|
5.BÖLÜM:
MAVİ GEZEGEN
Dünya; atmosferi ve okyanuslarıyla, kompleks biyosferiyle,
uygun biçimde okside edilmiş kabuğuyla, zengin silisyum
yataklarıyla, tortul veya katılaşım kayalarıyla, zengin
buz yatakları, çölleri, ormanları, tundraları, otlak
alanları, tatlı su gölleri, kömür ve petrol yatakları,
yanardağları, hayvanları, bitkileri, manyetik alanı,
okyanus dibi şekilleri ve hareketli mağmasıyla... hayranlık
uyandıracak derecede kompleks bir sistemdir.
J. S. Lewis, Amerikalı jeolog
52
Eğer Güneş Sistemi içinde bir yolculuk yapacak
olursanız, oldukça ilginç bir tablo ile karşılaşırsınız.
Yolculuğa sistemin en dışından başladığınızı varsayalım.
İlk karşılaşacağınız gezegen Pluton'dur. Bu küçük gök
cismi, oldukça "soğuk" bir yerdir. Yaklaşık - 238°C
kadar!.. Bu dondurucu soğukluk içinde gezegenin çok
ince bir atmosferi vardır. Ancak atmosfer, sadece, eliptik
bir yörüngeye sahip olan gezegenin Güneş'e yakın olduğu
dönemlerde gaz halindedir. Diğer zamanlarda atmosfer
bir buz kütlesi haline döşünür. Kısaca Pluton, ölü bir
buz yığınıdır.
Güneş Sistemi'nin merkezine biraz daha ilerlediğinizde,
Neptün'le karşılaşırsınız. Bu gezegen de oldukça "soğuk"tur:
Yüzey sıcaklığı -218°C civarındadır. Hidrojen, helyum
ve metan gazlarından oluşan atmosferi insan için zehirlidir.
Dahası gezegenin yüzeyinde, hızları saatte 2000 km'ye
varan korkunç fırtınalar eser.
Merkeze doğru biraz daha ilerleyince Uranüs'e varırsınız.
Uranüs yapısında yüksek oranda kaya ve buz bulunduran
bir "gaz gezegen"dir. Atmosfer sıcaklığı -214°C civarındadır.
Hidrojen, helyum ve metan içeren atmosfer yaşama kesinlikle
uygun değildir.
Yolculuğa devam ettiğinizde Satürn'e varırsınız. Güneş
Sistemi'nin bu ikinci büyük gezegeni, etrafındaki halkalarla
tanınır. Bu halkalar gaz, buz ve kaya parçalarından
oluşmaktadır. Asıl ilginç olan Satürn'ün yapısıdır.
Gezegen tam anlamıyla bir gaz gezegendir; kütlesi %
75 oranında hidrojen ve % 25 oranında helyumdan oluşur.
Yoğunluğu suyun yoğunluğundan bile düşüktür. Bu nedenle,
eğer Satürn'e bir uzay gemisi indirmek isterseniz, bunu
yüzebilir bir "şişme bot" olarak tasarlamanız gerekir.
Isı yine korkunç derecede düşüktür: -178°C.
Biraz daha ilerlediğinizde Güneş Sistemi'nin
en büyük gezegeni olan Jüpiter'e varırsınız. Kütlesi
Dünya'nın 318 katı olan Jüpiter de bir gaz gezegendir.
Jüpiter gezegeninin atmosferi, yüzeyi ve iç yapısı arasında
ayrım yapmak güç olduğundan "atmosfer sıcaklığı" gibi
bir kavramı ifade etmek de aynı oranda zordur. Ancak,
gezegenin atmosferi sayılabilecek üst kısımlarındaki
ısı -143°C'dir. Jüpiter üzerinde bulunan büyük kırmızı
renkli lekenin varlığı, Dünya'daki gözlemciler tarafından
yaklaşık 300 yıldır bilinmektedir. Bu kırmızı lekenin,
içine iki Dünya alacak kadar büyük olan bir fırtınadan
başka birşey olmadığı ise çağımızda anlaşılmıştır. Kısaca
Jüpiter, üzerinde hiç kara parçası bulunmayan, delici
bir soğuğun hüküm sürdüğü, üzerinde yüzlerce yıl süren
korkunç fırtınaların yaşandığı, manyetik alanı ile her
canlıyı anında öldürecek korkunç, ürpertici bir gezegendir.
Jüpiter'den sonra Mars gelir. Mars'ın atmosferi yoğun
karbondioksit içeren zehirli bir karışımdır. Gezegenin
üzerinde hiç su yoktur. Yüzeyde büyük göktaşlarının
çarpmasıyla meydana gelen dev kraterler dikkat çeker.
Çok kuvvetli rüzgarlar ve aylarca süren kum fırtınaları
hüküm sürer. Isı - 53°C civarındadır. Hakkında yapılan
tüm spekülasyonlara rağmen, Mars ölü bir gezegendir.
Mars'tan sonra karşımıza çıkan mavi gezegeni şimdilik
bir kenara bırakalım. Bir sonra varacağımız gezegen
Venüs'tür. Venüs'te, daha önce rastladığımız dondurucu
soğukların aksine, yakıcı bir sıcaklık hüküm sürer.
Isı yüzeyde yaklaşık 450°C'ye kadar ulaşır. Bu, kurşunu
bile eritmeye yetecek bir ısıdır. Venüs'ün bir diğer
korkunç özelliği, yoğun bir karbondioksit tabakasından
oluşan ağır atmosferidir. Atmosfer basıncı, yüzeyde
90 atmosferi bulur. Bu, Dünya'da denizin 1 km derinliğindeki
basınca eş değerdir. Venüs'ün atmosferinde ayrıca kilometrelerce
kalınlığa sahip sülfürik asit katmanları bulunmaktadır.
Bu yüzden gezegene sürekli öldürücü asit yağmurları
yağar. Cehennemi andıran böyle bir ortamda, hiçbir canlı
yaşayamaz.
Güneş Sistemindeki
gezegenler arasında Dünya’ya yakın özelliklere
sahip olan Mars bile, gerçekte Dünyaya yakın
özelliklere sahip olan Mars bile, gerçekte Dünya
ile asla kıyaslanamayacak kadar kuru ve ölü bir
kaya yığınıdır. |
Hala Güneş'e doğru ilerlemeye devam ederseniz, sistemin
en başındaki Merkür gezegenine ulaşırsınız. Merkür'ün
en ilginç özelliği, kendi etrafında olağanüstü derecede
yavaş dönmesidir. Kendi etrafındaki dönüş hızı, neredeyse
Güneş'in etrafında yaptığı dönüş kadar yavaştır. Öyle
ki Merkür Güneş etrafında iki kez döndüğünde, kendi
etrafında sadece üç kez dönmüş olur. Yani iki yılı,
üç gününe eşittir. Gece ile gündüzün bu kadar uzun sürmesi,
gezegenin bir yüzünü kızartırken, öteki yüzünü ise dondurur.
Bu nedenle gece ile gündüz arasındaki ısı farkı yaklaşık
1000°C'yi bulmaktadır. Elbette böyle bir ortam, hiçbir
canlıyı barındıramaz.
Kısacası, Güneş Sistemi'ndeki bilinen dokuz gezegenin
sekizi (ve bunların burada değinmediğimiz 53 uydusu)
içinde, yaşama uygun tek bir gök cismi yoktur. Her biri
ölü ve sessiz birer madde yığınıdır.
Ancak az önce değinip geçtiğimiz mavi gezegen, işte
o diğerlerinden çok farklıdır. Çünkü atmosferinden yeryüzü
şekillerine, ısısından manyetik alanına, elementlerinden
Güneş'e olan mesafesine kadar, her türlü dengesiyle,
tamamen yaşam için özel olarak yaratılmıştır.
"ADAPTASYON" YANILGISINA KARŞI BİR UYARI
Bu bölümde üzerinde yaşadığımız Dünya gezegeninin yaşam
için özel olarak yaratıldığını ve tüm özelliklerinin
bu amaca göre düzenlendiğini inceleyeceğiz. Ancak bundan
önce, konunun doğru olarak anlaşılabilmesi için bir
hatırlatma yapmakta yarar var. Bu hatırlatma özellikle
evrim teorisini bilimsel bir gerçek sanmaya alışkın
olan ve "adaptasyon" kavramına şiddetle inanan kişiler
içindir.
Adaptasyon "uyum sağlama" demektir. Tüm canlıların
ortak bir atadan tesadüflerle türediklerini savunan
evrim teorisi ise, adaptasyon kavramını yoğun biçimde
kullanır. Evrimciler, canlıların içinde yaşadıkları
ortamlara uyum sağlaya sağlaya sonuçta yepyeni canlı
türlerine dönüştükleri iddiasındadırlar. Bu iddianın
geçersizliğini, canlıların doğal şartlara uyum sağlama
mekanizmalarının sadece belirli sınırlar içinde gerçekleştiğini
ve asla bir türü bir başka türe dönüştüremeyeceğini
başka çalışmalarımızda incelemiştik.
53 (Bkz. Evrim Yanılgısı bölümü) Aslında
adaptasyonla evrim kavramı Lamarck döneminin ilkel bilim
anlayışının bir kalıntısıdır ve çoktan bilimsel bulgular
tarafından reddedilmiştir.
|
VENÜS'ÜN KORKUNÇ YÜZEYİ
Venüs'ün yüzeyindeki
ısı yaklaşık 450 C'ye kadar ulaşır. Bu sıcaklık,
durşunu bile eritmeye yeter. Nitekim gezegenin
yüzeyi, adeta lavlarla kaplı bir ateş topu gibidir.
Sülfürik asit katmanları ile dolu olan atmosfer,
sürekli asit yağmurları yağdırır. Atmosfer basıncı
ise, Dünya'da denizin 1 km. derinliğindeki basınca
eş değerdir. |
Ancak bilimsel bir temeli olmamasına rağmen, adaptasyon
fikri çoğu kişiyi etkiler. Özellikle de burada anlatacağımız
konu açısından. Bu kişiler, kendilerine Dünya'nın yaşam
için özel bir gezegen olduğu anlatıldığında, hemen "bu
tür bir gezegenin şartlarında böyle bir yaşam çıkmış,
başka gezegenlerde ise başka türlü yaşamlar gelişebilir"
gibi bir düşünceye kapılırlar. Örneğin Dünya üzerinde
bizim gibi insanlar yaşarken, Pluton gibi bir gezegenin
üzerinde de, -238°C derecede terleyen, oksijen yerine
helyum soluyan ya da su yerine sülfürik asit içen küçük
yeşil adamların yaşayabileceğini düşünürler. Hollywood
stüdyolarında çevrilen ve bu hayali küçük yeşil adamları
resmeden birtakım bilim-kurgu filmleri de, bu kişilerin
hayal güçlerini fazlasıyla besler.
Oysa bu hayal gücünün temelinde cehalet yatmaktadır.
Nitekim biyoloji ve biyokimya hakkında bilgisi olan
evrimciler bu gibi fantezileri savunmazlar. Çünkü hayatın
sadece belirli elementlerle ve belirli şartlar sağlandığı
takdirde var olabileceğini gayet iyi bilirler. Küçük
yeşil adamlar masalını savunanlar, hemen her zaman için,
evrim kavramına körü körüne inanan, ama biyoloji ve
biyokimya hakkında pek bir şey bilmeyen ve bu bilgisizliğin
verdiği cesaretle uydurma senaryolar üreten kişilerdir.
Bu nedenle, söz konusu adaptasyon yanılgısını ortadan
kaldırmak için belirtelim: Hayat sadece belirli elementlerle
ve belirli şartlar sağlandığı takdirde var olabilir.
Bilimsel gerçekliği olan yegane hayat modeli "karbon
temelli bir hayat"tır ve bilimadamları evrenin hiçbir
noktasında başka tür bir fiziksel hayatın olamayacağı
sonucuna varmışlardır.
Karbon, periyodik tablodaki altıncı elementtir. Bu
atom Dünya üzerindeki yaşamın temelidir, çünkü bütün
temel organik moleküller (aminoasitler, proteinler,
nükleik asitler gibi) karbon atomunun diğer bazı atomlarla
çeşitli şekillerde birleşmesiyle oluşur. Karbon, hidrojen,
oksijen ve azot gibi diğer atomlarla birleşerek vücudumuzdaki
milyonlarca farklı tür proteini meydana getirir. Karbonun
yerini tutabilecek başka bir element yoktur; çünkü ilerleyen
bölümlerde inceleyeceğimiz gibi, başka hiçbir element,
karbon gibi sınırsız türde bağ yapma özelliğine sahip
değildir.
Dolayısıyla evrendeki herhangi bir gezegende hayat
var olacaksa, bu mutlaka "karbon temelli" bir hayat
olmak durumundadır. 54
Karbon temelli yaşamın ise değişmez bazı kuralları
vardır. Örneğin karbon temelli organik bileşikler (örneğin
proteinler) sadece belirli bir ısı aralığında var olabilirler.
120 °C'den yüksek ısılarda parçalanmaya, -20 °C'den
düşük ısılarda donmaya başlarlar. Sadece ısı değil,
ışık, yerçekimi, atmosfer bileşimi, manyetik güç gibi
etkenlerin de karbon bazlı bir yaşama izin verebilmeleri
için çok dar ve belirli bazı sınırlar içinde olmaları
gerekmektedir. Dünya, işte tam bu dar ve belirli çerçevedeki
sınırlara sahiptir. Eğer bu sınırların herhangi biri
bozulsa, örneğin Dünya'nın yüzey ısısı 120°C'yi aşsa,
artık Dünya üzerinde yaşam olamaz.
Bu yüzden, ne Dünya'nın ne de bir başka gezegenin üzerinde
- 238°C derecede terleyen, oksijen yerine helyum soluyan
ya da su yerine sülfürik asit içen küçük yeşil adamların
yaşaması mümkün değildir. Hayat, ancak çok özel ve belirli
şartların yerine getirildiği bir ortamda var olabilir.
Bir başka deyişle, canlılar, ancak kendileri için özel
olarak tasarlanmış bir mekanda yaşayabilir.
Dünya, işte bu özel olarak tasarlanmış mekandır.
DÜNYA'NIN ISISI
Dünya'nın yaşam için en gerekli şartları, ilk bakışta,
ısısı ve atmosferidir. Mavi gezegen, canlıların, özellikle
de bizim gibi son derece kompleks canlı varlıkların
yaşayabileceği bir ısı değerine ve soluyabileceği bir
atmosfere sahiptir. Ancak bu iki etken de, birbirinden
son derece farklı faktörlerin her birinin ideal değerlerde
belirlenmesiyle gerçekleşmiştir.
Bunlardan birisi, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığıdır.
Elbette ki Dünya Güneş'e Venüs kadar yakın ya da Jüpiter
kadar uzak olsaydı, yaşama imkan verecek bir ısı değerine
sahip olamazdı. Karbon bazlı organik moleküller, az
önce belirttiğimiz gibi, 120°C ile -20°C arasında değişen
bir ısı aralığında oluşabilirler. Güneş Sistemi'nde
bu ısı değerine sahip olan yegane gezegen ise Dünya'dır.
Tüm evren düşünüldüğünde ise, hayat için gerekli olan
bu ısı aralığının, gerçekte elde edilmesi çok zor bir
aralık olduğunu görürüz. Çünkü evrenin içindeki ısılar,
en sıcak yıldızların içindeki milyarlarca derecelik
korkunç sıcaklıklardan, "mutlak sıfır" noktası olan
- 273.15°C'ye kadar değişebilmektedir. Bu dev ısı yelpazesi
içinde karbon-temelli bir hayata izin veren ısı aralığı,
çok dar bir aralıktır. Ama Dünya, tam bu ısı aralığına
sahiptir.
Amerikalı jeologlar Frank Press ve Raymond Siever de,
Dünya yüzeyinin ısısına dikkat çekerler. Belirttiklerine
göre "yaşam sadece çok sınırlı bir ısı aralığında mümkündür...
ve bu ısı aralığı Güneş'in ısısı ile mutlak sıfır arasındaki
muhtemel ısıların yaklaşık % 1'lik bir bölümünü oluşturmaktadır.
Dünya'nın ısısı, tam bu dar aralıktadır."
55
Bu ısı aralığının korunması, elbette Güneş ile Dünya
arasındaki mesafe kadar, Güneş'in yaydığı ısı enerjisi
ile de yakından ilişkilidir. Hesaplara göre Dünya'ya
ulaşan Güneş enerjisindeki %10'luk bir azalma yeryüzünün
metrelerce kalınlıkta bir buzul tabakası ile örtülmesiyle
sonuçlanacaktır. Enerjinin biraz artması halinde ise
tüm canlılar kavrularak öleceklerdir.
|
Dünya'nın
Güneş'e olan uzaklığı, kendi etrafındaki dönüş
hızı, ekseninin eğimi, yeryüzü şekilleri gibi
birbirinden bağımsız pek çok etken, gezegenin
yaşama uygun bir biçimde ısınmasını ve ısının
gezegene dengeli bir biçimde yayılmasını sağlar. |
Dünya'nın ideal olan ısısının, gezegen içinde dengeli
olarak dağıtımı da son derece önemlidir. Nitekim bu
dengenin sağlanması için çok özel bazı tedbirler alınmıştır.
Örneğin, Dünya'nın ekseninin 23°27´lık eğimi, kutuplarla
ekvator arasındaki atmosferin oluşmasında engel oluşturabilecek
aşırı sıcaklığı önler. Eğer bu eğim olmasaydı, kutup
bölgeleriyle ekvator arasındaki sıcaklık farkı çok daha
artacak ve yaşanabilir bir atmosferin var olması imkansızlaşacaktı.
Dünya'nın kendi etrafındaki yüksek dönüş hızı da ısının
dengeli dağılımına yardımcı olur. Dünya sadece 24 saatlik
bir süre içinde kendi etrafını dolaşır ve bu sayede
geceler ve gündüzler kısa sürer. Kısa sürdükleri için
de gece ile gündüz arasındaki ısı farkı çok azdır. Bu
dengenin önemi, bir günü bir yılından daha uzun süren
ve bu yüzden gece-gündüz arasındaki ısı farkı 1000°C'yi
bulan Merkür ile karşılaştırıldığında görülebilir.
Yeryüzünün şekilleri de ısının dengeli dağılımına yardımcı
olur. Dünya'nın ekvatoru ile kutupları arasında yaklaşık
100°C'lik bir ısı farkı vardır. Eğer böyle bir ısı farkı
fazla engebesi olmayan bir yüzeyde gerçekleşmiş olsaydı,
hızı saatte 1000 km'ye varan fırtınalar Dünya'yı allak
bullak ederdi. Oysa ki yeryüzü, ısı farkından dolayı
ortaya çıkması muhtemel kuvvetli hava akımlarını bloke
edecek engebelerle donatılmıştır. Bu engebeler, yani
sıradağlar, Çin'de Himalayalar'la başlar, Anadolu'da
Toroslarla devam eder ve Avrupa'da Alplere kadar sıradağlar
halinde uzanarak batıda Atlas Okyanusu, doğuda Büyük
Okyanus'la birleşir. Okyanuslarda ise ekvatorda oluşan
fazla ısı, sıvıların ısı farkını dereceli bir şekilde
dengelemesi sayesinde kuzeye ve güneye doğru aktarılır.
Bu arada Dünya'nın atmosferinde ısıyı sürekli dengeleyen
birtakım otomatik sistemler de vardır. Örneğin bir bölge
çok fazla ısındığında su buharlaşması artar ve bulutlar
çoğalır. Bu bulutlar ise Güneş'ten gelen ışınların bir
kısmını geri yansıtarak aşağıdaki havanın ve yüzeyin
daha fazla ısınmasını engeller.
YERKÜRENİN KÜTLESİ VE MANYETİK ALANI
Dünya'nın Güneş'e olan mesafesi, dönüş hızı ya da yeryüzü
şekilleri kadar, büyüklüğü de önemlidir. Dünyamız'ı,
Dünya'nın kütlesinin sadece % 8'i kadar bir kütleye
sahip olan Merkür'le, ya da Dünya'dan 318 kat daha büyük
bir kütleye sahip olan Jüpiter'le karşılaştırdığımızda,
gezegenlerin çok farklı büyüklüklere sahip olabileceklerini
görürüz. Peki acaba bu kadar farklı büyüklükteki gezegenler
içinde, Dünyamız'ın büyüklüğü tesadüfen mi belirlenmiştir?
Hayır! Yerkürenin özelliklerini incelediğimizde, üzerinde
yaşadığımız bu gök cisminin tam olması gerektiği büyüklükte
olduğunu görürüz. Amerikalı jeologlar Press ve Siever,
Dünya'nın bu yönden "uygunluğu" hakkında şu bilgileri
verirler:
Dünya'nın büyüklüğü tam olması gerektiği kadardır.
Daha küçük olsa yerçekimi çok zayıflayacak ve atmosferi
Dünya'nın etrafında tutamayacaktı, daha büyük olsaydı
bu kez de yerçekimi çok artacak ve bazı zehirli gazları
da tutarak atmosferi öldürücü hale getirecekti...
56
Dünya'nın kütlesinin yanısıra, iç yapısı da yaşam için
özel bir tasarıma sahiptir. Bu iç yapıdaki tabakalar
sayesinde, Dünya bir manyetik alana sahiptir ve bu manyetik
alan yaşamın korunması için çok önemlidir. Press ve
Siever bu konuyu şöyle açıklarlar:
Dünya'nın çekirdeği ise çok büyük bir hassasiyetle
dengelenmiş ve radyoaktivite tarafından beslenen bir
ısı motorudur... Eğer bu motor daha yavaş çalışsaydı,
kıtalar şu anki yapılarına ulaşamazlardı... Demir hiçbir
zaman erimez ve merkezdeki sıvı çekirdeğe inmezdi ve
böylece Dünya'nın manyetik alanı hiçbir zaman oluşmazdı...
Eğer Dünya'nın daha fazla radyoaktif yakıtı olsaydı
ve dolayısıyla daha hızlı bir ısı motoru bulunsaydı,
volkanik bulutlar Güneş'i kapatacak kadar kalın olur,
atmosfer aşırı derecede yoğun hale gelir ve Dünya yüzeyi
de hemen her gün volkanik patlamalar ve depremlerle
sarsılırdı. 57

Dünya'nın merkezinde bir tür ıısı motoru vardır.
Bu öylesine kusursuz bir biçimde ayarlanmıştır
ki, hem Dünyayı koruyan manyetik alanı oluşturacak
kadar güçlü, hem de yerkabuğunu lavlara boğmadan
taşıyacak kadar dengelidir. |
Press ve Siever'ın sözünü ettikleri manyetik alan,
yaşamımız için büyük öneme sahiptir. Bu manyetik alan,
yukarıda belirtildiği gibi, yerkürenin çekirdeğinin
yapısından kaynaklanır. Çekirdek, demir ve nikel gibi
manyetik özelliği olan ağır elementleri içerir. İç çekirdek
katı, dış çekirdek ise sıvı haldedir. Çekirdeğin bu
iki katmanı birbiri etrafında hareket eder. Bu hareket
ağır metaller üzerinde bir çeşit mıknatıslanma etkisi
yaparak bir manyetik alan oluşturur. Atmosferin çok
daha dışına kadar uzanan bu alan sayesinde Dünya, uzaydan
gelebilecek olan tehlikelere karşı korunmuş olur. Güneş
dışındaki yıldızlardan kaynaklanan öldürücü kozmik ışınlar,
Dünya'nın etrafındaki bu koruyucu kalkanı geçemezler.
Özelikle de Dünya'nın on binlerce kilometre uzağında
manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşakları, Dünya'yı
bu öldürücü enerjiden korur.
Söz konusu plazma bulutlarının, kimi zaman Hiroşima'ya
atılan gibi 100 milyar atom bombasına eş değer olduğu
hesaplanmıştır. Aynı şekilde kozmik ışınlar da çok şiddetli
olabilirler. Ama Dünya'nın manyetik alanı, tüm bu öldürücü
ışınların sadece % 0.1'ni geçirmekte ve kalan bu binde
birlik ışınlar da atmosfer tarafından emilmektedir.
Bu manyetik alanı üretmek için kullanılan elektrik enerjisi
bir milyar amperlik bir akımdır ki, insanlığın tüm tarihi
boyunca ürettiği elektrik enerjisinin toplamına yakındır.
Eğer Dünya'nın bu manyetik kalkanı olmasa, yeryüzündeki
yaşam sık sık öldürücü ışınlarla tahrip edilecek, belki
de hiç var olmayacaktı. Ama Press ve Sevier'in belirttiği
gibi, yerkürenin çekirdeği tam olması gerektiği gibi
olduğu için, Dünya bu şekilde korunur.
Bir başka deyişle, gökyüzünde, Kuran'daki "gökyüzünü
korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden
yüz çeviriyorlar" ayetiyle (Enbiya Suresi, 32) dikkat
çekildiği gibi, bizler için kurulmuş özel bir koruyucu
kalkan vardır.
ATMOSFERİN UYGUNLUĞU
Dünya,
şimdiye kadar incelediğimiz gibi, hem yaşam için gerekli
sıcaklığa, hem gerekli kütleye, hem de yaşamı koruyan
özel kalkanlara sahiptir. Ama bunlar Dünya üzerinde
canlılığın var olması için yeterli şartlar değildir.
Çok önemli bir başka şart, atmosferin yapısıdır.
Bilimkurgu filmleri, önceki sayfalarda da değindiğimiz
gibi, insanları kimi zaman yanlış yönlendirirler. Bunun
bir örneği, bu filmlerde sık sık rastlanan "kolay atmosfer
uygunluğu"dur. Uzay gemisiyle uzak bir gezegene yaklaşan
insanlar, gezegene inmeden önce atmosferinin solunabilir
olup olmadığına bakarlar. Genellikle de solunabilir
bir atmosfer çıkar. Bu senaryolar, insanoğlunun kolaylıkla
ve tesadüfen uygun atmosferler bulabileceği gibi bir
izlenim vermektedir. Oysa eğer gerçekten uzay gemileri
ile evrenin derinliklerinde gezinseydik, Dünya dışındaki
bir başka gezegende solunabilir bir atmosfer bulmak,
neredeyse imkansız olurdu. Çünkü Dünya'nın atmosferi,
yaşam için gerekli son derece özel şartları biraraya
getirerek tasarlanmış olağanüstü bir karışımdır.
Dünya atmosferi, % 77 azot, % 21 oksijen ve %1 oranında
karbondioksit ve argon gibi diğer gazların karışımından
oluşur. Öncelikle bu gazların en önemlisi ile, oksijenle
başlayalım. Oksijen çok önemlidir, çünkü insan gibi
kompleks bedenlere sahip canlıların enerji elde etmek
için kullandıkları çoğu kimyasal reaksiyon oksijen sayesinde
gerçekleşir. Karbon bileşikleri oksijenle reaksiyona
girerler. Reaksiyon sonucunda su, karbondioksit ve enerji
açığa çıkar. Hücrelerimizde kullandığımız ve ATP (adenosin
trifosfat) adı verilen enerji paketçikleri, bu reaksiyonla
ortaya çıkarlar. İşte biz de bu nedenle sürekli olarak
oksijene ihtiyaç duyarız ve bu ihtiyacı karşılamak için
solunum yaparız.
İşin ilginç yanı, soluduğumuz havadaki oksijen
oranının, son derece hassas dengelerle tespit edilmiş
oluşudur. Michael Denton, bu konuda şunları yazar:
Atmosferimiz daha fazla oksijen içerebilir ve buna
rağmen hayatı destekleyebilir miydi? Hayır! Oksijen
çok reaktif bir elementtir. Şu anda atmosferde bulunan
okijeninin oranı, yani yüzde 21, yaşamın güvenliği için
aşılmaması gereken sınırların tam ideal noktasındadır.
Yüzde 21'in üzerine artan her yüzde birlik oksijen oranı,
bir yıldırımın orman yangını başlatma olasılığını %
70 artıracaktır. 58
İngiliz biyokimyacı James Lovelock ise aynı konu hakkında
şöyle yazar:
Yüzde 25'lik bir oksijen oranının daha yukarısında,
şu anda kullandığımız bitkisel besinlerin çok azı, tüm
tropik ormanları ve arktik tundraları yok edecek olan
dev yangınlardan korunabilirdi... Atmosferin şu anki
oksijen oranı, tehlikenin ve yararın çok iyi bir biçimde
dengelendiği bir rakamdadır. 59
Atmosferdeki oksijen oranının dengede kalması da, mükemmel
bir "geri dönüşüm" sistemi sayesinde gerçekleşir. Hayvanlar
devamlı olarak oksijen tüketirler ve kendileri için
zehirli olan karbondioksiti üretirler. Bitkiler ise bu
işlemin tam tersini gerçekleştirir, ve karbondioksiti
hayat verici oksijene çevirerek canlılığın devamını
sağlarlar. Her gün bitkiler tarafından milyarlarca ton
oksijen bu şekilde üretilerek atmosfere salınır.
Bu iki canlı grubu, yani bitkiler ve hayvanlar, eğer
aynı reaksiyonu gerçekleştirselerdi Dünya çok kısa sürede
yaşanılmaz bir gezegene dönüşürdü. Örneğin hem hayvanlar
hem de bitkiler oksijen üretselerdi, atmosfer kısa sürede
"yanıcı" bir özellik kazanır ve en ufak bir kıvılcım
dev yangınlar çıkarırdı. Sonunda da Dünya dev bir "tüp
patlaması"yla yanarak kavrulurdu. Öte yandan eğer hem
bitkiler hem de hayvanlar karbondioksit üretselerdi,
bu kez atmosferdeki oksijen hızla tükenir ve bir süre
sonra canlılar nefes almalarına rağmen "boğularak" toplu
halde ölmeye başlarlardı.
Ancak canlılığın dengesi öylesine kusursuzca kurulmuştur
ki, atmosferdeki oksijen oranı hep canlılık içinde en
ideal olan oranda, Lovelock'ın ifadesiyle "tehlikenin
ve yararın çok iyi bir biçimde dengelendiği bir rakamda"
durmaktadır.
Atmosferin çok iyi bir biçimde dengelenmiş bir başka
yönü ise, onu solumamızı sağlayan ideal yoğunluğudur.
ATMOSFER VE NEFES
Hayatımızın her dakikasında nefes alırız. Sürekli olarak
ciğerlerimize hava çeker ve hemen sonra da aynı havayı
geri veririz. Bunu o kadar çok yaparız ki, "normal"
bir işlem olduğunu düşünürüz. Oysa gerçekte nefes almak
çok kompleks bir olaydır.
Vücut sistemimiz öyle bir biçimde ayarlanmıştır ki,
nefes alırken bu işi düşünmemize gerek kalmaz. Yürürken,
koşarken, kitap okurken hatta uyurken, vücudumuz sürekli
olarak ne kadar nefes almamız gerektiğini hesaplar ve
ciğerlerimizi ona göre çalıştırır. Nefes almaya bu kadar
çok ihtiyaç duymamızın nedeni, vücudumuzda her saniye
gerçekleşen milyarlarca ayrı işlemin, hep oksijen sayesinde
gerçekleşen reaksiyonlardan enerji sağlamasıdır.
Şu anda bu yazıyı okuyabilmeniz, gözünüzün retina tabakasındaki
milyonlarca hücrenin sürekli olarak oksijenle beslenmesi
sayesinde mümkün olmaktadır. Eğer kanınızdaki oksijen
oranı düşerse, "gözünüz kararır". Bunun gibi, vücuttaki
tüm kasların, bu kasları oluşturan hücrelerin tümü,
karbon bileşiklerini "yakarak" yani oksijenle reaksiyona
sokarak enerji elde eder. Bu enerji elde edildiğinde
ise ortaya vücuttan atılması gereken karbondioksit çıkar.
İşte bunun için nefes alırız. Havayı içimize çektiğimiz
anda, akciğerlerimizde bulunan yaklaşık 300 milyon küçük
odacığa oksijen dolar. Bu odacıkların duvarlarını kaplayan
kılcal damarlar hemen bu oksijeni çekerler ve önce kalbe
sonra da vücudun her tarafına taşırlar. Kılcal damarlar
oksijeni içeri alırken, aynı anda da atık madde olan
karbondioksiti bırakırlar. Yarım saniye sürmeyen bu
işlem sayesinde, içimize çektiğimiz temiz (oksijenli)
havayı, dışarıya kirli (karbondioksitli) olarak veririz.
Akciğerlerimizde neden 300 milyon odacık olduğunu düşünebilirsiniz.
Bundaki amaç, ciğerin hava ile temas eden alanını maksimuma
çıkarmaktır. Odacıklar sayesinde sıkıştırılmış olan
bu alan gerçekte o kadar büyüktür ki, eğer bu alanı
ciğerin içinden çıkarıp düz bir yüzeye yaysak, bir tenis
kortu kadar yer kaplar.
Burada bir noktaya dikkat edelim: Akciğerlerin içindeki
odacıkların ve dolayısıyla bu odacıklara giden kanalların
bu kadar dar olması, oksijen solunumunu artırmak için
yapılmış harika bir tasarımdır. Ama bu tasarım, bir
başka şartın yerine gelmesine bağlıdır: Havanın yoğunluğunun,
akışkanlığının ve basıncının, bu kadar dar kanallar
içinde rahatlıkla hareket edebilecek değerlerde olmasına.
Havanın basıncı 760 mm Hg'dir. Yoğunluğu, deniz seviyesinde,
litre başına bir gram civarındadır. Deniz yüzeyindeki
akışkanlığı ise, suyun elli katı kadar fazladır. Birer
önemsiz rakam sanabileceğimiz bu değerler, gerçekte
bizim yaşamımız için çok kritiktirler. Çünkü, "hava
soluyan canlıların var olabilmesi için, atmosferin genel
karakteristik özellikleri-yoğunluğu, akışkanlığı, basıncı
vs.-şu anda sahip oldukları değerlere çok çok benzer
olmak zorundadır". 60
Nefes alırken ciğerlerimiz "hava direnci" denen bir
güce karşı enerji kullanırlar. Hava direnci, havanın
harekete karşı gösterdiği durgunluk eğilimidir. Ancak
bu direnç, atmosferin özellikleri sayesinde çok zayıftır
ve ciğerlerimiz kolaylıkla havayı içeri çekip dışarı
itebilirler. Bu direncin biraz artması ise, ciğerlerimizin
zorlanmaya başlamasına neden olacaktır. Buradaki mantık
bir örnekle açıklanabilir: Bir enjektörün iğnesinden
su çekmek kolaydır, ama aynı iğneyle bal çekmek çok
daha zordur. Çünkü bal, sudan daha az akışkanlığa ve
daha yüksek bir yoğunluğa sahiptir.
İşte eğer atmosferin yoğunluk, akışkanlık, basınç gibi
değerleri biraz farklılaşsa, nefes almak bizim için
bir enjektöre bal çekmek gibi zorlaşacaktır. Bu durum
karşısında "o zaman enjektörün iğnesi kalınlaşabilir"
diye düşünmek, yani akciğer kanallarının genişletilmesini
önermek ise yanlıştır. Çünkü o zaman ciğerlerin hava
ile temas eden alanı çok küçülmekte ve ciğerler vücut
için gerekli oksijeni alabilecek yapıdan uzaklaşmaktadır.
Yani havanın yoğunluk, akışkanlık, basınç gibi değerlerinin
mutlaka belirli bir aralık içinde olması şarttır, ve
bugün soluduğumuz havanın sahip olduğu değerler, tam
da bu dar aralığın içindedir.
Michael Denton, bu konu hakkında şu yorumu yapar:
Eğer havanın yoğunluğu ya da durgunluğu biraz daha
fazla olsaydı, hava direnci çok büyük oranlara çıkacaktı
ve hava soluyan bir canlıya ihtiyaç duyduğu oksijen
oranını sağlayacak bir solunum sistemi tasarlamak imkansız
hale gelecekti... Muhtemel atmosfer basınçları ile muhtemel
oksijen oranlarını karşılaştırarak "hayat için uygun"
bir rakamsal değer aradığımızda, çok sınırlı bir aralıkla
karşılaşırız. Hayat için gerekli olan çok fazla şartın
hepsinin bu küçük aralıkta gerçekleşmesi-ve atmosferin
de bu aralıkta olması-elbette ki çok olağanüstü bir
uyumdur. 61
Atmosferin rakamsal değerleri, sadece bizim solunumumuz
için değil, mavi gezegenin "mavi" olarak kalması için
de önemlidir. Eğer atmosfer basıncı şu anki değerinden
beşte bir kadar azalsa, denizlerdeki buharlaşma oranı
çok fazla yükselecek ve atmosferde çok yüksek oranlara
varacak olan su buharı tüm Dünya üzerinde bir "sera
etkisi" oluşturarak gezegenin ısısını aşırı derecede
yükseltecektir. Eğer atmosfer basıncı şu anki değerinden
bir kat daha fazla olsa, bu kez de atmosferdeki su buharı
oranı büyük ölçüde azalacak ve Dünya üzerindeki karaların
tamamına yakını çölleşecektir.
Tüm bu dengeler, Dünya'nın diğer özellikleri gibi atmosferinin
de insan yaşamı için özel olarak yaratıldığını göstermektedir.
Bilimin ortaya koyduğu bu gerçek, bizlere evrenin başıboş
bir madde yığını olmadığını bir kez daha ispatlamaktadır.
Elbette ki, tüm evrene hakim olan, maddeyi dilediği
gibi şekillendiren, galaksileri, yıldızları ve gezegenleri
kudreti altında tutan bir Yaratıcı vardır.
O üstün Yaratıcı, Kuran'da bizlere öğretmiş olduğu
gibi, tüm evrenin Rabbi olan Allah'tır.
Üzerinde yaşadığımız mavi gezegen ise, Allah tarafından
bizim yaşamımız için özel olarak düzenlenmiş, Kuran'da
ifade edildiği gibi dünya insan için "serilip-döşenmiştir".
(Naziat Suresi, 30) Allah'ın Dünya'yı insan için yarattığını
bildiren diğer bazı ayetler ise şöyledir:
Allah, yeryüzünü sizin için bir karar,
gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi
de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz
şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur.
Alemlerin Rabbi Allah ne Yücedir. (Mümin Suresi, 64)
Sizin için, yeryüzüne boyun eğdiren
O'dur. Şu halde onun omuzlarında yürüyün ve O'nun rızkından
yiyin. Sonunda gidiş O'nadır. (Mülk Suresi, 15)
DENGELER LİSTESİ
Buraya kadar değindiklerimiz, Dünya'daki yaşam için
gerekli dengelerin sadece bir kısmıdır. Yerküreyi incelediğimizde,
neredeyse bitmeyecekmiş gibi duran çok daha büyük "yaşam
için gerekli dengeler" listesi oluşturabiliriz. Örneğin
Amerikalı astronom Hugh Ross, Dünya'nın yaşam için uygunluğuyla
ilgili bazı maddeleri şöyle sıralamaktadır:
YERÇEKİMİ;
-Eğer daha güçlü olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla
amonyak ve metan biriktirir, bu da yaşam için çok olumsuz
olurdu.
-Eğer daha zayıf olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla
su kaybeder, canlılık mümkün olmazdı.
GÜNEŞ'E UZAKLIK;
-Eğer daha fazla olsaydı: Gezegen çok soğur, atmosferdeki
su döngüsü olumsuz etkilenir, gezegen buzul çağına girerdi.
-Eğer daha yakın olsaydı: Gezegen kavrulur, atmosferdeki
su döngüsü olumsuz etkilenir, yaşam imkansızlaşırdı.
YER KABUĞUNUN KALINLIĞI;
-Eğer daha kalın olsaydı: Atmosferden yerkabuğuna çok
fazla miktarda oksijen transfer edilirdi.
-Eğer daha ince olsaydı: Hayatı imkansız kılacak kadar
fazla sayıda volkanik hareket olurdu.
DÜNYA'NIN KENDİ ÇEVRESİNDEKİ DÖNME HIZI;
-Eğer daha yavaş olsaydı: Gece gündüz arası ısı farkları
çok yüksek olurdu.
-Eğer daha hızlı olsaydı: Atmosfer rüzgarları çok çok
büyük hızlara ulaşır, kasırgalar ve tufanlar hayatı
imkansızlaştırırdı.
AY İLE DÜNYA ARASINDAKİ ÇEKİM ETKİSİ;
-Eğer daha fazla olsaydı: Ay'ın şiddetli çekiminin,
atmosfer şartları, Dünya'nın kendi eksenindeki dönüş
hızı ve okyanuslardaki gelgitler üzerinde çok sert etkileri
olurdu.
-Eğer daha az olsaydı: Şiddetli iklim değişikliklerine
neden olurdu.
DÜNYA'NIN MANYETİK ALANI;
-Eğer daha güçlü olsaydı: Çok sert elektromanyetik
fırtınalar olurdu.
-Eğer daha zayıf olsaydı: Güneş Rüzgarı denilen ve
Güneş'ten fırlatılan zararlı partiküllere karşı Dünya'nın
koruması kalkardı. Her iki durumda da yaşam imkansız
olurdu.
ALBEDO ETKİSİ (YERYÜZÜNDEN YANSIYAN GÜNEŞ IŞIĞININ,
YERYÜZÜNE ULAŞAN GÜNEŞ IŞIĞINA ORANI)
-Eğer daha fazla olsaydı: Hızla buzul çağına girilirdi.
-Eğer daha az olsaydı: Sera etkisi aşırı ısınmaya neden
olur, Dünya önce buzdağlarının erimesiyle sular altında
kalır daha sonra kavrulurdu.
ATMOSFERDEKİ OKSİJEN VE AZOT ORANI:
-Eğer daha fazla olsaydı: Yaşamsal fonksiyonlar olumsuz
şekilde hızlanırdı.
-Eğer daha az olsaydı: Yaşamsal fonksiyonlar olumsuz
şekilde yavaşlardı.
ATMOSFERDEKİ KARBONDİOKSİT VE SU ORANI:
-Eğer daha fazla olsaydı: Atmosfer çok fazla ısınırdı.
-Eğer daha az olsaydı: Atmosfer ısısı düşerdi.
OZON TABAKASININ KALINLIĞI
-Eğer daha fazla olsaydı:Yeryüzü ısısı çok düşerdi.
-Eğer daha az olsaydı:Yeryüzü aşırı ısınır, Güneş'ten
gelen zararlı ultraviole ışınlarına karşı bir koruma
kalmazdı.
SİSMİK (DEPREM) HAREKETLERİ
-Eğer daha fazla olsaydı: Canlılar için sürekli bir
yıkım olurdu.
-Eğer daha az olsaydı: Okyanus zeminindeki besinler
suya karışmaz, okyanus ve deniz yaşamı dolayısıyla bütün
Dünya canlıları olumsuz etkilenirdi.
62
Burada sayılanlar Dünya'da yaşamın oluşabilmesi ve
canlılığın devam edebilmesi için gereken, son derece
hassas dengelerden sadece birkaçıdır. Yalnızca burada
sayılanlar bile evrenin ve Dünya'nın tesadüfler sonucunda,
rastgele olayların ardı ardına gelmesiyle oluşamayacağını
kesin olarak ortaya koymak için yeterlidir.
Tüm bu bilgiler, apaçık bir gerçeği bir kez daha teyit
eder niteliktedir: Tüm evreni, yıldızları, gezegenleri,
dağları ve denizleri kusursuzca yaratan, insana ve tüm
canlılara hayat veren, her şeyi yoktan var etmeye güç
yetiren, yarattıklarını insanın emrine veren, sonsuz
güç ve kudret sahibi olan Allah'tır. Allah'ın bu kusursuz
yaratışı bazı Kuran ayetlerinde şöyle anlatılmaktadır:
Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz
yoksa gök mü? (Allah) Onu bina etti. Boyunu yükseltti,
ona belli bir düzen verdi. Gecesini kararttı, kuşluğunu
açığa-çıkardı. Bundan sonra yeryüzünü serip döşedi.
Ondan da suyunu ve otlağını çıkardı. Dağlarını dikip-oturttu;
size ve hayvanlarınıza bir yarar (meta) olmak üzere.
(Naziat Suresi, 27-33)
|