|
2.BÖLÜM:
PATLAMADAKİ DENGE
Evrenin patlama hızı inanılmayacak kadar hassas
bir kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle Big Bang herhangi
bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve
düzenlenmiş bir oluşumdur.
Paul Davies, fizik profesörü
15
Önceki bölümde evrenin
Big Bang ile, yani dev bir patlama ile yoktan var edildiğini
inceledik. Şimdi bu bilgiyi aklımızda tutarak bir düşünelim.
Evrenin şu andaki yapısını gözden geçirerek akıl yürütelim.
Önceki sayfalarda değinmiştik; evrenin içinde yaklaşık
300 milyar galaksi vardır. Bu galaksilerin belirli şekilleri
vardır, spiral galaksiler, eliptik galaksiler gibi.
Bu galaksilerin her birinde bir o kadar da yıldız vardır.
Bu yıldızlardan biri olan Güneş'in ise etrafında büyük
bir uyum içinde dönmekte olan 9 gezegen vardır. Bunlardan
üçüncüsünün üzerinde şu anda birlikte yaşıyoruz.
Bu evren acaba size bir patlama sonucunda etrafa rastgele
saçılmış bir madde yığını gibi geliyor mu? Rastgele
saçılan madde nasıl düzenli galaksiler oluşturabilir?
Neden madde belirli noktalarda sıkışıp toplanarak yıldızları
meydana getirmiştir? Sadece Güneş Sistemi'nin hassas
dengesi bile, korkunç bir patlama ile ortaya çıkmış
olabilir mi? Bu sorular önemli sorulardır ve bizi Big
Bang'in ardından evrenin nasıl şekillendiği sorusuna
götürür.
Big Bang bir patlama olduğuna göre, beklenmesi gereken,
bu patlamanın ardından maddenin uzay boşluğunda "rastgele"
dağılması olacaktır. Bu rastgele dağılan maddenin evrenin
belirli noktalarında birikip galaksiler, yıldızlar ve
yıldız sistemleri oluşturması ise, bir buğday ambarına
atılan bir el bombasının, buğdayları toplayıp, düzenli
balyalara sarıp üst üste istiflemesi kadar "anormal"
bir durumdur. Big Bang teorisine uzun yıllar karşı çıkmış
olan Sir Fred Hoyle, bu durum karşısında duyduğu şaşkınlığı
şöyle ifade eder:
Big Bang teorisi evrenin tek ve büyük bir patlama ile
başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar
maddeyi dağıtır ve düzensizleştirirler. Oysa Big Bang
çok gizemli bir biçimde bunun tam aksi bir etki meydana
getirmiştir: Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri
oluşturacak hale getirmiştir. 16
Gerçekten de Big Bang ile oluşan madde "olağanüstü"
bir biçimde şekil ve düzen almıştır. Böyle bir düzenin
oluşabilmesi ise bizi tek bir gerçeğe götürmektedir:
Evrenin üstün kudret sahibi Allah tarafından kusursuzca
yaratıldığı gerçeğine…
Bu bölümde, söz konusu kusursuzluğu ve olağanüstülüğü
birlikte inceleyeceğiz.
PATLAMA HIZI
Big Bang kavramını duymuş olan ancak konuyu fazla incelemeyen kimseler,
evreni başlatan bu patlamanın ardında olağanüstü bir
hesaplama olduğunu pek düşünmezler. Çünkü "patlama"
kavramı, adı üstünde, insana düzen, hesap, plan gibi
kavramları çağrıştırmaz. Oysa Big Bang'de akıllara durgunluk
verecek kadar hassas bir düzenleme vardır.
Bu düzenlemenin bir boyutu, patlamanın hızıdır. Big
Bang'le birlikte var olan madde, elbette etrafa korkunç
bir hızla yayılmaya başlamıştır. Ama burada bir noktaya
dikkat etmek gerekir. Patlamanın bu ilk anında, bir
de şiddetli bir çekim gücü vardır. Evrenin tümünü bir
noktada toplayabilecek kadar büyük bir çekimdir bu.
Dolayısıyla Big Bang'in ilk anında birbirine zıt olan
iki güçten söz etmek gerekir: Patlamanın gücü ve bu
patlamaya direnen, maddeyi yeniden bir araya toplamaya
çalışan çekim gücü. Bu iki güç arasında bir denge oluştuğu
için evren ortaya çıktı. Eğer ilk anda çekim gücü patlama
gücüne baskın çıksa, o zaman evren genişleyemeden tekrar
içine çökecekti. Eğer bunun tersi gerçekleşse ve patlama
gücü çok fazla olsa, bu kez de madde birbiriyle bir
daha asla birleşmeyecek şekilde savrulacaktı.
Peki bu denge ne kadar hassastı? İki güç arasında ne
kadarlık bir oranda farklılığa izin verilebilirdi?
Avustralya'daki Adelaide Üniversitesi'nden ünlü matematiksel
fizik profesörü Paul Davies, bu soruyu cevaplamak için
uzun hesaplar yaptı ve inanılmaz bir sonuca ulaştı:
Davies'e göre, Big Bang'in ardından gerçekleşen genişleme
hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda (10-18) bile
farklı olsaydı, evren ortaya çıkamazdı. Davies bu sonucu
şöyle anlatıyor:
Hesaplamalar, evrenin genişleme hızının çok kritik
bir noktada seyrettiğini göstermektedir. Eğer evren
biraz bile daha yavaş genişlese çekim gücü nedeniyle
içine çökecek, biraz daha hızlı genişlese kozmik materyal
tamamen dağılıp gidecekti. Bu iki felaket arasındaki
dengenin ne kadar "iyi hesaplanmış" olduğu sorusunun
cevabı çok ilginçtir. Eğer patlama hızının belirli hale
geldiği zamanda, bu hız gerçek hızından sadece 10-18
kadar bile farklılaşsaydı, bu gerekli dengeyi yoketmeye
yetecekti. Dolayısıyla evrenin patlama hızı inanılmayacak
kadar hassas bir kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle
Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok
iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur.
17
Evrenin başlangıcındaki bu muhteşem denge, ünlü Science
dergisindeki bir makalede ise şöyle ifade edilir:
Eğer evren maddemizin yoğunluğu, bir parça daha fazla
olsaydı, o zaman Einstein'ın genel görecelik kuramına
göre evren, atomik parçacıkların birbirini çekme kuvvetleri
dolayısıyla bir türlü genişleyemeyecek ve tekrar küçülerek
bir noktacığa dönüşecekti. Eğer yoğunluk başlangıçta
bir parça daha az olsaydı, o zaman evren son hızla genişleyecek,
fakat bu takdirde atomik parçacıklar birbirini çekip
yakalayamayacak ve yıldızlarla galaksiler hiçbir zaman
oluşamayacaktı. Doğaldır ki bizde olmayacaktık! Yapılan
hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek yoğunluğu
ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik yoğunluğu
arasındaki fark, yüzde birin bir kuvadrilyonundan azdır.
Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra
da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer... Üstelik,
evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır.
18
Stephen Hawking de, her ne kadar evrenin kökenini rastlantılarla
açıklamaya çalışsa da, Zamanın Kısa Tarihi isimli eserinde
evrenin genişleme hızındaki bu olağanüstü dengeyi şöyle
kabul eder:
|
Biz göğü büyük
bir kudretle bina ettik ve şüphesiz. Biz, (onu)
genişleticiyiz.
(Zariyat Suresi, 47) |
Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır
ki, Big Bang'ten sonraki birinci saniyede bu oran eğer
yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı
evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.
19
Peki bu denli olağanüstü bir denge neyi göstermektedir?
Elbette böyle hassas bir ayarlama tesadüfle açıklanamaz
ve bir tasarımı ispat eder. Paul Davies, gerçekte
materyalist yaklaşımı benimseyen bir fizikçi olmasına
karşın, bu gerçeği şöyle kabul etmektedir:
Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin
şu andaki yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından
ortaya çıkarıldığına karşı çıkmak çok zordur... Doğanın
en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, kozmik
bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü
bir delildir." 20
DÖRT KUVVET
Aslında Big Bang'deki patlama hızı, evrenin ilk anında
oluşan sayısal dengelerden yalnızca bir tanesidir. Big
Bang'in ardından, şu an içinde yaşadığımız evrenin yapısını
belirleyen "ölçüler" ortaya çıkmıştır ve bunlar tam
olmaları gerektiği değerde belirlenmişlerdir.
Bu ölçüler, bugün modern fiziğin kabul ettiği "dört
temel kuvvet"tir. Evrendeki tüm fiziksel hareketler
ve yapılar, bu dört kuvvetin birbiri ile iletişimi ve
dengesi sayesinde olur. Bunlar; yerçekimi kuvveti, elektromanyetik
kuvvet, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvettir.
Güçlü ve zayıf nükleer kuvvetler sadece atomun yapısını
belirlerler. Diğer iki kuvvet, yani yerçekimi ve elektromanyetizma
ise, atomların arasındaki ilişkiyi ve dolayısıyla tüm
maddesel objeler arasındaki dengeyi belirlerler. Bu
dört temel kuvvet Big Bang'in sonrasında ortaya çıkmışlar
ve evrene dağılan madde, bu dört temel kuvvete göre
belirlenmiştir.
Ancak ilginç olan, bu kuvvetlerin birbirleri ile karşılaştırıldıklarında
ortaya çıkan tablodur. Çünkü bu kuvvetler, birbirlerinden
olağanüstü derecede farklı değerlere sahiptirler. Eğer
tüm bu kuvvetlerin birbirlerine olan oranlarını ortak
bir birim kullanarak ifade etmek istersek şöyle yazmamız
gerekir:
Güçlü nükleer kuvvet : 15
Zayıf nükleer kuvvet : 7.03 x 10-3
Yerçekimi kuvveti : 5.90 x 10-39
Elektromanyetik kuvvet : 3.05 x 10-12
Dikkat edilirse, üstteki sayılar arasında çok büyük
uçurumlar vardır. Örneğin güçlü nükleer kuvvetin değeri,
yerçekimi kuvvetinin değerinden yaklaşık "milyar kere
milyar kere milyar kere milyar kere milyar" kadar daha
büyüktür. Peki acaba bu kadar farklı bir güç dağılımının
amacı nedir?
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Nature's Destiny:
How the Laws of Biology Reveal Purpose in the Universe
(Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı
Nasıl Gösteriyor) adlı kitabında bu soruyu şöyle cevaplar:
Ünlü moleküler biyolog Michael Denton
Doğanın Kaderi: Biyoloji Kanunları Evrendeki Amacı
Nasıl Gösteriyor başlıklı kitabında önemli bir
gerçeği açıklamaktadır: Evren , insan yaşamını
amaçlayan özel bir tasarımla yaratılmıştır. |
Eğer yerçekimi kuvveti bir trilyon kat daha güçlü olsaydı,
o zaman evren çok daha küçük bir yer olurdu ve ömrü
de çok daha kısa sürerdi. Ortalama bir yıldızın kütlesi,
şu anki Güneşimiz'den bir trilyon kat daha küçük olurdu
ve yaşama süresi de bir yıl kadar olabilirdi. Öte yandan,
eğer yerçekimi kuvveti birazcık bile daha güçsüz olsaydı,
hiçbir yıldız ya da galaksi asla oluşamazdı. Diğer kuvvetler
arasındaki dengeler de son derece hassastır. Eğer güçlü
nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf olsaydı, o zaman
evrendeki tek kararlı element hidrojen olurdu. Başka
hiçbir atom olamazdı. Eğer güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik
kuvvete göre birazcık bile daha güçlü olsaydı, o zaman
da evrendeki tek kararlı element, çekirdeğinde iki proton
bulunduran bir atom olurdu. Bu durumda evrende hiç hidrojen
olmayacak ve yıldızlar ve galaksiler, eğer oluşsalar
bile, şu anki yapılarından çok farklı olacaklardı. Açıkçası,
eğer bu temel güçler ve değişkenler şu anda sahip oldukları
değerlere tam tamına sahip olmasalar, hiçbir yıldız,
süpernova, gezegen ve atom olmayacaktı. Hayat da olmayacaktı.
21
Paul Davies ise, evrendeki temel fizik yasalarının
insan yaşamına en uygun biçimde belirlenmiş olduğu gerçeği
karşısında şu yorumu yapar:
Eğer doğa biraz daha farklı sayısal değerler seçmiş
olsaydı, evren çok daha farklı bir yer olacaktı. Ve
büyük olasılıkla onu görmek için biz burada olamayacaktık...
Ve insan kozmolojiyi araştırdıkça, inanılmazlık giderek
daha belirgin hale gelir. Evrenin başlangıcı hakkındaki
son bulgular, genişlemekte olan evrenin, hayranlık uyandırıcı
bir hassasiyetle düzenlenmiş olduğunu ortaya koymaktadır.
22
Big Bang'in büyük bir delili olan kozmik fon radyasyonunu
ilk Robert Wilson ile birlikte gözlemleyen ve bu nedenle
1965'te Nobel ödülü kazanan Arno Penzias ise, evrendeki
bu olağanüstü tasarım karşısında şu yorumu yapmaktadır:
Astronomi bizleri çok olağanüstü bir olaya götürmektedir;
hiç yoktan yaratılmış bir evren. Hayatın oluşmasına
izin verecek gerekli şartları tam olarak sağlayacak
hassas bir denge ile kurulmuş, bu amaca yönelik bir
plana sahip olan bir evren. 23
Şu ana kadar kendilerinden alıntı yaptığımız bilimadamları
önemli bir gerçeğin farkına varmışlardır. Evrendeki
hayret verici dengeleri ve düzeni inceleyen her insanın
karşısına çıkan bu gerçek son derece açıktır: Tüm evrende
üstün bir tasarım, kusursuz bir düzen sergilenmektedir.
Bu düzenin Sahibi elbette her şeyi kusursuzca var eden
Allah'tır. Allah evrenin yaratılışındaki düzene, "belli
bir ölçüyle" hesaplanmış dengelere bir ayetinde şöyle
dikkat çekmiştir:
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk
edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış,
ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.
(Furkan Suresi, 2)
OLASILIK HESAPLARI "TESADÜF"Ü YALANLIYOR
Şu ana kadar incelediğimiz bilgiler, evrenin Big Bang'in
hemen ardından belirlenen sayısal dengelerinin, insan
yaşamı için olağanüstü derecede uygun olduğunu göstermektedir.
Patlama hızı, dört temel kuvvetin değerleri ve ilerleyen
bölümlerde inceleyeceğimiz tüm diğer değişkenler, içinde
yaşanabilir bir evren oluşması için uygundur ve bu uygunluk,
olağanüstü bir hassasiyetle belirlenmiştir.
Bu noktada materyalizmin "tesadüf" iddiasını ele alalım.
Tesadüf matematiksel bir terimdir ve bir şeyin tesadüfen
gerçekleşip gerçekleşemeyeceği olasılık hesapları ile
anlaşılır. Biz de olasılık hesaplarına bakalım.
|
İÇİNDE
YAŞAMIN VAR OLABİLECEĞİ BİR EVRENİN OLUŞMA İHTİMALİ
|
|
İngiliz
matematikçi Roger Penrose'un hesaplamaları,
yaşama izin verecek bir evrenin "tesadüfen"
oluşma ihtimalinin 10123'de
bir olduğunu ortaya koymuştur. Bu ihtimali
tanımlamak için "imkansız" kelimesi bile
yetersiz kalmaktadır. |
0000000000000000000000000000000
0000000000000000000000000000000
0000000000000000000000000000000
000000000000000000000000000000
|
|
Acaba bize hayat imkanı veren bir evrenin tesadüfen
oluşması, bütün fiziksel değişkenler bir arada düşünüldüğünde,
kaçta kaç ihtimaldir? Milyar kere milyarda bir mi? Ya
da trilyar kere trilyar kere trilyar ihtimalde bir mi?
Ya da daha büyük bir sayı mı?
Bu sayıyı ünlü İngiliz matematikçi-ve Hawking'in yakın
çalışma arkadaşı-Roger Penrose hesaplamıştır. Tüm fiziksel
değişkenleri hesaba katmış, bunların kaç farklı biçimde
dizilebileceğini dikkate almış ve içinde canlıların
yaşayabileceği bir ortamın oluşmasının, Big Bang'in
diğer muhtemel sonuçları içinde kaçta kaç ihtimale sahip
olduğunu tespit etmiştir.
Penrose'un bulduğu ihtimal şudur: 10123
de bir ihtimal!
Bu sayının ne anlama geldiğini düşünmek bile zordur.
Matematikte 10123 şeklinde yazılan
bir rakam, 1 sayısının yanına 123 tane sıfır gelmesiyle
oluşur. (Bu evrendeki tüm atomların sayısının toplamından,
yani 1078'den bile büyük, astronomik
bir sayıdır.) Ama Penrose'un bulduğu sayı, bunun çok
çok daha üstündedir. Çünkü Penrose'un bulduğu sayı,
10123 tane sıfırın 1 rakamının
yanına gelmesiyle oluşmaktadır.
Bu sayıyı birkaç örnekle de açıklayabiliriz: 103,
1000 sayısını ifade eder. 10103
ise, 1 rakamının yanına 1000 tane sıfır gelmesiyle oluşan
sayı demektir. 1 rakamının yanına 9 tane sıfır gelse,
bu bir milyar yapar. 12 tane sıfır gelse, bu kez 1 trilyon
olur. Ama burada 1 rakamının yanına, 10123
tane sıfır gelmektedir ki, bunun matematikte bile bir
tanımı, adı yoktur.
Matematikte 1050'de 1'den daha
küçük olasılıklar, "sıfır ihtimal" sayılır. Ama sözünü
ettiğimiz sayı, 1050'de 1'in
trilyar kere trilyar kere trilyar katından bile çok
daha büyüktür. Kısacası bu sayı bizlere, evrenin tesadüfle
açıklanmasının kesinlikle imkansız olduğunu göstermektedir.
Roger Penrose, akıl sınırlarını çok aşan bu sayı hakkında
şu yorumu yapar:
Bu sayı, yani 10123 de bir ihtimal, Yaratıcı'nın
amacının ne kadar keskin ve belirgin olduğunu bize göstermektedir.
Bu gerçekten olağanüstü bir sayıdır. Bir kimse bunu
doğal sayılar şeklinde bile yazmayı başaramaz, çünkü
1 rakamının yanına 10123 tane
sıfır koyması gerekecektir. Eğer evrendeki tüm protonların
ve tüm nötronların üzerine birer tane sıfır yazsa bile,
yine de bu sayıyı yazmaktan çok çok geride kalacaktır.
24
Evrendeki denge ve tasarımı tanımlayan bu gibi rakamlar,
bizim akıl sınırımızı aşarlar, ancak çok önemli bir
işleve sahiptirler. Evrenin asla bir tesadüf ürünü olmadığını
ispatlarlar ve Penrose'un ifade ettiği gibi, bize "Yaratıcı'nın
amacının ne kadar keskin ve belirgin olduğunu" gösterirler.
Aslında evrenin "tesadüf ürünü" olmadığını anlayabilmek
için, buraya kadar anlattığımız ihtimal hesaplarının
bilinmesine de gerek yoktur. Çünkü etrafına şöyle bir
göz atan her insan, evrende gördüğü apaçık yaratılışı
kavrayabilir. Elbette tesadüfi bir patlamanın ardından,
atomların kendiliğinden dizilimiyle böyle kusursuz bir
evren, evren içindeki sistemler, Güneşler, Dünya, üzerindeki
insanlar, evler, arabalar, ağaçlar, hayvanlar, çiçekler,
böcekler ve diğerleri oluşamaz. Gözümüzü çevirdiğimiz
her yerde gördüğümüz detaylar yaratılışın ve Allah'ın üstün kudretinin delilleridir.
Ancak bu delilleri düşünen insanlar kavrayabilir:
Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında,
gece ile gündüzün art arda gelişinde, insanlara yararlı
şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı
ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda,
her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde,
gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip
çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler
vardır. (Bakara Suresi, 164)
AÇIK OLANI GÖRMEK
Buraya dek incelediğimiz gibi, 20. yüzyıl bilimi, evrenin
Allah tarafından yaratıldığını ispatlayan açık deliller
ortaya koymuş bulunmaktadır. Kitabın girişinde belirttiğimiz
"İnsani İlke" (Anthropic Principle) kavramı, evrenin
her detayının insan için ayarlandığını ve bu sistemde
tesadüfe yer olmadığını göstermektedir.
İşin ilginç yanı, söz konusu bulguları ortaya çıkaran
ve "evren tesadüfle açıklanamaz" sonucuna varan bilimadamlarının
çok büyük bölümünün, aslında bu sonuca varmayı pek de
istemeyen, çünkü materyalist bakış açısına sahip olan
bilim adamları oluşudur. Önceki sayfalarda sözlerini
aktardığımız Paul Davies, Arno Penzias, Fred Hoyle,
Roger Penrose gibi bilimadamlarının hiçbiri dindar bilimadamları
değildir. Bilim yaparken Allah'ın varlığına delil aramak
gibi bir niyetle hareket etmemişlerdir. Ama hepsi, belki
de çoğu bunu hiç istemediği halde, evrenin ancak olağanüstü
bir tasarımla açıklanabileceği sonucuna varmışlardır.
Amerikalı astronom George Greenstein, The Symbiotic
Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında bu gerçeği
şöyle itiraf eder:
Bu, (fizik kanunlarının yaşam için özel olarak tasarlanmış
oluşu) nasıl mümkün olabildi?... Kanıtları inceledikçe,
ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliyoruz;
bir doğa üstü Akıl devreye girmiş olmalıdır. Yoksa acaba
bir anda, hiç de o niyeti taşımamamıza rağmen, bir İlahi
Varlık'ın var olduğuna dair bilimsel delillerle mi yüzyüze
geliyoruz? 25
Bir ateist olan Greenstein "acaba" diye başlayan sorusuyla,
gördüğü apaçık gerçeği anlamazlıktan gelmeye çalışmaktadır.
Ama konuya daha ön yargısız yaklaşan pek çok bilimadamı,
evrenin Allah tarafından insanın yaşamı için özel olarak
yaratıldığını kabul etmektedir. Amerikalı astrofizikçi
Hugh Ross, "Dizayn ve İnsani İlke" başlıklı bir makalesini
şöyle bitirir:
Akıllı ve üstün bir Yaratıcı evreni yoktan var etmiş
olmalıdır. Akıllı ve üstün bir Yaratıcı evreni dizayn
etmiş olmalıdır. Akıllı ve üstün bir Yaratıcı Dünya
gezegenini dizayn etmiş olmalıdır. Ve yine akıllı ve
üstün bir Yaratıcı hayatı tasarlamış olmalıdır.
26
Bilim böylelikle yaratılışı ispatlamaktadır: Allah vardır ve etrafınızda
gördüğünüz veya göremediğiniz bütün varlıkların Yaratıcısı'dır.
O, göklerin ve yerin, evrendeki muazzam denge ve tasarımın
tek sahibidir.
Materyalizm ise, artık bilimin sınırları dışına itilmiş
batıl bir inanç olarak yaşamaktadır. Amerikalı genetikçi
Robert Griffiths, bu gerçeği, "kendisiyle tartışmak
için bir ateist aradığımda, (üniversitedeki) felsefe
bölümüne gidiyorum. Ama fizik bölümünden pek öyle kimse
çıkmıyor artık" diyerek esprili bir biçimde ifade etmektedir.
27
Özetle, evrendeki hangi fiziksel kural, hangi değişken
incelense, bunların insan yaşamına izin verebilecek
özel değerlere sahip olduğu görülmektedir. Paul Davies,
bunun sonucunu The Cosmic Blueprint (Kozmik Plan) adlı
kitabının son paragrafında "bir tasarım olduğu düşüncesi,
ezici biçimde üstün gelmektedir" diye açıklar.
28
Elbette evrenin "tasarlanmış" olması, Allah tarafından
yaratılıp düzenlenmiş olması demektir. Evrendeki hassas
dengeler, canlı cansız tüm varlıklar Allah'ın üstün
yaratma sanatının apaçık delillerindendir. Modern bilimin
ulaştığı bu sonuç ise, Kuran'da bundan 14 yüzyıl önce
haber verilmiş olan bir gerçeğin teyidinden başka bir
şey değildir. O gerçek, Kuran'da şöyle ifade edilmektedir:
Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde
gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır.
Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten,
Güneş'e, Ay'a ve yıldızlara Kendi buyruğuyla baş eğdirendir.
Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur.
Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (Araf Suresi,
54)
|