|
4. BÖLÜM:
GÖKLERDEKİ DÜZEN
... Öyleyse maddenin ardında başka bir şey olmalıdır,
bir şekilde onu kontrol eden bir şey. Ve bu, denilebilir
ki, bir Yaratıcı'nın varlığının matematiksel kanıtıdır.
Guy Murchie, Amerikalı bilim yazarı
42
Milattan sonra 1054 yılının 4 Temmuz gecesi, Çin İmparatorluğu'nun
astronomları, gökyüzünde çok dikkat çekici bir olayın
gerçekleştiğini gözlemlediler. Gökyüzündeki boğa burcunun
yakınlarında, aniden çok parlak bir yıldız ortaya çıktı.
Yıldız o kadar parlaktı ki, ışığı gündüzleri bile kolaylıkla
farkedilebiliyor, gece ise neredeyse Ay'dan daha parlak
görünüyordu.
Çinli astronomların gördükleri ve kaydettikleri bu
olay, evrendeki en ilginç astronomik oluşumlardan biriydi
aslında. Bu bir "süpernova"ydı.
Süpernova deyimi, astronomlar tarafından bir yıldızın
patlayarak dağılmasını isimlendirmek için kullanılır.
Dev bir yıldız, korkunç bir patlama ile kendisini yok
eder ve içindeki madde de yine korkunç bir hızla dört
bir yana dağılır. Bu patlama sırasında yayılan ışık,
yıldızın normal ışımasından binlerce kat daha kuvvetlidir.
Astronomlar süpernovaların evrenin oluşumunda çok önemli
bir rol oynadığını düşünürler. Bu patlamalar, astronomların
tahminine göre, maddenin evrende bir noktadan başka
noktalara taşınması işine yarar. Patlama sonucunda dağılan
yıldız artıklarının, evrenin başka köşelerinde birikerek
yeniden yıldızlar ya da yıldız sistemleri oluşturduğu
varsayılmaktadır. Bu varsayıma göre, Güneş, Güneş Sistemi
içindeki gezegenler ve bu arada elbette bizim Dünyamız
da, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının
sonucunda ortaya çıkmıştır.
Ancak işin ilginç yanı, ilk bakışta
basit birer patlama gibi durabilecek olan süpernovaların,
gerçekte çok hassas bazı dengeler üzerine kurulmuş olmalarıdır.
Michael Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı
kitabında şöyle yazar:
Süpernovalar ve aslında bütün yıldızlar arasındaki
mesafeler çok kritik bir konudur. Galaksimizde yıldızların
birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir.
Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı, gezegenlerin yörüngeleri
istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı,
bir süpernova tarafından dağıtılan madde o kadar dağınık
hale gelecekti ki, bizimkine benzer gezegen sistemleri
büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı. Eğer evren yaşam
için uygun bir mekan olacaksa, süpernova patlamaları
çok belirli bir oranda gerçekleşmeli ve bu patlamalar
ile diğer tüm yıldızlar arasındaki uzaklık, çok belirli
bir uzaklık olmalıdır. Bu uzaklık, şu an zaten var olan
uzaklıktır. 43
Süpernovaların oranları ve yıldızların mesafeleri,
aslında evrenin sahip olduğu büyük düzenin çok küçük
iki ayrıntısıdır. Evreni biraz daha detaylı olarak incelediğimizde
ise, karşılaştığımız düzen olağanüstüdür.
BOŞLUKLAR NİÇİN VAR?
Önceki bölümlerde incelediklerimizi kısaca hatırlayalım: Big Bang'den
sonra ortaya çıkan evren, öncelikle sadece hidrojen
ve helyumdan ibaret bir gaz yığını olmuş, sonra ise
bu gaz yığını, özellikle tasarlanmış olduğu açık olan
nükleer reaksiyonlarla daha ağır elementleri meydana
getirmiştir. Ama evrenin yaşam için uygun bir yer haline
dönüşmesi, sadece ağır elementlerin varlığıyla mümkün
olmaz. Bundan da önemli olan bir nokta, evrenin nasıl
bir şekil ve düzen aldığıdır.
Bu incelemeye, önce evrenin ne kadar büyük olduğuna
bakarak başlayalım.
Dünya gezegeni, bildiğimiz gibi Güneş Sistemi'nin bir
parçasıdır. Bu sistem, evrenin içindeki diğer yıldızlara
göre orta-küçük bir yıldız olan Güneş'in etrafında dönmekte
olan dokuz gezegenden ve onların elli dört uydusundan
oluşur. Dünya, sistemde Güneş'e en yakın üçüncü gezegendir.
Önce bu sistemin büyüklüğünü kavramaya çalışalım. Güneş'in
çapı, Dünya'nın çapının 103 katı kadardır. Bunu bir
benzetmeyle açıklayalım; eğer çapı 12.200 km. olan Dünya'yı
bir misket büyüklüğüne getirirsek, Güneş de bildiğimiz
futbol toplarının iki katı kadar büyüklükte yuvarlak
bir küre haline gelir. Ama asıl ilginç olan, aradaki
mesafedir. Gerçeklere uygun bir model kurmamız için,
misket büyüklüğündeki Dünya ile top büyüklüğündeki Güneş'in
arasını yaklaşık 280 metre yapmamız gerekir. Güneş Sistemi'nin
en dışında bulunan gezegenleri ise kilometrelerce öteye
taşımamız gerekecektir.
Ancak bu kadar dev bir boyuta sahip olan Güneş Sistemi,
içinde bulunduğu Samanyolu galaksisine oranla oldukça
mütevazidir. Çünkü Samanyolu galaksisinin içinde, Güneş
gibi ve çoğu ondan daha büyük olmak üzere yaklaşık 250
milyar yıldız vardır. Bu yıldızların içinde Güneş'e
en yakın olanı Alpha Centauri'dir. Eğer Alpha Centauri'yi
az önce yaptığımız ölçeğe, yani Dünya'nın misket büyüklüğünde
olduğu ve Güneş ile Dünya'nın arasının 280 metre tuttuğu
ölçeğe yerleştirirsek, onu Güneş'in 78 bin kilometre
uzağına koymamız gerekir!
Modeli biraz daha küçültelim. Dünya'yı gözle zor görülen
bir toz zerresi kadar yapalım. O zaman Güneş fındık büyüklüğünde
olacak ve Dünya'ya üç metre mesafede yer alacaktır.
Bu ölçek içinde Alpha Centauri'yi ise Güneş'ten 640
kilometre uzağa koymamız gerekir.
Samanyolu galaksisi, işte aralarında bu denli inanılmaz
mesafeler bulunan 250 milyar yıldızı barındırır. Spiral
şeklindeki bu galaksinin kollarının birisinde, bizim
Güneşimiz yer almaktadır.
Ancak ilginç olan, Samanyolu galaksisinin de uzayın
geneli düşünüldüğünde çok "küçük" bir yer oluşudur.
Çünkü uzayda başka galaksiler de vardır, hem de tahminlere
göre, yaklaşık 300 milyar kadar!... Bu galaksilerin
arasındaki boşluklar ise, Güneş ile Alpha Centauri arasındaki
boşluğun milyonlarca katı kadardır.
George Greenstein, bu akıl almaz büyüklükle ilgili,
The Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında
şöyle yazar:
Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar,
astrofizik çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebulalarda
ve diğer gök cisimlerinde süregiden temel fiziksel işlemlerde
hiçbir değişim gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında,
galaksimizin görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek
fark, gece çimler üzerine uzanıp da izlediğim gökyüzünde
çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ama pardon,
evet; bir fark daha olurdu: Bu manzarayı seyredecek
olan "ben" olmazdım... Uzaydaki bu devasa boşluk, bizim
varlığımızın bir ön şartıdır. 44
Greenstein, bunun nedenini de açıklar; uzaydaki büyük
boşluklar, bazı fiziksel değişkenlerin tam insan yaşamına
uygun biçimde şekillenmesini sağlamaktadır. Ayrıca Dünya'nın,
uzay boşluğunda gezinen dev gök cisimleriyle çarpışmasını
engelleyen etken de, evrendeki gök cisimlerinin arasının
bu denli büyük boşluklarla dolu oluşudur.
Kısacası evrendeki gök cisimlerinin dağılımı, insanın
yaşamı için tam olması gereken yapıdadır. Dev boşluklar,
amaçsız yere ortaya çıkmamışlardır; amaçlı bir yaratılışın
sonucudurlar.
ENTROPİ VE DÜZENLİLİK
Evrendeki düzenin anlamını kavramak için, öncelikle
evrenin en temel fizik yasalarından biri olan, Termodinamiğin
İkinci Kanunu'ndan söz etmek gerekir.

Doğal şartlara terk ettiğiniz bir araba, mutlaka
paslanır ve çürür. Evrendeki tüm maddeler de,
bilinçli bir düzenleme olmadıkça, hep düzensizliğe
ve bozulmaya doğru sürüklenir. |
Termodinamiğin İkinci Kanunu, evrende kendi haline,
doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin, zamanla doğru
orantılı olarak düzensizliğe, dağınıklığa ve bozulmaya
doğru gideceğini söyler. Aynı gerçek "Entropi Kanunu"
olarak da ifade edilir. Entropi, fizikte bir sistemin
içerdiği düzensizliğin ölçüsüdür. Bir sistemin düzenli,
organize ve planlı bir yapıdan düzensiz, dağınık ve
plansız bir hale geçmesi o sistemin entropisini artırır.
Bir sistemdeki düzensizlik ne kadar fazlaysa, o sistemin
entropisi de o kadar yüksek demektir.
Bu gerçek hepimizin yaşamları sırasında da yakından
gözlemlediği bir durumdur. Örneğin bir arabayı çöle
götürüp bırakır ve aylar sonra durumunu kontrol ederseniz,
elbette ki onun eskisinden daha gelişmiş, daha bakımlı
bir hale gelmesini bekleyemezsiniz. Aksine lastiklerinin
patlamış, camlarının kırılmış, kaportasının paslanmış,
motorunun çürümüş olduğunu görürsünüz. Ya da evinizi
"kendi haline" bırakırsanız, her geçen gün daha düzensizleştiğini,
dağıldığını, tozlandığını görürsünüz. Ancak herhangi
bir müdahale ile (yani evi temizleyip düzenleyerek)
bu süreci geriye çevirebilirsiniz.
Termodinamiğin İkinci Kanunu ya da diğer adıyla Entropi
Kanunu, doğruluğu teorik ve deneysel olarak kesin biçimde
kanıtlanmış bir kanundur. Öyle ki yüzyılımızın en büyük
bilimadamı kabul edilen Albert Einstein, bu kanunu "bütün
bilimlerin birinci kanunu" olarak tanımlamıştır. Amerikalı
bilimadamı Jeremy Rifkin, Entropy: A New World View
(Entropi: Yeni Bir Dünya Görüşü) adlı kitabında şöyle
der:
Entropi Kanunu, tarihin bundan sonraki ikinci devresinde,
hükmedici düzen şeklinde kendini gösterecektir. Albert
Einstein, bu kanunun bütün bilimlerin birinci kanunu
olduğunu söylemiştir; Sir Arthur Eddington ondan, bütün
evrenin en üstün metafizik kanunu olarak bahseder.
45
İşin ilginç yanı ise, entropi kanununun, evrenin her
türlü doğaüstü müdahaleye kapalı bir madde yığını olduğunu
iddia eden materyalizmi kesin biçimde geçersiz kılmasıdır.
Çünkü evrende çok belirgin bir düzen vardır, ama evrenin
kendi kanunları bu düzeni bozmaya yöneliktir. Bundan
iki sonuç çıkmaktadır:
1) Evren materyalistlerin
iddia ettiği gibi sonsuzdan beri var olamaz. Çünkü eğer
böyle olsa, Termodinamiğin İkinci Kanunu, şimdiye kadar
çoktan evrendeki entropiyi maksimum düzeye çıkarmış
olurdu ve evren, hiçbir düzene sahip olmayan tekdüze
(homojen) bir madde yığını haline gelirdi.
2) Big Bang'in ardından
evrenin hiçbir doğaüstü müdahale ve kontrol olmadan
şekillendiği iddiası da geçersizdir. Çünkü Big Bang'in
ardından ortaya çıkan evren, sadece düzensizliğin hüküm
sürdüğü bir evrendir. Ama bu evrende giderek düzenlilik
artmış ve evren bugünkü düzenli yapısına kavuşmuştur.
Bu, doğa kanunlarına (entropi yasasına) aykırı bir biçimde
gerçekleştiğine göre, demek ki evren doğaüstü bir yaratılışla
düzenlenmiştir.

Galaksiler, evrendeki düzenli yapının birer ispatıdır.
İçlerinde ortalama 300 milyar yıldız barındıran
bu muhteşem sistemler, belirgin bir denge ve uyum
içindedir. |
Bu ikinci maddeyi bir örnekle açıklayalım. Evreni,
içinde yığınla taşlar ve kayalar olan dev bir mağara
olarak düşünelim. Bu mağarayı doğal şartlara bırakır
ve milyarlarca yıl beklerseniz, ilk halinden bile daha
düzensizleştiğini (taşların ufalandığını, birbirleriyle
karışıp tekdüze ve şekilsiz bir yapı haline geldiklerini)
görürsünüz. Ama eğer milyarlarca yıl sonra mağaranın
içinde bu taşlardan yapılmış ve ince ince işlenmiş heykeller
bulursanız, bu düzenliliğin doğa kanunları ile açıklanamayacağına
hemen karar verirsiniz. Yapılabilecek tek açıklama,
bu mağaranın bir "akıl" tarafından düzenlenmiş olduğudur.
İşte evrende hüküm süren düzen de, bizlere evrene hakim
olan üstün bir Aklın varlığını gösterir. Nobel ödüllü
ünlü Alman fizikçi Max Planck, evrendeki bu düzeni şöyle
açıklar:
Özetlemek gerekirse, pozitif bilimler tarafından doğanın
dev yapısı hakkında bize öğretilen her şey, kesin bir
düzenin hüküm sürdüğünü göstermektedir-bu insan zihninden
bağımsız bir düzendir. Algılarımızla tanımlayabildiğimiz
kadarıyla, bu düzen ancak amaçlı bir düzenleme sayesinde
ortaya çıkmış olabilir. Dolayısıyla evrenin bilinçli
bir düzene sahip olduğuna dair açık kanıt vardır.
46
Evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ve hiçbir biçimde
düzenlenmediğini savunan materyalizm, evrendeki büyük
denge ve düzen karşısında büyük bir açmazdadır. Paul
Davies, bunu şöyle ifade eder:
Evrende nereye bakarsak bakalım, en uzaktaki galaksilerden
atomun derinliklerine kadar, bir düzenle karşılaşırız...
Bu düzenli, özel evrenin merkezinde "bilgi" kavramı
yatmaktadır. Yüksek derecede özelleşmiş olan ve organize
edilmiş bir düzenleme sergileyen bir sistem, tarif edilebilmek
için çok yoğun bir bilgi gerektirir. Ya da bir başka
deyişle bu sistem yoğun bir "bilgi" içermektedir...
Bu durumda çok merak uyandırıcı bir soru ile karşı karşıya
geliriz. Eğer bilgi ve düzen, sürekli olarak yok olmaya
yönelik doğal bir eğilime sahiplerse, Dünya'yı çok özel
bir yer kılan bütün o bilgi ilk başta nereden gelmiştir?
Evren, zembereği yavaş yavaş boşalan bir saate benzemektedir.
Öyleyse ilk başta nasıl kurulmuştur?
47
|
NOBEL ÖDÜLLÜ FİZİKÇİ MAX PLANCK
Evrende
kesin bir düzen hüküm sürmektedir... düzen,
ancak bilinçli bir düzenleme ile ortaya çıkmış
olabilir. |
Einstein ise, evrendeki söz konusu düzenin "beklenmedik"
bir şey olduğunu ve aslında bir "mucize" sayılması gerektiğini
şöyle açıklamıştır:
Açıkçası, a priori (önkabul) olarak, Dünya'nın, ancak
bizim onu düzenleyici aklımızla düzenlediğimiz takdirde
kanunlu (düzenli) hale gelebileceğini beklememiz gerekir.
Bu, bir lisandaki kelimelerin alfabetik dizilimi gibi
bir düzen olacaktır... Ama maddesel Dünya'da, a priori
olarak beklemememiz gereken çok yüksek seviyede bir
düzen vardır. Bu bir "mucize"dir ve bilgimizin gelişmesine
paralel olarak daha da güçlenmektedir.
48
Kısacası evrende var olan ve büyük bir "bilgi" içeren
düzen, tüm evrene hakim olan üstün bir Yaratıcı tarafından
oluşturulmuştur. Daha açık bir ifadeyle, tüm evren,
Allah tarafından yaratılmıştır, düzenlenmiştir ve O'nun
tarafından bozulmaya uğramaktan korunmaktadır.
Nitekim Allah Kuran'da göklerin ve yerin ancak Kendi
kudreti altında iken bozulmaya uğramadığını şöyle bildirmektedir:
Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval
bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun,
eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisi'nden sonra artık
kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır.
(Fatır Suresi, 41)
Evrendeki bu İlahi düzen, materyalistlerin ortaya attığı
"evren başıboş bir madde yığınıdır" iddiasının saçmalığını
da açıkça ortaya koymaktadır. Allah, bunu bir başka
ayetinde şöyle açıklar:
Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına
uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların
içinde olan herkes (ve her şey) bozulmaya uğrardı...
(Müminun Suresi, 71)
GÜNEŞ SİSTEMİ
Evrendeki düzenliliği en açık olarak gözlemlediğimiz alanlardan
biri de, Dünyamızın içinde bulunduğu Güneş Sistemi'dir.
Güneş Sistemi'nde 9 ayrı gezegen ve bu gezegenlere bağlı
54 ayrı uydu yer alır. Bu gezegenler, Güneş'e olan yakınlıklarına
göre; Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Neptün,
Uranüs ve Pluton'dur. Bu gezegenlerin ve 54 uydularının
içinde yaşama uygun bir yüzey ve atmosfere sahip olan
yegane gök cismi ise Dünya'dır.
Güneş Sistemi'nin yapısını incelediğimizde, yine büyük
bir denge ile karşılaşırız. Gezegenleri dondurucu soğukluktaki
dış uzaya savrulmaktan koruyan etki, Güneş'in "çekim
gücü" ile gezegenin "merkez-kaç kuvveti" arasındaki
dengedir. Güneş sahip olduğu büyük çekim gücü nedeniyle
tüm gezegenleri çeker, onlar da dönmelerinin verdiği
merkez-kaç kuvveti sayesinde bu çekimden kurtulurlar.
Ama eğer gezegenlerin dönüş hızları biraz daha yavaş
olsaydı, o zaman bu gezegenler hızla Güneş'e doğru çekilirler
ve sonunda Güneş tarafından büyük bir patlamayla yutulurlardı.
Bunun tersi de mümkündür. Eğer gezegenler daha hızlı
dönseler, bu sefer de Güneş'in gücü onları tutmaya yetmeyecek
ve gezegenler dış uzaya savrulacaklardı. Oysa çok hassas
olan bu denge kurulmuştur ve sistem bu dengeyi koruduğu
için devam etmektedir.
Bu arada söz konusu dengenin her gezegen için ayrı
ayrı kurulmuş olduğuna da dikkat etmek gerekir. Çünkü
gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıkları çok farklıdır.
Dahası, kütleleri çok farklıdır. Bu nedenle, hepsi için
ayrı dönüş hızlarının belirlenmesi lazımdır ki, Güneş'e
yapışmaktan ya da Güneş'ten uzaklaşıp uzaya savrulmaktan
kurtulsunlar.
Materyalist astronomi anlayışı, Güneş Sistemi'nin kökeninin
doğal fiziksel süreçlerle açıklanabileceğini, yani bu
sistemin kendiliğinden ve tesadüfen oluşabileceğini
öne sürer. Ancak son 300 yıldır bu konuda ortaya atılan
tüm farklı teoriler birer spekülasyondan ileri gidememiştir.
Güneş Sistemi'nin kökeni, materyalist bir bakış açısıyla,
açıklanamayan bir sır konumundadır.
Ne Güneş'in Ay'a erişip-yetişmesi
gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi.
Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler.
(Yasin Suresi, 40) |
Güneş Sistemi'ndeki olağanüstü hassas dengeyi keşfeden
Kepler, Galilei gibi astronomlar ise, bu sistemin çok
açık bir tasarımı gösterdiğini ve Allah'ın evrene olan
hakimiyetinin ispatı olduğunu belirtmişlerdir. Güneş
Sistemi'nin yapısı hakkında önemli keşiflerde bulunan-ve
"yaşamış en büyük bilimadamı" sayılan-Isaac Newton ise
şöyle yazmıştır:
Güneş'ten, gezegenlerden ve kuyruklu
yıldızlardan oluşan bu çok hassas sistem, sadece akıl
ve güç sahibi bir Varlık'ın amacından ve hakimiyetinden
kaynaklanabilir... O, bunların hepsini yönetmektedir
ve bu egemenliği dolayısıyladır ki O'na, "Üstün Kuvvet
Sahibi Rab" denir. 49
DÜNYA'NIN YERİ
Güneş Sistemi'ndeki bu muhteşem dengenin yanısıra, üzerinde
yaşadığımız Dünya gezegeninin bu sistem ve genel olarak
uzay içindeki yeri de, yine kusursuz bir yaratılışın
varlığını göstermektedir.
Son astronomik bulgular, sistemdeki diğer gezegenlerin
varlığının, Dünya'nın güvenliği ve yörüngesi için büyük
önem taşıdığını göstermiştir. Jüpiter'in konumu buna
bir örnektir. Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni olan
Jüpiter, varlığıyla aslında Dünya'nın dengesini sağlamaktadır.
Astrofizik hesaplamalar, Jüpiter'in bulunduğu yörüngedeki
varlığının, sistemdeki Dünya gibi diğer gezegenlerin
yörüngelerinin istikrarlı olmasını sağladığını ortaya
çıkarmıştır. Jüpiter'in Dünya'yı koruyucu ikinci bir
işlevini ise, gezegen bilimci George Wetherill "Jüpiter
Ne Kadar Özel" adlı bir makalede şöyle açıklar:
Jüpiter'in bulunduğu yerde eğer bu büyüklükte bir gezegen
var olmasaydı, Dünya, gezegenler arası boşlukta gezinen
meteorlara ve kuyrukluyıldızlara yaklaşık bin kat daha
fazla hedef olurdu... Eğer Jüpiter olduğu yerde olmasaydı,
şu anda biz de Güneş Sistemi'nin kökenini araştırmak
için var olamazdık. 50
Kısacası Güneş Sistemi'nin yapısı, insan için özel
bir tasarıma sahiptir.
Biraz daha ileri gidelim ve Güneş
Sistemi'nin evren içindeki yerinden söz edelim. Güneş
Sistemi başta da belirttiğimiz gibi Samanyolu galaksisinin
merkezinde değil, dev kollarından birinin kıyısında
yer almaktadır. Acaba bu bizim için nasıl bir avantajdır?
Michael Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı
kitabında bu konuda şöyle yazar:
Son derece çarpıcı olan bir başka gerçek, evrenin sadece
bizim varlığımıza ve biyolojik ihtiyaçlarımıza olağanüstü
derecede uygun olması değil, aynı zamanda bizim onu
anlamamıza da son derece uygun olmasıdır... Güneş Sistemimiz'in
bir galaktik kolun kıyısında bulunması, bizim geceleri
gökyüzünü inceleyerek uzak galaksileri görebilmemizi
ve evrenin genel yapısı hakkında bilgi sahibi olmamızı
sağlamaktadır. Eğer bir galaksinin merkezinde yer alsaydık,
hiçbir zaman bir spiral galaksinin yapısını gözlemleyemez
ya da evrenin yapısı hakkında bir fikir sahibi olamazdık.
51
Bir başka deyişle, evrenin fiziksel yasaları gibi Dünya'nın
uzaydaki konumu da, bu evrenin insan yaşamı için tasarlanmış
olduğunu gösteren kanıtlar içermektedir.
Yani evrenin Allah tarafından yaratılmış ve düzenlenmiş
olduğu, apaçık bir gerçektir.
Kimi insanların bunu
kavrayamamalarının nedeni, samimi ve ön yargısız bir
biçimde düşünememeleridir. Oysa samimi olarak düşünen
her akıl sahibi insan, evrende herşeyin bir amaçla yaratıldığını, "Biz gökyüzünü, yeryüzünü
ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık.
Bu, inkâr edenlerin zannıdır..."(Sad Suresi, 27) ayetiyle
bildirildiği gibi, insan için yaratılmış
ve düzenlenmiş olduğunu anlar.
Bu derin kavrayış, bir başka Kuran ayetinde şöyle tarif
edilmektedir:
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında,
gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri
için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken,
otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin
ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler
ki:) "Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek
yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi,
190-191)
|