|
3) GÖZÜN YARATILIŞI
 O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri
inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz. (Mü'minun Suresi, 78)
Bu kitabın birçok bölümünde gözün yapısından, birbirleriyle
uyum içinde çalışan organellerden, her organelin ne kadar
özel bir yapıya ve göreve sahip olduğundan, beynin görmedeki
rolünden, kurulu bir sistemin mükemmelliğinden ve kusursuzluğundan
bahsedildi. Gerek parça parça ele alındığında, gerek bir bütün
olarak düşünüldüğünde gözün ne kadar büyük bir mucize olduğuna
değinildi. Buraya kadar hep mevcut bir sistemin işleyişi üzerinde
duruldu. Bu bölümde ise gözün çalışması veya organelleri değil,
bizzat gözün varlığı hakkında büyük bir mucizeyi inceleyeceğiz.
İnsan hayatı boyunca birçok gözle muhatap olur. Aynaya baktığında
gördüğü kendi gözleri, anne babasının, kardeşlerinin, arkadaşlarının,
eşinin gözleri... Peki bu gözlerin tümü hepsi aynı mükemmellikte
olacak şekilde nasıl oluştular?
Bu yazıyı okumanızı sağlayan ve yeryüzündeki en büyük mucizelerden
biri olan gözleriniz kısa bir süre önce yoktu. Sizin, 'ben'
diye nitelendirdiğiniz varlık, yani kendiniz ise, gözle görülemeyecek
kadar küçük tek bir hücreden oluşuyordu. Derken bölündünüz
iki hücre oldunuz, yine bölündünüz dört yeni hücre oldunuz.
Bu bölünme milyonlarca kere tekrarlandı ve parmak büyüklüğünde
bir et topu oldunuz. Derken bu etin üzerinde iki küçük siyah
leke belirdi. Günler geçtikçe bu lekeler bir çukur oldu ve
içinde eşsiz bir organ kendi kendine oluşmaya başladı. Bu
çukurun içinde göz bebeğiniz, merceğiniz, korneanız, retinanız,
göz akınız, irisiniz, üzerinde göz kapaklarınız, altında göz
pınarlarınız, içinde besin taşıyan bir sıvı, bu sıvıyı üreten
pınarlar, gerekli her noktaya kan götüren milyarlarca kılcal
damarınız bir uyum içinde yoktan var oldu. Bir süre sonra
bu yazıyı okumanızı sağlayan gözlerinizin yaratılması tamamlandı
ve doğum sonrasında dünyaya gözlerinizi açtınız.
Gözün oluşumunu öğrenmek için öncelikle insan vücudunun gelişimine
kısaca bir göz atalım. Bilindiği gibi insan, tek bir hücrenin
anne karnında bölünerek büyümesi sonucunda var olmuştur. Tek
bir hücreden kusursuz işleyen bir bedene sahip bir insanın
ortaya çıkmasının sırrı hücrelerin çekirdeğinde bulunan DNA
adlı molekülde gizlidir.
HAYATIN ŞİFRELERİ
DNA'nın sahip olduğu milyonlarca basamaklı şifrelere,
insana ait bütün bilgiler kaydedilmiştir. Şifreler yalnızca
hücrenin anlayabileceği bir dilde yazılmıştır. Bu bilgiler organların
yapılarından, kişinin bütün fiziksel özelliklerine kadar vücudun
bütün ayrıntılarını içerir. Anne karnındaki tek hücreden, bir
insan oluşana kadar ki bütün aşamalar DNA'daki bu bilgilere
sadık kalmak suretiyle gelişir.
 
(Şekil 3.1) Hamileliğin
ilk ayında gözlerin gelişimi başlar. Gözler beş
haftalıkken tamamlanmamış siyah kapalı halka şeklindedir.
(solda) Şeffaf gözkapakları 2. ayın sonunda kusursuzdur.
(ortada) 5. ayda gözkapakları tamamen kapalı ve
koruyucu yağlı bir maddeyle kaplanır. (sağda)
Bu evreler sonucunda göz kapağı gelişimini tamamlar.
Yeryüzünün en büyük mucizelerinden biri anne karnında
yoktan var olur. Bir ayette şöyle buyurulmuştur:
İnsan, bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı
görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir.
Kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek verdi;
dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim
diriltecekmiş? "De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa
eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir."
(Yasin Suresi, 77-79) |
Normal şartlarda tek bir hücrenin bölünmesi sonucunda yine aynı
tip bir hücre oluşmalıdır. Bu yüzden anne karnındaki tek bir
hücrenin bölünmesi sonucunda da milyonlarca benzer hücrenin
oluşturduğu bir et topu meydana gelmelidir. Fakat böyle olmaz.
Bölünme sırasında birden hücreler arasında farklılaşma başlar.
Bazı hücreler kemik hücrelerini, bazı hücreler göz hücrelerini,
bazıları beyin hücrelerini oluşturur. Nasıl olur da aynı atadan
gelen iki hücre, üstelik DNA'ları birbirlerinin aynısıyken iki
farklı hücre olurlar?
Hücrenin nasıl böyle bir karar aldığı bilimsel olarak henüz
açıklanamamıştır. Bilinen tek şey göz hücresi olmak isteyen
hücrenin milyonlarca basamak bilgi arasından yalnızca göze ait
olanları kullanmaya başladığı, bu sayede göz hücresi olabildiğidir.
Burada çeşitli sorular akla geliyor: Bir hücre neden göz hücresi
olmak ister? Göze ait bilgileri milyonlarca farklı bilgi arasından
nasıl bulur?
Hücrelerde meydana gelen farklılaşma sonrasında akıl almaz bir
olayla daha karşılaşırız. Değişik hücreler kendi aralarında
organize olup karmaşık organları meydana getirirler. Peki bu
organizasyon nasıl sağlanır?
ŞUURLU HÜCRELER
Konumuz olan gözü ele alalım. Göz içiçe birçok farklı katman
ve organelden meydana gelir. Bu organel ve katmanların mutlaka
bir düzen ve uyum içinde oluşmaları gerekir. Her hücre ne
zaman ne yapacağını bilmelidir. İris, kornea, göz bebeği,
göz merceği ve retinanın her birini oluşturan hücreler birbirlerinden
farklıdır. Buna karşın tabakalar arasında bir karışma olmaz.
Yine birçok soru ile karşı karşıya kalırız: Bu hücreler kendi
aralarında nasıl anlaşmışlardır? Bir tabakaya ait hücre nasıl
olur da öteki tabakaya karışmaz. Hücreler nereye kadar bölünüp,
ne zaman duracaklarını nereden bilirler?
Hücreler arasında hayret verici bir zamanlama vardır. Farklı
tabakalar bir uyum içinde oluşurlar. Bir organel oluşurken,
aynı zamanda beraber çalışacağı diğer organel ve her ikisini
birden besleyecek kan damarları da oluşur. Bağımsız organeller
birbirlerinin ne önüne geçerler ne de geri kalırlar.
Çok kısaca tarif edilen bu gelişme sonucunda tek bir hücreden
farklı organlar, bunları oluşturan farklı organeller oluşurlar.
İnsanın bu oluşumda hiçbir kontrolü yoktur. Bir zamanlar bir
"hiç" iken kendisini kusursuz bir vücut ile doğmuş
bulur. Unutmamanız gerekir ki aynanın karşısında gördüğünüz
vücudunuzun oluşumunda sizin hiçbir hükmünüz olmadı. Hiçbir
özelliğinizi kendiniz yaratmadınız. Kendinizi, gözleriniz,
kulaklarınız, diğer organlarınız ve ruhunuzla birlikte yaratılmış
buldunuz.
GÖZÜN OLUŞUMU MUTASYONLARLA AÇIKLANABİLİR
Mİ?
Çoğu insan evrim teorisini bilimsel olarak kesin kabul görmüş,
doğruluğu tartışılmaz bir gerçek zanneder. Bunun nedeni evrimin
belirli çevreler tarafından özellikle gündemde tutulmaya çalışılması
ve dünya çapında etkin bir propaganda uygulanmasıdır.
Oysa zannedildiği gibi evrim, bilimsel olarak kanıtlanmış
bir gerçek değil, hile, sahtekarlık ve göz boyamalarla benimsetilmeye
çalışılan bir inançtır. Evrimin temel mantığı, dünya üzerinde
varolan mükemmel sistemin bir yaratıcı tarafından varedildiğini
inkar etmektir. İşte bu yüzden evrim teorisi canlıların tamamen
tesadüflere dayanan bir süreç sonucunda kendi kendilerine
oluştuklarını iddia etmektedir.
Darwin'in bu teoriyi öne sürmesinden sonraki yıllarda teknolojinin
ilerlemesi ile birlikte Darwin'in fikirlerinin kabul edilemez
olduğu bilimsel olarak ispatlandı. Çünkü ortam şartlarının
değişmesi ile vücut hücrelerinin yeni özellikler kazanamayacakları,
bir şekilde kazandıkları varsayılsa bile -ki bu olanaksızdır-
bu özellikleri bir sonraki nesile aktaramayacakları anlaşıldı.
Böylece evrim teorisi daha en başından çöktü. Ancak, dünya
çapında büyük bir din dışı düzen kurulmaktaydı. Bu düzenin
temel taşlarından biri olan evrimin de bir şekilde yoluna
devam etmesi gerekiyordu. Çünkü din dışı bir sistemin kurulabilmesi
için öncelikle yaratılışın inkarı gerekiyordu.
Çare olarak yeni bir aldatmacaya başvuruldu: Neo-Darwinizm.
Bu aldatmaca da elbette Darwin'in Allah'ı inkar mantığı üzerine
kurulmuştu. Düzenin temel taşı, yani yaratılışı inkar sürdürülüyor
ama farklı bir yol izleniyordu. Yeni aldatmacaya göre mikro-mutasyonlar
(küçük kalıtımsal değişiklikler), bir türün bir başka türe
dönüşmesini sağlayacak tek mekanizmaydı. Çünkü, bir canlının
sahip olduğu bütün fiziksel özellikler, canlının hücrelerinde
bulunan genler tarafından belirlenmekteydi. Bu genlerde olumlu
bir değişim olmadığı sürece türde kalıcı bir değişim beklenemezdi.
Evrimin en çok güvendiği mekanizma olan doğal seleksiyon,
mutasyonlar tarafından desteklenmedikçe hiçbir işe yaramayacaktı.
Evrim yine büyük çıkmazlar içindeydi.
Bu çıkmazlardan ilkini mutasyonların genel etkisi oluşturuyordu.
Zararsız mutasyonlar ancak binde bir oranında görülebiliyordu,
yani son derece nadirdi. Mevcut bir türün birçok mutasyona
maruz kaldığı düşünüldüğünde sonuç evrim açısından son derece
ümitsizdi. Yararlılardan çok daha fazla olan zararlı mutasyonlar
sonucunda birçok garip görünümlü canlı oluşacak, var olan
canlı türleri yok olacaktı. Evrimciler açısından en trajik
olanı da ellerinde her iki ihtimale, yani yararlı veya zararlı
mutasyona ait hiçbir fosil bulunmamasıydı.
GENETİK; ÇÖKÜŞÜN SON AŞAMASI
(Şekil 3.2) Göz ancak,
kornea, iris, göz bebeği, göz merceği, koroid,
sklera, retina, göz merceğini tutan kaslar, fovea
ve gözün beyinle bağlantısını sağlayan optik sinirler
aynı anda, gelişmiş olarak, şu andaki yerlerinde
var olurlarsa görevini yerine getirebilir. Bu
yüzden gözün, zaman içinde basamak basamak gelişmiş
olmasına imkan yoktur. |
Evrim bir türlü dirilemiyordu. Bunun bir başka sebebi mikro-mutasyonların
faydalı dahi olsalar yeni bir organ, yeni bir yapı (apayrı
bir genetik şifre) ortaya çıkaramamalarıydı. Çünkü mutasyonlar
sadece var olan genetik yapıyı değiştirebilirler. Yeni bir
genetik bilgi ilave etmezler. Genetik yapıda yapılacak rastgele
bir değişimin sonucu ise her zaman için zararlıdır. Tıpkı
depremin bir şehir imar edemeyeceği, var olan yapıları yıkacağı
gibi.
Öyleyse yeni bir yapının inşası için gerekli olan neydi? Bunun
sırrı hücrenin DNA'sındadır. Yeni bir organın varolması için,
o organa ait genetik bilginin bir bütün olarak hücrelerin
DNA'sına eklenmesi gerekir. Örneğin bir karaciğer birden ortaya
çıkacaksa, karaciğere ait 2.309 genin, bir göz için 1.794
genin, bir akciğer için 11.581 genin ve bu genlerin içindeki
milyonlarca basamak genetik şifrenin bir anda hatasız ve eksiksiz
olarak hücreye eklenmesi gerekir ki, bu organlar bir sonraki
nesilde de ortaya çıksın. Yani mevcut bir organın zaman içinde,
basamak basamak gelişmesine imkan yoktur.
Her ne kadar imkansız olsa da, mikro-mutasyonlar sonucu genetik
programa ilaveler olduğunu varsayalım ve yine varsayalım ki,
zamanla meydana gelen gelişmeler sırayla ortaya çıksın ve
eklenerek üstüste biriksin ve yokolmasın. Bu varsayımlar bile
kompleks organ ve sistemleri (gözler, kanatlar, solunum sistemi
vb.) açıklamaya yetmemektedir. Zira kompleks sistemlerde zamanla
tamamlanması beklenen eksik parçalar olmadan sistem çalışmaz.
Dolayısıyla önceden tamamlanmış kısımlar hiçbir işe yaramayacağı
için, bulunmaları anlamsız olur hem de kullanılmadıkları için
evrim teorisinin iddiasına göre körelir, yok olurlar.
MUTASYON ÇIKMAZI VE GÖZLER
Göz değişik görevleri olan birçok farklı tabaka ve bölümden
oluşur ve bir bütün olarak çalışır. Tek bir tabakanın veya bölümün
eksik olması gözü işe yaramaz bir et ve yağ yığını haline getirir.
Kornea, iris, göz merceği, retina, gözbebeği etrafındaki kaslar,
göz içinde bulunan pigmentler, gözyaşı bezleri, gözyaşının içinde
bulunan dezenfektan maddeler, retinayı oluşturan koni ve çubuk
hücreleri, bu hücrelerden çıkan sinyalleri beyine ileten sinir
ağları, beyinde bulunan son derece gelişmiş görme merkezi gibi
birbirleriyle uyum içinde çalışan mekanizmalara aynı anda ihtiyaç
vardır (şekil 3.2-3.4). Bilim ve Teknik dergisinde yayımlanan
bir yazıda bu durum şöyle ifade edilmiştir:
Gözlerin ve kanatların ortak özelliği ancak
bütünüyle gelişmiş bulundukları takdirde vazifelerini yerine
getirebilmeleridir. Bir başka deyişle eksik gözle görülmez,
yarım kanatla uçulmaz.29
Gerçekten de insan gözünü incelediğimiz zaman görmekteyiz
ki, bu organın işlevlerini yerine getirebilmesi için gözyaşı
bezlerinin düzenli şekilde çalışıp gözü temiz tutmaları, koruyucu
bir tabaka olan korneadan geçen ışığın göz bebeği (pupilla)
tarafından uygun şiddette ayarlanması ve göz merceğinden geçerek
ışık ve renge duyarlı 130 milyon civarındaki ağ tabaka hücresine
düşmesi gerekir.
Mevcut fosiller de gözlerin bir değişime uğramadan bugünkü
eksiksiz ve mükemmel yapılarında yaratıldıklarını gösterirler.
Çeşitli canlıların göz ve kanat yapıları incelendiğinde, kafadanbacaklıların
(sefalopod) dahi milyonlarca yıldır aynı görme organlarına
sahip oldukları, bir değişimin olmadığı görülecektir. Örneğin
1983 yılında Güney Fransa'nın Ardeche bölgesinde bulunan 155
milyon yıllık bir ahtapot fosilinin günümüzdeki ahtapotlardan
hiçbir farkı olmadığı gözlemlenmiştir. Bu durum, canlının
karakteristik gözlerinin 155 milyon yıldan beri aynı olduğunu,
herhangi bir değişimin söz konusu dahi olmadığını göstermektedir.30
  
(Şekil 3.3) Mutasyonlar
mevcut bir organa yeni bir özellik kazandırmaz,
sadece var olan yapıyı değiştirirler. Gözün genetik
şifresinde meydana gelecek bir değişimin net etkisi
zararlıdır. Bu değişim doğuştan yapısal bozukluklara
neden olabileceği gibi, gözde tümör oluşmasına
da yol açabilir (yanda).
"...
Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan,
sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti
yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?"
"Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime
hiç kimseyi ortak koşmam." (Kehf Suresi, 37-38)
Eğer dilemiş olsaydık,
gözlerinin üstüne bastırır-kör ederdik, böylece
yola dökülüp-koşuşurlardı. Fakat nasıl göreceklerdi
ki? (Yasin Suresi, 66) |
SAHTEKARLIĞIN İTİRAFI
Evrimci bilim adamları da gözü evrim teorisi içinde bir
yere oturtamazlar. Çaresizlik içinde "evrimin mucizesi"
gibi komik bir ifadeye başvururlar. Türkiye'nin tanınmış evrimci
bilim adamlarından Prof. Dr. Ali Demirsoy şöyle der:
Fakat tam oluşmuş bir gözün meydana gelmesi
(memeli gözü gibi) birkaç yüz milyon yıldan eskiye uzanmaz.
Bu karmaşık bir organın bu kadar kısa sürede oluşması evrimsel
bir mucize kabul edilmektedir.
31
Mucizenin tanımı ise şu şekildedir: "Mucize
insan aklının ölçülerini aşan tabiat yasalarının dışına çıkan,
düşünce değil de dini inanca dayanan oluştur".32
Görüldüğü gibi bu harika mekanizmanın ancak bir mucize eseri
olduğunu evrimciler de kabul etmek zorunda kalmışlardır. Ancak
bu mucizenin nasıl olup da evrimin bir sonucu olduğu bir türlü
anlaşılamamaktadır. Öne sürüldüğüne göre evrim "doğanın"
bir eseridir. Mucize ise "doğaüstü" olaylara verilen
isimdir. Bu durumda "doğanın" kendisinden "doğaüstü"
bir olay beklemek hiç de mantıklı bir düşünce değildir. İnsan
vücudunda göz kadar mükemmel yüzlerce mekanizma olduğu bilindiğine
göre bizzat insanın bir mucize olduğu kabul edilmiş olmaktadır.
Gözün bir bütün olarak işlevini yapabilmesi ve zamanla gelişemeyecek kadar
birbirine bağımlı kısımlardan meydana gelmesi evrimci bilim
adamlarını çok zor durumda bırakmıştır. Prof. Ali Demirsoy
bu durumu aynı eserinde şöyle ifade eder:
Üçüncü bir itiraza cevap vermek oldukça zordur... Karmaşık
bir organ yarar sağlasa da birden nasıl oluşmuştur. Örneğin,
omurgalılardaki gözün merceği, retinası, optik sinirleri ve
görmek için etkili olan diğer kısımları birden nasıl oluşur.
Çünkü doğal seçme, sinirinden ayrı olarak retina üzerinde
seçici olamaz. Mercek oluşsa dahi retina olmadan anlam taşımaz,
görme için tüm yapıların beraberce gelişmesi kaçınılmazdır.
Ayrı ayrı geliştirilen kısımlar kullanılmayacağı için hem
anlamsız olacak hem de belki zamanla ortadan kalkacaktır.
Aynı zamanda hepsini birden geliştirmekte tahmin edilemeyecek
kadar küçük ihtimallerin biraraya gelmesini gerektirmektedir.33
Memelilerin gözleri için yapılan bu bilimsel açıklamalardan
sonra ahtapotlardaki gözün nasıl ortaya çıktığını aynı yazarın
kitabından incelemeye devam edelim:
Analoji evrimsel gelişme süreci içerisinde birbirine bağımlı
olmadan gelişen ve özünde aralarında evrimsel gelişme süreci
içerisinde birbirine bağımlı olmadan gelişen ve özünde aralarında
evrimsel bir ilişkinin olmadığı organlar da vardır. Örneğin
ahtapotun gözleri ve memeli gözü hemen hemen aynı yapıda ve
aynı işleri görmelerine karşın meydana geldikleri embriyolojik
tabakalar farklı oldukları için analog organ sayılır.34
Yani evrimciler ahtapotun gözleri ile memeli gözünün arasında
evrimsel bir ilişkinin bulunmadığını ve bunların birbirlerinden
tamamen bağımsız olarak ayrı ayrı geliştiklerini öne sürüyorlar.
Bu durumda memeli gözü için meydana gelen mucizenin (yazarın
yukarıda ifade ettiği gibi) bir benzeri ahtapotta, bir diğeri
böcek gözlerinde ve bir başkası da balık gözlerinde tekrarlanmış
olmalıdır.
Bütün imkansızlığına rağmen, evrimin var saydığımızda üç ayrı
gözün (böceklerde, mürekkep balıklarında, omurgalılarda) birbirinden
bağımsız evrimleşmiş olmaları gerekir. Aynı imkansız gelişim,
farklı canlılarda, aynı süreçte gerçekleşmek zorundadır. Evrimci
bir biyolog olan Frank Salisbury bu önemli gerçeği şöyle dile
getirmiştir:
Benim son şüphem paralel evrim hakkındadır...
Göz kadar kompleks bir organ bile muhtelif zamanlarda ayrı
ayrı ortaya çıkmıştır. Mesela mürekkep balığında, omurgalılarda
ve antropodlarda. Bunların bir defada ortaya çıktıklarını
izah etmek yeteri kadar problem teşkil ederken modern sentetik
teoriye göre, muhtelif defalar ayrı ayrı meydana geldikleri
düşüncesi başımı ağrıtmaktadır.35
Gerçekten de mikro-mutasyonlarla açıklanması imkansız olan
gözler, kanatlar, akciğerler vb. kompleks organların varlığı,
Darwin'in de itiraf ettiği üzere teorisini kesinlikle yıkmaktadır:
Eğer çok sayıda birbirini takip eden küçük değişikliklerle
kompleks bir organın meydana gelmesinin imkansız olduğu gösterilseydi
teorim kesinlikle yıkılmış olacaktı.36
Darwin'in teoriyi ilk ortaya attığı
yıllarda izah edemediği ve canlıların sahip olduğu "gözleri
düşünmek beni bu teoriden soğuttu " dediği gözler, aradan
geçen 100 yıla rağmen evrimciler tarafından hala izah edilememekte
ve Ali Demirsoy'un tabiriyle onlar için "evrimsel bir
mucize" olarak esrarını korumaktadır.37
Oysa burada sözkonusu olan kuşkusuz evrimsel bir mucize değil,
kusursuz bir yaratılış, Allah'ın herşeyi birbiriyle uyum içinde
yaratışının örneklerinden biridir.
GÖRMEYİ ÖĞRENMEK
Yeni doğmuş bebekler görme organları olduğu halde çevrelerini
net olarak göremezler. Gerçekten de yeni doğmuş çocuğun görme
organı bir ışık alıcısından başka bir şey değildir, sadece ışığı
ve karanlığı ayırt edebilir. Bu yüzden de çocuğun durumu oldukça
uzun bir süre tıpkı dilini bilmediği bir ülkede yaşayan insanın
durumuna benzer. Bilmediğimiz bir dili konuşan insanların arasında
yaşarken kulağımız önceleri bize tamamıyla anlamsız gelen birtakım
sesleri algılar, sonradan bu sesler yavaş yavaş bir anlam kazanmaya
başlar. Zaman geçtikçe bu seslerle bazı olaylar arasında çağrışım
yapmaya alışırız.
İşte yeni doğmuş çocuk da aynı şekilde
görmeyi zamanla öğrenir. Bu öğrenme sürecinin ilk aşaması
nesneleri gözleriyle takip etmesidir. Doğduktan çok kısa süre
sonra gözlerinin önünde hareket ettirilen bir ışığı izleyebilir.
Bir kaç haftalık olduğunda göz merceği uyum yapmaya başladığı
için görüşü netleşir. Gördüğü şeyleri eliyle de tutabileceğini
fark ettikten sonra, yakınındaki nesneleri izleyebilmek için
gözlerini hafifçe sağa sola oynatmasının yeterli olduğunu,
buna karşılık daha uzaktaki nesneler için gözlerini iyice
döndürmesi gerektiğini kavrar. Ardından da, gözlerini yukarı
ve aşağı doğru kaydırmak gibi biraz daha güç olan hareketleri
öğrenerek yüksekteki nesneleri de gözleri ile izlemeyi başarır.
Böylece cisimleri genişlik, uzunluk ve derinlikleriyle 3 boyutlu
olarak görmeye başlar. Cisimlerin boyutlarını öğrendikçe,
bu bilgilerin ışığında mukayese yaparak uzaklıkları değerlendirmeyi
öğrenir.38 Öğrenme süresi oldukça uzundur
ve sistem ancak üç yaşına doğru tam anlamıyla oturmaya başlar.
Bu bölümde bebeğin görmeyi "öğrendiğinden" bahsedildi.
Acaba şuursuz ve hiçbir şeyden haberi olmayan bir varlık tek
başına kendi iradesiyle tüm bunları nasıl öğrenir? Cevap insanları
da gözlerini de yaratan Allah'ın kitabında yer alır. Bir Kuran
ayetinde insanların anne karnından hiçbir şey bilmeden çıkarıldığı
ve görme, işitme ve gönüllerin insana şükretmesi için verildiğinden
bahsedilir:
Allah, sizi annelerinizin karnından
hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye
işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi. (Nahl Suresi,
78)
GÖRMEDE IŞIĞIN ROLÜ
Işık dünyayı insanın gözlerine taşıyan bir aracıdır. Fakat
gerek yapısı, gerek teknik özellikleri halen çözülememiştir.
Işığın tanımının net olarak yapılamamasının nedeni; kütlesinin
ve hacminin olmamasıdır. Bu noktada, ışık hakkında yapılmış
araştırmaları yazmaya kalksak ciltler dolusu yer harcamamız
gerekir. Üstelik elde edeceğimiz eser de bir fizik kitabından
öteye geçemeyecektir. Bu yazının esas amacı ise her an iç içe
olduğumuz ışığın mucizevi yönü hakkında düşünülmesini sağlamaktır.
IŞIĞI NASIL ALGILARIZ?
Dış dünyayla en önemli bağlantımızı sağlayan
duyunun görme olduğunu biliyoruz. Fakat insanların çoğu gördükleri
görüntünün aslında çok kısıtlı olduğunu bilmezler. Öyle ki göze
giren ışığın ancak %10'u alıcı hücrelere ulaşır. Çoğu yansıtılır
veya gözün diğer kısımlarında emilir.39 İnsanın
göremediği, farklı dalga boyları olan farklı ışık çeşitleri
de vardır. Uzayın derinliklerinden gelen kozmik ışınlar, X
ışınları, gamma ışınları, insan vücudundan çıkan radyasyon,
mor ötesi ışınlar, kızıl ötesi ışınlar insan gözü tarafından
algılanamazlar. Çünkü insan gözü sadece belirli dalga boyları
arasındaki ışığı algılayabilir. Görülebilen ışık, mor ötesi
ile kızıl ötesi dalga boylarının arasında kalan bölümdür.
İnfrared kelime olarak "kırmızı ötesi" demektir. Gözün gördüğü kırmızı
ışınlardan daha uzun dalga boylarına sahip olanlara bu isim
verilir. Her cisim kendi sıcaklığıyla orantılı olarak bir
ışın enerjisi yayar. Sobadan, vücudumuzdan, dünyadan hatta
yıldızlardan yayılan enerjinin temeli olan kızıl ötesi dalgalarını
göremediğimizi tekrar belirtmeliyiz. Çevremizdeki kızıl ötesi
ışınları algılayabiliyor olsaydık gördüklerimiz sıcaklığa
ayarlı olacaktı.
Mor ötesi ve daha büyük dalga boylarına sahip X ışınları da
göz tarafından görülemez. Yüksek enerjili ve son derece kısa
dalga boyuna sahip bu ışınlar, insan için öldürücü olabilecek
kadar tehlikelidir.
Şu anda bulunduğunuz ortamda gözlerinizin görmediği, dolayısıyla
hiç farkında olmadığınız binlerce ışınla iç içesiniz. Ama
gözleriniz bunları görmez. Halbuki göz bütün ışık çeşitlerini
algılayacak olsa dış dünya son derece karmaşık ve anlaşılmaz
olurdu. Dünyaya inen bütün kozmik ışınlardan göz gözü görmeyecek,
dahası insanlar ve cisimler farklı sıcaklıklara göre değişik
zamanlarda farklı renklerde gözükeceklerdi.
Etrafımızı X ışınları gibi görmüş olsaydık tüm çevremizdeki
görüntüler iskelet şeklinde olurdu. Böyle bir görüntünün de
insana hiç zevk vermeyeceğini herkes tahmin edebilir. Allah
insanları yaratırken iskeletleri üzerine vücudu kaplayan bir
et ve deri yaratmıştır. Ama insan hiçbir zaman karşısındaki
insanın kemik yapısını, kan dolaşımını, iç organlarını görmez.
Allah insana bütün bu rahatsızlık verici detayları algılatmaz
ve karşısındakini olabilecek en güzel haliyle gösterir.40
...Sizi suretlendirdi, suretinizi de
en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı... (Mümin Suresi,
64)
RENKLİ GÖRME
İnsan, yaşamı boyunca milyonlarca görüntüyle karşılaşır.
Bu görüntülerden göze hoş gelenler genellikle bol renkli olanlarıdır.
Bir manzaraya bakıldığında renklerin uyumu, güzelliği insanın
hoşuna gider. Örneğin bir çiçek tarlasındaki o muazzam renklilik,
renkler arasındaki uyum insanın içini ferahlatır. Gökyüzünün,
denizin gözalıcı tonları, çiçeklerdeki muhteşem sanat ve daha
nice estetik görüntü renkler sayesinde vardır.
Eğer yeryüzünde yeşil diye bir renk olmasaydı, hiç kimse yeşilin
nasıl birşey olduğunu kafasında canlandıramazdı. Tıpkı şu
anki renk çeşitlerinin dışında bir rengin hayal edilemediği
gibi.
BEYNİMİZDEKİ RENKLER
Dış dünyada renk diye birşey yoktur. İnsanın renk olarak
algıladığı, farklı dalga boylarındaki fotonların beyindeki
yorumlarıdır. Kırmızı bir çiçek ile mavi bir araba arasındaki
renk farkı, yalnızca bu cisimlerden göze gelen ışınların dalga
boyları arasındaki farktır. Farklı dalga boylarındaki ışıklar
göz sinirlerinde farklı şiddetlerde uyarılar yaparlar. Bu
uyarılar beyine geldiklerinde farklı renkler olarak tanımlanır.
Eğer renk diye bir kavram olmasa, herşey grinin tonlarında
görünse dünya son derece sıkıcı bir hal alırdı. Denizden,
ağaçlardan, giyimden hatta yiyeceklerden alınan zevk büyük
oranda azalırdı. Oysa doğadaki tüm renkler insan ruhuna zevk
verecek şekilde yaratılmıştır.
Tek başına renk diye bir kavramın var olması büyük bir mucize
iken, doğada bulunan renklerin en güzel ve uyumlu bir şekilde
kullanılmış olması Allah'ın insanlara lütfettiği büyük bir
nimettir.
Dünya ve üzerindekiler, çiçekler, meyveler, kuşlar, engin
denizler ve içinde yaşayan rengarenk canlılar; balıklar, mercanlar,
yosunlar kısacası farklı renk, desen ve şekillerde milyarlarca
varlığın, tesadüfler sonucu oluşmalarına imkan yoktur. Tesadüfler
nasıl olur da bir kuşun tüylerindeki veya bir balığın sırtındaki
renk ahengini yaratabilir? Nedir bu varlıkları insana bu kadar
estetik gösteren? Tavus kuşunun tüylerindeki veya bir kaplanın
sırtındaki ya da bir mercan denizindeki balığın pullarındaki
desenleri ve renkleri yaratan nedir?
Arkeolojik kazılar sırasında bulunan bir sandığın içinden
son derece güzel, hatta bir sanat harikası sayılabilecek yağlıboya
bir tablo çıktığını düşünelim. Hiç kimse tabloda kullanılan
boyaların tesadüfen kendi kendilerine birleşerek bir kompozisyon
oluşturduklarını söyleyemez. Tablonun bir ressam tarafından
özenle yapıldığı ve o ressamın vermek istediği kompozisyonu
yansıttığı apaçık ortadadır.
Aynı şekilde yeryüzü, gökyüzü, çiçekler, meyveler, diğer bitkiler
ve hayvanlardaki renklerin ve estetiğin de bir yaratıcısı
olduğu yani Allah tarafından en güzel şekilde yaratıldığı
ortadadır.
Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik
ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl)
döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda "göz
alıcı ve iç açıcı" her çiftten (nice bitkiler) bitirdik.
(Bunlar) "içten Allah'a yönelen" her kul için "hikmetle
bakan bir iç göz" ve bir zikirdir. (Kaf Suresi, 6-8)
|