| 1) GÖZÜN KUSURSUZ
TASARIMI
Gözler,
çok iyi korunmalarının yanısıra vücutta, görmeyi en rahat
ve en ideal biçimde sağlayacak bir bölgeye yerleştirilmişlerdir.
Bu bölge, vücudumuzu ve uzuvlarımızı en mükemmel şekilde kontrol
ve idare edebilmemizi sağlayacak bir konuma sahiptir.
Gözler, altı kemik uzantısı ile kafatasına bağlanan, etrafları
özel dokularla çevrelenmiş göz yuvaları içinde, koruyucu bir
yağ yastıkçığı üzerine yerleştirilmişlerdir. Burun kemeri,
kaşlar ve elmacık kemikleri tarafından dış etkenlere karşı
korunurlar. Gözleri çevreleyen tüm bu kemik ve dokular hep
birlikte "göz çukuru" (orbita) olarak adlandırılır.
Gözler, çok iyi korunmalarının yanısıra vücutta, görmeyi en
rahat ve en ideal biçimde sağlayacak bir bölgeye yerleştirilmişlerdir.
Bu bölge, vücudumuzu ve uzuvlarımızı en mükemmel şekilde kontrol
ve idare edebilmemizi sağlayacak bir konuma sahiptir.
Bir örnek olarak, gözlerimizin bacaklarımızın üzerinde bulunduklarını
düşünelim. Yalnızca yürüdüğümüz bölgeyi göreceğimizden, vücudumuzun
üst kısmı, özellikle de başımız sürekli olarak bir yerlere
çarpacaktı. Ayrıca böyle bir durumda yemek yemek, elleri kullanmak
gibi pek çok hareket başlı başına bir sorun haline gelecekti.
Bu sadece bir örnektir. Gözlerimizin şu anki yerleri dışında
vücudumuzun herhangi başka bir yerinde bulunmalarının doğuracağı
sakıncaları saymakla bitmez.
Dahası gözlerin başımızda bulunması, onların her an sağlık
ve emniyetini sağlama bakımından da en uygun durumdur. Boynun
küçük ve hızlı bir refleks hareketiyle, göze zarar verebilecek
herhangi bir cisimle teması engellenmiş olur.
Gözler yüz üzerinde de en ideal konumda bulunurlar. Acaba
gözler yüzün başka bir yerinde, örneğin burnun altında bulunsalardı
ne olurdu? Hem emniyet açısından riskli bir durum oluşur hem
de estetik olarak oldukça çirkin bir görünüm meydana gelirdi.
Görüş açısı da şu ankinden çok daha kısıtlı olurdu.
Gözlerin her yönden, olabilecek en ideal yerde, simetrik bir
biçimde bulunmaları estetiğe de son derece uygundur. İki gözün
arası ortalama tek göz boyundadır. Bu oran bozulduğunda, gözlerin
arası daha açık veya daha yakın olunca yüzün tüm ifadesi değişir.
Göz, sahip olduğu bütün özellikleri ile insanın Allah tarafından
yaratılmış olduğunu ispatlayan bir delildir. Bu delilleri
daha yakından görmek ve gözün oluşumunun evrim teorisiyle
açıklanmasının mümkün olmadığına bir kez daha şahit olmak
için gözü oluşturan organelleri yakından inceleyelim...
GÖZ KAPAKLARI
Gözler vücudun
dış dünyaya açılan pencereleridir. Bu pencerelerin korunması
ve bakımı özel bir sistem sayesinde sağlanır. Göz kapakları,
mükemmel bir şekilde işleyen bu sistemin en önemli parçalarından
birisidir (şekil 1.1). Göz kapaklarının görevi, göz küresini
korumakla birlikte "konjonktiva"1 ve "kornea"yı2
her an belli bir nem oranında tutmaktır. Göz kapaklarının
iç kısmında bulunan konjonktiva adlı katmanın damarları, uykuda
oksijen alamayan gözün dış tabakasını besler.
(Şekil
1.1) Göz kapağının önden kesiti.
Göz kapağı içinde bulunan bezler gözyaşı üretimi yaparlar.
Aynı zamanda bu bezlerden salgılanan yağ ile kirpikler
kaplanır. Bu kaplama sayesinde kirpikler yukarı doğru
kıvrılarak, gözün görme alanını açar, aynı zamanda da
estetik bir görünüm kazanırlar. Göz kapağının ucunda çıkan
kıllara özel bir kaplama yapmak buradaki kılların mı yoksa
göz kapağının mı fikridir? Elbette ki değildir. Gözdeki
tasarım herşeyin Rabbi olan Allah'a aittir |
Gerektiği zaman göz yuvasının üstünü tamamen
ve sıkıca örtebilen göz kapağının derisi, vücudun diğer kısımlarına
göre çok daha incedir. Göz kapağı derisinin alt tabakası yağsız
ve çok gevşektir, kan bu bölgede kolay toplanır. Eğer göz kapağının
derisi kalın ve yağlı bir yapıya sahip olsaydı, gözlerin açılıp
kapanması oldukça zor bir işlem olurdu.
Herkes gün içinde hiç farkında olmadan binlerce kez gözlerini
kırpar. Bu hareket istem dışı olarak yapılır ve bu sayede gözler
yoğun ışık temasından ve yabancı maddelerden korunur. İşlemin
otomatik olarak yapılması da çoğu insanın farkında olmadığı
bir nimettir.
Bu temizlenme otomatik olarak yapılmasaydı ne olurdu? Böyle
bir durumda insan göz kırpmayı yalnızca gözünün içinde rahatsız
edici miktarda pislik biriktiğinde hatırlardı. Bu da gözün mikrop
kapmasına neden olurdu. Gözler tamamen temizlenemediğinden puslu,
bulanık bir görüntü meydana gelirdi. Göz kırpmak büyük bir külfet
olur, insan gün boyunca sürekli göz kırpmayı unutmamaya konsantre
olmak zorunda kalırdı.
Her birkaç saniyede bir göz kırpıldığında göz kapakları tıpkı
araba camı silecekleri gibi gözleri sulandırır, pislikleri temizler.
Uyku sırasında ise göz kapakları kapalı olduğu için gözler kurumaya
karşı otomatik olarak korunur.
Göz kapağı, kavisli göz yapısının üstüne kusursuz olarak oturan
bir mekanizmadır. Bu mükemmel uyum sayesinde, göz kapağının
açılıp kapanması esnasında gözün ön yüzeyinde temas edilmeyen
hiçbir nokta kalmaz. Göz kapağı, gözü bu şekilde kusursuz olarak
sarmasaydı, kalan boşluklardaki yabancı maddelerin temizlenmesi
mümkün olmayacaktı.
Açılıp kapanma esnasında, göz kapağının içinde
bulunan özel bir bezden (meibomius bezi) salgılanan yağlı bir
salgı kapakların birbirlerine yapışmalarını engeller ve göz
kapaklarının kaymasını kolaylaştırır.3
Göz kapağının uyurken kapalı durması da çok
önemlidir. Eğer göz kapağı uyurken kapanmasaydı, uyumak insan
için son derece zor bir işlem haline gelecekti. Uyuyabilmek
için karanlık bir odaya ihtiyaç olacak, gündüzleri hiç uyunamayacaktı.4
Uyku esnasında açık kalan gözler ise her türlü dış etkiye karşı
savunmasız kalacaklardı.
Göz kapaklarının önemini daha iyi anlamak için mevcut durumun
tam tersini düşünelim. Eğer göz kapağı diye bir şey olmasaydı
yeryüzündeki insanların tamamı çok kısa bir süre içinde kör
olurdu. Gözün üst tabakasını oluşturan kornea kuruyacak, göz
kısa bir süre sonra görevini yapamamaya başlayacaktı. Göze girecek
en küçük bir toz tanesi bile zamanla büyük problemler yaratacak,
göz hemen mikrop kapacaktı. En küçük darbelere karşı korumasız
kalan göz her an kör olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktı.
Örneğin lagoftalmi adlı hastalıkta göz kapakları ya tamamen
kapanamaz veya çok zor kapanır. Bu durumda korneanın nemlenmesi
tehlikeye gireceğinden, korneada kurumaya bağlı olarak iltihaplanma
görülür. Bu hastalığın uzun süre devam etmesi durumunda ise
kalıcı göz bozuklukları oluşabilir. Göz kapakları kapanamadığı
ve göz sıvısı da bulunmadığı için göz sürekli temizlenmeli ve
mikrop kapmayacak hale getirilmelidir. Sabaha kadar sürekli
açık kalan göz, sabah uyanıldığında, her türlü toz, kir ve pislikle
dolmuş bir hale gelir.5
ERKEN UYARI SİSTEMİ
Göz, mevcut bir erken uyarı sistemi sayesinde tehlikelerden
korunur. Bu sistemin temel prensibi; göze yönelik bir tehdit
karşısında, gözün etrafında ya da üzerinde bulunan sinirlerin
göz kapağını devreye sokmasıdır. Bu sinirler göz kapağını
çalıştıran kasları uyarırlar.
Göz kapaklarının kapanıp açılmasından sorumlu farklı kas çeşitleri
vardır. Bu kaslara bağımlı olarak göz kapaklarının hareketi
üç şekilde olur:
- Göz kırpma,
- Refleks olarak kapanma,
- İsteğe bağlı olarak kapanma.
- Göz kırpma:
Göz kırpma hava ile temas halinde yaşayan ve göz kapağı bulunan
omurgalılara ait bir özelliktir. Dakikada yaklaşık 10-20 kere
istemsiz olarak kapanır. Sürekli okuma, dikkat yoğunlaştırma
ya da havadaki nemin artması gibi etmenler göz kırpmayı azaltır.
Üzüntüler, sıcaklığın veya ışığın artması gibi etkenler ise
göz kırpmayı artırıcı rol oynar. Bu sayede gözün temizliği,
insanı meşgul etmeyen otomatik bir sistemle sağlanmış olur.
- Refleks olarak kapanma:
(Şekil1-2)
Korneaya, kirpiklere, kaşların ortasına veya alına yapılan
bir temas sonucunda göz kapağı direk olarak uyarılır.
Bu uyarı, adeta bir erken uyarı sistemi gibi döşenmiş
sinir yolları sayesinde göz kapaklarını harekete geçirir.
Yandaki şekilde görülen özel hatlarla desteklenmiş alarm
sistemi Allah'ın kusursuz yaratışının bir eseridir.
|
Refleksler insanın çeşitli dış uyaranlara, irade dışında ve
çok kısa bir süre içinde verdiği tepkilerdir. Gerekli durumlarda
göz kapağını da harekete geçiren bu refleks mekanizması, tehlikelere
karşı bir sigorta görevi görür. Korneaya, kirpiklere, hızlıca
kaşların ortasına ya da alna dokunma göz kapağını uyaran refleksin
oluşmasına neden olur.
Eğer göz kırpma refleksini meydana getiren sinir
ağı incelenirse, bu ağın ne kadar incelikle planlanmış bir
yapıya sahip olduğu açıkça görülür. Çünkü yukarıda belirtilen
her refleks için göz kapağına taşınan uyarılar farklı sinir
yollarından geçmektedir. Yani gözün etrafı çok sayıda erken
uyarı sistemiyle donatılmıştır (Şekil 1-2).
Beyin, çok kısa sürede gelen bu uyarıları değerlendirir ve
ilgili kaslara sinir uyarılarının gitmesini sağlar. Bu işlemler
sırasında sinir uyarıları yollarını hiç şaşırmadan saniyenin
binde biri kadar kısa bir süre içinde beyne ulaşırlar. Beyinden
gelen emir sonucunda göz kapağı, gözü yabancı maddelerden
korumak veya silecek görevini yerine getirebilmek için tam
zamanında kapanır. Mevcut tehlikenin anında tanınması, farklı
durumlara ait reflekslerin ayrı sinir yollarından, birbirine
karıştırılmadan sinyal olarak ulaştırılması son derece karmaşık
işlemlerdir.
İnsan, çevresinde devamlı olarak değişen şartlar karşısında
hayatını devam ettirebilmek için, dışarıda olup biten olaylardan
tam zamanında haberdar olmalıdır. Bu yüzden göz kırpma işlemi
insanın dış dünyayı algılamasını engellemeyecek kadar kısa
bir süre içinde gerçekleşir. Eğer bu işlem uzun sürseydi çok
büyük tehlikeler söz konusu olabilirdi. İnsan gözünü kırpma
işlemi ile meşgul olduğu bir anda belki de üzerine gelen bir
kamyonu farkedip kaçmaya fırsat bulamazdı.
NİMETİN FARKINA VARMAK
Göz kırpmak, her gün binlerce kere farkında
olunmadan yapılan bir harekettir. Kimse göz kırpmak için özel
bir çaba sarfetmez, göz kırparken neden gözlerimi kırpıyorum
diye düşünmez ve göz kırpmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunun
farkına varmaz.
Ancak insan bir sabah kalktığında göz kapaklarının yapışmış
olduğunu, gözlerinin yapışkan bir akıntı ile dolduğunu fark
ederse o güne kadar sahip olduğu sağlıklı gözlerinin değerini
daha iyi anlar. İşte "blefarit" denilen bir hastalık
sonucunda gözler yukarıda bahsettiğimiz duruma gelip, birer
bakteri yuvasına dönüşürler. Blefarit göz kapağı kenarı enfeksiyonudur.
Göz kapağı kenarında şişlik, kızarıklık ile birlikte ortaya
çıkar, ileri durumlarda küçük apselere ve ülserlere neden olur.
Bir başka gözkapağı hastalığı ise göz kapağını kaldırma görevi
yapan kasların zayıflığı nedeni ile ortaya çıkar. Bunun sonucunda
üst göz kapaklarından biri veya her ikisi düşük durur ve bu
durum kişiye yorgun ve bitkin bir ifade verir. Bu incecik kasların
görevini yapmaması görüş alanının da küçülmesine sebep olur.
Burada şaşırtıcı olan, sadece mikroskopla görülebilen kasları
oluşturan şuursuz hücrelerin hayatımız boyunca hiç yorulmadan,
otomatik olarak devamlı faaliyet halinde olmalarıdır.6
Sağlıklı olmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlamak için
mutlaka böyle sıkıntı verici hastalıklarla karşılaşmak gerekmez.
Müminler Allah'ın verdiği sağlık için her zaman şükrederler.
Bir hastalıkla karşılaştıklarında da yalnızca Allah'tan yardım
ister, Kuran'a uygun tevekküllü bir tavır gösterirler. Allah
bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır, sonra size
bir zarar dokunduğunda yine O'na yalvarmaktasınız. (Nahl Suresi,
53)
EN MÜKEMMEL GÖZ DAMLASI: GÖZYAŞI
Çoğu insanın "yalnızca ağlandığında akan tuzlu su"
zannettiği gözyaşı, çeşitli görevler için farklı karışımlarla
oluşturulmuş son derece özel bir sıvıdır.
Gözyaşının ilk görevi gözü mikroplara karşı korumaktır. İçinde
bulunan "lizozim" enzimi birçok bakteri türünü parçalayabilme
ve mikrop öldürme özelliğine sahiptir. Lizozim sayesinde göz,
enfeksiyonlardan korunur. Bu madde, binaları mikroplardan
temizlemek için kullanılan kuvvetli dezenfektanlarda kullanılan
maddelerden bile daha etkilidir. Bu kadar güçlü olduğu halde
göze hiçbir zarar vermemesi ise büyük bir mucizedir.
(Şekil
1.3) Gözyaşı üstün özellikleriyle başlı başına bir mucizedir.
Bunun yanı sıra göz yaşının üretimi ve gözden tahliyesini
yapan sistemlerin tasarımının mükemmelliği, üretimdeki
hassas dengeyle birleşince, göz yaşının varlığında tesadüfün
hiçbir yeri olmadığı bir kez daha anlaşılır. Yukardaki
şekilde gözyaşının boşaltımını sağlayan kanallar ve
bu kanalların birleştiği kese görülüyor. |
Bu bilgilerin ışığı altında bir kez daha durup düşünmek gerekir.
Böylesine güçlü bir dezenfektan, nasıl olur da göz gibi hassas
bir organa hiçbir zarar vermez? Cevap çok açıktır: İçinde son
derece güçlü bir dezenfektan bulunan gözyaşı gözün kimyasal
yapısına en uygun şekilde yaratılmıştır. Yaratılışın her noktasında
mevcut olan muhteşem uyum, aynı şekilde göz ve gözyaşı için
de geçerlidir.
Bu güçte başka hiçbir dezenfektan göz üzerinde kullanılamaz.
Öte yandan insan yapımı hiç bir dezenfektan göz yaşının yerini
tutmaz. Bu durum evrimciler tarafından cevaplanması mümkün olmayan
soruları da beraberinde getirmektedir. Birbirleriyle bu kadar
uyumlu sistemler nasıl aynı anda ortaya çıkmıştır? Kör tesadüflerin
böyle mükemmel yapılar ortaya çıkaramayacağı ve bunu insan bedenine
yerleştiremeyeceği açıktır. Ancak evrimcilerin iddialarının
ne derece bilimsellikten ve mantıktan uzak olduğunu görmek için
-kesinlikle gerçekleşmesi imkansız da olsa- tesadüflerin birşeyler
yapabildiğini varsayarak düşünelim.
Tesadüfler sonucu, göze zarar verecek rastgele milyarlarca
bileşiğin oluşabilme ihtimali vardır. Peki nasıl olup da göz
için hem böyle kuvvetli bir temizleyici görevi görecek hem de
göze en ufak bir zarar vermeyecek bir sıvı sentezlenmiştir?
Bu ideal sıvı tesadüfen oluşana kadar göz nasıl korunmuştur?
Gözün varlığını devam ettirebilmesi için şu anki yapısına, gözyaşının
da şu anki kusursuz bileşimine sahip olması şarttır. Elbette
bu birlikteliğin işe yaraması için beynin ve vücudun diğer sistemlerinin
de aynı anda varolmaları gerekir.
Örneğin göz, beyin de dahil bütün parçacıkları, dokuları, sıvıları
ve uzantıları ile aniden bir bedende oluşsa bile bu canlının
hayatının devamı için yeterli değildir. Çünkü bu vücudun sindirim
sistemi veya karaciğeri, ya da kemik iliği ya da bunlara benzer,
"olmazsa olmaz" parçalarından birisi henüz evrimleşememiş
olsa, ne o beden ne de göz çok kısa bir süreden fazla hayatta
kalamazdı. Bu örneklerde açıkça görüldüğü gibi gözün tek bir
parçasının bile tesadüfen oluşması mümkün değildir. Gözü bütün
organelleriyle yaratan Allah'tır. De
ki: "Siz, Allah'ın dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz
mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır? Ya da onların
göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa Biz onlara bir kitap
vermişiz de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde
midirler? Hayır, zulmedenler, birbirlerine aldatmadan başkasını
vadetmiyorlar. (Fatır Suresi, 40)
(Şekil
1.4) Göz yaşının üretimi ve gözden tahliyesini gerçekleştiren
sistemlerde üstün bir tasarım vardır. Şekilde göz yaşının
göze akıtıldığı delikler ve tahliyesinin yapıldığı kanallar
görülmektedir. Eğer göz yaşı tesadüfen oluşmuş bir sıvıysa
niçin üretimi ve boşaltımı için insan vücudunda özel
kanallar vardır? Sözü edilen kanallar gözkapağının veya
kemiklerin içine oyulmuştur. Göz yaşı kendi kendine
oluştuktan sonra, yüz kemiklerinin içinde bu sıvıyı
uzaklaştıracak kanallar nasıl oluşmuştur? Dikkat çekici
bir başka bir ayrıntı, tıpkı su tesisatlarının toprağın
altından geçirilmesi gibi göz yaşı boşaltım kanallarının
derinin altında, kemiklerin içinde bulunmasıdır. Bu
sayede insan yüzü estetiğinden hiçbir şey kaybetmez.
Tüm bu örnekler kusursuz bir yaratılışın delilidir.
|
Gözyaşının yapısı daha yakından
incelendikçe, bu sıvının ne kadar büyük bir yaratılış mucizesi
olduğu daha iyi anlaşılır. Gözyaşının % 98.2'si sudur. Geri
kalan kısımda kan plazmasıyla aynı oranda üre ve plazmadakinden
daha az oranda glikoz, tuzlar ve organik maddeler bulunur.7
Lizozim ise geriye kalan maddenin küçük bir kısmını oluşturur.
Yani gözyaşı, içinde farklı oranlarda farklı maddeler bulunan
son derece özel bir sıvıdır.
Gözyaşı farklı maddeleri içeren katmanlardan oluşur. Bu katmanlardan
yağ salgılayan bezlerin bulunduğu yüzeysel kat çok incedir.
Görevi ise gözyaşının dışarı akmasını ve buharlaşmasını engellemektir.
Bu, gözün yapısındaki şaşırtıcı ayrıntılardan başka bir tanesidir.
Gözyaşının üzerindeki son derece ince bir tabaka, göz yaşını
buharlaşmaya karşı korumaktadır.
Peki kim gözyaşının üzerine, buharlaşma etkisini hesap ederek
böyle bir kaplama yapmıştır? Bu kadar özel bir tasarım nasıl
ortaya çıkmıştır?
Gözyaşının üretimi de son derece hassas bir ölçü ile yapılır.
Gözyaşı, sadece korneayı kurumaktan kurtaracak ve göz küresinin
yüzeyinin kayganlığını kaybettirmeyecek miktarda üretilir.
Böylece, göz hareket ettiğinde göz kapağının iç kısmı konjonktiva
ile gözün üstü arasında sürtünmeden kaynaklanan bir rahatsızlık
meydana gelmez.
Gözyaşı yeterli miktarda üretilmeseydi, göz ile göz kapağı
arasında sürekli bir sürtünme olur ve gözün her hareketi bizim
için bir eziyet haline gelirdi. Örneğin gözyaşı kuruluğu olan
hastalarda, gözlerde sürekli bir yanma ve gözün içinin kum
dolu olduğu hissi duyulur. Gözler şişer, kızarır ve hastalığın
ileri aşamalarında hasta gözünü kaybedebilir.
Uyarıcı bir durum söz konusu olduğunda, mesela göze toz gibi
yabancı bir madde kaçtığında, gözyaşı üretimi otomatik olarak
artar. Bu bir yandan antiseptik amaçla daha çok lizozim enzimi
üretilmesini diğer yandan da uyarıcı maddenin dışarı atılabilmesi
için bol miktarda sıvı oluşmasını sağlar.
Görüldüğü gibi gözün yapısında gözyaşı bezlerinin, ne eksik
ne fazla, gerekli miktarda sıvı salgılamasını sağlayan bir
denge-kontrol mekanizması da vardır. Sadece bu mekanizma tesadüflerle
işleyen bir evrim sürecinin oluşmasını imkansız kılar.
Bir kutu içerisinde, üzerinde üretildiği yer ve tarih yazan
bir göz damlası gören bir kişi, hiçbir zaman o ilacın tesadüfler
sonucunda kendiliğinden meydana geldiğini düşünmez. Bu damlanın
formülünü bulan, onu üreten, paketleyen birileri vardır. Aksini
iddia eden bir kişinin akıl sağlığında ciddi bir problem olduğunu
düşünür. Gözyaşı ise bir göz damlasından çok daha üstün özelliklere
sahiptir ve insan vücudunda üretilir. Öncelikle farklı kimyasal
maddelerden oluşur ve bu maddeler hassas bir karışım oranı
ile birleşirler. Bundan başka gözyaşıyla birlikte gözyaşını
üreten salgı bezleri, otomatik gözyaşı salgılanma ayarları
ve boşaltım kanalları da vardır. Bunlar düşünüldüğünde gözyaşının
tesadüfen meydana geldiğini ve yine tesadüfen göze yerleştiğini
söylemek akıl ve mantık dışı bir iddia olacaktır. Gözyaşı
şimdiye kadar yaşamış olan ve şu anda dünya üzerinde yaşamakta
olan bütün insanlarda vardır. Herkeste aynı özelliklere sahiptir.
Gözü bir bütün olarak yaratan, her insanda aynı özelliklerin
var olmasını sağlayan üstün güç sahibi Allah'tır. Göz Allah'ın
kusursuz yaratmasının tecellilerinden bir tanesidir.
KORUMADAKİ ESTETİK
Gözün çok hassas bir yapısı vardır. İşte bu yüzden vücudun
en iyi korunan organlarından biridir. Burada dikkat çeken
nokta korumanın aynı zamanda son derece estetik bir görünüm
içerisinde sağlanmasıdır. Düşünün ki; gözün korunması için
etrafında son derece sert, zırhımsı bir kabuk da olabilirdi.
Oysa, gözün çevresinin kemik yapısı, gözkapakları, kaşlar,
kirpikler son derece estetik ve simetrik bir görünüm meydana
getirirler. Bu, Allah'ın yaratmasındaki güzelliğin eşsiz örneklerinden
yalnızca biridir. Bir ayette yaratılıştaki kusursuzluk şöyle
ifade edilmiştir: O Allah ki, yaratandır,
(en güzel bir biçimde) kusursuzca varedendir, "şekil
ve suret" verendir... (Haşr Suresi, 24)
Göz kapağının sınırından çıkan kirpikler gözü toz ve yabancı
maddelerden korurlar. Koptukları veya kesildikleri zaman tekrar
uzarlar. Uzama kirpik eski boyutuna geldiğinde biter.

(Şekil 1.5) Göz sahip olduğu hareket kabiliyeti sayesinde
bütün açılarda hareket edebilir. |
Kirpikler düzgün, yumuşak ve yukarı doğru hafifçe kıvrıktırlar.
Bu şekil hem kullanışlı hem de son derece estetiktir. Kirpiklerin
bu şekli kazanmaları elbette rastlantı sonucu değildir. Zeis
adlı bezlerin salgıladıkları yağlı bir salgı ile kirpikler yağlanır,
kavisli elastik bir yapı kazanırlar. Eğer bu ince bakım yapılmasaydı
kirpikler son derece sert, fırça gibi olacak, her göz kırpmada
rahatsızlık verici bir karışma ve takılma hissi meydana gelecekti.8
Kaşlarımız da alnımızdan akan terlerin gözün içine girmesine
engel olur. Ayrıca güneş ışınlarını kırarak gözün içine yansımasını
engeller. Bunun yanı sıra insan gözünün estetik görünümünü tamamlayan
çok önemli birer unsurdurlar. De
ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De ki: "Allah'tır."
De ki: "Öyleyse, O'nu bırakıp kendilerine bile yarar
da, zarar da sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi
(tanrılar) edindiniz?" De ki: "Hiç görmeyen (a'ma)
ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla
nur eşit olabilir mi?" Yoksa Allah'a, O'nun yaratması
gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince
birbirine mi benzeşti? De ki: "Allah, herşeyin yaratıcısıdır
ve O, tektir, kahredici olandır." (Ra'd Suresi, 16)
YIPRANMAYAN KASLAR
Göz kasları vücudun en çok çalışan kaslarındandır. Bu kaslar
sayesinde göz, günde yaklaşık 100.000 kere hareket eder. İnsanın
yaşam süresi düşünüldüğünde bu sayı milyarları bulur. Fakat
kaslar bu kadar ağır ve sürekli bir iş yapmalarına rağmen
hiç kimse görmekten dolayı yorgunluk duymaz. Değil bu kasların
yorgunluğunu hissetmek insanların çoğunun bu kaslardan haberleri
bile yoktur. Yaşlı kimselerde bile bu kaslar genç bir insandaki
gibi işlevlerini görürler.
 
(Şekil 1.6 ve 1.7) Göz kaslarının önden ve arkadan görünüşü.
|
Göz çevresinde 6 kas bulunur. Bu kaslar gözlerin
sağa-sola, aşağı-yukarı ve diğer açılara dönmesini sağlar.
(Şekil 1.6 ve 1.7) Her gözdeki 6 kas, 3 kas çiftinden oluşur.
Her çift, kendi içinde zıt yönlere hareketi sağlar. Bir cismin
kusursuz ve net olarak algılanabilmesi için görüntünün retinanın
merkezine odaklanması gerekir. Bunun için gözdeki kaslar,
birlikte mükemmel bir uyum içinde çalışmalıdırlar. Bu yüzden
iki göz aynı anda aynı noktaya doğru bakar. Gözlerin ortak
çalışmasında bir problem olması halinde görüntü çift olur.
(Bunun ne kadar sıkıntı verici olabileceğini anlamak için,
gözünüzün kenarına parmağınızla bastırarak bir nesneye bakmaya
çalışın.)
Bu kasların birbirleriyle uyum içinde çalışmaları sağlanamazsa,
çift görmenin yanısıra, yüzün ifadesinde de birçok bozukluklar
meydana gelebilir. Örneğin, gözde şaşılık veya kayma olduğu
zaman yüz ifadesinin değişmesi gibi.
Eğer bu kaslar hiç olmasalardı göz hareketsiz donuk bir cam
gibi kalacak ve yüzde anlamsız bir ifade olacaktı. Bir şeye
bakmak için kafanın tamamen o yöne dönmesi gerekecek, günlük
yaşamda sahip olduğumuz hareket kabiliyeti büyük oranda azalacaktı.
KONJONKTİVA, ÖMÜR BOYU BAKIM
Gözü sürekli yıkayan ve mikroplardan arındıran bir gözyaşı
sisteminin yanısıra gözde bir yağlama sistemi de mevcuttur.
Bu sistem günde yaklaşık yüzbin defa, dört ayrı yöne dönen
gözün, bu hareketlerin sonucunda yıpranmasını engeller. Bu
sayede göz sürekli yağlanarak sürtünme etkisine ve yabancı
maddelere karşı korunmuş olur.

(Şekil 1.8) Göz kaslarının yandan görünüşü. Kaslar gözün
her yöne kolaylıkla hareket edebilmesini sağlayacak
bir tasarıma sahiptir. Böylesine özel bir yapının kendi
kendine, tesadüfen oluşma ihtimali yoktur. Gözü kusursuz
olarak yaratan Allah'tır. |
Göz küresi, üst üste birçok doku katından oluşur. Bu dokulardan
konjonktiva gözün üst tabakasını yağlama görevi yapar. Konjonktiva,
göz kapağının altından gözün en üst tabakasına kadar olan aralıkta
yer alır ve göz küresinin büyük bir bölümünü kaplayan sert beyaz
bir zar olan sklera (göz akı) ile birleşir. Bu iki tabaka da
canlıdır ve gözü besleyen minik kan damarlarıyla beslenirler.
Şeffaf bir tabakanın canlı olması ve gözle görülemeyen damarlarla
beslenmesi dikkat çekicidir.
Bu tabaka göz küresinin alt ve üst kısımlarına kadar uzar, böylece
göz kırpıldığında veya hareket ettiğinde konjonktivanın iki
yüzeyi birbiri üstüne geçer.
Konjonktiva gözyaşı bezleriyle temel gözyaşı salgılanmasını
yapar. Aynı zamanda göz kapaklarının iç yüzeyini ve göz küresini
örter. Bu ince tabaka mukus (mukoza salgısı) üreten küçük bezeler
de içerir. Mukus gözyaşıyla birleşerek yağlama işlemini gerçekleştirir.
Bu yağ o kadar kaygandır ki göz hareket ettiğinde hiçbir rahatsızlık
hissedilmez.
En basit mekanik aletlerde bile düzenli bir yağlama olmadan
verim alınamaz. Kapı menteşesinden son model bir arabanın motoruna
kadar, hareketli mekanizmaların sürtünme etkisine karşı korunmaları
ve yıpranmamaları için düzenli olarak yağlanmaları gerekir.
Gün boyu yaklaşık yüz bin hareket yapan göz de yukarıda anlatılan
sistem sayesinde otomatik olarak sürekli yağlanır.
Eğer konjonktivanın çalışmasında ciddi bir aksaklık olup da
bu yağlanma işlemi gerçekleşmezse gözün her hareketinde çok
büyük ve dayanılmaz ağrılar meydana gelirdi. Oysa sağlıklı bir
insan, Allah'ın yarattığı bu kusursuz sistem sayesinde hayatı
boyunca böyle bir rahatsızlık çekmez.
KORNEA, GÖZÜN PENCERESİ
Göz, ışığın girdiği öndeki çıkıntı dışında, küre biçimindedir.
Bu kürenin en dışında göz akı (sklera) denen sert, çok dayanıklı
ve süt gibi donuk beyaz renkli bir katman bulunur. Göz akı
gözü çepeçevre kuşatır ve göz içindeki dokuların korunmasını
sağlar. Gözün ortasındaki renkli bölümü çevreleyen beyazlık
da bu katmanın görünen bölümüdür.
Göz akı, yumuşak ve jölemsi bir yapıya sahip olsaydı gözün
korunması gerektiği gibi sağlanamayacaktı. Ayrıca göze toz
veya herhangi bir yabancı madde kaçtığında bu cisim göze yapışacağı
için çıkarması zorlaşacak, büyük zararlar verecekti. Oysa
göz akı sert olduğu için gözyaşının da yardımıyla yabancı
maddeler kolaylıkla gözden temizlenir.
Göz üzerindeki sert ve dayanıklı beyaz dokunun yapısı, gözün
önündeki çıkıntılı bölüme gelince değişir. Bu çıkıntılı bölüm
kornea denilen, ışığı geçiren saydam bir tabakadan oluşur.
Birbirlerinin devamı oldukları halde göz akı ve korneanın
yapıları tamamen farklıdır ve kesin bir sınırla ayrılırlar.
(Şekil 1.9) Göz akı bir binanın dış cephesini kaplayan sert
granit kaplamaya, gözün önündeki şeffaf kornea da bu binanın
penceresine benzetilebilir.
Eğer korneayı oluşturan ince doku gözün bütününü kaplasaydı
göz dış etkilere karşı son derece savunmasız ve güçsüz kalacak,
sonuç körlük olacaktı.

(Şekil 1.9) |
Eğer göz akını oluşturan sert ve mat doku gözün önündeki saydam
tabaka üzerinde devam etseydi, ışık merceğe ulaşamayacak ve
görüntü oluşamayacaktı. Nasıl olur da aynı tabakada bulunan
ve birbirlerinin devamı olan iki farklı doku, kesin bir sınır
ile ayrılmışlardır? Bu yuvarlak sınırı kim çizmiştir?
Gözümüzün önündeki bu küçük pencereyi incelemeye devam edelim.
Kornea denen saydam bölüm ışık ışınlarını kırarak, bu ışınların
mercekten geçip, gözün arkasındaki retinaya ulaşmalarını sağlar.
Odaklama için gerekli olan ışığın kırılımının üçte ikisi bu
sayede sağlanır. Kırılmanın geri kalan üçte birlik bölümünü
ise, gözün iç kısmında bulunan mercek gerçekleştirir.
Nesneleri net görebilmek için korneanın her zaman saydam ve
çok duyarlı olması gerekir. Çünkü saydamlığını yitirdiği anda
göze yeterince ışık giremediği için görüntü bulanıklaşır. Gözün
dışarıya açık olan bölümündeki bu katmanın çok duyarlı olması
da göze kaçan küçük bir toz parçasının bile hemen fark edilip
temizlenmesini sağlar.
Korneanın bu derece saydam olmasının sebebi, kendisini
oluşturan liflerin hassas bir düzen içerisinde sıralanmalarıdır.
Bu sıralanmaya yapılacak herhangi bir müdahale korneanın kararmasına
ve görüntünün bulanıklaşmasına sebep olur.
Fotoğraf makinesi için objektif ne kadar önemliyse göz için
de kornea aynı önemi taşır. Dahası kornea o kadar şeffaftır
ki, ancak çok yakından dikkatle bakıldığında görülebilir. Aynı
zamanda vücuttaki en hassas yapılardan biridir.
Kornea yüzeyi gözle görülmeyen sinirlerden ve lenf damarlarından
oluşur. Ancak bunlar görüntüyü bozmazlar. Bu sinirler en hafif
dokunuşa veya dokunma tehlikesine karşı harekete geçip, reflekslerle
göz kapağı gibi koruyucu mekanizmaları yardıma çağırırlar. Göz
kapağı, kornea üstüne yapışan herhangi bir şeyi derhal dışarı
atar ve göz kapağının kapanması korneayı diğer muhtemel tehlikelerden
korur.
Kornea bir anlamda arkasında gözün çalıştığı bir penceredir.
Rüzgarın savurduğu bir kum tanesi veya talaş parçası korneayı
çizebilir. Kornea bu tür sebeplerle çizilirse ya da hasara uğrarsa
kendi kendini tamir edebilir. Gözün hızlı bir kendini yenileme
kabiliyeti vardır.
Korneayı oluşturan hücreler gözyaşındaki glikoz ve havadaki
oksijen ile beslenirler. Burada kan damarları bulunmaz. Gece
ise uykuda, göz kapaklarının altındaki zengin kılcal damarlardan
beslenirler.
Korneanın netliği tam olarak sağlanmasaydı hiçbir zaman düzgün
bir görüntüyle muhatap olunamayacak, insan devamlı olarak bulanık
görecekti. Böyle bir görüntü olsaydı dünya, elbette şu anda
olduğundan çok farklı olacak, herşey puslu bir perde arkasından
izlenecekti. Bu yüzden dış dünyayı bu incecik canlı tabakanın
izin verdiği netlikte izleyebiliriz.
Kornea vücuttan tamamen izole edilmiştir. Bu özelliği korneanın
bir vücuttan diğerine naklini kolaylaştırır. Nakledilen doku
vücut tarafından reddedilmez. Çünkü kanda üreyen antikorlar
buraya ulaşamazlar.
Buraya kadar anlatılan teknik bilgileri bir kez daha gözden
geçirmekte yarar vardır. Kornea, gözün ön tarafının en dış kısmında
bulunan son derece saydam bir tabakadır. Işığın yaklaşık yüzde
doksan sekizini geçirir ki bu, pencere camının şeffaflığına
yakındır. (Şekil 1.10) Burada dikkat edilmesi gereken nokta
korneanın canlı bir doku olduğu, düzenli olarak beslendiği ve
hücrelerden oluştuğudur.
Nasıl olur da canlı bir et parçası tıpkı bir cam kadar şeffaf
olabilir? Bu saydamlığı nasıl kazanmıştır? Dünyaya liflerden
ve damarlardan oluşan canlı bir varlığın arkasından baktığımız
halde nasıl olur da herşeyi bu kadar net görebiliriz?
Vücudumuzdaki bütün hücreler tek bir hücrenin çoğalmasıyla oluşur.
Gözdeki son derece ince, şeffaf ve narin olan bu canlı zarı
oluşturan hücreler de, sert kemikleri oluşturan hücreler de,
bağırsak dokularını oluşturan hücreler de, kan hücreleri de
hepsi tek bir hücrenin bölünmesi ve çoğalması sonucunda var
olmuşlardır. Hangi güç, aynı hücrenin bölünmesi sonucunda, bir
yanda taş gibi sert olan kemikleri, bir yanda da cam kadar şeffaf
olan korneayı meydana getirmiştir? Nasıl olup da hücreler birbirlerinden
bu kadar farklı olmuşlardır? Hücrelerin plan yapma, karar verme,
uygulama gibi yetenekleri var mıdır?
Elbette ki cansız ve şuursuz atomlardan oluşmuş hücrelerin böyle
yetenekleri yoktur. Hücrelere neler yapacaklarını hangi organı
oluşturup, ne gibi görevler yapacaklarını ilham eden Allah'tır.
Korneayı oluşturan liflerin ve sinirlerin son derece hassas
olmaları yine üstün bir yaratılışın delilidir. Çok narin olan
bu tabaka gelişmiş bir erken uyarı sistemi sayesinde, en ufak
bir tehlikede dahi göz kapağını savunmaya çağırır. Peki bu nasıl
gerçekleşir? Acaba korneayı oluşturan hücreler, hayatta kalmak
için böyle bir sistem geliştirip, sonra beyinle anlaşıp, göz
kapağını kendi hizmetlerine mi almaya karar vermişlerdir?
Gözdeki başka bir başka mucizevi yapı da korneanın şeklidir.
Işığın kırılmasını hesaplamak son derece güç ve optik alanda
uzmanlık gerektiren bir iştir. Ancak anne karnındaki bir hücrenin
bölünmesi sonucunda ortaya çıkan kornea dokusu bu hesaplamayı
kusursuz bir şekilde yapar. Çünkü kornea ışığı tam retinanın
üstüne düşürecek açıya sahiptir. Acaba kornea bu açıyı kendisi
mi hesaplamıştır, yoksa korneayı oluşturan hücreler bu bilgiye
ayrı ayrı mı sahip olmuşlardır? Son derece ince bir hesaplama
gerektiren korneanın şekli elbette ki kendiliğinden tesadüflerle
bu hale gelmemiştir.
Kornea ile ilgili detayları bir kere daha kısaca gözden geçirelim.
Korneanın ışığı retinaya düşüren objektife benzer şekli, liflerin
ardından dünyayı görmemizi sağlayan olağanüstü yapısı, korneayı
besleyen göz kapağı ve lenf damarları, erken uyarı sistemini
oluşturan sinirler ve daha birçok özel ayrıntı… Bunlarnı tümü
tesadüfen oluşması mümkün olmayan birbirine bağlı kusursuz mekanizmalardır.
Buraya kadar anlatılanlarda da açıkça görüldüğü gibi korneada
çok üstün bir tasarım vardır. Böyle bir yapı ancak üstün akıl
gerektiren bir yaratılış sonucunda gerçekleşir. Bu benzeri olmayan
aklın sahibi ise Allah'tır. Ey
insan, 'üstün kerem sahibi' olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan
nedir? Ki O, seni yarattı, 'sana bir düzen içinde biçim verdi'
ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib
etti. (İnfitar Suresi, 6-8)
GÖZDEKİ SIVILAR Gözün iç boşluğu
üç bölüme ayrılmıştır. Gözün önünde iki oda vardır. Bunlardan
ön oda göz akının ön parçası olan korneanın arka yüzü ile
iris arasındadır. Arka oda ise irisle göz merceği arasında
kalan dar bir aralıktır. Gözün ortasında ve göz merceği arkasında
geniş bir boşluk bulunur. Bu odaya karanlık oda denir. Burası
saydam, renksiz, parlak bir sıvı ile doludur. Bu sıvı camsı
sıvı olarak adlandırılır.
Jelatinimsi kıvamlı bu sıvı, retina ile mercek arasındaki
boşluğu doldurarak merceğin yerinde kalmasını sağlar. Yine
irisle mercek arasındaki arka odacıkla, irisle kornea arasındaki
ön odacık da sıvı ile doludur. Bu sıvı ise kirpiksi cisim
tarafından devamlı salgılanır. Odacıklardaki sıvının görevlerinden
biri, kan damarlarından yoksun olan kornea ve merceğin beslenmesini
sağlamaktır.
Göz içi sıvısı gözün içindeki organellerin beslenmesi için
gerekli maddeleri (tuzlar, şekerler, mikrop öldürücü maddeler
gibi) içerir. Bu maddeler kirpiksi yapı içerisinde bulunan
mikroskobik pompalar aracılığıyla damarlardan emilir ve sıvının
içine karışır.
Göze hayat veren bu besin kaynağı sıvı, durağan ve hareketsiz
değildir. Aksine, sürekli bir dolaşım halindedir. Ufacık boşluktaki
bu sıvı aynen okyanuslardaki temel su akıntısı prensibi doğrultusunda
bir sirkülasyon gerçekleştirir. (Soğuk akım aşağıdan, sıcak
akım yukarıdan akar.)
Bu muhteşem mekanizma sadece besini ve mikrop öldürücüleri
eşit olarak dağıtmakla kalmaz. Aynı zamanda son derecede hassas
ve mikroskobik bir kontrolle atıkların dışarı atılmasını sağlar.
Odacıklardaki sıvının ikinci görevi ise iç basınç oluştururak
göz küresinin şeklinin sabit kalmasını sağlamaktır.
GÖZ İÇİ BASINCI
Göz, esnekliği çok sınırlı bir küre gibi düşünülebilir. İçerdiği
peltemsi sıvı küreye bir miktar iç basınç yapar. Bu iç basıncın
şiddetini ise saydam sıvının miktarı belirler.
Saydam sıvı, kirpiksi cisim tarafından salgılanır. Sıvı, kirpiksi
cisimden arka odaya (saydam tabakaya), daha sonra da gözbebeğinden
geçerek ön odaya gelir ve korneanın arka yüzüyle irisin ön
yüzü arasındaki dokular tarafından geri emilir. Bu salgılama
ve boşaltım işlemlerinde dengesizlik olması göz içi basıncını
etkiler.
Üretilen ve emilen saydam sıvı miktarı eşit olduğunda, sürekli
bir sıvı akışı sağlanır, böylece gözün içindeki sıvı hacmi
değişmez. Ama saydam sıvının üretimi artar, emilimi azalır
ya da akışı engellenirse göz içi basıncı yükselir.
Mevcut sistemi bir kez daha gözden geçirelim. Sözü edilen
sıvı çok hassas bir denge ile üretilmekte, fazla sıvı aynı
hassas denge sayesinde geri emilmektedir. Dikkat edilmesi
gereken, bu döngünün bütün insanların gözlerinde her an süregeldiğidir.
Gözün içi, suyu bir taraftan doldurulurken bir taraftan da
boşaltılan bir akvaryuma benzer. Eğer suyun tahliyesi engellenirse
akvaryum taşar veya suyun eklenmesi aksarsa akvaryum boşalıp
kurur. Benzer şekilde birçok sanayi tesisinde, kimyasal tesislerde
bulunan sıvı tanklarının içerdikleri sıvı miktarları bilgisayarlarla
yönetilen son derece hassas elektronik kontrol sistemleri
sayesinde dengede tutulur. Çok ince ölçüm ve hesaplamalar
gerektiren bu kontrol sistemleri uzman mühendisler tarafından
programlanır ve denetlenir. Sistemde meydana gelen aksaklıklar
ise büyük facialara neden olabilir.
Göz içi sıvısı gibi milimetrik hacimlerin denge mekanizmasını
sağlamak ise çok daha büyük ve hassas hesaplamaları gerektirir.
Çünkü bu hesaplamalarda milimetreden çok daha küçük birimlerde
yapılacak bir yanlışlık gözün kör olmasıyla sonuçlanır. Ancak
sağlıklı bir göz içindeki sıvının bu döngüsü bir ömür boyu
hiç şaşmadan sürer gider. Yalnızca böyle bir sıvının göz içerisinde
bulunması bile büyük bir mucize iken bu sıvının aynı zamanda
kusursuz bir döngü içinde olduğunu bilmek, insanın üzerinde
düşünmesini gerektiren bir durumdur.
Peki son derece hassas bir dengesi olan göz içi sıvısının
hacminde bir değişim olursa, yani akvaryum taşacak kadar suyla
dolarsa ne olur? Bu sıvının emiliminde bir yavaşlama ya da
üretiminde gereksiz bir artış olursa sonuç son derece acı
verici olur. Glokom hastalığı adı verilen bu durumda göz içi
basıncı hızla artar. Patlamak üzere olan bir balon gibi şişen
göz, insana dayanılmaz acılar verir, sonuç genellikle körlüktür.
İyice gerilen ve şişen göz en küçük bir darbe sonucunda yırtılır.
Doğal olarak bu yazıyı okuyuncaya kadar gözünüzün içine bir
sıvının doldurulup boşaltıldığını bilmiyordunuz. Tıpkı diğer
insanlar gibi. Ama bazı insanlar böyle bir mucizenin gözlerinin
içerisinde olduğunu çok acı bir şekilde öğrenirler: glokom
hastalığına yakalanarak. Glokoma yakalanan bir insan, çektiği
büyük acılar yüzünden sağlığının ne kadar önemli bir nimet
olduğunu anlar. Genellikle ağır hastalık geçiren her insan
gibi son çare olarak kendisini yaratan Allah'a yalvarır.
Sizin bu hastalardan farkınız, bu mucizenin varlığını acı
çekerek değil yalnızca bir kitap okuyarak öğrenmiş olmanızdır.
Ama bu, ömür boyu acı çekmeyeceğiniz anlamına gelmez. Eğer
Allah dilerse böyle bir hastalık veya çok daha acı verici
bir başka hastalığı vesile kılarak sağlığınızın değerini ve
şükretmeniz gerektiğini size hatırlatabilir. Ancak asıl makbul
olan insanın, başına bir sıkıntı gelmesini beklemeden Allah'a
yönelip dönmesi, O'na şükretmesi, Allah'ı sürekli anarak O'nu
en içten bir saygıyla övüp yüceltmesidir.
Allah hakkında yalan uydurup iftira
edenlerin kıyamet günü zanları nedir? Şüphesiz Allah, insanlara
karşı büyük ihsan (Fazl) sahibidir, ancak onların çoğu şükretmezler.
(Yunus Suresi, 60)
İRİS, GÖZÜN IŞIK AYARLAYICISI
Korneanın (saydam tabakanın) arkasında yer alan
iris, retinayı gereksiz ışınlardan korur. Çevresinde bulunan
iki kas sayesinde gözbebeğinin boyutunu ışık şiddetine göre
ayarlar (şekil 1.11 ve 1.12). Kaslardan biri tıpkı bir kese
bağı gibi gözbebeğini daraltır. Göz bebeğinin etrafında papatya
yaprakları gibi dışa uzanan diğer kaslar ise ışığın şiddeti
azaldığında göz bebeğini büyütürler. Bu sayede gözün içine
giren ışık miktarı sabit tutulur.
Aksini düşünelim. Eğer böyle bir mekanizma olmasaydı göz kendisini
değişen ışık miktarına göre ayarlayamayacaktı. Normalde, çok
küçük orandaki bir ışık değişiminde bile göz, uzun süre kamaşacak,
görme ile görememe arasında uzun bir zaman geçecekti.
Uzun süre aydınlık bir ortamda bulunduktan sonra karanlık
bir ortama geçildiğinde gözde meydana gelen kamaşmanın iki
nedeni vardır. Birincisi, karanlıkta retina duyarlılığının
artmasıdır; ikincisi ise, iristeki kasların harekete geçmeleri
için kısa bir sürenin gerekmesidir. Karanlık bir yerden birden
aydınlık ortama geçildiğinde, göz bebeği kısa bir süre genişliğini
korur. Göz ışıkta kaldıktan ancak 0.04-0.05 saniye sonra göz
bebeği iristeki kasların yardımıyla daralmaya başlar ve bu
daralma 0.1 saniyede maksimuma ulaşır.
İristeki kasların yardımıyla göz bebeğinin daralma süresi
0.1 saniye değil de daha uzun bir zaman alsaydı o süre yarı
kör olarak geçirilir ve bu büyük bir rahatsızlık meydana getirdi.
Ancak böyle olmamaktadır. Gözdeki mükemmel tasarım sayesinde
her an zorlanmadan ve rahatsızlık duymadan çevremizi görebiliriz.
İris, sahip olduğu pigmentli hücreler sayesinde aynı zamanda
göze rengini veren organdır. İrisin rengi tıpkı deride olduğu
gibi mevcut pigment çeşidine ve miktarına bağlıdır. Açık renk
derili insanların gözleri mavi, yeşil ya da açık gridir. Koyu
renk derili insanların gözleri ise genelde koyu kahverengi
veya siyahtır.
GÖZ BEBEĞİ

(Şekil 1.11) Göze giren ışık miktarını ayarlayan iris
ve iriste bulunan kaslar. |
Gözbebeği dediğimiz şey aslında iris içindeki bir çukurdur.
Gözbebeği kasılarak ve genişleyerek gözün içine girecek ışık
miktarını çok kısa bir sürede ayarlar. Genel olarak, her iki
göz de aynı miktarda ışık alır; fakat gözlerden birine düşen
ışık miktarı değiştirildiğinde, sadece bir gözün gözbebeğinde
değişiklik olmaz, diğeri de hemen buna katılır.
Göze giren ışık miktarı, gözbebeği açıklığının derecesine göre
yaklaşık 30 kat değişebilir. Örneğin bir flaş patlaması ile
0.1 saniyede yapılacak değişim sonucunda gözbebeği hemen ayarlanıp
ışığı kırar.
Işık göze girdiği zaman, bu sinirsel bir uyarı olarak beyne
gider. Beyne sadece ışığın varlığı değil aynı zamanda şiddeti
de bildirilir. Beyin de hemen geri sinyal göndererek göz bebeğini
çevreleyen kasların ne kadar kasılacaklarını veya ne kadar genişleyeceklerini
bildirir. Bütün bu haberleşme, hesaplama ve fonksiyonlar ise
saniyeden daha alt birimlerdeki bir zaman aralığında gerçekleşir.
 
(Şekil 1.12) Göz bebeği gözün içine giren ışık miktarını
ayarlar. Yoğun ışıkta daralan göz bebeği (a) göze giren
ışık miktarını azaltır. Karanlık ortamda ise genişleyerek
(b) göze daha çok ışık girmesini sağlar. Saniyenin onda
biri kadar kısa bir sürede göze giren ışığın hesaplanması
ve bu hesaba göre göz bebeğinin büyüklüğünü ayarlaması
oldukça karmaşık ve gelişmiş bir sistem sayesinde olur.
İnsanda daha anne karnındayken yaratılan böyle bir sistemi
hiç tesadüfen bir araya gelen atomlar oluşturabilir
mi? |
Beyin ile iris kasları arasında oluşan bilgi alışverişi, ilk
okuyuşta sıradan biyolojik bir ayrıntı gibi gözükebilir. Ancak
biraz düşünüldüğünde bunun hiç de ayrıntı bir bilgi olmadığı
aksine çok önemli bir mucize olduğu hemen anlaşılacaktır.
Göze gelen ışığın şiddetinin otomatik olarak ölçülmesi ve
bu bilginin beyne haber verilmesi, beynin de duruma göre iris
kasları sayesinde içeri giren ışığın şiddetini ayarlaması,
istisnasız şimdiye kadar yaşamış olan ve şu anda yaşayan bütün
insanların beyninde bu ince ve karmaşık hesaplamaların gerçekleşiyor
olması çok açık bir yaratılış mucizesidir. İnsan bedeninde
yaratılmış olan bu muhteşem sistemle ilgili bilgi sahibi olmak,
insanın kendisini yaratanın gücünü ve ilmini görüp O'nu gereği
gibi takdir edebilmesi için bir vesiledir. İnsana düşen ise
tüm evrenin yaratıcısı olan Allah'a şükretmek ve Allah'ı hoşnut
edecek davranışlarda bulunmaktır. Allah bir ayetinde ayetlerinden
yüz çevirenleri "zalim" olarak nitelendirmektedir:
Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı
zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni
unutandan daha zalim kimdir?… (Kehf Suresi, 57)
AYDINLIĞA VE KARANLIĞA UYUM
Buraya kadar anlatılan ayrıntıların varlığını kendi gözünüzde
inceleyebilirsiniz. Karanlık bir yere ilk girdiğiniz anda etrafınızdaki
eşyaları çok zor seçebilirsiniz. Bunun sebebi, retinanızın duyarlılığının
o an için çok düşük olmasıdır. Fakat 1 dakika gibi kısa bir
süre içinde duyarlılık 10 kat artar. Retina daha önce uyarılması
için gereken ışık şiddetinin onda biriyle uyarılabilir. 20 dakika
sonra duyarlık 6.000 kat artar ve 40 dakika sonra yaklaşık 25.000
kat yükselir. Göz, ışığa duyarlılığını 500.000 ile 1.000.000
kat gibi büyük sayılar arasında değiştirebilir. Duyarlılık aydınlanma
derecesine göre otomatik olarak ayarlanır.
 (Şekil
1.13) Göz bebeğinin çapını değiştiren kaslar. Bu kaslar
beyinden aldıkları emir sonucunda kasılarak veya gevşeyerek
göz bebeğinin boyutunu değiştirirler. Bu sayede göze
giren ışık miktarı sabit tutulur. Sağda kasların büyütülmüş
fotoğrafı görülüyor. |
Retinanın görüntüyü kaydetmesi için objedeki
hem karanlık hem de aydınlık noktaların belirlenmesi gerekir.
Bu nedenle duyarlılığın reseptörlerin daima daha karanlık değil
daha aydınlık olanlara cevap vereceği şekilde bir ayarlama yapılmalıdır.
Retinanın duruma göre
kendisini ayarlamasına örnek olarak, sinemadan parlak gün ışığına
çıkıldığı zamanları verebiliriz. Bu sırada cisimlerdeki koyu
noktalar bile son derece aydınlık görülür. Kontrast çok az olduğu
için bütün görüntü beyazlaşır. Kuşkusuz bu yetersiz bir görmedir
ve retina, cismin koyu noktaları alıcıları aşırı uyarmayacak
kadar uyum gösterince rahatsızlık kaybolur. Tersine, kişi karanlık
bir ortama girdiğinde, başlangıçta genellikle retina duyarlılığı
çok hafif olduğundan cisimlerdeki aydınlık noktalar bile retinayı
uyaramaz. Fakat karanlığa uyumdan sonra aydınlık noktalar kaydedilmeye
başlar. İleri derecede aydınlık ve karanlığa uyuma örnek olarak,
güneşin ışık şiddeti ayınkinden 30.000 kat daha fazla olduğu
halde gözün hem parlak güneş ışığı hem de ay ışığında görev
yapması gösterilebilir.9
GÖZ MERCEĞİ, GÖZÜN OBJEKTİF
AYARI
Göz merceği, iris ile gözbebeğinin hemen arkasında
yer alır. Görevi göze gelen ışık ışınlarını kırarak ağ tabakaya
odaklamaktır. Şeffaf, katı, elastik ve sarımsı renkte olup
protein liflerinden oluşmuştur. İki kenarı da dışbükey olan
bu saydam yapının şekli büyüteç merceklerine benzer.
Lensin (göz merceği) şekli, etrafında bulunan kaslar yardımıyla
değişebilir. Bu sayede göze farklı açılardan gelen ışık sürekli
ağ tabakaya odaklanır. Örneğin, yakına bakıldığında göz merceğinin
çevresindeki kaslar kasılır, merceğin ortası bombeleşir. Uzağa
bakıldığında kaslar gevşer, mercek uzayarak incelir ve uzaktaki
nesnelerin görüntüleri netleştirilir.
Lenste de korneada olduğu gibi kan damarları bulunmaz ve lens
göz sıvısı ile beslenir.
Lens insan hayatı boyunca büyümeye devam eder (ama gittikçe
yavaşlayan bir oranda) ve bu süreç sonunda elastikiyetini
kaybeder. En yaşlı kısımlarda hücre katmanları tamamen izole
olup yeterli besin ve oksijenden mahrum kalır ve ölürler.
Sonunda mercek sertleşir ve kavisleşmesi zorlaşır. Yakın mesafe
görüşüne adapte olabilme kabiliyeti kaybolur. Bu durumda insanlar
gazeteyi okuyabilmek için yazıyı bir kol boyu uzak tutmaya
çalışırlar. Yakın mesafe görüşlerini desteklemek için de gözlük
kullanılmaya başlanır.
Göz merceğinin sahip olduğu özellikleri bir ömür boyu koruyamaması
üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Tıpkı vücuttaki
diğer organlar gibi göz de yaşlanma sürecinde mükemmelliğini
kaybeder. Bu vesileyle Allah insanda, yaş ilerledikçe yaşlanmanın
alametlerini gösterecek izler oluşturur. Dünya hayatının geçici
olduğu, insan bedeninin bir gün yok olacağı gibi gerçekler
buna benzer pek çok vesile ile bize hatırlatılır. Düşünen
ve aklını kullanan insanlar için her gördüklerinde ibretler
vardır.
Göz merceğinin görevi kamera merceğinin görevi ile aynıdır.
Kamera objektiflerinde, ışığın uzaklığa göre istenilen bölgeye
odaklanması için elle veya otomatik olarak mercek ayarı yapılır.
Gelişmiş bir kameraya yakından bakıldığında mesafe ayarı yapılırken
objektifin kendi ekseni etrafında döndüğü görülür. Bu ayarın
yapılması için geçen zamanda görüntüde bir bulanıklık olur.

(Şekil 1.14) Göz merceğininin kasılıp gevşemesini sağlayan
kasların bağlı olduğu lifler. Bu liflerin yaptıkları
hassas ayar sayesinde görüntü retinaya doğru açıda ulaşır.
|
Göz merceğinin yapısı yukarıda bahsedilen
kameralardan kat kat daha üstündür. Öncelikle göz merceğinin
boyutu kamera objektiflerine göre çok küçüktür. Objektiflerin
yapımında da göz merceğinin çalışma ilkeleri taklit edilmiştir.
Kameralarda kullanılan objektifler yıllar süren araştırmalar
sonucunda bugünkü teknolojik düzeylerine kavuşmuşlardır. Bilimadamları
göz kadar mükemmel bir optik sistem yapmayı henüz başaramamışlardır.
Gözünüz bir kamera gibi sık sık arıza yapmaz, bakıma ihtiyaç
duymaz. Bir kamera özel fabrikalarda, birçok farklı materyal
(plastik, metaller, cam vs.) kullanılarak, mühendislerin tasarımlarına
göre, bu konuda uzman teknisyenler tarafından üretilir. Göz
ise anne karnında tek bir hücrenin bölünerek çoğalması sonucunda
oluşmuştur.
Başınızın üzerine bir kamera bağlayıp, çekim yaparken koşsanız
veya yürüseniz, kaydedilen görüntüde kaymalar ve sarsıntının
izleri olur. Oysa tıpkı başınızın üzerine bağlanmış bir kamera
gibi çekim yapan gözünüz yürürken hiçbir rahatsızlık hissettirmez.
Görüntüde bir sarsıntı veya kayma olmaz.
Akla gelebilecek bir başka soru merceği oluşturan kasların
neden ışığı retinaya düşürmek istedikleridir. Hiçbir insanın
aklında ''gözüme giren ışınları retina tabakasına düşüreyim
de rahat göreyim" diye bir düşünce yoktur. Genelde çoğu
insanın ne retinadan ne de göz merceğinden haberi vardır.
Ama bu küçük organlar gün boyu insanlar için akıl almaz hesaplar
gerektiren işlemler yaparlar. Merceğin böyle bir şeyi kendi
kendine yapması için retinanın görevini, görmenin nasıl bir
şey olduğunu, beynin yapısını, fotonların ne işe yaradıklarını
bilmesi gerekir. Ancak bu şekilde üzerine düşen ışığı retina
üzerine sürekli odaklamaya çalışacaktır.
Elbette ki ne merceğin ne de merceği oluşturan hücrelerin
kendilerine ait bir iradeleri yoktur. Mercek, kornea, iris,
retina, bunları oluşturan hücreler, etraflarındaki kaslar,
beyin, hepsi Allah'ın kendilerine ilham ettiği şekilde görevlerini
yine Allah'ın izniyle gerçekleştirirler.
Retina
Retina, kornea ve mercekten kırılarak geçen ışınların düştüğü
tabaka, diğer bir deyimle görüntünün oluştuğu bölgedir. Buraya
düşen görüntü elektrik sinyallerine çevrilerek beyne gönderilir
(Şekil 1.15).

(Şekil 1.15) Göze giren ışık sırasıyla kornea, göz bebeği
ve göz merceğini geçtikten sonra retinaya düşer. Burada
bulunan ve çok karmaşık elektronik devreleri andıran
hücreler, ışığı elektrik sinyallerine çevirerek beyine
gönderirler. Işık enerjisinin belirli şiddetlerdeki
elektrik enerjisine dönüştürülmesini ve bu sayede beyinde
görüntü oluşması sağlayan sistem son derece karmaşık
ve gelişmiştir. Böyle bir tasarım ise Allah'ın kusursuz
yaratışını kanıtlar. |
Kamera için film ne demekse göz için de retina aynı anlamı taşır.
Tıpkı fotoğraf filminin objektifin arkasında bulunması gibi,
retina gözün arkasında bulunur ve odaklanan nesnenin görüntüsü
burada oluşur.
Fotoğraf makinelerinde bir imajın görüntüsü kaydedildikten sonra
film bir sonraki kareye geçer. Buna karşın üzerine her an farklı
bir görüntü düşen retinanın değiştirilmesine gerek yoktur çünkü
kendi kendini yeniler. İnsanın yaşamı boyunca oluşan, sayılamayacak
kadar farklı imajı, eskimeden ve bozulmadan görüntüler, üstelik
bir ömür boyu kullanılır.10
Retinanın yapısı ise oldukça ilginçtir. Retinadaki hücreler
üstüste yerleşerek son derece ince, 11 ayrı tabaka oluştururlar
(şekil 1.16-1.17). Görüntünün düştüğü nokta 9. kattadır. Bu
noktanın çapı yaklaşık 1 milimetredir. İnsan bir bakışta kilometrelerce
karelik alanı bu nokta üzerinde görür. İnsanın bütün dünyasının
bu küçücük alan üzerinde oluştuğu, bugüne kadar gördüğü herşeyin
varlığının bu küçük alan sayesinde algılandığı ve bu noktanın
da sonuçta çok küçük bir et parçası olduğu gerçeği hiç unutulmamalıdır.

(Şekil 1.16) Işık enerjisini
elektrik enerjisine çevirmek gibi son derece karmaşık
bir işlemi yapan retinanın, elektron mikroskobuyla
çekilmiş fotoğrafı. Fotoğrafta retinayı oluşturan
hücreler görülüyor. Retinadaki hücrelerden tek birinin
var olması bile çok büyük mucize iken, bu hücrelerin
dört farklı çeşidinin bir araya gelerek onbir farklı
katman oluşturması, dahası ortaya çıkan yapının bilgisayarlardan
çok daha üstün bir işlem kabiliyeti olması mucize
kelimesinin bile yetersiz kaldığı bir durumdur.
|
Retinanın arka tarafında, ışığı algılayan
çubuk ve koni hücreleri bulunur. Bu iki tip hücrenin görevi,
üzerlerine düşen ışığı elektrik sinyallerine çevirmektir. Mikroskop
altındaki biçimleri nedeniyle bu isimlerle adlandırılırlar.
Çubuk hücrelerin sayısı 120 milyon, konilerin sayısı 6 milyondur.
Yani gözde bir koni hücresine karşılık 20 çubuk hücresi vardır.
Sadece dış görünüşleri ve sayıları değil, bu hücrelerin algılama
şekilleri de farklıdır. Çubuk hücreleri hafif ışığa bile yanıt
verebilirler. Koni hücrelerinin çalışabilmeleri için ise daha
güçlü ışık gerekir.
Çubuk hücreler yalnızca ışığa karşı duyarlıdır. Yani nesnelerden
gelen ışığa göre ancak siyah-beyaz bir görüntü oluştururlar.
Çubuk hücreleri az ışıkta bile görev yapabilecek kadar duyarlıdırlar.
Ancak nesnelerin ayrıntılarını çözümleyip, renklerini saptamazlar.
Gece yıldızlara bakarken ya da karanlık
bir sinemada koltuk bulmaya çalışırken gözümüzün retinasındaki
çubuk hücrelerin sağladıkları görüntü sayesinde hareket ederiz.
Retinadaki çubuklar yalnızca ışığa karşı hassas oldukları için
oluşan görüntüde sadece şekiller belirgindir, renkler ise belirgin
olmaz. Bu yüzden karanlıkta bütün nesneler siyah ve grinin tonları
şeklinde algılanır.11
Yukarıdaki satırlarda, koni ve çubuk hücrelerinin ışık enerjisini
elektrik enerjisine çevirdiklerinden bahsettik. Bu çevrim son
derece karmaşık bir olaydır. Bu mucizevi işlem nasıl gerçekleşir?
Niçin, nasıl ve hangi mantıkla bir hücre ışık enerjisini elektrik
enerjisine çevirir? Bu bilgiye nasıl sahip olmuştur? Sahip olduğu
yapısal özellikleri -ki bu son derece özel bir yapıdır- nasıl
kazanmıştır? Dahası enerji dönüşümü yapabilmelerinin ötesinde
bu hücreler renk ve şekil gibi kavramlara göre iş bölümüne sahiptirler.
Bu kadar özel bir yapı ve iş bölümünü hücreler nasıl gerçekleştirmişlerdir?
Retina hücreleri arasındaki
organizasyon, en karmaşık elektronik devrelerden
bile daha gelişmiştir. |

(Şekil 1.18) Koni ve çubuk hücrelerinin kırkbeşbin
kere büyütülmüş fotoğrafı. Fotoğrafta daha kalınca
gözüken koni hücreleri renkleri, daha ince gözüken
çubuk hücreleri ise cisimlerin şekillerini algılar.
Bugüne kadar gördüğünüz her görüntü aslında fotoğrafta
görülen bu iki çeşit hücrenin beyninize gönderdiği
elektrik sinyallerinden başka birşey değildir.
|
Bir koni veya çubuk hücresi tek başına hiçbir işe yaramaz. Hatta
bu hücrelerin binlercesinin birarada bulunması da hiçbirşey
ifade etmez. Bu hücrelerin muhteşem bir planlama sonucunda retina
üzerine özel olarak yerleştirilmeleri, kendilerini beyine bağlayacak
sinir yollarına, üzerlerine ışığı düşürecek mercek, kornea gibi
organellere, kendilerini besleyecek bir kılcal damar ağına sahip
olmaları gerekir. Bütün bunların yanında eğer gönderdikleri
sinyalleri çözecek bir beyin olmasa varlıklarının hiçbir anlamı
olmaz. Üstelik insan ilk ortaya çıktığından beri bu sistem eksiksiz
olarak var olmalıdır. İlk insandaki daha sonra yaşamış olan
bütün insanlardaki retina da bu özelliklere sahiptir. Şu anda
çevrenizde gördüğünüz insanların gözlerindeki retina hücreleri
de bu bilgilere sahiptir.
Işığı elektrik enerjisine çevirebilme yeteneğine sahip tek bir
hücrenin olması bile büyük bir mucize iken, bu hücreden milyonlarcasının
bir düzen içinde bulunmaları ve ortak bir amaca hizmet etmeleri
çok daha büyük bir mucizedir. Korneada bulunan milyonlarca koni
ve çubuk hücresinin gözün diğer organelleri ve beyin ile birlikte
Allah tarafından yaratıldıkları çok açıktır. Allah insanı kusursuz
bir düzen içinde yaratmıştır. Kendisinden başka ilah olmadığını
Allah bir ayetinde şöyle bildirmiştir:
O, Hayy (diri) olandır. O'ndan başka ilah yoktur; öyleyse
dini yalnızca kendisine halis kılanlar olarak O'na dua edin.
Alemlerin Rabbine hamdolsun. (Mümin Suresi, 65)
RETİNANIN DÖRT ALGISI
Retinanın uyarılması sonucunda görüntü
hakkında dört tip özellik algılanır. Bunlar ışık, kontrast,
şekil ve renktir.
- Işık:
Çubuk hücreleri düşük şiddette ışığı koni hücrelerinden daha
iyi algılarlar. Örneğin alacakaranlıkta çubuk hücreleri sayesinde
görürüz. Parlak ışıkta ise koniler devreye girerler. Gece
gören hayvanlarda bu yüzden çubuk hücreleri çok daha fazladır.
- Şekil:
Cisimlerin şeklini algılamada önemli rolü koni hücreleri oynar.
Şekil hissi keskinliği, konilerin birbirine yakın olarak yer
aldığı fovea adlı noktada en yoğundur.
- Kontrast:
Kesin sınırlarla ayrılmamış bölgeler arasındaki küçük aydınlatma
değişikliklerini algılama yeteneği son derece önemlidir. Birçok
hastalıkta kontrast duyarlılığı kaybı görülür ve bu durum
hastayı görme keskinliği kaybından daha fazla rahatsız eder.
- Renk:
Işığın farklı dalga boylarının beyin tarafından ayrı ayrı
yorumlanması sonucunda renk kavramı doğar. Gözün içinde bulunan
ışık alıcısı retina, dalga boylarını ayırt ederek renkleri
görmemizi mümkün kılar.
Retinanın, ışığı elektrik sinyallerine dönüştürmesi başlı
başına bir mucizedir. Ama retinadaki mucizeler bu kadarla
bitmez. Retinada oluşan görüntünün beyne ulaştırılmasında
izlenen yöntem tek başına ele alındığında da son derece hayret
verici detaylarla karşılaşılır. Retina, üzerinde oluşan görüntüyü
bir bütün olarak beyne iletmez. Önce parçalara ayırır, daha
sonra bu parçalar beyinde birleştirilir. Bakılan cismin sol
tarafına ait görüntü retinanın sağ tarafına, sağ tarafına
ait görüntü ise retinanın sol tarafına düşer. Parçalar saniyenin
onda biri kadar kısa bir sürede, ayrı ayrı beyne gönderilip
burada yorumlanır. Bunlar retinada meydana gelen olayların
çok kısa bir özetidir.
Detaylardaki mucizelere şahit olmak için retinayı daha yakından
inceleyelim. Kişinin bir cismi görebilmesi için göze giren
ışık enerjisinin sinir uyarılarına dönüştürülmesi zorunludur.
Işınlar, görmeyle sonuçlanan kimyasal ve elektriksel reaksiyonları
başlatıcı fiziksel bir uyarıya sebep olurlar. Ortaya çıkacak
tepkimeler zinciri, koni ve çubuklarda "rodopsin"
olarak adlandırılan ve kökeninde A vitamini bulunan bir pigmentin
varlığına bağlıdır.
Ağ tabakaya çarpan ışık, rodopsinin renksizleşmesine neden
olur. Bu renksizleşme sonucunda sinir hücrelerini uyarma özelliği
olan kimyasal bir madde açığa çıkar. Yoğun ışıkta özelliğini
yitiren rodopsin, karanlıkta yeniden oluşur.
Karanlık bir salona girildiği zaman kısa bir süre için görme
olmaz. Bunun nedeni gözlerde o an yeterli rodopsin oluşmamasıdır.
Bu maddenin yeniden sentezlenmesi ile görme tekrar netleşir.
Yeteri kadar rodopsin üretilene kadar göz karanlıkta net göremez.
Rodopsin dengesinin kurulması ile şekiller gittikçe daha belirginleşir.
Karanlıktan tekrar
parlak ışığa geçildiği zaman rodopsin birdenbire beyne çok
miktarda ışık gönderir ve görüş parlaklaşır. Şiddetli ışıkta
rodopsinin parçalanması sentezlenmesinden çok daha hızlı olduğu
için görmede aksaklık olur. Örneğin güneşli ve karlı havada
oluşan göz kamaşmasının nedeni rodopsindir. Rodopsinin çoğu
deforme olduktan sonra, beyne daha az sinyal gönderilmeye
başlanır ve gözler ışığa adapte olur.12
Rodopsinin özelliği yukarıda belirtildiği gibi ışıktan alınan
verimi yükseltmesidir. Bu madde tam ihtiyaç duyulan anda gerektiği
kadar üretilir. Gözdeki diğer yapılarla birlikte hareket ederek
görmeyi kolaylaştırır. Peki bu maddenin üretilmesine ilk olarak
kim karar vermiştir? Bir zamanlar karanlıkta göremeyen göz
hücreleri kendi aralarında toplanıp, "gelin karanlıkta
öyle bir madde üretelim ki bu, ışığın verimini artırsın, bu
sayede beyinde yeterli bir görüntü oluşsun, tekrar ışığa çıkıldığında
da bu madde özelliğini kendi kendine kaybetsin" diye
bir karar mı aldılar? Bu kararın alındığını var sayalım. Rodopsinin
fiziksel ve kimyasal yapısını kim dizayn etti? Rodopsine ait
genetik bilgiler göz hücrelerine nasıl yerleştirildi?
Burada çok kısaca özetlediğimiz görme işleminin aslında çok
daha karmaşık detayları vardır. Ancak sadece rodopsinin görme
üzerindeki etkisi bile gözün ne kadar muhteşem bir sistemle
yaratılmış olduğunu anlamak için yeterlidir. Bütün bunları
hücrelerin kendi kendilerine yapamayacakları açıktır. Gözün
içindeki bu son derece iyi hesaplanmış sistemi yaratan Allah'tır.
Ana Renkler
Koni hücrelerinin renkleri algıladıklarına daha
önce değindik. Işığın belli renklerine özellikle yoğun biçimde
reaksiyon veren üç ana koni grubu bulunmakta olup bunlar mavi,
yeşil ve kırmızı koniler olarak sınıflandırılırlar.
Kırmızı, mavi ve yeşil, doğada bulunan üç ana renktir. Bu
renklerin farklı kombinasyonlarda ve tonlarda biraraya gelmeleri
sonucunda diğer renkler oluşur. Kırmızı ve yeşil renk karıştırıldığında
ortaya sarı renk çıkar. Pigment hücreleri de bu temel fizik
kuralına göre çalışırlar; kırmızıya ve yeşile duyarlı olan
konilerin eşit ölçüde uyarılmaları sarı renk algısını yaratır.
Kırmızı, mavi, yeşil konilerin eşit uyarılması beyaz renk
algısını yaratır. Üç ana rengi algılayan hücrelerin farklı
şiddetlerde ve kombinasyonlarda uyarılmaları ile insan hayatındaki
bütün renkler ortaya çıkar. Yalnız buraya kadar anlatılanlar
retina ile ilgili bölümü kapsar ve bir teori olmaktan öteye
gitmez. Kaldı ki beynin gelen sinyalleri nasıl deşifre ettiği
halen bilinmemektedir.
Görüldüğü gibi renkleri ayırt etmek son derece karmaşık bir
iştir. Eğer günümüz teknolojisinden bir örnek verirsek bu
işlemin zorluğu daha iyi anlaşılacaktır. Renkli televizyon
ekranları da tıpkı gözdeki sisteme benzer bir şekilde çalışır.
Farklı dalga boylarındaki renkler yanyana yakın bir oranla
yerleştirilirler. Eğer televizyon ekranından alınan bir resme
yakından bakılacak olursa görüntünün kırmızı, yeşil ve mavi
renklerde çok küçük alanların birleşmesinden oluştuğu görülür.
Biraz geriden bakıldığında renkler tekrar birleşir ve ekrandaki
normal renkler ortaya çıkar.
Yukardaki satırlardan anlaşıldığı gibi şu anda sahip olduğunuz
görüntünün oluşabilmesi için son derece karmaşık renk ayarlarının
yapılması gerekir. Milyonlarca koni hücresinin gönderdiği
sinyallerin şiddeti ayarlanmalı, daha sonra bu sinyaller deşifre
edilmelidir. Üstelik bu işlem tek bir an ya da bir saat için,
tek bir insan ya da binlerce, yüzlerce kişi için yapılmaz.
Her insan, hayatı boyunca milyarlarca görüntüyle karşılaşır
ve sürekli olarak bu görüntülere ait renk ayarı yapılır.
GÖRME KESKİNLİĞİ
Nokta büyüklüğünde bir toz
taneciğine veya yüksek bir tepeden uçsuz bucaksız bir manzaraya
bakın hiç fark etmez. Binlerce kilometrenin de, birkaç milimetrenin
de görüntüsü retina üzerindeki 1 milimetrekare genişliğinde,
sarımtrak bir bölge (macula lutea) üzerine düşer.13
Bu bölgenin çapı yarım milimetreden (0.4 mm.) daha küçük olan
merkez bölümünde retina incelmiştir ve hafif bir çukurluk
gösterir. Bu yere sarı nokta (fovea centralis) adı verilir.
Burası görüntünün en net olduğu merkezdir. Bu alan tamamen
koni hücrelerinden oluşur. Bilindiği gibi koniler görüntünün
ayrıntılarını görmeye yarayan özel bir yapıya sahiptirler.
Görüntü içindeki yüzlerce renk, şekil ve derinlik bu küçücük
bölgede en keskin halini alır. Foveanın dışında görme keskinliği
5-10 kat düşer.
Bir cisme dikkatle bakıldığında, gözler bu cisimden gelen
ışınları fovea üzerine düşürecek şekilde hareket ederler.
Gözün hareketli olması da buna yardımcı olur.
Maksimum göz keskinliğine sahip bir kişi, iğne ucu kadar parlak
iki nokta arasındaki bir milimetrelik mesafeyi on metreden
algılayabilir.
HAYAT DAMARI KOROİD
(Şekil 1.19)
Koroid Tabaka |
Göz akıyla retina arasındaki parçaya koroid denir. Bu bölüm
büyüklü küçüklü birçok damardan ve gözle görülmeyen milyonlarca
kılcal damardan oluşur. Bu kılcal damarlar aracılığıyla retinanın
koni ve çubuk hücrelerinden oluşan hassas bölgesine besin
taşınır.
Okuduğunuz kitabın küçük bir bölümünü oluşturan bu konu bile
tek başına evrimin ne kadar tutarsız ve gülünç bir iddia olduğunu
ortaya koyar ve yaratılış mucizesini bir kez daha gözler önüne
serer.
Korneadaki hiçbir hücreyi ihmal etmeden besleyen, milyarlarca
bağlantısı olan koroid tabakası olmadan gözün diğer parçacıkları
hiçbir işe yaramaz. Böyle bir tabakanın zamanla oluşması ise
imkansızdır. Çünkü bütün bağlantılarıyla bir koroid tabakası
gözde bulunmazsa mevcut organeller ne kadar mükemmel olursa
olsun, asla varlıklarını sürdüremezler.
Bilindiği gibi göz, farklı birçok bölüm ve tabakadan oluşmuş
bir organdır. Kornea, sklera, iris, göz bebeği, mercek, göz
kapağı, kornea-beyin bağlantısını sağlayan sinirler ve daha
birçok ayrıntı ile ancak bir bütün olarak görevini yapabilir.
Bu sistemlerden her biri, tesadüfen veya kendi kendilerine
oluşamayacak kadar üstün yapıya sahiptir. Gözün görebilmesi
için yukarıda sayılan bütün tabaka ve organellerin aynı anda,
aynı yerde, şu anki mükemmel uyum, yapı ve bağlantılarıyla
bulunmaları gerekir.
Bu durum insan bedeninin bugünkü haline zaman içinde gerçekleşen
tesadüfler, mutasyonlar gibi etkenlerle ulaştığını öne süren
evrimci iddiaları da tamamen geçersiz kılmaktadır. Böyle bir
sistemin yaratılış dışında başka herhangi bir güçle gerçekleşmesi
imkansızdır. İnce bir nakış gibi korneayı işleyen ve besin
taşıyan koroid tabakası, Allah’ın yaratma sanatının eşsiz
bir örneğidir.
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin)
yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca
"OL" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)
RETİNANIN BOYASI
Göze giren ışık, koni ve çubuk hücrelerini uyarabilmek için
iki tabakadan geçer. Bu hücrelerin arkasında siyah bir pigment
içeren melanin tabakası bulunur. Melanin, retinadan geçen
ışığı emer, böylece ışığın geri yansımasını ve göz içinde
dağılmasını engeller. Eğer bu tabaka olmasaydı gözün içine
giren ışık her yana dağılır ve görüntü oluşmazdı. Pigment
tabakasının görevi, kamera ve fotoğraf makinelerinin objektiflerine
sürülen siyah boyanın (magnezyum tabakası) görevi ile aynıdır.
(Şekil 1.20)
Gözün dış tabakasının (göz akı) hemen altında oldukça
karmaşık bir dolaşım sistemi vardır. |
Konuya bir başka açıdan bakalım. Fotoğraf makinesinin
merceği hakkında basit bir soru sorulsa, bu magnezyum karışımlı
boyayı merceğe kim sürdü denilse, cevap hemen verilirdi: Mercek,
üretildiği fabrikada, özel cihazlar tarafından boyanmıştır.
Boyama fikri ise ışığın kırılmasını hesaplayan mühendisler
tarafından ortaya atılmış, yapılan deneylerle boyama tekniği
mükemmel bir seviyeye çıkarılmıştır.
Acaba aynı soru göz için sorulsa cevap ne
olurdu?
Fotoğraf makinesinden çok daha üstün bir yapıya sahip olan göz,
elbette kendi kendine tesadüfen değil, kendisini yaratan üstün
bir akıl tarafından varedilmiştir.
Çok ilginçtir ki bazı insanlar fotoğraf makinesi gördükleri
zaman onu yapan teknolojiye hayran kalırlar, ama çok daha üstün
yapıda bir göz gördükleri zaman varlığını tesadüflere bağlarlar.
Evrim denilen sahtekarlığa aldanıp yaratıcılarını inkar ederler.
Allah, yarattığı
sistemin kusursuzluğunu insanlara göstermek için ibret olabilecek
örnekler yaratmıştır. Örneğin, gözün içindeki melanin tabakasının
önemi, "albino" hastalığı olan bir kişi incelendiğinde
anlaşılır. Albinoların gözlerinde ve vücutlarında pigment maddesi
bulunmaz. Albino bir kişi aydınlık bir ortama çıktığında, göze
giren ışık, retinada pigment bulunmadığından, her yöne yansır.
Bu yüzden kişiyi rahatsız edici parlak bir görüntü oluşur.14
GÖRME ALANI
(Şekil 1.21)
Her gözün görme alanı buruna yaklaştıkça daralır. İki
gözden gelen görüntüler beyinde kusursuz bir geometride
birleştirilir. |
Gözün dış dünyayı gördüğü toplam açıya görme
alanı denir. Görme alanının en geniş yeri dıştadır ve önünde
görüşü kısıtlayacak engel bulunmaz. İç tarafa doğru görme alanı
daralır. (Şekil 1.21) Bu daralmanın son derece hikmetli bir
sebebi vardır: İki gözün arasında bulunan burun, bu daralma
yüzünden görme alanına girmez.
Eğer görme alanı
iç tarafa doğru daralmasaydı ne olurdu? Böyle bir durum söz
konusu olsaydı, burun görme alanı içine girerek son derece rahatsız
edici bir engel teşkil edecek, insanlar gün boyu kendi burunlarının
görüntüsü ile muhatap olacaklardı. Oysa Allah’ın gözde yarattığı
bu özellik sayesinde günlük yaşamda burnunun varlığı insana
hiçbir rahatsızlık vermez.15
GÖZDEKİ KİMLİK
Parmak izleri kişiden kişiye farklılık gösterir. Tıpkı parmak
izleri gibi, her insanın irisi üzerindeki izler de, diğer
bir insanın irisi üzerindeki izlerden farklıdır. Bu farklılığın
nedenleri; bağ dokusundan oluşan ağ, temel doku lifleri, kirpiksi
yumurtalar, kasılma izleri, damarlar, halkalar, renk ve lekelerdir.
Dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insanın her birinin gözü
farklı yapıdadır. Hatta her ne kadar çok benzeseler de aynı
insana ait iki kahverengi göz, hiçbir zaman birbirlerinin
aynısı değildir.
|