|
3.BÖLÜM:
ATOMLARIN RİTMİ
Eğer doğanın derinliklerinde gerçekleşen işlerin
kompleksliği, dünyanın en zeki beyinleri tarafından
bile zor anlaşılıyorsa, bu işlerin sadece birer kaza,
birer kör tesadüf eseri olduğunu nasıl düşünebiliriz?
Paul Davies, fizik profesörü 29
Big Bang, bilimadamlarının hesaplamalarına göre günümüzden yaklaşık
17 milyar yıl önce gerçekleşti. Şu an evreni oluşturan
maddenin tümü, önceki bölümlerde incelediğimiz gibi,
"yoktan var" edildi ve olağanüstü bir denge içinde şekillendi.
Ancak Big Bang'den sonra ortaya çıkan evren, şu an içinde
yaşadığımız evrenden çok daha farklı bir yer olabilirdi.
Örneğin önceki bölümde değindiğimiz dört temel kuvvetin
değerleri biraz farklı olsalar, evren sadece radyasyondan
oluşabilirdi. Bir ışık karmaşasından ibaret olacak olan
bu evrenin içinde de elbette galaksiler, yıldızlar,
gezegenler ve biz insanlar var olamazdık. Ama dört temel
kuvvetin olağanüstü derecede kusursuz bir biçimde yaratılması
sayesinde, Big Bang'den sonra bugün "madde" dediğimiz
şeyin temel yapıtaşı olan atomlar oluştu.
Bilimadamlarının ortak kabulüne göre, Big Bang'den
sonraki ilk 14 saniye içinde, evrenin en basit iki atomu
oluşmaya başladı: Hidrojen ve helyum. Big Bang'in ardından
evrenin ısısı hızla düşüp, madde büyük bir hızla etrafa
dağılırken, hidrojen ve helyum atomları ortaya çıktı.
Bir başka deyişle, Big Bang'in ardından ortaya çıkan
"ilk evren", sadece hidrojenden ve helyumdan oluşan
bir "gaz yığını"ydı. Eğer evren hep böyle kalsaydı,
içinde hayat olamazdı. İçinde hiçbir yıldız, gezegen,
taş, toprak, ağaç ve insan da olamazdı. Sadece boşluk
içinde yüzen iki tür gazdan ibaret bir evren, yani ölü
bir evren olurdu.
Peki nasıl oldu da sadece gazlardan oluşan bu evrenin
içinde daha ağır elementler, örneğin tüm canlı yaşamın
en temel yapıtaşı olan karbon ortaya çıktı?
Bu soruyu araştıran bilimadamları, 20. yüzyılın en
şaşırtıcı bilimsel bulgularından biriyle karşılaştılar.
ELEMENTLERİN YAPISI
Kimya, maddenin iç yapısını inceleyen bilim dalıdır.
Kimyanın temeli ise periyodik tablodur. İlk kez Rus
kimyager Dmitry Ivanovich Mendeleyev tarafından oluşturulan
periyodik tablo, Dünya'da bulunan elementlerin atom
yapısına göre şekillenmiştir. Periyodik tablonun en
başında hidrojen yer alır. Çünkü hidrojen, tüm elementlerin
en basitidir. Çekirdeğinde tek bir proton vardır. Bu
protonun etrafında ise tek bir elektron döner.
Protonlar, atomların çekirdeklerinde yer alan ve artı
(+) elektrik yükü taşıyan parçacıklardır. Hidrojende
tek bir proton varken, periyodik tablonun ikinci sırasında
yer alan helyumda iki proton vardır. Karbonun altı,
oksijenin sekiz protonu bulunur. Çekirdeklerindeki proton
sayısına göre elementler birbirlerinden ayrılırlar.
Atom çekirdeğinde protonun yanısıra yer alan bir başka
parçacık ise nötrondur. Nötronlar elektrik yükü taşımazlar;
zaten "nötron" kelimesi de "yüksüz" anlamına gelir.
Atomu oluşturan üçüncü temel parçacık ise eksi (-)
elektrik yüküne sahip olan elektronlardır. Elektronlar
diğer iki parçacığın aksine çekirdekte değil, çekirdeğin
dışında yer alırlar. Her atomda, çekirdekteki proton
sayısı kadar elektron yer alır. Zıt elektrik yükleri
birbirlerini çektikleri için, elektronlar merkezdeki
protonlar tarafından çekilir, ama hızları sayesinde
de bu çekimden korunurlar.
Elementler, az önce de belirttiğimiz gibi, atomlarının
yapısıyla birbirinden ayrılırlar. Bir hidrojen atomunu
demirden ayıran fark, hidrojenin proton ve elektron
sayısının 1, demirinkinin ise 26 olmasıdır.
İşin önemli olan yönü, elementleri birbirine dönüştürmenin
doğal Dünya koşullarında imkansız oluşudur. Çünkü bir
elementin bir başka elemente dönüşmesi için, çekirdeğindeki
proton sayısının değişmesi gerekir. Oysa protonlar,
evrendeki en büyük fiziksel güç olan güçlü nükleer kuvvet
tarafından birbirlerine bağlanırlar ve ancak "nükleer"
reaksiyonlarla yerlerinden oynatılabilirler. Fakat doğal
dünya şartlarında gerçekleşen reaksiyonların hepsi,
elektron alışverişlerine dayanan ve çekirdeği etkilemeyen
kimyasal reaksiyonlardır.
Simya, Ortaçağ'da çok popüler olmuş bir uğraşıdır.
Simyacılar, üstte belirttiğimiz gerçeği bilmedikleri
için, hep elementleri birbirine dönüştürme hayalleri
kurmuşlar, demir gibi metalleri altına çevirmek için
uğraşmışlardır. Oysa simya dünya koşullarında imkansızdır.
Çünkü elementlerin birbirine dönüşümü, ancak çok yüksek
ısılarda gerçekleşir.
Gereken bu ısı o kadar yüksektir ki, sadece yıldızlarda
bulunur.
SİMYA MERKEZLERİ: KIRMIZI DEVLER
Elementleri birbirine dönüştürmek için gereken ısı, yaklaşık 10 milyon
derecedir. Bu yüzden gerçek anlamda bir "simya", sadece
yıldızlarda gerçekleşir. Bizim Güneşimiz gibi orta büyüklükte
yıldızlarda sürekli olarak hidrojen helyuma çevrilmekte
ve böylece yüksek enerji açığa çıkmaktadır.
Şimdi belirttiğimiz bu temel kimya bilgilerini düşünerek
Big Bang sonrasını hatırlayalım. Big Bang'den sonra
evrende sadece hidrojen ve helyum atomlarının ortaya
çıktığını belirtmiştik. Astronomlar, bu atomlardan oluşan
dev bulutların, özel olarak ayarlanmış koşulların etkisiyle
sıkışarak Güneş tipi yıldızları oluşturduklarını öne
sürerler. Ama bu durumda bile evren yine iki tür elementten
oluşan ölü bir gaz yığını olmaya devam edecektir. Bir
başka işlemin, bu iki gazı daha ağır elementlere çevirmesi
gerekmektedir.
Bu ağır elementlerin üretim merkezleri, kırmızı devlerdir,
yani Güneş'ten ortalama 50 kat daha büyük olan devasa
yıldızlar.
Kırmızı devler, Güneş tipi normal yıldızlardan çok
daha sıcaktırlar ve bu nedenle de normal yıldızların
yapamadığı bir şey yaparlar: Helyum atomlarını karbon
atomlarına dönüştürürler. Ama bu dönüşüm pek öyle basit
bir şekilde gerçekleşmez. Amerikalı astronom Greenstein'in
ifadesiyle "bu yıldızların derinliklerinde çok olağanüstü
bir işlem gerçekleşmektedir." 30
Helyumun atom ağırlığı 2'dir; yani çekirdeğinde 2 proton
yer alır. Karbonun atom ağırlığı ise 6'dır; yani 6 protonu
vardır. Kırmızı devlerin olağanüstü sıcaklıkları içinde,
üç helyum atomu biraraya gelir ve bir karbon atomu oluşturur.
Bu, Big Bang'den sonra evrenin ağır elementlere kavuşmasını
sağlayan en temel "simya" sürecidir.
Ancak bir noktayı hemen belirtmek gerekir. Helyum atomları,
yan yana geldiklerinde birbirleriyle mıknatıs gibi birleşen
maddeler değildirler. Hele üç tanesinin yan yana gelip
bir anda tek bir karbon atomu oluşturmaları imkansız
gibidir. Peki o zaman karbon nasıl üretilir?
İki aşamalı bir işlemle. Önce iki helyum atomu birbiriyle
birleşir ve böylece ortaya dört protona ve dört nötrona
sahip bir "ara formül" çıkar. Üçüncü bir helyum da bu
ara formüle eklendiğinde, ortaya altı protonlu ve altı
nötronlu karbon atomu çıkmış olur.
Bu ara formüle "berilyum" denir. Kızıl devlerde ortaya
çıkan berilyum, dört protondan ve dört nötrondan oluşmaktadır.
Ancak bu berilyum, berilyumun Dünya'da bulunan normal
yapısından farklıdır. Periyodik tabloda yer alan normal
berilyum, fazladan bir nötrona sahiptir. Kırmızı devlerin
içinde oluşan berilyum ise farklı bir versiyondur. Buna
kimya dilinde "izotop" denir.
Konuyu inceleyen fizikçileri uzun yıllar boyunca şaşkınlığa
düşüren nokta ise, kırmızı devlerin içinde oluşan bu
berilyum izotopunun anormal derecede kararsız olmasıdır.
O kadar kararsızdır ki, oluştuktan tam 0.000000000000001
saniye sonra parçalanmaktadır!
Peki ama nasıl olmaktadır da, oluştuğu anda yok olan
bu berilyum izotopu, yanına bir tane helyumun tesadüfen
gelip kendisiyle birleşmesiyle karbona dönüşmektedir?
Bu, tesadüfen üst üste geldiklerinde 0.000000000000001
saniye içinde birbirini fırlatan iki tuğlanın üzerine
bir üçüncü tuğlanın daha eklenmesi ve bu şekilde ortaya
bir inşaat çıkması gibi imkansız bir şeydir. Peki ama
bu iş kızıl devlerde nasıl olmaktadır? Bu sorunun cevabını
on yıllar boyunca dünyanın tüm fizikçileri merak ettiler.
Kimse bir cevap bulamadı. Bu konuya ilk kez ışık tutan
kişi ise, Amerikalı astrofizikçi Edwin Salpeter oldu.
Salpeter ilk kez bu sorunu "rezonans" kavramıyla açıkladı..
REZONANS VE ÇİFTE REZONANS
Rezonans, iki farklı cismin frekanslarının (titreşimlerinin)
birbirine uymasına denir.
Fizikçiler rezonansı açıklamak için bazı örneklere
başvururlar. Bunlardan bir tanesi salıncak örneğidir:
Bir çocuk parkına gittiğinizi ve salıncağa binen bir
çocuğu salladığınızı düşünün. İlk başta hareket etmeyen
salıncak, sizin itişiniz sayesinde hız kazanır ve bir
ileri, bir geri hareket etmeye başlar. Siz, salıncağın
arkasında durursunuz ve size doğru her yaklaşmasında
onu bir kez daha itersiniz. Ancak dikkat ederseniz,
salıncağı "uyumlu" bir biçimde itmeniz gerekir. Kol
gücünüzü, salıncağın geriye doğru ilerlemesi tam bittiği
anda vermeniz gerekir. Eğer salıncağı daha önce itmeye
kalkarsanız, bir tür çarpışma olur ve salıncağın dengesi
bozulur. Eğer biraz daha geç itmeye kalkarsanız, salıncak
sizden zaten uzaklaşmış olduğu için itmenizin bir anlamı
kalmaz.
Helyum Çekirdeği
|
Karbon Çekirdeği
|
|

Kırmızı devlerin içinde oluşan olağanüstü
derecede kararsız berilyum izotopu
|
Berilyumun dünyada bulunan kararlı izotopu
|
|
Hemen herkesin yaşadığı bu olayı fizik diliyle ifade
etmek istersek, "frekansların uyumu", yani rezonans
kavramını kullanmamız gerekir. Salıncağın bir frekansı
vardır; örneğin her 1.7 saniyede bir sizin durduğunuz
noktaya gelir. İşte siz de kolunuzu kullanarak her 1.7
saniyede bir salıncağı itersiniz. Eğer salıncağı biraz
daha hızlı sallarsanız, bu kez 1.5 saniyede bir, 1.4
saniyede bir gibi başka bir frekansa uyum sağlamanız
gerekir. Bu uyumu sağlarsanız, yani rezonansı yakalarsanız,
salıncağı dengeli bir şekilde itersiniz. Eğer rezonansı
yakalayamazsanız, salıncak sallanmaz.
31
Rezonans, iki hareketli cismin uyumunu sağladığı gibi,
bazen hareketsiz bir cismin harekete geçmesini de sağlayabilir.
Bunun örnekleri müzik aletlerinde yaşanır. "Akustik
rezonans" denen bu etki, örneğin aynı sese akord edilmiş
olan iki ayrı keman arasında yaşanır. Eğer akordları
aynı olan bu iki kemanın birisini çalarsanız, diğerinde
de, hiç dokunmadığınız halde, bir titreşim ve dolayısıyla
ses oluşur. Her iki keman da aynı titreşime ayarlandığı
için, birindeki hareket diğerini de etkilemiştir.
32
Salıncak ya da keman örneğinde gördüğümüz bu rezonanslar,
basit rezonanslardır. Yakalanmaları kolaydır. Ama fizikteki
diğer bazı rezonanslar, bu kadar basit değildirler.
Özellikle de atom çekirdekleri arasındaki rezonanslar,
çok çok ince dengeler üzerinde kuruludurlar.
Her atom çekirdeğinin doğal bir enerji seviyesi vardır.
Fizikçiler bunları çok uzun araştırmalar sonucunda tespit
etmişlerdir. Tespit edilen bu enerji seviyeleri birbirinden
çok farklıdır. Ama bazı nadir durumlarda, bir kısım
atom çekirdekleri arasında rezonanslar gerçekleştiği
tespit edilmiştir. Bu rezonans sayesinde, atom çekirdeklerinin
hareketleri birbirine uyum sağlayabilmektedir. Bu ise
çekirdekleri etkileyecek olan nükleer reaksiyonlara
yardım etmektedir. 33
Kırmızı devlerdeki karbon üretiminin nasıl oluştuğunu
anlamak isteyen Edwin Salpeter, helyum ile berilyum
çekirdekleri arasında bu tür bir rezonans olduğunu ileri
sürdü. Salpeter, bu rezonans sayesinde helyum atomlarının
berilyum oluşturma şansının çok yüksek olabileceğini
ve kırmızı devlerdeki olayın böyle açıklanabileceğini
savundu. Ama bu konuda yapılan hesaplamalar, Salpeter'in
iddiasını doğrulamadı.
|
Fred Hoyle, kırmızı devlerin
içinde gerçekleşen nükleer reaksiyonların olağanüstü
dengesini keşfeden kişiydi. Hoyle, bir ateist
olmasına rağmen, bu dengenin tesadüfen kurulamayacağını
ve ayarlanmış bir işi olduğunu kabul etti. |
Bu meseleye el atan ikinci önemli kişi ise, ünlü astronom
Fred Hoyle oldu. Hoyle, Salpeter'in rezonans iddiasını
daha ileri götürdü ve "çifte rezonans" kavramını ortaya
attı. Hoyle'a göre, kırmızı devlerin içinde, hem iki
helyumun berilyuma dönüşmesini sağlayan bir rezonans,
hem de bu kararsız yapıya anında üçüncü bir helyum ekleyen
ikinci bir rezonans olmalıydı. Kimse Hoyle'a inanmadı,
çünkü tek birinin bile var olması son derece düşük bir
ihtimal olan rezonansın iki kez ayrı ayrı gerçekleşmesi
imkansız görülüyordu. Hoyle yıllarca bu konuyu araştırdı,
hesapladı ve sonunda hiç kimsenin ihtimal vermediği
gerçeği ortaya çıkardı: Kırmızı devlerde gerçekten de
"çifte rezonans" gerçekleşiyordu. İki helyumun rezonans
yaparak birleştiği anda, ortaya çıkan berilyum, 0.000000000000001
saniye içinde bir üçüncü helyumla ayrı bir rezonans
yapıp birleşiyor ve karbonu oluşturuyordu.
George Greenstein, bu "çifte rezonans"ın neden çok
olağanüstü bir mekanizma olduğunu şöyle anlatır:
Bu hikayede birbirinden çok farklı üç yapı (helyum,
berilyum ve karbon) ile birbirinden çok farklı iki rezonans
vardır. Bu atom çekirdeklerinin neden bu denli uyum
içinde çalıştıklarını anlamak çok zordur... Başka nükleer
reaksiyonlar buradaki gibi olağanüstü derecede şanslı
bir tesadüfler zinciriyle işlemezler... Bu, bir bisiklet,
bir araba ve bir kamyon arasında çok derin ve kompleks
rezonanslar keşfetmek gibi bir şeydir. Neden bu denli
ilgisiz yapılar birbirleriyle uyum sağlasınlar? Bizim
ve evrendeki tüm hayat formlarının varlığı, bu olağanüstü
işlem sayesinde mümkün olmuştur. 34
İlerleyen yıllarda oksijen gibi diğer bazı elementlerin
de bu gibi olağanüstü rezonanslarla oluştuğu ortaya
çıkmıştır. Bu "olağanüstü işlem"leri ilk kez keşfeden
Fred Hoyle ise, Galaxies, Nuclei and Quasars (Galaksiler,
Çekirdekler ve Kuasarlar) adlı kitabında bunun birer
tesadüf olamayacak kadar planlı bir işlem olduğu sonucuna
varmış ve koyu bir materyalist olmasına rağmen, keşfettiği
çifte rezonansın "ayarlanmış bir iş" olduğunu kabul
etmiştir. 35 Bir
başka makalesinde ise şöyle yazmıştır:
Eğer yıldız nükleosentezi (atom çekirdeği birleşimi)
yoluyla karbon ya da oksijen üretmek isterseniz, ayarlamanız
gereken iki ayrı düzey vardır. Ve yapmanız gereken ayar,
tam da şu anda yıldızlarda var olan ayardır... Gerçeklerin
akıl süzgecinden geçirilerek yorumlanışı ortaya koymaktadır
ki, üstün bir Akıl, fiziğe, kimyaya ve biyolojiye müdahale
etmiştir ve doğada varlığından söz etmeye değer bilinçsiz
güçler yoktur. Gerçeklerin hesaplanmasıyla ortaya çıkan
sayılar o kadar akıl almazdır ki, beni bu sonucu tartışmasız
biçimde kabul etmeye götürmektedir.
36
Hoyle, diğer bilimadamlarının da bu açık gerçeği görmezlik
edemeyeceklerini şöyle vurgulamıştır:
Kanıtları inceleyen herhangi bir bilimadamının kendisini
şu sonucu çıkarmaktan alıkoyabileceğini sanmıyorum:
Fizik kanunları, yıldızların içinde gerçekleştirdikleri
sonuçlara bakılırsa, bilinçli olarak düzenlenmişlerdir.
37
Bilimadamlarının karşılaştıkları açık
gerçekler sonucunda vardıkları bu nokta bize Kuran'da
1400 sene öncesinden bildirilmiştir. Allah göklerin
yaratılışındaki uyumu bir ayetinde şöyle bildirir: "Görmüyor
musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat)
içinde yaratmıştır?" (Nuh Suresi, 15)
KÜÇÜK SİMYA MERKEZİ: GÜNEŞ
Üstte anlattığımız helyum-karbon dönüşümü, kırmızı
devlerin simyasıdır. Bizim Güneşimiz gibi daha küçük
yıldızlarda ise, daha mütevazi bir simya işlemi gerçekleşir.
Başta da belirttiğimiz gibi, Güneş, hidrojen atomlarını
helyuma dönüştürür ve sahip olduğu enerjiyi de bu nükleer
reaksiyondan elde eder.
Güneş'teki bu nükleer reaksiyon da, bizim yaşamımız
için en az kırmızı devlerdeki reaksiyon kadar zorunludur.
Dahası, Güneş'teki nükleer reaksiyon da, kırmızı devlerdeki
kadar "ayarlanmış bir iş"tir.
Güneş'teki nükleer reaksiyonun ilk elementi olan hidrojen,
daha önce de belirttiğimiz gibi evrendeki en basit elementtir.
Çekirdeğinde sadece tek bir proton yer alır. Helyumun
çekirdeğinde ise iki proton ve iki nötron bulunur. Güneş'te
gerçekleşen işlem ise, dört hidrojenin birleşip bir
helyum yapmasıdır. Bu işlem sırasında çok büyük bir
enerji açığa çıkar. Dünya'ya gelen ısı ve ışık enerjisinin
neredeyse tamamı, Güneş'in içindeki bu nükleer reaksiyonla
oluşmaktadır.
Ancak, aynı kırmızı devlerde olduğu gibi, bu nükleer
reaksiyon da aslında pek beklenmedik bir işlemdir. Rastgele
etrafta gezen dört atomun bir araya gelip bir anda helyum
yapmaları mümkün değildir. Bunun için, yine aynı kırmızı
devlerde olduğu gibi, iki aşamalı bir işlem gerçekleşir.
Önce iki hidrojen birleşir ve bir proton ve bir nötrona
sahip bir "ara formül" meydana getirirler. Bu ara formüle
"dötron" adı verilir.
Güneş gerçekte
dev bir nükleer reaktördür. Sürekli olarak
hidrojen atomlarını helyuma dönüştürür ve bu
sayede ısı enerjisi üretir. Ancak önemli olan,
Güneş’in içindeki bu reaksiyonların olağanüstü bir
hassasiyetle ayarlanmış oluşudur. Reaksiyonları
belirleyen kuvvetlerdeki en ufak bir farklılık,
Güneş’in ya hiç yanmamasına, ya da birkaç saniye
içinde havaya uçmasına neden olacaktır. |
Peki dötronu birarada tutan, iki ayrı atom çekirdeğini
birbirine yapıştıran kuvvet nedir? Bu kuvvet, bir önceki
bölümde değindiğimiz "güçlü nükleer kuvvet"tir. Evrenin
en büyük fiziksel kuvveti budur. Yerçekiminden milyar
kere milyar kere milyar kere milyar kat daha güçlüdür.
Bu gücü sayesinde iki hidrojen çekirdeğini birbirine
yapıştırabilmektedir.
Ancak araştırmalar göstermiştir ki, güçlü nükleer kuvvet,
bu işi yapmaya ancak yetebilmektedir. Eğer şu anda sahip
olan değerinden biraz bile daha zayıf olsa, iki hidrojen
çekirdeğini birleştiremeyecektir. Yan yana gelen iki
proton, hemen birbirlerini itecekler ve böylece Güneş'teki
nükleer reaksiyon başlamadan bitecektir. Yani Güneş
hiç var olmayacaktır. George Greenstein, bu gerçeği
"eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık bile daha zayıf
olsaydı, o zaman Dünya'nın ışığı hiçbir zaman yanmayacaktı"
diye açıklar. 38
Peki acaba güçlü nükleer kuvvet birazcık daha güçlü
olsa ne olur? Bu soruya cevap vermeden önce, iki hidrojenin
bir dötrona dönüşmesi işlemine bir daha bakalım. Dikkat
edilirse, bu işlemin iki ayrı yönü vardır: Önce bir
proton, yükünü kaybederek nötrona dönüşmektedir. Sonra
da bu nötron bir başka protonla birleşip dötron atomunu
oluşturmaktadır. Birleşmeyi sağlayan güç, belirttiğimiz
gibi güçlü nükleer kuvvettir. Protonu nötrona dönüştüren
güç ise bundan farklıdır; bu "zayıf nükleer kuvvet"tir.
Zayıf nükleer kuvvetin bir protonu nötron haline getirmesi
yaklaşık 10 dakika sürer. Bu, atom düzeyinde çok uzun
bir süredir ve Güneş'teki nükleer reaksiyonun "yavaş
yavaş" sürmesini sağlar.
Şimdi bu bilgi üzerine tekrar aynı soruyu soralım:
Eğer güçlü nükleer kuvvet birazcık daha güçlü olsa ne
olur? Eğer böyle olsa, Güneş'teki reaksiyon tamamen
değişecektir. Çünkü bu durumda, zayıf nükleer kuvvet
tamamen devre dışı kalacaktır. Güçlü nükleer kuvvet,
bir protonun 10 dakika içinde nötrona değişmesini beklemeden,
anında iki protonu birbirine yapıştıracaktır. Bunun
sonucunda da dötron yerine iki protonlu tek bir atom
çekirdeği oluşacaktır.
Ortaya çıkacak olan bu yapıya bilim adamları "di-proton"
adını verirler. Gerçekte böyle bir şey yoktur, bu hayali
bir elementtir. Ama eğer güçlü nükleer kuvvet biraz
daha güçlü olsa, o zaman Güneş'in içinde di-proton ortaya
çıkacaktır. Bu ise "yavaş yavaş" yanmakta olan Güneş'in
yapısını tamamen değiştirecektir. George Greenstein,
"güçlü kuvvetin biraz daha güçlü olması durumunda" olacakları
şöyle açıklar:
Güneş böyle bir durumda tamamen değişecektir, çünkü
artık Güneş'teki reaksiyonun ilk aşaması dötron üretimi
değil, di-proton üretimi olacaktır. Zayıf nükleer kuvvetin
rolü ortadan kalkacak ve sadece güçlü nükleer kuvvet
devreye girmiş olacaktır... Ve bu durumda Güneş'in yakıtı
aniden çok çok etkili bir yakıt haline gelecektir. O
kadar iyi bir yakıttır ki bu, Güneş ve ona benzer diğer
tüm yıldızlar, birkaç saniye içinde havaya uçacaktır.
39
|
Tek protonlu hidrojen çekirdekleri
|
İki proton ve iki nötronlu helyum çekirdekleri
|
|
1) Güneş'te
dört ayrı hidrojen çekirdeği birleşip tek bir helyum
oluşturur. (yandaki şekil)
2) Ama bu iki aşamalı bir işlemdir.
Önce iki hidrojen birleşir ve "dötron" çekirdeği
ortaya çıkar (sol alttaki şekil)
3) Ancak eğer güçlü nükleer
kuvvet birazcık bile daha güçlü olsa, bu kez dötron
yerine "di-proton" oluşacaktır (sağ alttaki şekil)
Bu durumda ise, nükleer yapı aniden değişecek
ve Güneş birkaç saniye içinde korkunç bir patlama
ile havaya uçacaktır. Birkaç dakika sonra ise
tüm Dünya korkunç alevlerle yanıp kömürleşecektir. |
|
Tek protonlu hidrojen çekirdekleri
|
Bir proton ve bir nötrona sahip "dötron"
çekirdeği
|
|
|
Tek protonlu hidrojen çekirdekleri
|
Bir proton ve bir nötrona sahip "dötron"
çekirdeği
|
|
Güneş'in havaya uçması ise, birkaç dakika sonra tüm
Dünya'yı ve üzerindeki tüm canlıları alevlere boğacak,
mavi gezegen birkaç saniye içinde kömür haline gelecektir.
Ama güçlü nükleer kuvvetin gücü, tam olması gerektiği
düzeyde olduğu için, Güneşimiz dengeli bir nükleer reaksiyon
gerçekleştirir ve "yavaş yavaş" yanar.
Tüm bunlar, güçlü nükleer kuvvetin gücünün, tam insan
yaşamına imkan verecek biçimde ayarlanmış olduğunu göstermektedir.
Eğer bu ayarlamada bir hata olsaydı, Güneş gibi yıldızlar
ya hiç var olmazlar, ya da oluştukları andan çok kısa
bir süre sonra korkunç birer patlamayla yok olurlardı.
Bir başka deyişle, Güneş'in yapısı da rastlantısal,
amaçsız bir yapı değildir. Aksine, Allah, "Güneş ve
Ay, belli bir hesap iledir" ifadesiyle (Rahman Suresi,
5) Kuran'da bizlere bildirmiş olduğu gibi, bu yıldızı
insanın yaşamı için özel bir şekilde yaratmıştır.
PROTONLAR VE ELEKTRONLAR
Buraya kadar incelediklerimiz, atom çekirdeğini etkileyen
kuvvetlerin dengesiyle ilgiliydi. Ancak atomun içinde,
hala değinmediğimiz çok önemli bir denge daha vardır.
Bu, atom çekirdeği ile dışındaki elektronlar arasındaki
dengedir.
Elektronların, çekirdeğin etrafında sürekli olarak
döndüklerini biliyoruz. Bunun nedeni, elektrik yüküdür.
Bütün elektronlar eksi (-) elektrik yükü ile yüklüdürler,
bütün protonlar ise artı (+) yüküyle. Ve fiziksel olarak
zıt kutuplar birbirini çeker, aynı kutuplar birbirini
iter. Dolayısıyla atomun çekirdeğindeki artı yükü, elektronları
kendine doğru çeker. Bu nedenle elektronlar, hızlarının
kendilerine verdiği merkez-kaç gücüne rağmen, çekirdeğin
etrafından ayrılmazlar.
Atomların bu elektriksel yükle ilgili olarak çok önemli
bir de dengeleri vardır. Merkezde ne kadar proton varsa,
atomun dışında da o kadar elektron olur. Örneğin oksijen
atomunun merkezinde 8 protonu vardır ve dolayısıyla
8 tane de elektronu bulunur. Bu sayede atomların elektriksel
yükü dengelenir.
Bunlar çok temel kimya bilgileridir. Ancak bu bilgiler
içinde çoğu kimsenin dikkat etmediği bir nokta vardır:
Proton, elektrondan çok daha büyüktür. Protonun hacmi
de, kütlesi de, elektrondan çok daha fazladır. Eğer
bir büyüklük karşılaştırması yapmak gerekirse, aralarındaki
fark, bir insanla bir fındık arasındaki fark gibidir.
Yani elektronla protonun pek "dengeli" bir fiziksel
yapıları yoktur.
AMA ELEKTRİK YÜKLERİ BİRBİRİNİN AYNIDIR!
Birisi artı elektrik yüküne, öteki
eksi elektrik yüküne sahiptir, ama bu yüklerin şiddeti
birbiriyle tamamen eşittir. Oysa bunu zorlayan hiçbir
neden yoktur. Aksine, fiziksel olarak beklenmesi gereken
durum, elektronun elektrik yükünün çok daha az olmasıdır.
Peki acaba durum böyle olsaydı, yani proton ve elektronun
elektriksel yükleri eşit olmasaydı ne olurdu?
Bu durumda evrendeki tüm atomlar, protondaki fazla
artı elektrik nedeniyle, artı elektrik yüküne sahip
olacaklardı. Bunun sonucunda da evrendeki her atom birbirini
itecekti.
Acaba bu durum şu an gerçekleşse ne olur? Evrendeki
atomların her biri birbirini itse neler yaşanır?
Yaşanacak olan şeyler çok olağandışıdır. Öncelikle
sizin bedeninizde yaşanacak olan değişikliklerle başlayalım.
Atomlardaki bu değişiklik oluştuğu anda, şu anda bu
kitabı tutan elleriniz ve kollarınız bir anda paramparça
olurlar. Sadece elleriniz ve kollarınız değil, gövdeniz,
bacaklarınız, başınız, gözleriniz, dişleriniz, kısaca
vücudunuzun her parçası bir anda havaya uçar. İçinde
oturduğunuz oda, pencereden gözüken dış dünya da bir
anda havaya uçar. Yeryüzündeki tüm denizler, dağlar,
Güneş Sistemi'ndeki tüm gezegenler ve evrendeki bütün
gök cisimleri aynı anda sonsuz parçaya ayrılıp yok olurlar.
Ve bir daha da evrende hiçbir gözle görülür cisim var
olmaz. Evren dediğimiz şey, sürekli olarak birbirlerini
iten atomların karmaşasından ibaret olur.
Peki acaba bu mutlak felaketin yaşanması için, elektron
ve protonun elektrik yüklerinde ne kadarlık bir dengesizlik
oluşması gerekir? Yüzde bir farklılık olsa yine de bu
felaket yaşanır mı? Yoksa kritik sınır binde bir midir?
George Greenstein, The Symbiotic Universe (Simbiyotik
Evren) adlı kitabında bu konuda şunları söyler:
Eğer iki elektrik yükü 100 milyarda bir oranında bile
farklılaşsaydı, bu, insanlar, taşlar gibi küçük cisimlerin
parçalanmasına yetecekti. Dünya ve Güneş gibi daha büyük
cisimler içinse, bu denge daha hassastır. Gök cisimlerinin
ihtiyaç duyacakları denge, milyar kere milyarda birlik
bir dengedir. 40
Bu denge de bize bir kez daha ispatlamaktadır ki, evren,
rastgele ortaya çıkmamış, belirli bir amaca yönelik
olarak düzenlenmiştir. Astrofizikçi W. Press'in Nature
dergisindeki bir makalesinde yazdığı gibi, "evrende,
akıllı yaşamın gelişmesini destekleyen büyük bir tasarım
bulunmaktadır". 41
Ve elbette her tasarım, kendisini meydana getiren bir
"irade"nin varlığını ispatlar. Tüm evreni yoktan
var edip, sonra da onu dilediği biçimde tasarlayıp düzenleyen
üstün güç ve kudret sahibi olan Alemlerin Rabbi Allah'tır. Kuran'da bildirildiği
gibi, Allah, göğü bina etmiş, sonra ona belli bir düzen
vermiştir. (Naziat Suresi, 27-28) Evrendeki cisimlerin üstte incelediğimiz olağanüstü
dengeler sayesinde kararlı bir şekilde durmaları ise,
Allah'ın yaratışındaki kusursuzluğu gösteren bir delildir.
Kuran'da bildirilmiş olduğu gibi, "Göğün
ve yerin O'nun emriyle durması da, O'nun ayetlerindendir".
(Rum Suresi, 25) |