadamı ise, bugün evrenin yaratılışında
sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı'nın, yani Allah'ın varlığını
kabul etmiş durumdadır. Örneğin ünlü Amerikalı astrofizikçi
Hugh Ross evrenin Yaratıcı'sının tüm boyutların üzerinde
olduğunu şöyle açıklar:
"Zaman, olayların meydana geldiği boyuttur. Eğer madde,
patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni
meydana getiren nedenin evrendeki zaman ve mekandan
tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı'nın
evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir.
Aynı zamanda Yaratıcı'nın bazılarının savunduğu gibi
evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece
evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlar."
7
YARATILIŞA İTİRAZLAR VE GEÇERSİZLİKLERİ
Bu noktaya kadar incelediğimiz gibi, Big Bang'in evrenin
yoktan var edilişi anlamına geldiği, yani yaratılışı
ispatladığı açıktır. Bu nedenle de materyalist felsefeyi
benimsemiş olan astronom ve fizikçiler, bu gerçeğe karşı
koyabilmek için bazı alternatif açıklamalar getirmeye
çalışmışlardır. Bunlardan biri olan "sabit durum" teorisine
önceki sayfalarda değinmiş ve bu teorinin aslında "evrenin
yaratılması fikrinden felsefi olarak rahatsızlık duyan"
birtakım bilim adamlarının umutsuz bir çabası olduğunu
belirtmiştik.
Materyalistlerin getirmeye çalıştıkları diğer iki alternatif
ise, Big Bang'i kabul eden, ama Big Bang'i yaratılış
dışında yorumlamaya çalışan modellerdir. Bunların birincisi
"açılır-kapanır evren modeli", ikincisi ise "kuantum
evren modeli"dir. Şimdi sırasıyla bu teorileri ve neden
geçersiz olduklarını inceleyelim.
Açılır-kapanır evren modeli, Big Bang'i evrenin başlangıcı
olarak kabul etmeyi bir türlü hazmedemeyen astronomlar
tarafından ortaya atılmıştır. Bu modelde, evrenin Big
Bang'den sonra tekrar kendi içine çökerek tek bir noktaya
toplanacağı, sonra yeniden patlayıp açılacağı, tekrar
kapanacağı ve bu döngünün sonsuza kadar devam edeceği
öne sürülür. Yine bu modele göre Big Bang'den önce de
sonsuz kez evren patlayıp büzülmüştür. Yani iddiaya
göre evren ve madde sonsuzdan beri vardır, ama belirli
zaman aralıklarında patlamalar ve sonra içine çökmeler
yaşanmaktadır. Şu an içinde yaşadığımız evren ise bu
kısır döngünün içinde yer alan sonsuz sayıdaki evrenden
bir tanesidir.
Bu modeli ortaya atanların yaptıkları şey, sadece oturup
"Big Bang'i nasıl sonsuz evren fikrine uyarlayabiliriz"
şeklinde düşünmek ve bir senaryo yazmaktan başka bir
şey değildir. Ama bu bilim dışı bir senaryodur, çünkü
son 15-20 yılın araştırmaları, açılır-kapanır bir evren
modelinin mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Çünkü,
evren kendi içine çökecek olsa bile, bilinen hiçbir
fizik kanununun böyle bir Büyük Çökme'yi geri çevirmesi
ve evreni yeni bir Büyük Patlama ile yeniden oluşturması
mümkün değildir. 8
Bu modeli geçersizliğe uğratan en önemli faktör ise,
eğer gerçekten evren sürekli kapanıp-açılıyor olsa bile,
bu çevrimin sonsuza kadar süremeyecek oluşudur. Çünkü
hesaplamalar, çevrimsel evrenlerin birbirlerine entropi
aktaracaklarını göstermektedir. Yani enerji her evrende
biraz daha yararsız hale gelecek ve her yeni "açılan"
evren biraz daha yavaş açılıp biraz daha geniş bir çapa
sahip olacaktır. Bu ise zamanda geri gidildiğinde giderek
daha küçük evrenler olmasını gerektirecek ve yine bir
"ilk evren"de kilitlenecektir. Yani eğer sürekli kapanıp-açılan
evrenler olsa bile, bunların ilk başta yine yokluktan
var olmaları gerekecektir. 9
Kısacası "açılır-kapanır" sonsuz evren modeli, gerçekleşmesi
fiziksel olarak imkansız bir fanteziden başka bir şey
değildir.
Big Bang'i yaratılış dışında açıklayabilmek için öne
sürülmüş olan ikinci model ise, başta belirttiğimiz
gibi "kuantum evren modeli"dir. Bu teoriyi savunanlar,
kuantum (atom altı) fiziğinde yapılan bir gözleme dayanarak
bir senaryo üretmişlerdir. Kuantum fiziğinde, atom altı
parçacıkların, boşluk (vakum) içinde aniden oluştukları
ve yok oldukları gözlemlenmektedir. Bu gözlemi, "madde
kuantum düzeyinde yoktan var olabilmektedir, bu maddenin
kendine ait bir özelliktir" diye yorumlayan bazı fizikçiler,
evrenin yaratılışı sırasında maddenin yoktan var olmasını
da "maddenin kendine ait bir özellik" olarak tanımlamaya
ve doğa kanunlarının bir parçası gibi göstermeye çalışmaktadırlar.
Bu kuantum modeli içinde, bizim yaşadığımız evren, çok
daha dev bir evrenin bir atom altı parçacığı gibi yorumlanmaktadır.
Oysa kuantum fiziğine yapılan benzetme, kesinlikle
ilgisizdir ve evrenin yaratılışını açıklamaktan uzaktır.
Big Bang, Theism and Atheism (Büyük Patlama, Tektanrıcılık
ve Ateizm) kitabının yazarı olan William Lane Craig,
bu konuyu şöyle açıklar:
İçinde parçacıkların dalgalandığı (bir belirip bir
yok olduğu) mekanik kuantum vakumu, aslında gerçek bir
"vakum", yani "yokluk" kavramından çok uzaktır. Bir
kuantum modelinde sürekli olarak oluşup yok olan parçacıklar,
var oldukları kısa süre için etraflarında bulunan enerjiden
çalarlar. Bu "yokluk" değildir ve dolayısıyla madde
parçacıkları da yoktan var hale gelmemektedirler.
10
Yani kuantum fiziğinde de aslında madde "yoktan var"
hale gelmemektedir. Sadece ortamda var olan enerji,
ani bir biçimde maddeye dönüşmekte, sonra bu madde dağılarak
tekrar enerji şeklini almaktadır. Kısaca, "kendiliğinden
yoktan var olma" gibi bir durum söz konusu değildir.
Ancak, bütün bilim dallarında olduğu gibi fizik alanında
da, ateist bilim adamları çeşitli kritik noktaları ve
detayları gözardı ederek, gerçekleri materyalist bakış
açısına göre saptırmaktan çekinmemektedirler. Çünkü
onlar için materyalizmin, dolayısıyla ateizmin ayakta
tutulması bilimsel gerçeklerin ortaya çıkartılmasından
ve açıklanmasından çok daha hayati bir önem taşır.
Üstte anlattığımız gerçeğin anlaşılması, kuantum evren
modelinin çoğu bilimadamı tarafından reddedilmesine
yol açmıştır; ünlü fizikçi C. J. Isham'ın ifadesiyle
"teorinin önüne çıkan ölümcül zorluklar nedeniyle, kuantum
evren modeli yaygın kabul görmemiştir".
11 Öyle ki bu model, bugün onu ilk
kez ortaya atan R. Brout ve Ph. Spindel gibi fizikçiler
tarafından bile terk edilmiş durumdadır.
12
Kuantum modelinin son yıllarda ün kazanmış bir versiyonu
ise, dünyaca ünlü fizikçi Stephen Hawking'den gelmektedir.
Hawking, Zamanın Kısa Tarihi adlı kitabıyla ilgi toplayan
modelinde, Big Bang'in "yokluktan var olma" anlamına
gelmediğini iddia etmektedir. Big Bang öncesinde zaman
olmadığı gerçeği karşısında ise, "hayali zaman" gibi
birtakım kavramlar türetmiştir. Hawking'e göre Big Bang'in
10-43 saniyesine kadar sadece "hayali zaman" vardır
ve gerçek zaman bu andan sonra ortaya çıkmıştır. Hawking'in
umudu, bu "hayali zaman" kavramı ile Big Bang'den önce
sadece "zamansızlık" olduğu gerçeğini reddedebilmektir.
Oysa "hayali zaman", "bir odadaki hayali insanların
sayısı" ya da "bir yoldaki hayali arabaların toplamı"
gibi gerçekte sıfıra, yokluğa karşılık gelen bir kavramdır.
Hawking bununla sadece bir kelime oyunu yapmaktadır.
Hayali zamanla kurduğu matematiksel denklemlerin doğru
olduğunu öne sürmektedir, ama bunun hiçbir manası yoktur.
Gerçekte var olmayan şeylerin matematikte doğru gibi
gösterilebilmesinin mümkün olduğunu, ünlü matematikçi
Sir Herbet Dingle şöyle açıklar:
Matematiğin lisanı içinde, biz doğrular kadar yalanlar
da söyleyebiliriz. Ve matematiğin sınırları içinde,
bunların birini diğerinden ayırma şansı yoktur. Bu ayrımı
ancak deneyle ya da matematik dışında kalan bir akıl
yürütme ile yapabiliriz; matematiksel çözüm ile onun
fiziksel karşılığı arasındaki muhtemel ilişkiyi inceleyerek.
13
Kısaca, matematikte soyut, teorik olarak varılan bir
sonuç, bunun gerçek bir karşılığının olmasını gerektirmez.
İşte Hawking matematiğin bu soyut özelliğini kullanmakta
ve hiçbir gerçekliğe karşılık gelmeyen varsayımlar üretmektedir.
Peki acaba bu çabasının nedeni ne olabilir? Cevabı kendi
sözlerinde bulmak mümkündür. Hawking, Big Bang'e alternatif
olarak öne sürülen evren modellerinin çoğunlukla Big
Bang'in "İlahi yaratılışı çağrıştırması nedeniyle" ortaya
atıldığını kabul etmektedir. 14

Stephen Hawking de, Big Bang’e yaratılış
dışında bir açıklama getirmeye çabalayan diğer
materyalist bilim adamları gibi, hayali birtakım
kavramlara dayanmakta ve çelişkiler sergilemektedir.
|
Tüm bunlar göstermektedir ki, Big Bang'e alternatif
olarak öne sürülen; sabit durum teorisi, açılır-kapanır
evren modeli, kuantum evren modelleri ve Hawking modeli
gibi arayışlar, gerçekte sadece materyalistlerin felsefi
ön yargılarından kaynaklanmaktadır. Bilimsel bulgular
açıkça Big Bang'in doğru olduğunu ve "yokluktan var
olma" anlamına geldiğini göstermektedir. Ve evrenin
yoktan var edilmiş olması, Allah tarafından yaratılmış
olduğunun kesin göstergesidir, ancak materyalistler
bunu kabul edemezler.
Big Bang'e yönelik bu materyalist tepkinin bir örneği,
materyalist bilim dergilerinin en ünlülerinden biri
olan Nature'ın editörü John Maddox'un 1989 yılında yazdığı
bir makalede ifade edilmiştir. Maddox, "Kahrolsun Big
Bang" (Down with the Big Bang) başlığıyla yazdığı makalede
"Big Bang'in felsefi olarak kabul edilemez olduğunu"
çünkü "Big Bang ile birlikte teologların yaratılış fikrine
güçlü bir destek bulduklarını" belirtmiş ve "Big Bang
önümüzdeki on yılı çıkaramayacak" kehanetinde bulunmuştur.
15 Oysa Maddox'un bu ümit dolu beklentisine
rağmen, Big Bang o günden bu yana geçen 10 yıl içinde
çok daha güçlenmiş, evrenin yaratılışını ispatlayan
daha pek çok bulgu elde edilmiştir.
Bazı materyalistler ise bu konuda biraz daha "sağduyulu"
davranmaktadırlar. Örneğin İngiliz materyalist fizikçi
H. P. Lipson, yaratılışın bilimsel bir gerçek olduğunu
"istemeden de olsa" şöyle kabul eder:
Bence, bu noktadan daha da ileri gitmek ve tek kabul
edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu onaylamak
zorundayız. Bunun ben dahil çoğu fizikçi için son derece
itici olduğunun farkındayım, ama eğer deneysel kanıtlar
bir teoriyi destekliyorsa, bu teoriyi sırf hoşumuza
gitmediği için reddetmemeliyiz. 16
Sonuçta modern bilimin ulaştığı gerçek şudur: Madde
ve zaman, her ikisinden de bağımsız olan, sonsuz güç
sahibi bir Yaratıcı tarafından var edilmiştir. İçinde
yaşadığımız evreni var eden, sonsuz güç, bilgi ve akıl
sahibi olan Allah'tır.
KURAN'IN İŞARETLERİ
Big Bang modeli, insanlığın evreni tanımasına yardımcı
olurken, çok önemli bir işlev daha gerçekleştirmiştir.
Önceki sayfalarda sözlerini aktardığımız ateist felsefeci
Anthony Flew'un ifadesiyle, Big Bang ile birlikte "bilim,
dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat
etmiştir."
Dini kaynaklar tarafından savunulan bu gerçek, evrenin
yoktan yaratıldığı gerçeğidir. Bu, bilimin keşfinden
binlerce yıl önce, Allah'ın insanlara yol gösterici
olarak indirdiği mukaddes kitaplarda bildirilmiştir.
Tevrat, İncil ve Kuran gibi İlahi kitapların her birinde,
evrenin ve tüm maddenin Allah tarafından yoktan yaratıldığı
haber verilmiştir.
Bu İlahi kaynakların içinde tahrifata uğramamış yegane
kitap olan Kuran'da ise, hem evrenin yoktan yaratılışı,
hem de bu yaratılışın biçimi konusunda bilgiler verilmektedir.
14 asır önce vahyedilmiş olan bu bilgiler 20. yüzyıl
biliminin bulgularına tamaman paraleldir.
Öncelikle evrenin "yok" iken "var" hale geldiği, Kuran'da
şöyle haber verilir:
O (Allah) gökleri ve yeri bir örnek
edinmeksizin yaratandır.. . (Enam Suresi, 101)
Zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili
bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda yine
Kuran'da bildirilen bir başka gerçek de, aynı Big Bang
teorisinin ortaya koyduğu gibi, tüm evrenin, çok küçük
bir hacimde bir arada iken ayrılıp genişlemesiyle ortaya
çıkmış olduğudur:
O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta)
göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık
ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar
mı? (Enbiya Suresi, 30)
Üstteki ayetin Arapça orjinalinde çok önemli bir kelime
seçimi vardır. Ayetin "birbiriyle bitişik" olarak tercüme
edilen kelimesi ratk, Arapça sözlüklerde "birbiriyle
içiçe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış" anlamlarına gelir.
Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır.
Ayetteki "ayırdık" ifadesi ise Arapça fatk fiilidir
ki, bu fiil ratk halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp
dışarı çıkması anlamına gelir. Örneğin tohumun filizlenerek
topraktan dışarı çıkması bu fiille ifade edilir.
Bu bilgiyle ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin
ratk durumunda olduğu bir durumdan bahsedilmektedir.
Ardından bu ikisi fatk fiili ile ayrılmışlardır. Yani
biri diğerini yararak dışarı çıkmıştır. Gerçekten de
Big Bang'in ilk anını hatırladığımızda, kozmik yumurta
denilen noktanın evrenin tüm maddesini içerdiğini görürüz.
Yani her şey, bir başka deyişle tüm "gökler ve yer"
bu noktanın içinde, ratk halindedirler. Ardından bu
kozmik yumurta şiddetle patlamış, bu yolla maddeler
fatk olmuş, yani dışarı çıkarak tüm evreni oluşturmuşlardır.
Kuran'da bildirilen bir başka gerçek ise, bilim tarafından
ancak 1920'lerin sonunda fark edilen evrenin genişlemesi
gerçeğidir. Hubble'ın, yıldızların ışık tayflarının
kızıla kaymasını fark etmesiyle ilk kez ortaya çıkan
bu gerçek, Kuran'da şöyle bildirilir:
Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina
ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz. (Zariyat
Suresi, 47)
Kısacası modern bilimin bulguları bir yandan materyalist
dogmayı geçersiz kılarken, öte yandan da Kuran ayetleri
ile haber verilen gerçekleri bir kez daha ortaya koymaktadır.
Çünkü evren materyalistlerin sandığının aksine, maddenin
içindeki birtakım tesadüfler ile değil, Allah'ın yaratmasıyla
var olmuştur ve Allah'tan gelen bilgi, kuşkusuz evrenin
kökeni hakkındaki en doğru bilgidir.
|