|
BİR HÜCREDEN BİR
İNSANIN YARATILIŞI
 |
ONLAR , ALLAH'IN
KADRİNİ HAKKIYLA TAKTİR EDEMEDİLER. ŞÜPHESİZ
ALLAH, GÜÇ SAHİBİR, AZİZDİR.
(HAC SURESİ, 74)
|
|
DÖNÜŞÜM BAŞLIYOR: BEBEĞİN RAHİMİDEKİ
ÜÇ EVRESİ
Bu bölüme kadar anlatılanlarda da görüldüğü gibi
yumurtanın ve spermin oluşumları sırasında ve buluşmalarına
kadar geçen süre içinde yaşanan her bir ayrıntı başlı
başına birer mucizedir. Bu iki hücrenin birleşmesinden
sonra meydana gelen değişimler, kadının bedeninde yapılan
son derece kapsamlı hazırlıklar ise, bizi başka mucizevi
olaylarla karşılaştıracaktır.
Sperm tarafından döllenen yumurta günler, hatta saatler
geçtikçe bölünür ve çok büyük bir hızla büyür. Bebeğin
anne karnında gerçekleşen bu embriyolojik gelişiminin
üç farklı evrede gerçekleştiği bugün bilinmektedir.
Ancak uzun yıllar süren araştırmalar neticesinde, günümüz
teknolojisi ile ulaşabildiğimiz bu bilgi bundan 1400
yıl önce Kuran'da haber verilmiştir. Bu bilimsel gerçek
bir ayette şöyle bildirilmektedir:
... Sizi annelerinizin karınlarında,
üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka)
yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz
olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka İlah
yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz? (Zümer
Suresi, 6)
Dikkat edilirse, ayette, insanın anne karnında, birinden
diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana geldiğine
dikkat çekilmektedir. Gerçekten de bugün modern biyoloji,
bebeğin anne karnındaki embriyolojik gelişiminin tam
ayette bildirildiği gibi üç farklı devrede gerçekleştiğini
ortaya koymuştur. Bugün tıp fakültelerinde ders kitabı
olarak okutulan bütün embriyoloji kitaplarında bu konu
en temel bilgiler arasında yer alır. Örneğin, embriyoloji
hakkında temel başvuru kitaplarından biri olan Basic
Human Embryology isimli kaynakta bu gerçek şöyle ifade
edilmektedir:
"Rahimdeki hayat 3 EVREDEN oluşur; pre-embriyonik (ilk
2.5 hafta), embriyonik (8. haftanın sonuna kadar) ve
fetal (8. haftadan doğuma kadar)."
Bu evreler bebeğin farklı gelişim aşamalarını içerir.
Bu üç gelişim safhasının belli başlı özellikleri kısaca
şöyledir:
- PRE-EMBRİYONİK EVRE:
Bu ilk evrede zigot (yeni döllenmiş hücre) bölünerek
çoğalır. İlk üç hafta içinde bir hücre kitlesi haline
geldikten sonra kendini rahim duvarına gömer. Hücreler
çoğalmaya devam ederken 3 tabaka halinde organize olurlar.
- EMBRİYONİK EVRE:
İkinci evre toplam 5.5 hafta sürer ve bu süre boyunca
canlı, "embriyo" olarak adlandırılır. Bu evrede hücre
tabakalarından bedenin temel organ ve sistemleri ortaya
çıkar.
- FETAL EVRE:
Gebeliğin 3. dönemine girildiğinde ise embriyo artık
"fetus" diye adlandırılır. Bu dönem gebeliğin sekizinci
haftasından itibaren başlar ve doğuma dek sürer. Bir
önceki dönemden ayırt edici özelliği fetusun yüzü, elleri
ve ayaklarıyla belirgin, insan dış görünümüne sahip
bir canlı olmasıdır. Dönemin başında 3 cm. boyunda olan
fetusun tüm organları ortaya çıkmıştır. Bu dönem 30
hafta kadar sürer ve gelişme doğum haftasına kadar devam
eder.
Burada kısaca özetlediğimiz bu aşamaları ve her aşamada
gerçekleşen mucizevi olayları, ilerleyen sayfalarda
daha detaylı olarak anlatacağız.
İLK HÜCRE ÇOĞALMAYA BAŞLIYOR
Sperm ve yumurtanın birleşmesiyle oluşan 46 kromozomlu
hücre, yaklaşık 9 ay sonra dünyaya gözlerini açacak
olan yeni insanın ilk hücresidir. Tüm vücudun planını
içinde barındıran bu ilk ve tek hücreye "zigot" adı
verilir.
İlk hücrenin bölünmesi spermle yumurtanın birleşmesinden
24 saat sonra gerçekleşir. Yeni oluşan bu iki hücre
de birbirinin aynıdır. Bu olayla birlikte yaşamın anne
karnında sürecek olan 9 aylık döneminin ilk günü başlamış
olur. Artık anne rahminde tek değil iki hücre vardır.
Daha sonra bu rakam 4'e ulaşır ve bu bölünme katlanarak
böylece sürer gider.22
1) Her ay yumurtalıklardan
bir yumurta bırakılır. 2) Olgunlaşan yumurta kendisini
saran kılıfından patlayarak çıkar. 3) Yumurta
fallop tüpü tarafından yakalanır ve yumurtanın
sperm tarafından döllenme ihtimali oluşur. 4)
Spermlerden bir tanesi yumurtanın zarını delmeyi
başarır ve yumurtayı döller. 5) Döllenen hücreler
bölünmeye ve çoğalmaya başlarlar. Bir yandan da
gruplanmaktadırlar. 6) Bu aşamada blastosit denilen
hücre kümesi oluşur. Hücrelerin değişmesi ve vücut
dokularını, organlarını oluşturmasındaki ilk aşamadır
bu. 7) Döllenmiş yumurta fallop tüpünün de yardımıyla
rahme kadar gelir. 8)Rahim duvarına yapışmak için
hazırlanmaya başlar. Bu iş için tasarlanmış özel
hücreler sayesinde rahim duvarına tutunur. 9)
Eğer yumurta rahim duvarına başarıyla yapışırsa
embriyo koruyucu ve besleyici bir ortama kavuşarak
büyümeye başlar. 10) Resimde çeşitli aşamaları
görülen embriyonal dönemin bitiminde, yani sekizinci
haftanın sonunda, 2.5-3 cm. boyutlarında minyatür
bir insan ortaya çıkmıştır. Bütün bu aşamalar
insanın yaratılmış olduğunun açık kanıtlarıdır.
Düşünen her insan için kendi yaratılışında ibretler
vardır.
|
Zigotun büyümüş haline "embriyo" adı verilir. Fallop
borusu içindeki embriyo bir yandan sürekli bölünerek
büyümeye devam ederken, bir yandan da sonraki 9 ayını
geçireceği yere doğru ilerler. Bu yer, anne rahmidir.
Bu dönemde rahimde de gerekli hazırlıklar yapılır.
Rahime kan hücum ederek dinç tutulması sağlanır. Önceki
bölümde söz ettiğimiz gibi yumurtalıkta bulunan korpus
luteumun (sarı cisim) salgısı artar ve vücut hamileliğin
başladığından haberdar edilir. Bu arada rahme doğru
yüzer şekilde ilerleyen bir hücre yığını konumundaki
zigot da, "ben buradayım" mesajı içeren biyokimyasal
bir sinyal göndermeye başlar. Bu mesajlar, cenin için
gerekli olan tuzları, demir, kan ve vitaminleri temin
etmesi için annenin vücudunu hazırlıklı hale getirir.
Aynı zamanda zigotun salgıladığı biyokimyasal mesaj
(hCG hormonu) annenin yumurtalığına ulaşarak burada
bir başka hormonun daha salgılanması işlemini başlatır
ve bu da annenin bedeninde yeni bir yumurtlama (menstrual)
döneminin başlamasını engelleyici bir etki oluşturur.23
 |
Kalp, sinirler, omurga,
damarlar, akciğerler, dişler, kemikler,
tat alma duyusu... Bütün bu hayati organlar
embriyonun anne karnında geçirdiği evrelerde
oluşur. Örneğin üçüncü ayın sonunda embriyonun
cinsiyeti belirir. Beynin parçaları oluşur.
Sekizinci ayın sonunda bebeğin vücudunun
hemen hemen bütün bölümleri şekillenmiştir.
|
|
|
Henüz birkaç hücreden oluşan zigotun nerede olduğunu
fark edip, bundan sonra devam edecek 9 aylık süreç ile
ilgili hemen sinyal yollaması olağanüstü bir durumdur.
Zigot bu mesajı kime yollayacağını nereden bilmektedir?
Bu mesajı alan diğer organeller bunun hayatlarında hiç
karşılaşmadıkları mikroskobik bir et parçasından geldiğini
nasıl anlamakta, ve ona yardımcı olmak için yaşayabileceği
bir ortam hazırlamaya başlamaktadırlar? Zigotun salgıladığı
hormon sonuçta moleküllerden oluşmaktadır. Öyleyse bu
moleküllerin ulaştığı yerdeki hücreler, bu moleküllerin
oraya ne amaçla ulaştığını, "ne demek istediğini" nasıl
anlamaktadır? Bir insana bildiği dilde bir mesaj ulaştırıldığında
bunu okuyup anlaması ve anladıklarına göre bir karar
alması mümkündür. Ama burada söz konusu olan mesaj birtakım
moleküllerden oluşan bir hormon, mesajı gönderen bir
hücre topluluğu, mesajı alan da ondan biraz daha büyük
bir hücre topluluğudur. Şuurlu bir insanın okuduğunu
anlaması gibi, hücrelerin de gelen mesajları (hormonlar)
okuyup anlaması kuşkusuz büyük bir mucizedir.
Ayrıca bu zigot büyüme esnasında hangi maddelere ihtiyacı
olacağını nereden bilmektedir?
Örneğin kendinizi düşünün. Vücudunuzun güç kazanması
için hangi yiyecekleri yemeniz gerektiğini, hangi minerallerden
almanız gerektiğini ancak bu konuda yapılan bilimsel
çalışmaları okuyarak öğrenebilirsiniz. Potasyumun, fosforun,
kalsiyumun vücudunuza nasıl bir etkisi olduğunu, hangi
besinlerden bunları elde edebileceğinizi, bunlardan
hangi oranlarda ve ne zamanlar almanız gerektiğini ilgili
uzmanlara danışmadan öğrenemezsiniz. Siz düşünebilen,
akledebilen, görebilen, konuşabilen ve duyabilen bir
kişi olarak ancak bu yardımcılara başvurarak sonuç alabilirken,
çok küçük bir hücre yığını nelere ihtiyacı olduğunu,
bunların hazır bulunmayıp üretilmesi gerektiğini, bunları
kimlerin üretebileceğini, ancak bu üretimin başlaması
için bir sinyal yollaması gerektiğini bilmektedir. Üstelik
vücut içinde daha birkaç günlük geçmişi olmasına rağmen
kimyasal bir bilgi yollamayı bilmektedir. Vücudun diğer
organlarının bu kimyasal bilgiyi anlayabileceğini de
hesaba katmaktadır.
Elbette bu olağanüstü bilgileri bir hücre yığınının
bildiğini ve bu bilgilerden yola çıkarak bir planlama
yaptığını söylemek mümkün değildir. Bu hücre yığınına
tüm mucizevi işlemleri yaptıran, onu bu yeteneklerle
hazır şekilde yaratan üstün bir güç vardır. Bu gücün
sahibi göklerin ve yerin tek hakimi olan Allah'tır.
Allah, gözle görülmeyen, şuursuz canlılara insan aklının
alamayacağı kadar mükemmel ve kompleks işler ilham ederek
bizlere sonsuz kudretinin delillerini göstermektedir.
HÜCRE KÜMESİ HAREKET EDİYOR
Çoğalan hücrelerin oluşturduğu
kümenin dış görünümü bir et parçası şeklindedir.
|
Kendisi için hazırlanan bu güvenli yere doğru ilerleyen
zigot da günden güne bölünerek çoğalmaya devam eder.
Her 30 saatte bir bölünme gerçekleşir. 2, 4, 8, 16
olarak bölünen hücreler bir süre sonra küçük bir hücreler
kümesi oluşturarak, yakınlarında dolaşan başarılı olamamış
sperm hücreleri ile birlikte fallop tüpünden rahme
doğru yavaşça yol alır.
Fallop tüpü kanalında olup bitenler ise, büyütülerek
incelendiğinde ortaya çıkan görüntü sanki bir okyanus
dibini seyretmek gibidir. Bu hücre kümesi (zigot) yolculuğuna
fallop tüpünde meydana gelen dalgalanmalar sayesinde
devam edebilir. Spermi yumurtaya doğru iterek döllenmenin
gerçekleşmesini sağlayan dalgalanma hareketi, bu kez
yumurtayı rahme taşır. Fallop tüpündeki hücreler yüzeylerinde
bulunan silya isimli tüycükleri aynı yöne doğru hareket
ettirirler. Böylece adeta çok kıymetli bir yükü taşır
gibi, yumurta hücresini gitmesi gereken yöne doğru
taşırlar.
Burada işlevi olan tüm parçalar ortak bir yerden emir
alıyormuş gibi bir anda aynı amaç için çalışmaya başlarlar.
Bu öyle bir emirdir ki vücudun pek çok farklı bölümü
tarafından anında idrak edilir ve uygulamaya konur.
Fallop tüpündeki hareketlilik
incelendiğinde ilk anda bir okyanus dibi seyrediliyormuş
hissi oluşur. (küçük resim) Fallop tüpündeki tüycükler
(üstte) bir dalgalanma hareketi yaparak yumurtanın
rahme doğru hareket etmesine yardımcı olurlar.
|
Hücre topluluğu fallop tüpündeyken birçok bölünme
aşamaları geçirir. Ve yaklaşık 100 hücreli bir küme
olarak rahme girer. Ancak bütün bu bölünme işlemlerinin
gerçekleşmesi için hücrelerin beslenmesi gerekmektedir.
İnsanın yaratılış mucizesinin önemli bir detayı olarak
bu ihtiyaç da düşünülmüştür. Allah, fallop tüplerini
zigotun bu ihtiyaçlarını karşılayacak bir yapıya sahip
olarak yaratmıştır. Bu bekleme süresi içinde fallop
tüplerinin iç yüzeyini oluşturan tüycük hücreleri "sekretuvar" denilen
hücrelere dönüşür. Bu hücrelerin özelliği bir uyarı
karşısında cevap olarak organik moleküller, iyonlar
ve su salgılamalarıdır. İşte bu sıvılar fallop tüplerindeki
hücre topluluğunun (zigot) beslenmesini sağlayacaktır..24
Buraya kadar "… rahim genişleyerek zigotu korumaya
alır. Fallop tüpleri hücreleri beslemek için gereken
işlemleri yapar…" benzeri cümlelerle bir hücre
kümesi olan zigotu koruma altına alan, onun beslenmesini
sağlamak için gereken hazırlıkları yapan ve bu hücreleri
rahat ettirmeye çalışan organlardan, dokulardan bahsettik.
Unutulmamalıdır ki, bu organları ve dokuları oluşturan
da hücrelerdir. Peki hücreler nasıl olup da başka hücrelerin
ihtiyaçlarından haberdar olmakta ve tam gereken zamanda,
gereken değişimleri geçirerek embriyoyu beslemekte
ve korumaktadırlar?
Bu soru düşünüldüğünde akla gelen ilk cevap, hücrelerin
onları kontrol eden, düzenleyen bir akıl tarafından
yönetildikleri olacaktır. Hiç kimsenin aklına "hücreler
bir gün kendilerine isabet eden bir tesadüfle değişiklik
geçirmeye başlamışlar ve sonra nasıl olduysa olmuş
bu hücreler zigot için gerekli besini üreten hücreler
haline gelmişlerdir, sonra da bütün kadınlarda bu mucizevi
olay böylece sürüp gitmiştir" gibi masalsı anlatımlar
gelmeyecektir. Böyle bir iddiada bulunan kişinin mantık
örgüsünden şüphe edileceği açıktır. Rahmin zigotu karşılamak
için yaptığı hazırlıklar da, fallop tüplerinin zigotu
besleyecek özelliklere sahip olması da ancak ve ancak
Allah'ın bilgisi dahilinde gerçekleşen işlemlerdir.
Tüm bunlar Allah'ın, yarattığı canlılar üzerindeki
şefkatinin, merhametinin ve kusursuz yaratışının birer
tecellisidir.
EMBRİYO İÇİN YARATILMIŞ EN GÜVENLİ
YER: ANNE RAHMİ
 Rahim kaslardan yapılmış
sağlam bir duvara sahip içi boş bir organdır ve hacmi
50 gramdan fazla değildir. Yapılan bu hazırlıklara rağmen
bu büyüklük bir bebeğin büyümesi için elbette ki yeterli
değildir. Bunun için rahmin yapısının da değişmesi gerekir.
Bu yüzden hamilelik boyunca rahmin hacmi giderek artar
ve hamileliğin sonunda hacmi 1100 grama kadar ulaşır.
Rahim bu özelliği sayesinde, kadının döllenmiş yumurtasının
içinde büyüyüp gelişmesi, ve tam bir insan şeklinde
dışarı çıkması için en uygun yer halini alır. Bundan
başka kadının leğen kemiği boşluğunun tam ortasında
bulunması da döllenmiş yumurta için bir sığınak görevi
görür ve gelişimi boyunca bebeği korur.25
Allah Kuran'da anne rahminin koruyucu özelliğini bildirmekte
ve insanlar üzerindeki rahmetini bir kez daha hatırlatmaktadır:
Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan
yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması
sağlam bir karar yerine yerleştirdik. (Müminun Suresi,
12-13)
ZİGOTUN RAHME TUTUNMASI
De ki: "O, herşeyin Rabbi
iken, ben Allah'tan başka bir Rab mi arayayım?
Hiçbir nefis, kendisinden başkasının aleyhine
(günah) kazanmaz. Günahkar olan bir başkasının
günah yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir.
O, size hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri
haber verecektir."
(En'am Suresi, 164)
|
Hücre kümesi hamileliğin sağlıklı bir şekilde devam
edebilmesi için uygun bir yere yerleşmelidir. Öyle bir
yer seçilmelidir ki, bu yer hem korunaklı hem de dokuz
ay sonra doğumun gerçekleşebileceği niteliklerde bir
yer olmalıdır. Ayrıca bu yerleşme yeri bebeğe besin
sağlayacak olan annenin kan damarlarına yakın bir yerde
de olmalıdır. Bu iş için en uygun yer elbette ki rahim
duvarıdır.
İşte fallop tüpünden rahme doğru ilerleyen zigot da,
bunun bilincinde bir şekilde hareket eder. 3-4 gün
boyunca içinde bulunduğu fallop tüpünün herhangi bir
noktasında durup buraya tutunmaya çalışmaz. Rahme ulaşmadan
tutunduğu herhangi bir noktanın, varlığını devam ettirmesine
izin vermeyeceğini bilir. Rahme kadar ilerler; burada
rahmin duvarlarında kan damarlarının yoğun olduğu bir
bölgeyi bulur ve buraya tutunur. Toprağa atılan tohumların
bir yandan filizlenip bir yandan da kök salmaları gibi,
zigot da bir yandan büyümesini devam ettirir, bir yandan
da besin sağlayacağı dokunun derinlerine doğru ilerleyerek
kendisine yeni besin kanalları üretir.
Burada önemli bir noktaya dikkat çekmekte yarar vardır.
Zigotun kendisi için en uygun yeri seçebilmesi başlı
başına bir mucizedir. Beginning of Life kitabının
yazarı G. Flanagan bu olaydaki olağanüstülüğü şöyle
vurgulamaktadır:
"Bir hücre yığını nasıl olur da böyle hayret verecek
derecede "ileri görüşlü" bir seçim yapabilir?"26
Flanagan'ın dikkat çektiği bu nokta çok önemlidir.
Bu önemi açıklamak açısından öncelikle şöyle bir örnek
verelim. Yeni yürümeye başlayan bir bebeği daha önce
hiç görmediği, kendisinden milyonlarca kat daha büyük
bir binaya koyduğunuzu düşünün. Ve bu binanın içinde
kendisi için en uygun ortamın bulunduğu odayı bulmasını
bekleyin. Küçük bir bebek böyle bir şeyi gerçekleştirebilir
mi? Elbette gerçekleştiremez. Henüz akledebilecek bir
yaşta olmayan, tecrübesi, bilgi birikimi bulunmayan
bir bebeğin bunu yapması nasıl imkansızsa, vücut gibi
karanlık bir boşluk içinde bırakılan birkaç santimetrelik
bir et parçasının da kendisi için en uygun, en rahat,
en güvenlikli bir yeri bulması o derece, hatta daha
da imkansızdır.
Üstelik zigot henüz bir insan bile değildir. Unutmayın
ki zigot dediğimiz varlık en fazla birkaç yüz (o an
için) hücreden oluşan, kulağı, gözü, beyni, eli, kolu
olmayan bir et parçasıdır. Ama embriyo, olağanüstü
bir tanıma yeteneği sergileyerek, kendisi için en uygun
yer olan rahme yerleşmektedir.
İnsanın yaratılışındaki mucizevi olaylar burada bitmemektedir.
Bir insanın varoluşunun her aşaması, içiçe geçmiş bir
mucizeler zinciri şeklindedir. Buraya kadar döllenen
yumurta hücresinin nasıl çoğaldığından ve gelişmesi
için gerekli olan yeri nasıl bulduğundan söz ettik.
Ancak bu aşamada karşımıza bir soru daha çıkmaktadır:
Birbirinin tıpatıp aynı olan hücrelerden oluşan ve
bir yere tutunmasını sağlayacak özel bir kancası veya
benzeri bir organı olmayan zigot nasıl olup da rahim
duvarına tutunmaktadır?
Zigotun rahim duvarına tutunurken kullandığı yöntem
son derece dikkat çekici ve kompleks bir sistemdir.
Zigotun en dış tabakasındaki hücreler, "hiyaluronidaz" adı
verilen bir enzim salgılarlar. Bu enzimin özelliği,
-daha önce sperm konusunda da bahsettiğimiz gibi- rahim
duvarı dokusundaki asit tabakasını (hiyalüronik asit)
parçalayabilmesidir. Bu, zigotu oluşturan hücrelerin,
rahim dokusunu bozarak içeri girmelerini kolaylaştırır.
Bu sayede bir kısım zigot hücreleri rahim hücrelerini
yiyerek derinlere doğru ilerler ve rahim duvarına sıkı
sıkıya gömülmüş olurlar.
Bu aşamadan sonra embriyo haline gelen zigotun yaşamak
ve gelişmek için sürekli olarak oksijene ve besine
ihtiyacı vardır. İşte bir insanın ilk hücrelerinden
oluşan embriyo, bu ihtiyaçlarını 9 ay boyunca tutunacağı
bu noktadan karşılayacaktır.
Zigotun kendisi için en uygun olan noktayı bulması
ve oraya tutunması gerektiğini tespit edebilmesi biraz
önce de belirttiğimiz gibi oldukça şaşırtıcı bir durumdur.
Çünkü sadece bir hücre topluluğu olan bu minik et parçası,
bu davranışıyla ihtiyaçlarını hesaplama ve buna göre
hareket etme yeteneği sergilemektedir. Ancak zigotun
bu tutunmayı nasıl gerçekleştireceğini de biliyor olması
ve bazı hücrelerinin bu tutunma işlemi için özel bir
yeteneğe sahip olması daha da şaşırtıcı bir durumdur.
Zigotun akıl ve irade kullanarak, rahim duvarındaki
hiyalüronik asidi analiz edip bazı hücrelere bunun
yapısını bozacak hiyaluronidaz enzimini salgılatmaya
başlaması kesinlikle mümkün değildir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu soruya bir insanın
bile -eğer kimya konusunda özel eğitim görmemişse-
cevap vermesi mümkün değildir. Oysa zigotun bazı hücreleri
hem bu kimya bilgisine sahiptir, hem de bu kimya bilgisini
kullanarak üretim yapmakta ve varlığını sürdürebilmesi
için hayati bir işlemi gerçekleştirmektedir. Üstelik
bu olağanüstü işlemleri tek bir zigot değil, bugüne
kadar yaşamış olan ve şu an yaşayan tüm insanları oluşturan
zigotlar yerine getirir. Her insanın oluşumunun ilk
aşaması olan zigot, mucizevi bir biçimde her seferinde
doğru yeri bulur ve oraya tutunur.
Buraya kadar anlatılanlarda da görüldüğü gibi, embriyonun
oluşumunda ve embriyoyu barındıran hücrelerin geçirdikleri
değişimlerde çok açık bir plan ve şuur vardır. Tam
gerektiği anda fallop tüpünü oluşturan hücreler değişim
geçirmekte, tam gerektiği anda embriyonun dışını saran
hücreler enzim (hiyaluronidaz) salgılamaya başlamaktadırlar.
Bu açık plan ve şuur insan vücudunda gerçekleşen bu
işlemlerin üstün akıl sahibi Allah’ın kontrolü altında
gerçekleştiğini göstermektedir.
Döl yataklarında size dilediği gibi
suret veren O'dur. O'ndan başka İlah yoktur; üstün
ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Al-i
İmran Suresi, 6)
EMBRİYONUN RAHME TUTUNMASI BİR
KURAN MUCİZESİDİR
Embriyonun rahme tutunması konusu ile ilgili Kuran
ayetleri incelendiğinde çok önemli bir Kuran mucizesi
ortaya çıkmaktadır. Allah Kuran'da, anne rahmine tutunarak
gelişmeye başlayan embriyodan söz ederken, "alak" kelimesini
kullanmaktadır:
Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı
bir "alak"tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.
(Alak Suresi, 1-3)
"Alak" kelimesinin Arapça'daki anlamı ise, "bir yere
asılıp tutunan şey" demektir. Hatta alak kelimesi asıl
olarak deriye yapışarak oradan kan emen sülükleri tanımlamak
için kullanılır.
Embriyo da tam olarak ayette bildirildiği gibi rahim
duvarına asılıp tutunmaktadır. Bundan 1400 sene öncesinde
indirilmiş olan Kuran'da, anne karnında gelişmekte olan
embriyoyu bu özelliğiyle tarif eden bir kelime kullanılması,
Kuran'ın mucizelerinden biridir. O dönemin bilim düzeyi
ile keşfedilmesi mümkün olmayan bu bilginin, asırlar
önce Kuran'da bildirilmiş olması Kuran'ın Alemlerin
Rabbi olan Allah tarafından indirildiğini bir kez daha
tasdik etmektedir.
FARKLI GÖREVLER ÜSTLENEN HÜCRELER
Kendileri yaratılıp dururken,
hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar.
Oysa (bu şirk koştukları güçler ve nesneler) ne
onlara bir yardıma güç yetirebilir, ne kendi nefislerine
yardım etmeğe.
(Araf Suresi, 191-192)
|
Embriyonun gelişiminin sekizinci gününde hücreler farklılaşmaya
başlayarak iç ve dış olmak üzere iki tabakalı bir görünüş
kazanırlar. İç hücreler (embriyoblast) embriyonun tüm
yaşamı boyunca sahip olacağı hücreleri oluşturur. Dış
hücreler (trofoblast) ise insanın sadece doğumuna kadar,
yani 9 ay boyunca, anne karnındaki yaşamına yardımcı
olacak hücrelerdir.
İçteki hücre topluluğu 9 ay boyunca kendisine hizmet
edecek dış bölümden kendisini ayırır. Sadece ileride
yeni gelişecek olan plasenta ve embriyo arasındaki bağlantıyı
sağlayacak göbek kordonu olacak bölge kalır ve embriyoblast
hücreleri yassı bir şekil oluşturarak "embriyonik disk"
adını alır.
Daha sonraki büyüme, bu diskin iki tarafında simetrik
olarak meydana gelir. Bu işlemler insan vücudundaki
ilk düzenlemelerin başlangıcıdır. Bu düz çizginin her
iki tarafında ektoderm ve endoderm, ikisi arasında da
mezoderm denen yeni hücreler oluşmaya başlar. Bu üç
katmanın her biri ileride bebeğin vücudunun ayrı bölümlerinin
oluşumunu sağlayacaktır.27
En dışta kalan hücre tabakası olan ektodermden, sinir
dokusunun yanısıra, salgı yapan bez ve epitel doku gelişir.
Bu dokulardan da beyin, omurilik, duyu organları ve
göz mercekleri oluşacaktır. Ayrıca üst deri, ter bezleri,
diş minesi, saç ve tırnakları da bu tabaka oluşturacaktır.
Embriyonun en iç tabakası olan endoderm de, sindirim
ve solunum sistemini oluşturan organları (karaciğer,
akciğer, pankreas vs) ve ilgili bezlerin (tiroit, timüs
vs.) gelişimini üstlenmiştir. Mezoderm olarak adlandırılan
üçüncü tabaka ise bu iki tabakanın arasında oluşur.
Bu tabakadan bağ, destek, kan ve yağ dokusu gelişir.
Bu dokulardan da kıkırdaklar, kaslar, damarlar, iskelet
ve dolaşım sistemi, iç organların iç yüzeyini çevreleyen
epitel hücreler oluşmaya başlar. Vücuttaki bütün dokulara
ait hücreler bu kök hücrelerden oluşacaktır.
Yukarıda yazdığımız bu son cümlenin ne anlama geldiğini
düşünmek ve verilen bilgileri iyi değerlendirmek son
derece önemlidir. Çünkü ancak bu şekilde insanın ortaya
çıkışındaki bu olağanüstülük kavranmaya başlanacaktır.
Embriyoyu oluşturan üç tür hücre tabakasından insan
vücudundaki bütün yapıların (organların, dokuların,
sistemlerin, damarların, kanın vs.) oluşması, düşünen
her insanı hücrelerin sahip oldukları bu üstün aklın
nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevabını bulmaya götürecektir.
Bu arada gözden kaçırılmaması gereken ve bu değişimi
daha da olağanüstü hale getiren detaylar vardır. Örneğin
insanın oluşumu sürecinde bu üç hücre tabakası arasında
mükemmel bir uyum görülür. Üç tip hücreden vücuttaki
yaklaşık 200 tip hücrenin oluşması için elbette ki belirli
bir sıralama ve zamanlama gereklidir. Örneğin kan hücrelerinin
oluşması ile deri hücrelerinin oluşması sırasında gerçekleşen
farklılaşma sıralaması birbirinden çok farklıdır. Bu
mucizevi durum beraberinde birçok soruyu da getirmektedir.
VÜCUDUNUZA ŞEKİL VEREN HÜCRELERİN
PLANLI HAREKETİ NASIL GERÇEKLEŞİR?
Bu dönemde hücreleri izlersek çok yoğun bir trafikle
karşılaşırız. Birbirinin aynı olan hücreler belli bir
süre sonra bölünerek çoğalmakta ve bu hücrelerin bazıları,
diğerlerinden farklı bir yapıya bürünmeye başlamaktadırlar.
Bu trafik o an için anlaşılmazdır. Ama her geçen gün,
bu trafiğin bir insan vücudunun inşa edilmesinde vazgeçilmez
olan işlemlerin çok süratli ve programlı bir şekilde
gerçekleşmesi için olduğu anlaşılır. Bütün hücreler
adeta görev yerine dağılan işçiler gibi bölük bölük
hareket ederler. Sonra aynı organı oluşturacak hücre
grupları birbirine yapışarak birikir, katlanır ve organları
oluşturmak için hazırlanırlar. Bu yoğun faaliyetler
sonucunda bazı hücreler kemik hücresi, bazıları deri,
bazıları da kas hücresi olacaklardır.28
Kemik hücreleri, kemiklerin olması gereken yerde toplanırlar.
Kas hücleri, kasların olması gereken yerde birikirler.
Bazıları daha iç kısımlara giderek iç organları yapmaya
başlarlar. Bazıları beyni, bazıları gözleri, bazıları
ise damarları oluştururlar. Bu sürece zamanla yeni süreçler
de eklenir; örneğin hücrelerin tespit edilmiş yönlere
doğru göç etmesi, programlanmış hücre ölümleri ile bazı
organların inşa edilmesi vs… Kısacası bu başkalaşım
sürecinde mükemmel bir strateji uygulanmakta, hücreler
belirli bir plan doğrultusunda hareket etmektedirler.
Bu hazırlığın nasıl yapılacağı her hücre grubuna ayrı
ayrı ilham edilmiştir. Her hücre DNA'sında yazılı olan
bilgi aynıdır. Fakat her hücre grubu bu bilgiyi ancak
kendilerine ilham edilen programda kullandığında her
organın görevini yerine getirmesi için gereken özel
yapıları elde ederler. Bir yandan bu şekilde farklılaşırken
bir yandan da sürekli bölünerek sayılarını artırırlar.
Bu muhteşem organizasyon asla bir anarşi içinde gerçekleşmez.
Kalp, göz, beyin, kol ve bacak ve diğer organlar oluşturmak
üzere yapılan bu hazırlıklar sayesinde vücut yavaş yavaş
şeklini almaya başlar.29
Peki hepsi tek bir özden doğmuş olan bu hücrelere bu
emri kim vermektedir? Hiçbir akla, bilince ve duyuya
sahip olmayan hücreler bu emri nasıl anlamakta ve nasıl
uygulamaktadırlar?
Bilim adamları, hücrelerin farklılaşmalarını ve vücudun
gerekli bölgelerine yerleşmelerini sağlayan planın,
DNA'da şifrelendiğini tespit etmişlerdir. Ancak bu durumda
da hücrenin çekirdeğinde saklı bu mikroskobik bilgi
bankasının içine bu muazzam planı kimin bu kadar kusursuzca
şifrelediği sorusu karşımıza çıkmaktadır…
Dahası, bu plan DNA'da yazılı olsa bile, hücrelerin
bunu kusursuzca okumalarını ve uygulamalarını sağlayan
etken nedir? Nasıl olmaktadır da milyarlarca farklı
hücre, DNA'daki dev bilgi bankasının içinden kendisini
ilgilendiren kısmı bulmakta ve ona uygun olarak yapı
değiştirmektedir?
Örneğin gözü göz yapan hücreler, nereye kadar gözbebeği
yapıp retinayı, göz kaslarını, veya göz merceğini hangi
büyüklükte ve hangi yapıda üretip sonra da bu üretimi
hangi aşamada durdurmaları gerektiğini nasıl anlamaktadırlar?
Ya da karaciğeri, böbrekleri veya pankreası yapan hücreler,
hiç tanımadıkları bu organların özelliklerini nasıl
bilip ona göre yapı değiştirmektedirler?
|
|
|
Yukarıda
vücuttaki hücre çeşitlerinden birkaçı görülmektedir.
Başta birbirinin aynı olan hücrelerin çoğalmasıyla
vücuttaki yaklaşık 200 tür hücre oluşur.
DNA'larında yazılı olan bilgi aynı olmasına
rağmen, her hücre türü sadece kendisine
ait olan bilgileri kullanır. Hiçbir karışıklık
çıkmaz. Kemik hücreleri asla göz ya da başka
bir organı oluşturmaya kalkmaz ya da sinir
hücreleri, alyuvarlarla karışmazlar. Hepsi
nerede nasıl davranacağını çok iyi bilir.
Bu kusursuz düzeni sağlayan ve vücut hücrelerine
neler yapacaklarını ilham eden herşeyin
hakimi olan yüce Allah'tır.
|
|
Üstelik bu hücreler oluşturacakları organa göre yapı
değiştirirken pek çok faktörü de göz önünde bulundurmaktadırlar.
Örneğin bir hücre beyin hücresi olmak üzere değişirken
sinir sistemini, beynin beslenmesini, oksijen alıp vermesini,
tüm vücuda sinirlerle bağlantı kurması gerektiğini,
beynin bir kısmının görme, bir kısmının duyma, bir kısmının
hissetme gibi türlü özelliklere göre ayrılması gerektiğini
de hesaba katmaktadır. Diğer hücreler beynin zarar görme
ihtimalini gözönünde bulundurup onu çevrelemekte, doğum
sırasında oluşabilecek olumsuz şartları değerlendirip
ona göre bir yapı oluşturmaktadırlar. Peki ama hücreler
nasıl böyle "ileri görüşlü" davranışlarda bulunmaktadırlar?
Tüm bu sorular, insanın doğumunun çok büyük bir mucize
olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim evrim teorisi de
bu noktada açmaza girmektedir. Hücrelerin organları
oluşturması ve vücudu şekillendirmesi sırasında DNA'daki
genler arasında gerçekleşen olağanüstü işbirliği karşısında
evrimciler hiçbir açıklama getirememektedirler. Şuursuz
atom toplulukları olarak tanımlayabileceğimiz genlerin,
tesadüflerle böyle şuurlu bir uyumu organize edemeyecekleri,
o kadar açık bir gerçektir ki evrim savunucuları çoğu
zaman konuya hiç değinmemeyi tercih etmektedirler.
Evrimci Alman bilim adamlarından Hoimar von Ditfurth,
anne karnındaki mucizevi gelişme hakkında şunları söylemektedir:
"Tek bir yumurta hücresinin bölünmesinin, nasıl olup
da birbirlerinden öylesine farklılaşmış sayısız hücrenin
doğuşuna yol açtığı, bu hücreler arasında kendiliğinden
olan iletişim ve işbirliği, bilim adamlarının akıl erdiremediği
olayların başında gelmektedir."30
Beginning of Life kitabının yazarı G. Flanagan da,
bu konudaki soru işaretlerini şöyle dile getirmektedir:
"Böyle zor bir organizasyon nasıl başarılır? Hücrelerin
nereye gideceklerini, ne olacaklarını ve ilgili yere
ulaştıklarında ne yapacaklarını bilmelerini sağlayan
nedir? Ve aynı zamanda diğer hücrelerle güzel bir uyum
içinde çalışmalarını sağlayan..."31
Flanagan'ın bu soruların ardından vermeye çalıştığı
cevap ise böyle mucizevi olaylara açıklama getirebilmekten
çok uzaktır. Flanagan bu olayları şöyle açıklamaya çalışmaktadır:
"Bu büyük sorular bizi, genleri oluşturarak genetik
programı yapan hücrelerin içinde saklı olan dünyanın
hemen hemen en küçük moleküllerine götürür. Biyolojinin
gelişimiyle birlikte ilk kez bu işlemlerden bazılarını
ortaya çıkarıp açıklamak mümkün oldu. Hayatın kitabı,
aniden biraz açıldı... ancak sadece birkaç ilgi çekici
sayfası. Hala hikayenin tamamını bilmekten çok uzaktayız.
Hücrelerin birlikte çok iyi çalıştıkları açıktır, çünkü
aralarında kesintisiz bir moleküler diyalog vardır ve
buna bağlı olarak ilginç genetik talimatlara hemen adapte
olurlar. Bu talimatlar genetik kod olarak adlandırılan
genlerde saklıdır. Anne ile babanın hücrelerinin birleşmesinin
ilk günü bu genetik program elde edilir. Ve bundan sonra
her yeni hücre üremesiyle birlikte bu genlerin kopyası
yapılır ve bu yeni hücrelere aktarılır. Bu nedenle vücuttaki
her hücre tamamen aynı genleri taşır ve tüm genetik
programı içerir. Eğer her zaman tüm program aktif olsaydı,
her hücre kendi fonksiyonlarını yapan hücreler klonlardı…
Her zaman hepsi faal değildir. Bu durumu kafanızda şöyle
canlandırabilirsiniz; bir grup katılımcının zor bir
bina planını yapmak için yakın bir işbirliği çerçevesinde
çalışmaları gerektiğini düşünün. Her biri temel planı
biliyorlar, her biri sinyal veriyor, diğerlerinden gelen
sinyallere projeyle tam içiçe olabilmek için hassas
bir şekilde cevap verebiliyor."32
Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, hücrelerin
farklılaşarak birbirlerinden tamamen apayrı görevler
üstlenmelerini, belirli bir plan dahilinde hareket etmelerini
sağlayanın "genetik bir program" olduğundan söz edilmektedir.
Bu, doğrudur; gerçekten de her hücrenin içine kusursuz
bir program yerleştirilmiştir. Ancak önemli olan şudur:
Bu programı yapan ve hücrelerin içine yerleştiren kimdir?
Burada bahsettiğimiz program sıradan bir bilgisayar
programı gibi bir şey değildir. Bu programı uygulayan
hücreler, içinde milyonlarca içiçe geçmiş kompleks yapısıyla,
duyan, gören, hisseden, düşünen, karar alabilen, neşe
duyan, güzellikleri takdir edebilen, kendi hücrelerini,
genlerini, DNA'sını inceleyip bundan sonuçlar çıkartabilen
bir insanı meydana getirmektedir. Üstelik hücre dediğimiz
protein yığınlarının böyle bir programı anlayabilmesi,
bu programa uygun hareket etmesi gerektiğinin şuuruna
varabilmesi, üstelik her aşamayı eksiksiz olarak yerine
getirebilmesi zaten başlı başına bir mucizedir.
Nitekim günümüzün önde gelen evrim savunucularından
biri olan Richard Dawkins, insanın oluşumu aşamasında,
bir insanın genetik programını içeren genlerin bu denli
bir işbirliği içinde hareket etmeleri karşısındaki çaresizliğini
şöyle ifade etmiştir:
"… Ceninin gelişiminde de genler o kadar karmaşık ve
birbiriyle kilitlenmiş bir ilişkiler ağıyla denetleniyor
ki buna değinmememiz daha doğru olacak."33
Dawkins, insanın yaratılış mucizesinde görevli genler
arasındaki ilişkilerin, bu genlerin sergiledikleri olağanüstü
yeteneklerin tesadüfen oluşamayacağını, böyle kompleks
bir sistemin evrim mekanizmaları ile açıklanmasının
mümkün olmadığını anlamış ve böyle bir itirafta bulunmuştur.
Ancak çok önemli bir noktayı atlamaktadır. Değil başlıbaşına
bir mucizeler zinciri şeklindeki bebeğin gelişiminin,
bu bebeğin oluşumu için gerekli olan tek bir parçanın,
tek bir hücrenin tesadüfen oluşması da aynı şekilde
mümkün değildir.
|
HÜCRELER
BEDENİ ŞEKİLLENDİRİYOR
|
 |
 |
İnsanın oluşum
aşamaları bir mucizeler zinciridir. Hücreler
bir düzen içinde birleşerek bedeni şekillendirirler.
Elleri gözleri. kulakları, kan damarları,
bacakları, kalbi, beyni, sinir hücrelerini
inşa ederler. Her hücrenin DNA'sında, insan
bedeninin bütün detaylarını anlatan milyarlarca
bilgi bulunur. Ancak embriyodaki hücreler,
hangi organa ait olacaklarsa sadece o organa
ait bilgiyi milyarlarcasının içinden bulur
ve okurlar. Bu bilgiye göre hücreler organları,
dokuları inşa ederler. Bir hücrenin DNA'daki
bilgiyi çözebilmesi mutlaka üzerinde düşünmesi
gereken bir konudur. DNA'da bulunan bilgileri
hücrenin çekirdeğine kim yazmıştır? Hücreleri,
adeta bir insan gibi, bu bilgileri okuyarak
hareket etmeleri için kim programlamıştır?
Bu soruların tek bir cevabı vardır. İnsan
Allah tarafından yaratılmış ve kusursuzca
var edilmiştir. Hücrelere neler yapacaklarını
ilham eden Allah'tır. |
|
Anne rahminde oluşan tek bir hücre, 9 ay gibi bir süre
içinde, gören, duyan, hisseden, nefes alan, düşünen
bir insana dönüşmekte, bu dönüşümün her detayı kusursuz
bir plana göre gerçekleşmektedir. Dahası bu mucize milyonlarca
yıldır, aynı kusursuzlukta sürekli tekrarlanmaktadır.
Evrimcilerin tesadüf iddiaları, bu mucizevi olayın,
insana ait hücreleri meydana getiren şuursuz atomların
kararıyla olduğu yönündedir. Atomların bir gün ani bir
karar vererek biraraya toplandıklarını, o güne kadar
hiç görmedikleri, hiç tanımadıkları organları meydana
getirdiklerini iddia ederler. Kendilerini bu mantıksız
iddialara öylesine körü körüne inandırmışlardır ki,
bu şuursuz atomlardan her birinin insanın hangi parçasını
oluşturacağına karar verip, buna göre gereken yerlere
gittiklerini kabul ederler. Bu oluşumda hiçbir müdahalenin
olmadığını, herşeyin tesadüflerin eseri olduğunu, hücrelerin
ve atomların da yapmaları gereken en doğru hareketi
kendi iradeleriyle tesbit edip kusursuz bir insan bedenini
inşa ettiklerini düşünürler. Her ne kadar burada anlatılanları
kabul etmek istemeseler de, aslında öne sürdükleri iddialar
tam olarak bu anlamlara gelmektedir.
İşte bu noktada evrimcilerin ne denli büyük bir mantık
hezimeti içinde oldukları ortaya çıkmaktadır. Buraya
kadar anlatılanlar ve bundan sonra anlatılan her detay,
yeni bir insanın varoluş aşamalarının evrimci iddiaların
aksine, tesadüflerle gerçekleşmesinin mümkün olmadığını
ortaya koymaktadır. Bu olağanüstü olaylar, hücrelerin,
onları meydana getiren organellerin, moleküllerin, atomların
çabalarıyla değil, üstün kudret sahibi Allah'ın "OL"
demesiyle meydana gelmektedir:
O'dur ki, sizi topraktan, sonra bir
damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo) yarattı; sonra
sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik)
çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli
bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına
son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz
ve belki aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle
yaşatır). Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına
hükmetti mi, ona yalnızca: "Ol" der, o da hemen oluverir.
(Mümin Suresi, 67-68)
YUMURTA HÜCRELERİNİN SERGİLEDİKLERİ
ŞUUR
Rahim duvarına yerleşme hazırlığı yapan hücreler genetik
olarak anneden farklı olduğu halde bunların vücuda nakledilen
bir organ veya doku gibi neden reddedilmediği uzun zamandır
çözülemeyen bir sırdır. Bunun cevabını R. Flanagan şöyle
vermektedir:
Annenin savunma hücreleri
embriyoyu yok etmek için yaklaşırlar. (üstte)
Ancak vücuttaki mükemmel tasarım sayesinde yumurtaya
zarar veremezler.
|
"Hücre kümesinin "evrensel bir şifre" olarak nitelendirilebilecek
özel sinyaller yaydığını söyleyebiliriz. Bu şifre tüm
insanlar için aynıdır ve aynı şekilde annenin hücreleri
de bir zamanlar henüz küme halindeyken kendilerini bu
şifreyle ifade etmişlerdir. Bu nedenle annenin hücreleri
yeni gelenlere karşı bir savunma oluşturmaz, çünkü onlar
biyolojik olarak bedene yerleşen bu hücre kümesini bir
düşman değil evrensel bir dost olarak görürler."34
Burada tekrar çok önemli bir noktaya dikkat çekmekte
yarar vardır. Flanagan'ın ifade ettiği şekilde bir hücre
topluluğunun "evrensel bir mesaj" yollaması ve başka
hücre topluluklarının bu mesajı anlayarak, karşılarında
bir düşman değil dost olduğunu "anlaması" çok büyük
bir mucizedir. Unutulmamalıdır ki, burada söz konusu
olanlar şuurlu insan toplulukları değil, eli, gözü,
kulağı, beyni olmayan, şuursuz atomların, moleküllerin,
proteinlerin birleşiminden oluşmuş, gözle görülemeyecek
kadar küçük hücrelerden oluşan topluluklardır. Kuşkusuz
hücrelerden böyle bir şuur gösterisi beklemek, son derece
büyük bir mantık bozukluğu olacaktır.
Bu noktada karşımıza çıkan gerçek açıktır: Embriyonun
anne rahmine rahatlıkla yerleşip, en güvenli olacak
şekilde varlığını sürdürebilmesi, embriyoyu da, anneyi
de, anne bedenindeki savunma sistemini de yaratan Allah'ın
rahmeti ile gerçekleşir.
Kıyamet saatinin bilgisi, şüphesiz
Allah'ın Katındadır. Yağmuru yağdırır; rahimlerde
olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez.
Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz
Allah bilendir, haberdardır. (Lokman Suresi, 34)
EMBRİYO İÇİN HAZIRLANMIŞ ÖZEL
KORUMA SİSTEMİ
Anne rahmine asılan hücreler bu güvenlikli yerde beslenmeye
ve gelişmeye devam ederler. Ancak bu, son derece şaşırtıcı
bir durumdur. Çünkü normal şartlar altında anne karnında
hızla büyümekte olan embriyonun karşısında büyük bir
tehlike vardır: Annenin bağışıklık sistemi.
Bağışıklık sistemi, vücuda giren her türlü yabancı
organizmayı düşman sayar ve ona saldırır. Anne vücudundan
farklı bir genetik bilgiye sahip olan embriyo da vücut
için yabancı bir organizmadır. Nitekim annenin kanındaki
savunma hücreleri bu yabancı organizmanın varlığını
fark ettikleri anda hemen rahme doğru akın ederler.
Eğer özel bir tedbir alınmamış olsa, savunma hücrelerinin
embriyoyu öldürmeleri kaçınılmazdır.
Ama hastalık durumları hariç böyle bir şey gerçekleşmez,
çünkü embriyo özel tedbirlerle en başından koruma altına
alınmıştır.
Daha embriyo rahim duvarına tutunmadan önce anne rahmi
civarında oluşmaya başlayan trofoblast hücreleri, annenin
kan damarları ile embriyo arasında bir tür filtre oluştururlar.
Savunma hücreleri bu filtreyi geçemezler ve dolayısıyla
embriyo da alarm durumundaki savunma hücrelerinin saldırısından
korunmuş olur. Dahası, söz konusu hücrelerin bazıları
da, oksijen ve besin maddeleri gibi gerekli malzemelerin
embriyoya ulaşmasına yardımcı olurlar.
Şimdi bu özel hücrelerdeki yapıyı detaylı olarak inceleyelim.
Trofoblast HÜCRELERİNİN MÜHENDİSLİK YETENEĞİ
Trofoblast hücreleri önceki sayfalarda da belirttiğimiz
gibi, aynı yumurta hücresinden çoğalmış olmasına rağmen,
embriyoyu oluşturan hücrelerden ayrılarak, embriyonun
anne karnındaki gelişimiyle ilgili tüm destek görevleri
üstlenmiş bir hücre grubudur. Yedinci güne gelindiğinde
bu hücreler her yöne doğru uzantılar çıkartarak büyümeye
başlarlar. Bu değişikliğin amacı hücrelerin rahim duvarından
içeriye geçmesini sağlamaktır. Bu geçiş sırasında annenin
kılcal damarlarıyla karşılaşırlar. Ve bunların dış yüzeyini
delerler. Böylece 7. ve 8. günler arasında embriyonun
dokusu annenin kanıyla bağlantıya geçmiş olur.
Trofoblast hücreleri embriyoyu
oluşturan diğer bütün hücrelerden ayrılarak, embriyonun
anne karnındaki gelişimiyle ilgili tüm destek
görevleri üstlenmiş bir hücre grubudur. Bu hücrelerin
embriyo ve anne arasında kurdukları dengeler sayesinde
embriyo, gelişimini güven içinde sürdürür. Örneğin
annenin damarlarının embriyoya basınç yapmasını
ya da annenin savunma sisteminin bebeğe zarar
vermesini bu hücreler engeller. Bu hücrelerin
bebeğin ihtiyaçlarından haberdar olmalarını sağlayan
elbette ki Allah'tır.
|
Bazı trofoblast hücreleri rahim duvarındaki kılcal
kan damarlarının çeperlerini parçalayacak enzimler üretirler.
Bu şekilde annenin kanının embriyoya yapacağı basınç
da azaltılmış olur. Trofoblast hücreleri adeta bu muhtemel
tehlikeden haberdarmış gibi hareket eder ve embriyonun
ölümü ile sonuçlanabilecek böyle bir tehlikeye karşı
önlem almış olurlar. Eğer bu hücreler annenin damarlarında
böyle bir ayarlama yapmasalardı, bu, anne kanının yüksek
bir basınçla içeriye dolmasına neden olabilirdi. Bu
durumda da anne kanının dıştan uyguladığı basınç sonucunda
embriyonun dolaşımı dururdu.
İlerleyen haftalarda yine bu özel hücrelerin bir kısmı
anne kanının önünde bir set oluşturur. "Plasenta" olarak
adlandırılan bu set çok özel bir yapıya sahiptir. Yakından
incelendiğinde trofoblast hücrelerinin bu seti oluşturarak,
adeta birer tıpa gibi kanın önünü kapadıkları görülecektir.
Bu, çok önemli bir detaydır. Çünkü embriyo artık annenin
dokularıyla bağlantı içindedir; anneden gelen kanın
içindeki maddelerle beslenmektedir. Besinlerin girmesi
gereklidir, ama besinlerle birlikte anne kanındaki savunma
hücrelerinin embriyoya ulaşmaması da çok önemlidir.
Nitekim plasentanın oluşturduğu tıpa sistemiyle annenin
kanında bulunan savunma hücrelerinin embriyonun tarafına
geçmesi de engellenmiş olur. Ancak anneden gelen kanın
geçişi engellendiyse embriyo nasıl beslenecektir?
Bu sorunun cevabı hücrelerin yapısındaki tasarımın
kusursuzluğunu göstermektedir. Tıpa görevi gören bu
hücrelerin aralarında bulunan ince boşluklar embriyonun
ihtiyacı olan besin maddelerinin anne kanının plazmasından
çekilebilmesini sağlayacak büyüklüğe sahiptir. Annenin
kanından alınan oksijen, besin maddeleri ve mineraller
bu ince aralıklardan geçerek embriyoya ulaşır. Ama savunma
hücreleri daha büyük oldukları için bu aralıklardan
geçmeyi başaramazlar.35
Yukarıda rahmin duvarlarına
gömülmüş durumdaki emriyo (blastosit) görülmektedir.
Embriyo rahimde kan damarlarının yoğun olduğu
bir bölgeyi bulur ve buraya tutunur. Toprağa atılan
tohumların bir yandan filizlenip bir yandan da
kök salmaları gibi embriyo da bir yandan büyümesini
devam ettirir, bir yandan besin sağlayacağı dokunun
derinliklerine doğru ilerleyerek kendisine yeni
besin kanalları üretir. (Keith L. Moore, The Developing
Human - Clinically Oriented Embryology, W. B.
Saunders Company, 1983, Canada, s. 36) Bunları
yapanlar embriyonun dışında bulunan trofoblast
denilen özel hücrelerdir.
|
Anne ve embriyo arasında kurdukları köprü düşünüldüğünde
trofoblast hücrelerinin gerçekleştirdikleri işlerin
kusursuz bir mühendislik bilgisi gerektirdiğini söylemek
yanlış olmayacaktır. Çünkü bu hücreler oluşturdukları
sistemlerle bebek ile anne arasında adeta bir "hayat
köprüsü"nün temellerini atmaktadırlar. Bu hücreler bir
yandan kanın önünde zarar verecek maddeler için tıpa
vazifesi görürken bir yandan da aralarında boşluklar
bırakarak, gerekli maddelerin geçişine olanak tanımaktadırlar.
Burada anlatılanlar trofoblast hücrelerinin fonksiyonlarından
yalnızca birkaç tanesidir. Ancak bunlar bile bu hücrelerdeki
tasarımın kusursuzluğunun görülmesi için yeterli olmaktadır.
Tam ayarında boşluklar bırakan, sadece yararlı maddeleri
tesbit ederek onların içeri girmesini sağlayan, embriyoya
zarar verecek maddeleri bilen ve bunların geçişine imkan
vermeyecek sistemler kuran böyle bir yapının tesadüfen
ortaya çıkamayacağı çok açık bir gerçektir.
Tüm bu olağanüstü özelliklerin tesadüfen oluştuğunu
iddia eden bir kişi aşağıdaki soruları elbette cevaplayamayacaktır;
Bu hücreler embriyonun gelişmek için ihtiyacı olan
maddeleri nereden bilmektedirler?
Kandaki birçok madde arasında hangi maddelerin yararlı
olduğunu nasıl tespit ederler?
Savunma sistemi hücrelerinin, embriyoya zarar vereceğini
nasıl öğrenmişlerdir?
Tehlike oluşturacak maddelerin büyüklüklerini önceden
nasıl tesbit etmektedirler?
Bu maddelerin girişini engelleyecek, ancak yararlı
maddelerin geçişine izin verecek bir ağ kurmayı nasıl
akletmişlerdir?
İnsan soyunun varlığını devam ettirebilmesi için bu
sistemde en ufak bir hata olmaması şarttır. Akıl ve
vicdan sahibi her insan tesadüflerin hücrelere bu özellikleri
kazandıramayacağını bilir. Tesadüfler bir tasarım ortaya
çıkarıp sonra da bu tasarımın her insanda tıpatıp aynısının
olmasını sağlayamazlar. Trofoblast hücrelerini tüm özellikleriyle
birlikte yaratan ve onları bir insanın varoluşunu destekleyici
şekilde yönlendiren Allah'tır. Bu, Allah'ın eşi benzeri
olmayan yaratma sanatının sadece bir örneğidir:
Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında
bulunanları ancak hak ve adı konulmuş bir ecel (belli
bir süre) olarak yarattık. İnkar edenler ise, uyarıldıkları
şeyden yüz çeviren(kimseler)dir. De ki: "Gördünüz mü
haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, yerden neyi
yaratmışlar, bana gösterin? Yoksa onların göklerde bir
ortaklığı mı var? Eğer doğru sözlüler iseniz, bundan
önce bir kitap ya da bir ilim kalıntısı (veya bir eser)
varsa, bana getirin." (Ahkaf Suresi, 3-4)
İKİ CANLI ARASINDAKİ HAYAT KÖPRÜSÜ:
Plasenta
Teknolojinin en son imkanları ile üretilmiş, milyonlarca
dolar değerinde olan ve en modern hastanelerde kullanılan
yaşam destek üniteleri, birkaç kilogram ağırlığında
bir et parçası ile karşılaştırıldıkları zaman son derece
ilkel ve yetersiz kalırlar. Bu et parçası bilim adamları
tarafından "doğumun gerçek kahramanı" olarak nitelendirilen
plasentadır.36
Embriyo, gelişimi için gerekli olan besin, oksijen
ve diğer maddeleri belirli bir dönemden itibaren anne
kanından almaya başlar. Plasenta da, anne ile embriyo
arasında bu maddelerin alışverişini sağlayan bir yapıdır;
anne ile embriyo arasında köprü görevi görür. Plasentanın
yapısı gelişmekte olan fetüsün bütün gereksinimlerini
karşılayacak şekilde yaratılmıştır.
Plasenta, trofoblast hücrelerinin aralarından sızan
besin maddelerini bebeğe taşıyacak olan yumuşak kan
damarları ile doludur. Anneden gelen tüm besin maddelerini,
oksijeni, demir ve kalsiyum gibi önemli mineralleri
plasenta önce göbek bağına (umblical cord) ve oradan
da embriyonun kılcal damarlarına iletir. Üstelik plasenta
sadece embriyonun metabolizması için gerekli besinleri
sağlamakla kalmaz, yeni dokuların oluşması için gerekli
olan besinleri de seçerek fetüse taşır.37
Amino asitlerin fetüs tarafından her türlü sentez için
kullanılması gerekir. (karbonhidratlar, nükleik asitler
-DNA'nın yapıtaşları-, yağ vs.) Plasenta bunları da
annenin dolaşımından seçip yakalar. Bunu ise genellikle
özel taşıyıcılar vasıtasıyla gerçekleştirir. Onları
stoklar, gerekli olanını kendisi için kullanır, bir
kısmını da fetüsün dolaşımı içerisine yollar. Besinler
dışında iyonlar da, plasentadan geçer. Özellikle iki
iyon fetüs için çok önemlidir ve bunları bol miktarda
depolaması gerekir. Bunlardan biri demirdir. Kan hacmini
artırmak için buna ihtiyacı vardır. Diğeri ise kemiklerin
gelişimi için gerekli olan kalsiyumdur. Bunların transferi
çok etkileyici ve titiz gerçekleşir. Eğer annenin aldığı
demir miktarı az da olsa, plasenta bebek için gerekli
olan miktarı annenin kanından çeker ve ne olursa olsun
bebeğin ihtiyacını karşılar ve onu her türlü tehlikeden
korur.38
Plasenta bu işlemin tam tersini de, yani embriyodan
annenin kanına atık maddelerin taşınması işini de ustalıkla
yerine getirir.
Unutulmamalıdır ki, burada "yapar", "seçer", "alır", "depolar", "taşır" fiillerini
yerine getirdiğini belirttiğimiz plasenta, yine hücrelerden
oluşan bir dokudur. Saydığımız tüm bu fiilleri yerine
getiren, örneğin demire ihtiyaç olduğunu bilen ve birçok
madde arasından demiri seçebilen, aldığı demiri nasıl
kullanacağını bilen, bilgi sahibi bir insan değil,
bir hücreler topluluğu olan plasentadır. Plasentayı
oluşturan hücreler ihtiyaç duydukları maddeleri tanımakta
ve bunları seçebilmektedir. Bir hücrenin bir atomu
tanıması kuşkusuz büyük bir mucizedir. Üstelik bu atomu
tanımanın yanısıra, ordan ihtiyaç olan miktarda alarak
bir yere taşıması daha da olağanüstü bir olaydır. Buraya
kadar anlatılan ve bundan sonra anlatılacak olan bilgiler,
hep bu bakış açısıyla değerlendirilmelidir.
İnsanın yaratılış mucizesinde söz konusu olaylar hücrelerin,
hücreleri meydana getiren molekül ve atomların gösterdikleri
şuur içeren davranışlardır. Elbette bu şuur bunların
hiçbirine değil, onları yaratan ve yapacakları işleri
herbirine ilham eden Allah'a aittir.
İlerleyen satırlarda inceleyeceğimiz detayların tümü
de apaçık birer yaratılış delilidir.
PLASENTANIN DİĞER HAYATİ GÖREVLERİ
Fetüsü plasentaya bağlayan uzun ip gibi bir yapı olan
göbek kordonunda üç kan damarı vardır. Bu damarlardan
biri göbek toplar damarı adını alır. İçinde besin maddesi
ve oksijen bulunan kanı plasentadan bebeğe iletir, diğer
ikisi göbek atar damarlarıdır. Bu damarlar, karbondioksit
ve besin maddelerinin atıkları ile yüklü kanı, bebekten
plasentaya götürürler.
Göbek kordonu sağlam ve esnek yapısı sayesinde kolay
kolay dolanıp sıkışmaz. Bu, kan taşınmasında bir aksaklık
olmaması bakımından önemli bir özelliktir. Ayrıca kordonun
esnek yapısı, bebeğin hareket etmesini de mümkün kılacak
en uygun şekildedir.
Bebek ve anne bedeni arasındaki bağlantıyı sağlayan
göbek kordonunun içinden 3 ayrı hat geçer. Bu
hatlardan biri embriyoya besin ve oksijen taşır.
Bu sayede embriyo sıvı dolu bir ortamda yaşadığı
ve ciğerleri suyla dolu olduğu halde boğulmaz,
sindirim sistemi olmadığı ve yemek yiyemediği
halde açlıktan ölmez. Diğer iki hat ise embriyonun
ürettiği atıkları embriyodan uzaklaştırır. Görüldüğü
gibi embriyo mükemmel bir tasarımla yaratılmıştır.
|
Fonksiyonları düşünüldüğünde plasentanın embriyo için
kimi zaman bir akciğer, mide ya da bağırsak, kimi zaman
karaciğer, kimi zaman da böbrek gibi hareket edecek
şekilde yaratıldığı görülecektir. Üstelik plasenta bunları
sabit bir düzen içinde değil, bebeğin değişen ihiyaçlarını
göz önünde bulundurarak yapar. Örneğin fetüsun birinci
ve ikinci aylarda ihtiyaç duyduğu gıdalar ile sekizinci
ve dokuzuncu aylarda ihtiyaç duyduğu gıdalar birbirinden
farklıdır. Ancak plasenta bunu mükemmel bir dengeyle
ayarlar ve her dönem için hazmedilmesi en kolay olan
gıdaları embriyo için seçer.
Plasentanın en önemli görevlerinden biri de cenin için
gerekli olan östrojen ve progesteron gibi hormonları
salgılamaktır. Bu hormonlardan progesteron annenin vücudunda
özellikle rahim kısmını canlandırarak, bebeğe fiziksel
destek sağlar. Gelişimini devam ettirebilmesi için en
rahat ortamın oluşmasına imkan verir. Ayrıca, annenin
göğüslerindeki süt bezlerinin gelişmesini sağlayarak
zamanı geldiğinde sütün oluşturulmasına da yardımcı
olur. Bundan başka annenin metabolizmasının verimini
yükselterek destek olur. Böylece, annenin sağlıklı olmasına
ve rahat etmesine katkıda bulunur. Rahmin embriyo için
rahat ve güvenli bir yer haline gelmesini sağlayan bu
hormonların eksiksiz biçimde ve gerekli miktarlarda
salgılanması bebeğin sağlıklı doğabilmesi için çok önemlidir.
Ayrıca bu hormonlar annenin organizmasını doğuma da
hazırlar.
Plasenta tüm bu görevlerinin yanında hamileliğin son
üç ayında meydana gelebilecek enfeksiyonlara karşı da
embriyonun bağışıklık kazanmasını sağlar.
Buraya kadar anlatılanlar plasentanın embriyonun gelişimi
sırasında üstlendiği görevlerden yanlızca birkaç tanesidir.
Ayrıca bizim burada anlattığımız her konunun insanın
tahayyül edemeyeceği kadar çok ayrıntısı vardır. Her
bir sistem pek çok karmaşık kimyasal işlemin gerçekleşmesine
bağlıdır.
Embriyonun değişen ihtiyaçlarını
hesaplayan ve bu ihtiyaçları eksiksiz olarak karşılayabilen
yegane makine plasentadır. Plasentanın en dış
tabakasında bulunan hücreler, annenin kan damarları
ile embriyo arasında bir tür filtre oluştururlar.
Örneğin besinlerin geçişine izin verirken savunma
sistemi elemanlarının geçişine izin vermezler.
Plasentayı oluşturan da hücrelerdir. Bu hücreler
embriyonun ihtiyaçlarını nereden bilirler? Embriyoyu
hangi hücrelere karşı korumaları gerektiğini nasıl
anlarlar? Embriyonun ihtiyacı olan maddeleri milyonlarca
molekül arasından nasıl ayırt ederler? Plasenta
denilen et parçasına ve plasentayı oluşturan hücrelere
bu üstün aklı veren kimdir? Embriyonun yaşayabilmesi
için gerekli olan bütün tedbirleri yaratan, vücutta
buna göre bir sistem kuran elbette ki Allah'tır.
Allah her türlü yaratmayı bilendir.
|
Günümüzde embriyonun gelişimi üzerine yapılan her yeni
araştırma plasentanın bebek için üstlendiği yeni bir
görevi ortaya çıkarmaktadır. Fakat hepsinde ortak bir
özellik vardır. Plasentadaki her mekanizma anne ile
embriyoyu kusursuz bir uyum içinde birbirine bağlamaktadır.
Bu uyum son derece önemlidir. Çünkü anne vücudundaki
bu gibi mekanizmaların sağladığı dengelerden birinin
bozulması durumunda embriyonun yaşamını devam ettirmesi
imkansızdır.
Hücrelerden oluşan bir dokunun bir canlının ihtiyaçlarından
haberdar olması, eksiklikleri tespit edip nasıl gidereceğini
bilerek hareket etmesi, tam gereken maddeleri gereken
miktarlarda üretmesi ve dışarıdan seçip alması kısacası
şuurlu davranışlar sergilemesi elbette ki bu dokunun
kendi çabası ile ortaya çıkan bir durum olamaz. Örneğin
aynı görevi bir insanın yapması istense, böyle bir şeyi
yapması mümkün değildir. Hangi anda fetüsün neye ihtiyacı
olduğunu anlaması, bu ihtiyaca göre gereken önlemleri
alması, gereken maddeleri seçmesi, gereksiz maddeleri
fetüsten uzaklaştırması tıp eğitimi almamış bir insan
için imkansızdır. (Tıp eğitimi almış bir insan bile
olsa hiç durmaksızın gece gündüz bu görevi hiçbir aksama
olmadan yerine getirebilmesi yine mümkün değildir.)
Ancak bir insanın yapamayacağı bu önemli görevleri,
plasenta adını verdiğimiz bu doku parçası eksiksiz ve
kusursuz bir şekilde yapabilmektedir. Üstelik binlerce
yıldır yaşamış olan milyarlarca insanın her birinin
plasentası aynı yüksek şuuru ve üstün performası sergilemiştir.
Kuşkusuz plasentanın yapısındaki mükemmellik ve şuurlu
hareketleri, Allah'ın onu bu özelliklere sahip olarak
yaratmasının bir sonucudur. Bunun aksini savunmak aklın
sınırlarının dışına çıkmak demektir. Allah insan vücudunda
yarattığı bu muhteşem tasarım ile bize benzeri olmayan
sanatını göstermekte ve ayetleriyle bu gerçekler üzerinde
düşünmemizi emretmektedir:
Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin
Rabbidir; şu halde O'na ibadet et ve O'na ibadette kararlı
ol. Hiç O'nun adaşı olan birini biliyor musun? İnsan
demektedir ki: "Ben öldükten sonra mı, gerçekten diri
olarak çıkarılacağım?" İnsan önceden, hiçbir şey değilken,
gerçekten bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor
mu? (Meryem Suresi, 65-67)
İlerleyen sayfalarda ele alınacak konular okunurken
de unutulmaması gereken çok önemli bir nokta vardır.
Buraya kadar verilen örneklerde görüldüğü gibi bir plan
dahilinde hareket eden, zamanı geldiğinde görev değişikliği
yapan, nerede durması gerektiğini bilen, görev yerini
terk etmeyen, ekip çalışması yapabilen, ihtiyaca göre
seçim yapabilen, gereken maddeleri gereken zamanlarda
üretebilen varlıkların tümü vücuttaki hücrelerdir. Gözle
görülmeyen bu varlıkların davranışlarında -biraz sonra
detaylı olarak görüleceği gibi- çok açık bir akıl vardır.
Bu akıl hücrelere ait olamaz. Şuursuz ve cansız atomlardan
oluşan hücrelerin düşünüp karar verme gibi özellikleri
olamaz. Bu üstün şuur ve akıl Allah'a aittir. Bu gerçeğin
sürekli akılda tutulması, bu mucizevi olaylar üzerinde
düşünürken insanın derinleşmesine ve Allah'ın sonsuz
kudretine şahit olmasına vesile olması bakımından önemlidir.
BİR HÜCREDEN BİR ÇİĞNEM ET PARÇASINA...
Yandaki
resimde rahim duvarına yapışmış bir şekilde duran
embriyonun üç haftalık hali görülmektedir. Bir
et parçasına benzeyen bu hücre yığını bölünmeye
devam edecek ve zaman içinde dünyayı görmemizi
sağlayan gözlerimizi, kokuları algılamamızı sağlayan
burnumuzu, koşmamızı, yürümemizi sağlayan ayaklarımızı,
ellerimizi oluşturacaktır. İç organlarımız da
bu hücrelerden oluşacaktır. Bu muhteşem değişim
elbette ki tesadüflerin eseri değildir. Kendi
kendine böyle bir değişim oluşamaz. İnsan bedenindeki
bu kusursuz değişimi oluşturan, tüm alemlerin
Rabbi olan Allah'tır.
|
Hücreler zaman içinde bölünmeye devam ederek ve gruplanarak,
ışığa karşı hassas göz hücrelerini, acıyı, tatlıyı,
ağrıyı, sıcağı, soğuğu algılayacak sinir hücrelerini,
ses titreşimlerini hissedecek kulak hücrelerini ve gıdaları
sindirecek sindirim sistemi hücrelerini ve daha birçoklarını
oluşturmaya devam ederler.
Embriyonun ilk üç haftası bittiğinde çoğalan hücreler
bir çiğnemlik et parçası görünümü alırlar. Bu gelişim
Kuran ayetlerinde "alak"tan "bir çiğnem et parçası"na
değişim olarak bildirilmiştir. Ayette şöyle buyurulmaktadır:
Sonra o su damlasını bir alak olarak
yarattık; ardından o alak'ı bir çiğnem et parçası olarak
yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak
yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra başka
bir yaratılışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli
olan Allah, ne yücedir. (Müminun Suresi, 14)
Bebeğin oluşumundaki 1. evrenin bu şekilde bir oluşumla
sonuçlandığı embriyoloji bilimi tarafından yakın bir
zamanda keşfedilmiştir. Ancak Alemlerin Rabbi olan Allah'ın
indirdiği ve hiçbir eksiklik olmayan Kuran'da bu bilimsel
gerçek 1400 sene önce bildirilmiştir. Allah'ın şanı
çok yücedir.
VÜCUT ŞEKİLLENMEYE DEVAM EDİYOR
İlk günlerde sadece anne kanından gerekli besinleri
alan cenin, artık kendi vücudunu beslemek ve hücrelerine
oksijen gönderebilmek için kendine has bir kan dolaşım
sistemine ihtiyaç duymaktadır. İşte bu sistemin meydana
gelmesi için birçok hücre ani bir kararla işbirliği
yapıp dolaşım sistemini oluşturmaya başlarlar. Hücrelerin
bu davranışları, onların sonsuz bir akıl ve ilim sahibi
tarafından yönlendirildiklerinin apaçık bir delilidir.
Yaklaşık 13. günde bir grup hücre kalbi oluşturmak
için embriyonun göğüs bölgesinde toplanır. U harfine
benzer şekilde bir tüp oluşturarak son derece bilinçli
bir şekilde öncelikle kalbin temelini meydana getirirler.
Bir yandan da diğer binlerce hücre sanki kalbin oluşmaya
başladığı haberini almış gibi vücudu baştan sona dolaşacak
kan damarlarının yapımına başlarlar. Böylece hücrelerin
şuurlu dizilimleri ve gereken bölgelere gidip yerleşmeleri
ile, damarların oluşması 21. günde tamamlanmış olur.
Artık dolaşım sistemi işlemeye hazırdır ve kalp, 22.
günde ilk atışının ardından dakikada 60 vuruşluk bir
ritmle çalışmaya başlar.39
İlk kasılmalar kalbin uzunluğu boyunca bir dalga gibi
hareket eder. Kalp oluşumunu tamamladığında, kasılmalar
farklı odalarda düzenli şekilde devam eder.
Kalp atmaya başlamıştır, ama henüz ortada kan yoktur.
Bunun için de görevli hücreler vardır. Bu hücreler yeni
oluşan insanın bedeninde "kan" isimli özel bir maddeye
ihtiyaç duyacağını adeta önceden hesaplar ve kan hücrelerine
dönüşürler. Kan sıvısı da çok geçmeden damarlarda dolaşmaya
başlar. 4. haftanın sonunda kalbin ve damarların içine
tamamen kan dolmaya başlar. Elbette kalbin, dolaşım
sisteminin ve kan sıvısının oluşumu başlıbaşına hayranlık
uyandıran bir olaydır. Henüz ortada bunların hiçbiri
yokken, hücreler eksiksiz işleyen bir planlama ile gereken
zamanlarda gereken yerlere yerleşerek insanın yaşamı
için vazgeçilmez olan dolaşım sistemini inşa etmektedirler.
Burada kısaca özetlediğimiz bu aşamaların hiçbiri tesadüfen
meydana gelemez; bu kusursuz inşa planı tek bir hücrenin
çoğalmasından meydana gelen hücrelere ait olamaz. Bu
noktada da karşımıza çıkan apaçık yaratılış gerçeğidir.
Üstelik dolaşım sisteminin yalnızca oluşumu değil,
her elemanının sahip olduğu özellikler de insanda hayranlık
uyandıracak dengelerle yaratılmıştır. Anne karnında
gelişmekte olan bebeğin kanı ilk görev için normal bir
insanınkinden çok daha nitelikli özellikler taşır. Örneğin
bebeğin kanındaki hemoglobin maddesinin oksijen tutma
yeteneği yetişkinlere oranla çok daha yüksektir. Embriyonun
1cm3 kanında bulunan alyuvarların sayısı da yeni doğmuş
bir bebeğin aynı miktardaki kanında bulunan alyuvar
sayısından çok daha yüksektir. Dördüncü ayda göbek kordonundan
plasentaya günde yaklaşık 24 litre kan geçer. Bu dolaşım
o kadar hızlıdır ki, bir devir 30 saniye içinde tamamlanabilir.40
Bu yolla kan, gerekli olan oksijen ve besini plasentadan
alarak hücrelere götürmeye başlamıştır. Aynı anda bir
taraftan böbrekler de oluşmaktadır ve kan, hücrelerden
topladığı artıkları böbreklere götürüp temizlemeye başlar.
Şimdi burada durup bir kez daha düşünelim: Böyle kusursuz
bir sistem günün birinde, tesadüfen, eksiksiz bir şekilde,
kendiliğinden gelişmiş olabilir mi? Bebeğin özel yapıdaki
kanı, bu kanı kalbe, kalpten de gerekli bölgelere taşıyan
kan damarları bu damarları plasentaya bağlayan yapılar,
kısacası her detay zaman içinde tesadüfen, kendi kendini
inşa etmiş olabilir mi?
Şüphesiz olamaz. İnsan için çok önemli olan bu sistemin
eksiksiz olarak bir anda meydana gelmesi şarttır. Çünkü
kalbin, kanın ve damarların oluşumundaki herhangi bir
aksaklık embriyonun gelişmesinin durmasına neden olacaktır.
Damarlar oluşmadan önce kalp kanı pompalasa, kan kontrolsüz
biçimde dağılacak ve dolaşımı sağlayamayacaktır. Ya
da kalp gerektiği zaman atmaya başlamasa, kan vücuda
ulaşamayacaktır. Bu da embriyonun gelişemeden annenin
rahminde ölmesi demektir. Oysa bugüne kadar yaşamış
olan milyarlarca insanın her birinde bu ayarlamalarda
hiçbir aksaklık olmamış, kalp tam atması gerektiği anda
ilk atışını yapmış ve yeni oluşan vücuda tam gerektiği
kadar kanı pompalamıştır. Bu da başta sorduğumuz "tesadüfen
oluşmuş olabilir mi?" sorusunu tamamen anlamsız kılmaktadır.
Bir sistemin, bir canlının, bir yapının bir anda var
olması, onun yaratıldığının apaçık bir delilidir. Bu,
akıl sahibi her insanın tasdik edeceği, asla aksini
iddia edemeyeceği kesin bir gerçektir.
Tüm bu kusursuz sistemlerin Yaratıcısı, insanı en
güzel surette ve eksiksiz olarak tüm ihtiyaçlarıyla
birlikte yaratan Allah'tır.
DAMAR SİSTEMİNİN MUCİZEVİ OLUŞUMU
Birbirlerinden bağımsız bir şekilde duran bu hücreler
aslında damar hücreleridir. (1-2) Sonra birden bu hücreler
birbirlerine tutunmaya ve kendi aralarında bağlantılar
kurmaya başlarlar. (3-4) Ve hücreler damarları oluştururlar.
(5-6) Sonuçta damar hücreleri o kadar mükemmel bir boru
sistemi inşa ederler ki, bu boru sistemi üzerinde herhangi
bir çatlak ya da delik olmaz. Damarların iç yüzü adeta
elle yapılmış gibi pürüzsüzdür. Damar hattının toplam
uzunluğu 40.000 km'den fazladır. Bu uzunluk dünyanın
çevresinin toplam uzunluğu kadardır. Bu ihtişamlı tasarım
alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir.
KALBİN OLUŞUMU
Kalbin oluşumu çok açık bir yaratılış mucizesidir. Çoğalmakta
olan bazı hücreler birden kasılmaya ve gevşemeye başlarlar.
Ardından bu hücrelerin yüzbinlercesi biraraya gelir
ve kalbi oluştururlar. Bu kalp bir ömür boyu atmaya
devam edecektir. Döllenmenin 23. gününde embriyonun
kan damarları birbirleriyle birleşmeye başlar. 25. günde
kalp tek bir odacık halinde belirir. 26 ve 27. günlerde
ise odacıklar gelişmeye başlar. 33. günde artık karıncık
ve kulakçıklar belirginleşmiştir ve 40. günde kalp artık
iyice gelişmiştir. Yanda embriyonun kırmızı bir nokta
halinde kalbi görülüyor.
SİNİR SİSTEMİNİN İNŞASI
Bütün bu işlemler devam ederken çok önemli bir oluşumun
daha gerçekleşmesi gerekmektedir: Merkezi sinir sistemi.
Embriyonik disk olarak adlandırılan yapının en üst tabakasında
meydana gelen paralel çizgi ve kabarcıklar merkezi sinir
sistemini (beyin ve omurilik) oluşturmaya başlar. En
üst tabaka bir oyuk oluşturur, oyuğun köşeleri birleşir
ve yapışır, böylece dar bir tüp meydana gelir. Tüpün
ön kısmı kalınlaşır ve beyni oluşturmak için genişler.
Bu arada arka tarafı da omuriliği oluşturur.
Burada 1-2 cümle ile özetlenen bu olayların tümü aslında
insanın hayal gücünün sınırlarını aşacak kadar olağanüstüdür.
Sinir sisteminin oluşumundaki diğer aşamalar da bu olaylardaki
olağanüstülüğü tekrar tekrar pekiştirmektedir.
5. haftadan itibaren oluşan omurilikte çok süratli
bir üretimle saniyede 5000 tane nöron adlı özel sinir
hücreleri üretilmeye başlanacaktır. Bu bölgede daha
sonra beyin oluşacaktır.41
Beyin hücrelerinin büyük kısmı embriyonun ilk beş ayında
oluşur ve hepsi doğumdan önce beyindeki gereken konumlarını
almış olurlar. Büyük bir hızla oluşan hücreler bir süre
sonra merkezi sinir sisteminin kollarını oluşturmak
üzere, daha uzaklara göç etmeye başlarlar.
Ancak bu aşamada her bir nöronun, sinir sistemi içinde
kendisi için ayrılmış olan hedef yeri tam olarak bulması
şarttır. Bu yüzden genç nöronların yollarını bulabilmeleri
için mutlaka bir rehbere ihtiyaçları vardır. Bu rehberler,
omuriliğin ve beynin gelişme alanı arasında bir tür
kablo şeklinde uzanan özel hücrelerdir. Nöronlar üretildikleri
yerden çıkıp bu rehberlere tutunarak göç ederler. Ve
kendileri için ayrılmış olan yerleri anlar, oraya yerleşirler
ve hemen ardından uzantılar meydana getirerek diğer
nöronlarla bağlantı kurarlar.
 Beynin inşası anne karnında, ıslak
bir ortamın içinde, açık bir şekilde gerçekleşir.
Bu inşayı hiçbir aklı ve şuuru olmayan hücreler
yaparlar. Bu mucizevi olay sonucunda bebek toplam
10 milyar beyin hücresine sahip olacaktır. Her hücre
hangi hücrelerle bağlantı yapması gerektiğini önced
en bilerek hareket eder. Sonsuz ihtimal içinden
kendisine ait yeri bulur. Bağlanması gereken hücre
ile bağlanır. Sonunda beyinde toplam 100 trilyon
bağlantı kusursuzca yapılmış olur. Şuursuz hücrelerin
karanlıklar içinde yeryüzünün en mükemmel bilgisayarı
olan beyni inşa etmesini sağlayan sonsuz ilim sahibi
olan Allah'tır. |
Peki ama nöronlar oluşur oluşmaz böyle bir yolculuğa
çıkacaklarını nereden bilmektedirler? Bu yolculuk sırasında
hedeflerini bulmak için bir rehber kullanmaları gerektiğine
ve birbirleriyle ne gibi işbirliği yapacaklarına nasıl
karar verirler? Nöron dediğimiz varlıklar sonuçta gözle
görülemeyecek küçüklükte, atomlardan ve moleküllerden
oluşan hücrelerdir. Onların böylesine şuurlu bir şekilde
yerleşmeleri kendi karar ve iradeleriyle gerçekleşecek
bir olay değildir. Bu işlemi yöneten merkez beyin de
değildir. Çünkü henüz anne karnındaki embriyonun beyni
oluşmamıştır.
Bu hücreler oluşur oluşmaz bilmedikleri bir yere doğru
sadece kendilerine ilham edilen bilgiler doğrultusunda
programlanmışcasına hareket ederler. Açıktır ki, beynin
ve sinir sisteminin oluşumu sırasında yaşanan hiçbir
olayın tesadüflerle meydana gelmesi mümkün değildir.
Çünkü tek bir aşamadaki farklılık zincirleme olarak
tüm sistemi aksatır. Nöronların meydana gelmesi ve bir
sinir ağına dönüşmeleri beynin ve ona bağlı çalışan
sinir sisteminin oluşum aşamalarından yalnızca bir tanesidir.
Değil evrimcilerin iddia ettiği gibi beynin tamamının
tesadüfen oluşması, tek bir nöronun bile rastlantılarla
meydana gelmesi mümkün değildir.
Bu oluşumun daha pek çok detayı da vardır. Örneğin
nöronlar, ilk oluştuklarında yetişkin bir insanınkinden
farklı bir yapıya sahiptirler. Yetişmekte olan insanın
sinir sistemi ile ilgili görevleri yerine getirmek üzere,
vücudun belirli bir bölgesine göç eden nöronlar ilk
aşamada havasız ortamda, oksijen olmadan yaşayabilen
bir metabolizmaya sahiptirler. Ancak beyin bölgesine
varıp da bu bölgeye iyice yerleşince birdenbire hava
ile yaşayabilen, yani oksijene bağımlı bir metabolizmaya
sahip olurlar. Böyle bir dönüşümün her seferinde, bütün
sinir hücreleri için mükemmel bir şekilde gerçekleşmesi
gerekmektedir. Aksi bir durum sinir hücrelerinin yaşamasını
imkansız hale getirecektir. Kuşkusuz bu, son derece
mucizevi bir olaydır.42
Bugün biliyoruz ki, insanın beyin hücreleri bir müddet
oksijensiz kaldıklarında son derece ciddi bir tehlike
altına girmektedirler. Hatta süre biraz uzadığında önce
felç, ardından da ölüm kaçınılmaz hale gelmektedir.
Ama ilk oluşan nöronlar tamamen farklı bir sistemdedirler.
Yalnızca bu aşamada bir aksaklık olsa, yani tam gerektiği
anda nöronların metabolizmalarında değişiklik olmasa,
embriyo bir insan haline gelemeyecektir. Elbette, bir
hücrenin ileride ne görev yapacağını tesbit etmesi ve
kendi yapısını bu göreve uygun şekilde, kendi iradesi
ve şuuru ile değiştirmesi mümkün değildir.
Bu durumda karşımıza çıkan gerçek açıktır: Nöronları
bu özelliklerle yaratan, gerektiği anda gerektiği şekle
sokan, gidecekleri yerlere onları tek tek yerleştiren
Allah'tır. Her insan kendisinin de bu aşamalardan geçirildiğini
bilmeli ve Rabbi'nin kendisini bir insan olarak yaratmasındaki
ihtişamı görerek şükretmelidir. Allah'ın herşeyin Yaratıcısı
olduğunu, göklerde ve yerde O'ndan başka bir güç sahibi
olmadığını aklından bir an bile çıkarmamalıdır:
... Seni topraktan, sonra bir damla
sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan,
gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar
mı ettin? Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime
hiç kimseyi ortak koşmam. (Kehf Suresi, 37-38)
HÜCRELER ARASINDAKİ PLANLAMANIN
ÖNEMİ
Embriyonun gelişimini incelediğimizde son derece
orantılı ve uyumlu bir gelişmenin olduğunu görürüz.
İlk ayın sonunda, embriyoda tam gelişmemiş gözler, kulaklar,
burun, çene ve yanaklar görünmeye başlar.
Bu uyumlu gelişme sırasında bir yandan büyüme, bir
yandan şekillenme ve bir yandan da yapısal değişimin
sağlanması çok önemlidir. Bu değişimlerin bütün vücut
parçaları için aynı şekilde gerçekleşmesi şarttır. Çünkü
insan vücudundaki bütün organlar son derece kompleks
yapılara sahiptir. Örneğin sadece göze ait 40 farklı
parça vardır. Gözlerin fonksiyonlarını yerine getirebilmesi
için orantılı bir büyümenin olması, parçalar arasındaki
bağlantının sağlam olması, hepsinin kendi yerinde bulunması
gerekir. Aksi takdirde göz işlevlerini yerine getiremeyecektir.
Aynı şekilde kolun oluşumu için de kemik ve kas oluşumunun
aynı anda başlamış olması gereklidir.
Bundan anlaşıldığı gibi, fetüse ait tüm hücreler bu
uyum içinde hareket ederler. Her birinin vücudun genel
planından haberi vardır. Her biri birtakım sinyaller
gönderir ve diğerlerinden gelen sinyallere de tepki
verirler. Embriyonun tüm hücreleri birlikte hareket
ederler. Adeta bir anlaşma ile ihtiyaca göre DNA'larındaki
bilgilerden gerekenleri kullanarak, birbirlerinden farklı
özelliklere sahip olurlar.
Peki hücreler nereye gideceklerini ve ne oluşturacaklarını
nereden bilirler? Ayrıca birlikte hareket ettikleri
hücrelerle nasıl bu kadar uyumlu olabilmektedirler?
Hücrelerin içindeki genetik bilginin nasıl kullanılacağına
ve hücrelerin nasıl farklılaşacağına karar veren kimdir?
Vücudumuzdaki organlar ne bir eksik, ne de bir fazladır.
Organlarımızda eksik olması kimi zaman öldürücü, en
azından sakatlığa sebebiyet vericidir. Fazla olması
ise vücuda kullanılmayan ve lüzumsuz bir yük getirir.
Öyle ise, öncelikle insanın ihtiyaç duyduğu organ sayısının
belirlenmesi gerekmektedir. Peki bu sayı nasıl belirlenmektedir?
Nasıl olup da bir grup hücre bir organı yapmaya başladığında
başka bir grup hücre de aynı organdan ikinciyi yapmamaktadır?
Evrimciler DNA molekülünün bütün bu işlemlerden sorumlu
olduğunu ifade ederek konuyu geçiştirmeye çalışırlar.
Ancak bu, sadece bir aldatmacadır. Çünkü burada asıl
üzerinde durulması gereken nokta vücuttaki bütün hücrelerin
DNA molekülünde yer alan bilgileri, buraya kimin yerleştirdiğidir.
Daha da önemlisi bu bilgilerin, nerede, ne zaman, nasıl
kullanılacağına kimin karar verdiğidir. İşte evrimcilerin
bu noktada verebileceği bir cevap yoktur.
Temelinde şuursuz ve cansız atomlardan oluşan hücrelerin,
kan damarlarının, dokuların, havanın, rüzgarın ya da
herhangi bir maddenin böyle bir karar verme gücü yoktur.
Hücrelere şifrelenmiş olan bu muhteşem planı yaratan
Allah'tır. Hücrelere neler yapmaları gerektiğini ilham
ederek bu planın kusursuzca işlemesini sağlayan da Allah'tır.
Allah herşeye güç yetirendir.

BİR ET PARÇASINDAN BEDENİMİZİ
YARATAN ALLAH'TIR
Başlangıçta bir et parçası görünümünde olan embriyo zamanla
gelişir. Gözleri, kulakları, kalbi ve diğer organları
oluşur ve yepyeni bir insan ortaya çıkar. Yukarıda bu
değişimin insan yüzünün oluşumu sırasındaki aşamaları
görülmektedir. Dünya üzerindeki tüm insanların başından
bu aşamalar geçmiştir. İnsan kendi varlığından haberdar
olmayan bir hücreler topluluğuyken anne bedeninde hazırlanmış
olan koruyucu ortamda güven içinde gelişimini sürdürür.
Simetrik gözler, kaşlar, burun, ağız, koruyucu deri
hep anne bedeninde oluşur. Yukarıdaki resimlerde de
açıkça görülen mucizevi değişim Allah'ın yaratma sanatının
delillerinden biridir. Bu gerçeği düşünmek ve Allah'a
şükretmek dünya üzerindeki her insanın görevidir.
 
GÖZÜN MUCİZEVİ YARATILIŞI
Embriyo 4 haftalık olduğunda
başının her iki tarafında birer oyuk oluşur. İnanması
güçtür ama bu oyukların içine gözler inşa edilecektir.
6. haftada gözler oluşmaya başlar. Hücreler aylar boyunca
akılalmaz bir plan içinde hareket eder ve gözün farklı
bölümlerini teker teker oluştururlar. Bazı hücreler
korneayı, bazı hücreler göz bebeğini, bazı hücreler
de merceği yaparlar. Her hücre inşa ettiği bölümün bitiş
sınırına geldiğinde durur. Her biri gözün ayrı bir parçasını
oluşturur, sonra mükemmel bir şekilde birleşirler. Sıralamada
bir karışıklık olmaz, gözbebeği yerine başka bir tabaka
oluşmaz, kornea, göz kasları herşey yerli yerindedir.
Bu işlemler sürekli devam eder ve farklı tabakalardan
oluşan göz kusursuzca inşa edilir.
Burada kendi kendimize bazı sorular sormamız gerekir:
Bu hücreler farklı tabakalar inşa etmeleri gerektiğini
nereden bilirler? Tabakaların başlangıç ve bitiş sınırlarına
nasıl karar verirler? Bu soruların tek bir cevabı vardır.
Hücreler Allah'ın ilhamıyla hareket ettikleri için bu
şuurlu hareketleri yapabilirler. Ancak insanın oluşumuna
tesadüflerle açıklamaya getirmeye çalışan evrimciler
bu soruların cevabını veremezler.

Embriyoda gözün oluşumu özetle yukarıda görüldüğü
gibidir. Ön beyinden dışarı doğru bir çıkıntı
oluşur. Bu çukurun en dıştaki hücre tabakasına
(ektoderme) değdikleri noktalarda burada içe doğru
çöküntüler meydana gelir. Optik çukur denilen
bu çöküntüler zamanla gözü oluşturur.
|
İnsan bedenindeki kusursuz planı kitaplarında anlatan
evrimcilerden biri de Hoimar von Ditfurth'tur. Dinozorların
Sessiz Gecesi adlı kitabında yazar, insanın oluşumunu
detaylı olarak anlatmış ancak "nasıl, neden" gibi sorulara
evrim teorisiyle asla cevap veremediklerini şöyle itiraf
etmiştir:
Kara bir nokta görünümündeki
bir cismin zaman içinde renkli, üç boyutlu gören,
üstelik estetik görünümlü gözler haline gelmesini
sağlayan herşeyin hakimi olan Allah'tır.
|
"... İnşaata nerede ve ne zaman başlanacağı ve planın
tek tek parçalarının hangi zaman sırasıyla biraraya
getirileceğini ayrıca belirten projeler yoksa, en iyi
plan bile bir işe yaramaz. Söz konusu olan bir binaysa
işe temelden başlayıp, duvarlar bittikten sonra en son
damı yerleştirmemiz gerektiğini biliyoruz. Ama elektrik
ve su tesisatı tamamlanmadan sıvaya da geçemeyiz. Her
inşaatta tıpatıp uygulanan bir mekan düzenleme planının
yanısıra, inşaatın uyduğu bir zaman düzenlemesi vardır.
İşte doğanın inşaatları ve elbette hücreler için de
geçerlidir bu. Ama hücre düzleminde bu öncelik-sonralık
ilişkisinin nasıl gerçekleştirildiği konusunda hemen
hiçbir şey bilmiyoruz. Hücreye planın hangi bölümünü
ne zaman imal etmesi gerektiğini kimin söylediğini biyologlar
henüz bulamadılar. Bazı genler tam gerektiği anda ve
doğru zamanda engellenirken, gene kimilerinin üzerindeki
ambargonun nasıl olup da kalktığı, baskıcı genler ile
baskıyı ortadan kaldırıcı genleri hareket geçiren komutayı
kimin verdiği, tamamen karanlıkta bekleyen sorulardır..."43
Dünyanın "en mükemmel kamerası"
olarak kabul edilen gözün oluşumunda da görüldüğü gibi
şuursuz hücreler adeta sonsuz bir akılla hareket ederler
ve gözler anne karnında yoktan inşa edilir. Elbette
ki bu olağanüstü olayı başaranlar hücrelerin kendileri
değildir. Gözü oluşturan hücreler sonsuz güç sahibi
olan Allah'ın ilhamı ile hareket ederler. Allah bir
ayetinde insana suret veren olduğunu bildirmiş ve şöyle
buyurmuştur:
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir
biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir.
En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların
tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr
Suresi, 24)
KEMİKLERİN KASLA SARILMASI
Çok yakın bir zamana kadar kemiklerle kasların birlikte
ortaya çıkarak geliştikleri sanılıyordu. Ancak yapılan
son araştırmalar çok farklı ve insanların hiç farkında
olmadıkları bir gerçeği ortaya koydu. Embriyodaki kıkırdak
doku önce kemikleşmekte, daha sonra kas hücreleri kemiklerin
etrafındaki dokulardan seçilerek biraraya gelerek sarmaktaydı.
Oysa bilimin daha yeni keşfettiği bu gerçek, Allah
tarafından Kuran'da 1400 sene önce insanlara bildirilmişti.
Sonra o su damlasını bir alak (hücre
topluluğu) olarak yarattık; ardından o alak'ı bir çiğnem
et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını
kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik;
sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların
en güzeli olan Allah, ne yücedir. (Müminun Suresi, 14)
Ayette 1400 yıl önce haber verilmiş olan bu bilimsel
gerçek, "Developing Human" (Gelişen İnsan) adlı bilimsel
bir yayında şöyle tarif edilmektedir: 6. haftada kıkırdaklaşmanın
devamı olarak ilk kemikleşme köprücük kemiğinde ortaya
çıkar. 7. hafta sonunda uzun kemiklerde de kemikleşme
başlamıştır. Kemikler oluşmaya devam ederken kas hücreleri
kemiği çevreleyen dokudan seçilerek kas kitlesini meydana
getirirler. Kas dokusu bu şekilde kemiğin etrafında
ön ve arka kas gruplarına ayrışır.44
Kısacası insanın Kuran'da tarif edilen oluşum aşamaları,
modern embriyolojinin bulgularıyla tam bir uyum içindedir.
Alemlerin Rabbi olan Allah bu gerçeği yüzyıllar öncesinden
insanlara bildirmiştir.
DIŞ DÜNYA İÇİN YAPILAN HAZIRLIKLAR
Organları yavaş yavaş tamamlanan ve hareketlenmeye
başlayan bebeği yeni bir oluşum beklemektedir. Bebeğin
bulunduğu güvenli ortamdan tamamen farklı özelliklere
sahip bir ortamda yaşayabilmesi için vücudunda gerekli
düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
Bunun için yavaş yavaş hareketlenmeye başlaması ve
yeni oluşan organlarını çalıştırmaya başlaması gerekecektir.
Kuşkusuz bu konu da en mükemmel şekilde çözümlenmiştir.
Bebeği rahimden ayıran zarın içinde "amniyon sıvısı"
denilen özel bir sıvı oluşmaya başlar. Bebeğin böbrekleri,
akciğeri, amniyon zarının kendisi ve rahim ortaklaşa
katkıda bulunarak bu sıvıyı oluştururlar.45
BEBEĞİN YAŞAM SUYU: "AMNİYON
SIVISI"
Bebek için özel olarak hazırlanmış olan amniyon sıvısı
organların doğumdan sonraki kullanımı için hazırlanmasını
sağlar. Bebek, amniyon sıvısı ile bir anlamda dış dünyaya
alışmak için egzersiz yapar ve düzenli olarak bu sıvıyı
içer. Bu sayede dili acı, tatlı, tuzlu ve ekşiyi algılamaya
başlar. Bir süre sonra tükürük bezleri de harekete geçer.
Ayrıca fetüsün içtiği amniyon sıvısı hem bağırsakları
emilim işine hazırlamakta, hem de böbreklerin aynı sıvıyı
devamlı olarak kandan süzmesine olanak sağlayıp böbrekleri
çalıştırmaktadır. Böbreklerden emilen sıvı da tekrar
amniyon sıvısına geri verilmektedir. Ancak bu işlem
amniyon sıvısını kirletmez. Çünkü böbrekler, şu anki
işleyişlerinden farklı olarak, bebeğin içtiği sıvıyı
süzerken steril hale getirecek bir yapıya da sahiptirler.
Ayrıca bu sıvı tıpkı bir havuzun temizlenmesi gibi diğer
birçok sıvının da yardımıyla sürekli temizlenir.
Bu gelişmelerin yanısıra, bu dönemde sindirim sisteminin
tam olarak hazır olması için, midede sindirim suları
salgılanmaya başlanır.46
Ayrıca yeni oluşan bebeğin bağırsaklarında yer alan
hücreler, şekerleri ve tuzları birbirinden ayırt edebilme
yeteneği kazanır ve bir süre sonra seçilen bu atıklar
annenin kanına geri verilir. Böylece hem bağırsaklar,
hem de böbrekler aktif faaliyete geçmiş olurlar. Amniyon
sıvısı her üç saatte bir, yani her gün sekiz defa ceninin
bağırsakları tarafından emilir ve kan yoluyla anne kanına
verilir. Emilen sıvı miktarı kadar sıvı hem anne rahminden
ve hem de ceninin akciğer ile böbrekleri tarafından
üretilerek amniyon sıvısının havuzuna bırakılır. Böylece
cenin için hayati derecede önemli olan bu sıvının miktarı
korunmuş olur. Bu mükemmel sistem sayesinde cenin hiçbir
zarar görmeden sindirim sistemini çalıştırmış olur.
Ceninin büyümesine paralel olarak miktarı yavaş yavaş
artan amniyon sıvısı 10. haftada 30 ml, 5. ayda 350
ml ve 7. aya kadar da 1 litreye ulaşır. Doğum anında
ise yarım litreye düşer.47
Yanda amniyon zarı
içindeki embriyo görülüyor. Amniyon zarının içinde
bulunan sıvı embriyoyu sarsıntılara ve darbelere
karşı korur. Bundan başka embriyonun bağırsaklarının
emilim için hazırlanması, böbreklerinin çalışmasına
yardım etmek, embriyo için gerekli olan ısıyı sabit
tutmak da amniyon sıvısının görevlerindendir. Amniyon
sıvısının varlığı annenin sağlığı için de önem taşımaktadır.
Bu sıvı sayesinde bebeğin rahme baskı yapması engellenmiş
olmaktadır. |
Amniyon sıvısı sadece sindirim sistemini doğumdan sonraya
hazırlamakla kalmaz, bebeğin anne rahminde rahatça hareket
etmesini de sağlar. Cenin bu sıvı içinde tıpkı limana
bağlanmış bir sandal gibi yüzer. Bu haliyle çok güvenli
bir şekilde anne rahminde hareket etmektedir. Aynı zamanda
dışarıdan gelecek mekanik darbelere karşı da bu sıvı
sayesinde korunmaktadır. Sıvılara herhangi bir yönden
gelen basınç küresel olarak her tarafa yayılır. Böylece
cenin olumsuz etkilerden korunmuş olur. Örneğin anne
koşsa da, cenin bu koşuyla oluşan sarsıntıdan hiç etkilenmez.
Bu durum içi suyla dolu kapalı bir kabın içerisindeki
bir mantarın kap çalkalandığında hareket etmemesine
benzer. Her türlü tehlike çok daha önceden düşünülmüş,
tedbirler alınmış, cenin için olabilecek en muazzam
koruma sistemi yaratılmıştır.
Amniyon sıvısının varlığı annenin sağlığı için de önem
taşımaktadır. Ceninin amniyon sıvısının içinde yüzer
şekilde olması önemlidir. Bu sıvı rahmin boşluklarını
doldurur. Bu sayede zamanla büyüyen ve ağırlık kazanan
cenin, annenin rahmine ağırlık yapmaz. Eğer bu sıvı
olmasaydı cenin büyüdükçe rahme baskı yapacaktı. Bu
ise rahim duvarlarının ters baskı etkisi sebebiyle,
ceninin normal gelişimini imkansız kılacaktı.
Bebeğin dış dünyaya yaptığı
hazırlıklardaki en büyük etken hiç kuşkusuz ki
amniyon sıvıdır.
|
Bu özel sıvının cenine sağladığı bir diğer hayati imkan
ise, sabit bir ısı sağlamasıdır. Bilindiği gibi sıvılar
ısıyı eşit olarak dağıtırlar. Devamlı değiştirilen amniyon
sıvısı da belirli bir sıcaklıkta olup ceninin gelişimi
açısından ihtiyacı olan ısıyı her tarafa eşit olarak
dağıtır.
Bu sıvının üretilmesinde, sürekli olarak temizlenmesinde
ya da miktarının ölçülmesinde tek bir aksaklık olsa
ceninin doğal gelişimi bozulur. Örneğin amniyon sıvısının
miktarının gerekenden daha az olması veya hiç olmaması
durumunda bir seri anormallik baş göstermeye başlar.
Uzuvlar kasılır ve deforme olur. Eklemler bir bütün
olur, deri bollaşır, baskı nedeniyle yüz deforme olur.
En ciddi sorun ise akciğerlerin oluşumundaki bozukluktur.
Bu durumda bebek doğduktan hemen sonra ölür.48
Tüm bu bilgiler bize göstermektedir ki, amniyon sıvısının
üretimi ilk insandan bu yana kusursuz bir şekilde gerçekleşmektedir.
Amniyon sıvısı olmadan bir bebeğin anne karnında gelişmesi
mümkün değildir. Bu da, evrimcilerin zaman içinde aşama
aşama değişimlerle gelişim iddiasını tamamen geçersiz
kılmaktadır.
Amniyon sıvısı olmadan
bir bebeğin anne karnında gelişmesi mümkün değildir.
Nitekim amniyon sıvısının üretimi ilk insandan bu
yana kusursuz bir şekilde gerçekleşmektedir. Bu
da, evrimcilerin zaman içinde aşama aşama değişimlerle
gelişim iddiasını tamamen geçersiz kılmaktadır. |
Yepyeni bir insanın yaratılışı aşamalarının tek bir
tanesi, örneğin buraya kadar anlattığımız amniyon sıvısının
üretilmesi eksik kalsa, asla doğum olayı gerçekleşemez
ve insan soyu henüz oluşmadan tükenirdi. Dolayısıyla
amniyon sıvısının zaman içinde ihtiyaç duyularak üretilmeye
başlandığını iddia etmek mümkün değildir. Bu sıvı bebek
ile birlikte var olmak zorundadır. Böyle önemli görevlere
sahip, çok fonksiyonlu bir sıvının tesadüfen bir anda
oluştuğunu iddia etmek de mümkün değildir. Nitekim kompleks
bir yapının bir anda oluşması demek, o yapının yaratılmış
olması demektir. Tesadüflerin hesap yapması, ihtiyaçları
belirlemesi, bu ihtiyaçlara uygun yapıları seçmesi ve
bunları gereken zamanda gereken yerde meydana getirmesi
mümkün değildir.
Açıktır ki, amniyon sıvısı da, bağlı olduğu sistemlerle
birlikte ve tam ihtiyaç olan miktarlarda, Allah tarafından
yaratılmıştır.
Allah, her dişinin neyi yüklendiğini
(neye hamile kaldığını) ve döl yataklarının neyi eksiltip
neyi eklediğini bilir. O'nun Katında herşey bir miktar
(ölçü) iledir. (Rad Suresi, 8)
BEBEĞİ KORUYAN ÖZEL TÜYCÜKLER
Anne
karnında gelişimini sürdürmekte olan bebek amniyon
sıvısı tarafından korunur. Ancak bu sıvının içinde
uzun süre kalmak bebeğe zarar da verecektir. Fakat
böyle olmaz. Çünkü sıvının tahribatına karşı bebeğin
bedeninde mükemmel bir koruma oluşturulmuştur.
5. ayda bebeğin tüm vücudunu renksiz tüycükler
kaplar. Bü tüycükler 3-4 ay süresince bebeğin
vücudunda kalırlar. Doğumdan önce de hemen hemen
bebeğin tüm vücudunu kaplamış vaziyettedirler.
Tüycükler sayesinde amniyon sıvısı bebeğin tenine
zarar vermemiş olur. Tüycüklerin varlığının bebeğin
korunması için alınmış özel bir tedbir olduğu
çok açıktır. Anne karnındaki bebeğin gelişiminde
her türlü detay eksiksizdir. Hiçbir aksama olmayacak
şekilde kurulmuş olan bu sistem Allah'ın sınırsız
yaratma gücünün göstergelerinden yalnızca bir
tanesidir.
|
İLK NEFES İÇİN YAPILAN HAZIRLIKLAR
Doğduktan sonra bebek için en önemli şey nefes almaktır.
O ana kadar henüz hava ile tanışmamış ciğerlerin, havayla
doldurulup nefesin geri verilmesi gereklidir. Doğduktan
sonraki ilk ana kadar hiç nefes almayan ciğerler, ilk
nefesi bir anda, oldukça normal bir şekilde alıp vermeye
başlarlar. Çünkü bebek, o ana kadar annenin kanından
karşıladığı oksijeni artık kendi ciğerleri vasıtasıyla
havadan almak zorundadır.
Bebeği doğduğu an herşeyi ile hazır olarak yaratan
Allah akciğerlerin oluşumunda da gerekli hazırlıkların
tamamlanmasını sağlamıştır. Akciğerlerin hazırlanması
için göğüs kafesiyle karnı birleştiren diyaframa görev
düşer. Diyafram altıncı aya doğru çalışmaya başlar.
İlk önceleri çok kısa zamanlarda, bir saatte birkaç
defa genişler ve büzülür, ama bunu doğduktan sonra sürekli
yapacaktır.
Bu örnekte görüldüğü gibi bebek daima özel bir koruma
altındadır. Ama unutulmamalıdır ki bu koruma anneye
ait değildir. Fetüs gelişimini devam ettirirken, anne
normal hayatına devam eder. Vücudundaki tüm değişimler
kendi kontrolü dışındadır. İstese de hiçbir müdahalede
bulunamaz. Tüm bu olayların gerçekleşmesi ancak Rabbimizin
sonsuz kudreti sayesinde olur. Çocuğun gelişimi ve hayata
normal bir insan olarak gelebilmesi için gerekli tüm
ayrıntılar Allah tarafından en mükemmel şekilde yaratılmıştır.
Böylece hem fetus halindeki bebeğin yaşaması için gerekli
her türlü ihtiyacı karşılanmış olur, hem de anne bebeği
yaşatabilmek için ne yapması gerektiğini düşünmekten
kurtulur.
Zaten düşünse de yapabileceği hiçbir şey yoktur. Mesela,
fetüsün vücudundaki artık maddeleri kendi böbreklerine
alıp temizlemek ve dışarı atmak, hiçbir annenin kendi
başına yapabileceği bir iş değildir. Yeni bir insanın
dünyaya gelebilmesi için tüm ihtiyaçları ve bu ihtiyaçları
karşılayacak sistemleri en güzel biçimde tespit ve
inşa eden Allah'tır.
HAZIRLIKLAR TAMAMLANIYOR
Cenin giderek dış dünyaya hazır hale gelirken, organlar
arasında olağanüstü bir işbölümü yapılır. Yapılacak
işler ve gelişmeler dünyanın şartlarına göre belirlenmiştir.
Anne karnında kullanılmayan gözler dünyadaki ışık şiddetine,
kulaklar da dünyadaki seslerin özelliklerine göre inşa
edilir. Aynı şekilde, mide ve diğer sindirim organları
dünyadaki besin maddeleriyle uygun çalışabilecek bir
fizyolojik sistemle donatılır. Sindirim sisteminde
görev alan hücreler hiç tanımadıkları yiyecekleri analiz
etmeye ayarlı bir şekilde programlıdır. Karbonhidratları,
proteinleri, yağları analiz etme yeteneğinin yanısıra
hangisinin hangi organ için gerekli olduğunu bilebilecek
ve bu besinlerin vücudun diğer hücrelerine gönderilmesini
sağlayacak bir programa sahiptirler. Cenin bu yönüyle
planlı ve programlı bir şekilde dış dünyaya hazırlanmaktadır.
Burada bir kez daha dikkat çekmek gerekir ki, yeni
bir insanın bedenini oluşturan bu organlar ve hücreler,
hiç görmedikleri, hiç duymadıkları, hiç şahit olmadıkları
bir ortam için hazırlık yapmaktadırlar. Annenin bedeninden
ayrıldıktan sonra kendilerini nasıl bir ortamın beklediğini
bilir şekilde bir gelişim göstermektedirler. Elbette
bunu hücrelerin kendi "ileri görüşlülükleri" ile
başardıklarını iddia etmek mümkün değildir. Bebeği
oluşturan hücrelerin bu hazırlıkları, onlara Allah
tarafından ilham edilen, üzerinde düşünülmesi gereken
önemli bir yaratılış delilidir.

Bebeğin anne karnındaki gelişimini ultrason aleti
ile izlemek günümüz teknolojisi sayesinde mümkün
olmaktadır.
|
Son aylarda cenin önemli oranda kilo almaya başlar.
Bunun nedeni yağ dokusunun oluşmaya başlamasıdır. Kahverengi
özel bir yapıya sahip olan bu yağ tabakasını üreten
hücreler, ceninin özellikle belirli bölgelerinde, ensesinde,
böbreklerinin çevresinde ve göğüs kemiğinin arkasında
bu tabakanın oluşmasını sağlarlar. Bu özel yağ tabakalarının
görevi doğduktan sonraki ilk aylarda bebeğin vücut ısısını
yüksek tutmaktır. Ayrıca bu yağlar yedek besin görevini
de görürler.49 Bu
da, söz konusu yağ tabakalarını üreten hücrelerin, kendilerine
ilham edilen görevleri kusursuzca yerine getirdiklerinin
bir başka delilidir.
Bu arada beyaz yağlar da ince bir tabaka halinde oluşmaya
başlarlar. Böylece yağ, ceninin derisinin altını bir
tabaka halinde sarar. Derialtı yağ tabakalarının yanında
bir de deriyi içinde bulunan sıvıdan koruyan bir başka
yağın üretimi de yine deri hücreleri tarafından yapılır.
Bu yağların oluşumu da son derece önemlidir, çünkü deri
ile su arasına yağ tabakası girecek ve suyun cenin üzerindeki
olumsuz etkisini ortadan kaldıracaktır.
Daha önceki bölümlerde annenin kanındaki savunma sistemi
elemanlarının bebeğin kanına geçişine izin verilmediğinden
bahsedilmişti. Çünkü bu elemanlar bebeği yabancı bir
doku olarak görüp, onu yok edebilirlerdi. Ancak dokuzuncu
aya gelindiğinde bu durum bir anda değişir ve annenin
kanındaki savunma hücreleri olan antikorlar plasenta
aracılığıyla cenine geçer. Bunun nedeni incelendiğinde
son derece çarpıcı bir gerçekle karşılaşırız. Doğumdan
sonraki ilk altı ay boyunca bebeğin bağışıklık hücreleri
oluşmayacaktır. Ama bebek kendini dünyadaki mikroplardan
koruyacak antikorlara ihtiyaç duyacaktır. İşte son ay,
ceninin kanına geçişine izin verilen anneye ait antikorlar
bebeğin ilk dünyaya geldiğinde bulaşıcı hastalıklara
yakalanmasını önlemek için hazır olacaktır.50
İlerleyen aylarda bebeğin savunma sistemi kendi antikorlarını
oluşturmaya başlayınca, bu antikorlar fonksiyonlarını
durduracaklardır.
Burada kısaca özetlediğimiz bu olay da, bundan önce
anlatılanlar gibi, insanın yarıtılışındaki kusursuz
planlama örneklerinden biridir. Bir insanın oluşması
için her ay, her gün, her dakika gerçekleşmesi gereken
detaylar ince ince hesaplanmıştır. Cenine zarar verecek
maddelerin geçişi mükemmel sistemlerle engellenmiş,
ama bu maddelere artık ihtiyaç olan zaman geldiğinde
de yine aynı mükemmellikle eski sistem kaldırılıp, yerine
yepyeni bir sistem yerleştirilmiştir. Elbette bu mükemmellikler
bir insanı oluşturan hücrelerin iradeleri ve kararlarıyla
gerçekleşmemiştir. Tüm bunlar üstün kudret sahibi Allah'ın
örneksiz yaratışının delilleridir.
Verilen örneklerde de görüldüğü gibi ceninin gelişimindeki
her türlü aşama bir kontrol altında ve çok aşamalı,
kusursuz bir plana uygun olarak gerçekleşmektedir. Üstelik
her insan cenin halindeyken bu kontrolden geçerek gelişmiş
ve bugünkü haline gelmiştir. İnsanın gelişiminde yaratılmış
olan bu özel plan ve kusursuz tasarım, düşünen vicdan
sahibi insanlar için Allah'ın sonsuz aklının ve ilminin
bir tecellisidir.
TEK DAMLADAN YARATILIŞ
Anne rahmindeki büyüme süreci 9 ay boyunca kusursuzca
devam eder. İlk başta tek bir su damlası olarak buraya
girmiş olan cenin, giderek tam bir insana dönüşür.
Eğer bu dönüşüm içinde en ufak bir uyumsuzluk olsa,
cenin kaçınılmaz şekilde can verebilir. Örneğin eğer
beyin, kafatası kemiklerinden daha hızlı büyüse, ceninin
beyni sıkışacak ve zarar görecektir. Aynı durum kemik-doku
uyumu, gözler, akciğerler, kalp gibi diğer pek çok organ
ve bunları çevreleyen kemikler için de geçerlidir. Organların
uyumlu gelişimi de çok önemlidir. Eğer dolaşım sistemi
oluşurken böbrekler geç kalsa, kan temizlenemeyecek
ve vücut zehirlenecektir.
Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmez ve dünyaya gözlerini
açacak olan genç insan, bir aşamadan bir başka aşamaya
kusursuzca geçirilerek yaratılır.
Önce sadece tek bir damla su iken onu yaratıp düzgün
bir insan kılan tek kudret ise, Alemlerin Rabbi olan
Yüce Allah'tır.
Kuran’da insanın yaratılışı şöyle bildirilir:
İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz'
bırakılacağını mı sanıyor?
Kendisi, akıtılan meniden bir
damla su değil miydi?
Sonra bir alak (embriyo) oldu,
derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim
verdi.'
Böylece ondan, erkek ve dişi
olmak üzere çift kıldı.
(Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye
güç yetiren değil midir? (Kıyamet Suresi, 36-40)
Kuşkusuz bu gerçek karşısında insana düşen, kendisini
bir damla sudan yaratarak, gören, işiten, düşünen bir
insan kılan Rabbine daima şükredici olmaktır.
Sizi inşa eden, size kulak, gözler
ve gönüller veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz? (Mülk
Suresi, 23)
|