|
2. Bölüm
Güneş Sistemi
Ve Yeryüzünün Yaratılışındaki Mucizevi Dengeler
Geceyi, gündüzü, güneşi
ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle
emre hazır kılınmıştır.
Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için
ayetler vardır.
(Nahl Suresi, 12)
GÜNEŞ SİSTEMİNİN GALAKSİDEKİ YERİ
İçerdiği muhteşem denge ve ölçülerin yanı sıra, Güneş
Sistemi'nin Samanyolu Galaksisi'ndeki konumu da, kusursuz
bir tasarımın ürünüdür. Yörünge, galaksinin merkezinden
çok uzakta ve spiral kolların dışında bulunmaktadır.
Bilindiği gibi, Samanyolu galaksisi spiral şeklinde
bir yapıya sahiptir. Spiral galaksilerdeki yıldızlar
ve gök cisimleri, şişkin yuvarlak bir merkezi ve bu
merkezden dışarı doğru aynı düzlemde ve aynı açıda kıvrılan
kolları oluşturacak biçimde konumlanmışlardır. Merkezden
çıkan bu spiral kolların arasında kalan uzay boşluğunda
da bazı yıldız sistemleri bulunur, fakat bunların sayısı
yok denecek kadar azdır. İşte bizim Güneş sistemimiz
de bahsettiğimiz bu spiral kolların arasında yer alan
ender yıldız sistemlerinden biridir.
Peki Güneş Sistemi'nin spiral kolların arasında olması
neden bu kadar önemlidir?
Öncelikle bulunduğumuz nokta itibariyle, spiral kollardaki
gazlar ve artıklardan uzak temiz ve net bir uzay görüntüsüne
sahibiz. Eğer spiral kollardan birinin içinde olsaydık,
görüntümüz dikkate değer ölçüde bozulacaktı. Prof. Michael
Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı kitabında
bu konuda şunları söylemektedir:
Son derece çarpıcı olan bir başka gerçek, evrenin sadece
bizim varlığımıza ve biyolojik ihtiyaçlarımıza olağanüstü
derecede uygun olması değil, aynı zamanda bizim onu
anlamamıza da son derece uygun olmasıdır... Güneş Sistemimiz'in
bir galaktik kolun kıyısında bulunması, bizim geceleri
gökyüzünü inceleyerek uzak galaksileri görebilmemizi
ve evrenin genel yapısı hakkında bilgi sahibi olmamızı
sağlamaktadır. Eğer bir galaksinin merkezinde yer alsaydık,
hiçbir zaman bir spiral galaksinin yapısını gözlemleyemez
ya da evrenin yapısı hakkında bir fikir sahibi olamazdık.
25
Spiral kollar arasında yer alan yıldızlar normalde
yerlerinde uzun süre tutunamaz, sonunda bu kolların
içerisine çekilirler. Ancak, Güneş Sistemimiz son 4.5
milyar yıldır galaksinin spiral kolları arasındaki sabit
yörüngesinde konumunu devam ettirmektedir.
Konumumuzun sabitliği, Güneş'in "galactic co-rotation
radius" (galaktik ortak dönüş yarı çapı) adı verilen
bir hat üzerinde yer alan ender yıldızlardan biri olmasından
kaynaklanır.
Bir yıldızın iki spiral kol arasında
sabit kalabilmesi için sadece galaksi merkezinden belli
bir mesafede, yani "co-rotation radius" üzerinde
olması ve tam olarak galaksi kollarının merkez çevresinde
döndüğü hızda yol alması gerekmektedir. 26
İşte galaksideki milyarlarca yıldız arasında yalnızca
Güneşimiz, bu çok özel ve ayrıcalıklı konuma ve hıza
sahip bir yıldızdır.
Güneş
Sistemi'nin Samanyolu Galaksi'sindeki yeri de
kusursuz bir tasarımın ürünüdür. Galaksi içindeki
farklı bir konum Dünya'da yaşamın var olmaması
anlamına gelecekti.
|
Bunun yanısıra, spiral kolların dışında olduğumuz için
evrenin en güvenli yerinde bulunuyoruz. Çünkü yıldızların
yoğun olarak bulunduğu ve bu nedenle çekim güçlerinin
gezegen yörüngelerinde aksamalara yol açabileceği bölgelerin
dışındayız.
Ayrıca, supernova patlamalarının öldürücü etkilerinden
de çok uzağız. Aksi takdirde, Dünya'nın 4 milyar yılı
aşkın uzun yaşamı (gezegenin insan yaşamına elverişli
hale getirilmesi için gerekli olan süre) içinde bulunduğumuz
galaksinin başka bölgelerinde mümkün olmazdı.
İşte ancak Güneş Sistemimiz'in bu özel ve ayrıcalıklı
konumda yaratılması sonucunda canlılık ve tabii ki insanlık
Dünya üzerinde varlığını sürdürebilmektedir; insanlar
ancak bu sayede içlerinde bulundukları evreni inceleyebilmekte
ve Allah'ın yaratmasındaki eşsiz, üstün ve muazzam sanatı
ve hikmetleri gözlemleyebilmektedirler.
Bir başka deyişle, evrenin fiziksel yasaları gibi Güneş
Sistemi'nin uzaydaki konumu da, bu evrenin insan yaşamı
için tasarlanmış olduğunu gösteren apaçık kanıtlar içermektedir.
GÜNEŞ SİSTEMİNDEKİ HASSAS DEGELER
Evrendeki hassas denge ve düzeni en açık biçimde gözlemlediğimiz
alanlardan biri de, Dünyamızın içinde bulunduğu Güneş
Sistemi'dir. Güneş Sistemi'ndeki büyüklü küçüklü gezegenlerin
eşsiz düzenleri, sistemin 4 milyar yılı aşkın bir süredir
kararlı bir yapıya sahip olmasını sağlamıştır.
Güneş Sistemi'nde 9 ayrı gezegen ve bu gezegenlere
bağlı 54 ayrı uydu yer alır. Bu gezegenler, Güneş'e
olan yakınlıklarına göre; Merkür, Venüs, Dünya, Mars,
Jüpiter, Satürn, Neptün, Uranüs ve Pluton'dur. Bu gezegenlerin
ve 54 uydunun içinde yaşama uygun bir yüzey ve atmosfere
sahip olan yegane gök cismi ise Dünya'dır.

Yeryüzünde
yaşamın var olması için Jüpiter gezegeni adeta
koruyucu bir kalkan olarak yaratılmıştır. Jüpiter
gerek dev kütlesi gerekse güçlü manyetik alanıyla
Dünya üzerinde önemli bir koruma görevi üstlenmiştir.
Jüpiter sayesinde binlerce göktaşının yeryüzüne
düşmesi ve büyük felaketlere yol açması engellenir.
|
Gezegenleri dış uzaya savrulmaktan koruyan etki, Güneş'in
"çekim gücü" ile gezegenin "merkez-kaç
kuvveti" arasındaki dengedir. Güneş sahip olduğu
büyük çekim gücü nedeniyle tüm gezegenleri çeker, onlar
da dönmelerinin verdiği merkez-kaç kuvveti sayesinde
bu çekimden kurtulurlar. Ama eğer gezegenlerin dönüş
hızları biraz daha yavaş olsaydı, o zaman bu gezegenler
hızla Güneş'e doğru çekilirler ve sonunda Güneş tarafından
büyük bir patlamayla yutulurlardı.
Bunun tersi de mümkündür. Eğer gezegenler daha hızlı
dönseler, bu sefer de Güneş'in gücü onları tutmaya yetmeyecek
ve gezegenler dış uzaya savrulacaklardı. Oysa çok hassas
olan bu denge kurulmuştur ve sistem bu dengeyi koruduğu
için devam etmektedir.
Bu arada söz konusu dengenin her gezegen için ayrı
ayrı kurulmuş olduğuna da dikkat etmek gerekir. Çünkü
gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıkları çok farklıdır.
Dahası, kütleleri çok farklıdır. Bu nedenle, hepsi için
ayrı dönüş hızlarının belirlenmesi lazımdır ki, Güneş'e
yapışmaktan ya da Güneş'ten uzaklaşıp uzaya savrulmaktan
kurtulsunlar. Elbette tüm bu dengeler Güneş Sistemi'ndeki
gezegenlerden biri olan Dünya için de geçerlidir.
Güneş Sistemindeki
gezegenlerin tümünün kütleleri, büyüklükleri ve
aralarındaki mesafeler kusursuz bir denge oluşturacak
biçimde yaratılmıştır.
|
Bunların yanısıra, son astronomik bulgular, sistemdeki
diğer gezegenlerin varlığının, Dünya'nın güvenliği ve
yörüngesi için büyük önem taşıdığını göstermiştir. Jüpiter'in
konumu buna bir örnektir. Güneş Sistemi'nin en büyük
gezegeni olan Jüpiter, varlığıyla aslında Dünya'nın
dengesini sağlamaktadır. Astrofizik hesaplamalar, Jüpiter'in
bulunduğu yörüngedeki varlığının, Güneş Sistemi'ndeki
Dünya gibi diğer gezegenlerin yörüngelerinin istikrarlı
olmasını sağladığını ortaya çıkarmıştır.
Diğer pek çok yıldız sisteminde Jüpiter benzeri gezegenler
vardır. Fakat bunlar bulundukları sistemi kararlı hale
getirmek ya da sistemlerindeki diğer gezegenleri korumaktan
çok uzaktırlar. Washington Üniversitesi'nden Dr. Peter
D. Ward'a göre, "Bugün gözlemlenebilen bütün Jüpiterler
kötüdür. Tek iyi olan yalnızca bizimkidir. Ve öyle de
olmak zorundadır, aksi takdirde ya karanlık uzaya ya
da Güneşiniz'e doğru fırlardınız."
27
Jüpiter açısından bir diğer önemli nokta da şudur:
Jüpiter olmasaydı yüksek sayıdaki kuyruklu yıldız çarpmaları
nedeniyle yeryüzünde hayat olamazdı. Fakat Jüpiter devasa
kütlesinin oluşturduğu manyetik alan sayesinde Güneş
Sistemi'ne giren meteor ve kuyruklu yıldızların yörüngesini
saptırarak Dünya'ya yönelmelerini engeller. Böylece,
Dünya'ya bir kalkan görevi gören dev bir manyetik koruyucu
şemsiye oluşturur.
Jüpiter'in Dünya'yı koruyucu bu ikinci işlevini gezegen
bilimci George Wetherill, "Jüpiter Ne Kadar Özel"
adlı bir makalede şöyle açıklar:
Jüpiter'in bulunduğu yerde eğer bu büyüklükte bir gezegen
var olmasaydı, Dünya, gezegenler arası boşlukta gezinen
meteorlara ve kuyruklu yıldızlara yaklaşık bin kat daha
fazla hedef olurdu... Eğer Jüpiter olduğu yerde olmasaydı,
şu anda biz de Güneş Sistemi'nin kökenini araştırmak
için var olamazdık. 28
Dünya-ay ikili gezegen siteminin de Güneş Sistemi'ndeki
dengenin korunmasında çok önemli bir etken olduğu hesaplanmıştır.
Dünya-ay sisteminin yokluğunda, Jüpiter'in muazzam kütlesi
Merk ür, Venüs gibi iç gezegenlerde çok büyük bir istikrarsızlığa
sebep olacaktı. Bu da belli bir zaman sonra Merkür ve
Venüs gezegenlerinin yörüngelerinin çok fazla yakınlaşmasına
yol açacaktı. Böyle bir yakınlaşma ise Merkür'ün sistemden
dışarı atılmasına, Venüs'ün de yörüngesinin değişmesine
neden olurdu. Güneş Sistemi'nin bir bilgisayar simülasyonunu
yapan bilim adamları sistemde milyarlarca yıldır süre
gelen denge ve kararlılığın, ancak bu gezegenlerin sahip
oldukları ideal kütle ve konumları sayesinde mümkün
olabileceğini, bu dengeden en ufak bir sapmanın dahi
Güneş Sistemi'nin, dolayısıyla insanlığın var olmaması
anlamına geleceğini belirlemişlerdir.
Kasım 1998'de dünyaca ünlü astronomi dergisi "The
Astronomical Journal"da yayınlanan son astronomik
çalışmalardan birinde de Güneş Sistemimiz'deki olağanüstü
tasarım, "temel bulgularımız Güneş Sistemi'ndeki
uzun süreli kararlılık ve dengenin sağlanması için bir
tür "temel dizayn"a ihtiyaç olduğunu göstermektedir"
29 ifadesiyle vurgulanmaktadır:
Kısacası Güneş Sistemi'nin yapısı da insan yaşamı için
olağanüstü özel bir tasarımla düzenlenmiştir. Allah'ın
bu üstün yaratışı, Kuran'da birçok ayetle haber verilmiş
ve insanlara bu mucizevi yaratılış üzerinde düşünmeleri
emredilmiştir:
Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı
sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre
hazır kılınmıştır. Şüphesizbunda,
aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.
(Nahl Suresi, 12)
DÜNYANIN BÜYÜKLÜĞÜ VE İÇ YAPISINDAKİ
İDEAL ORANLAR
Dünya'nın Güneş'e olan mesafesi, dönüş hızı ya da yeryüzü
şekilleri kadar, büyüklüğü de önemlidir. Dünya'nın büyüklüğü
ise, canlılığın var olması ve varlığını sürdürmesi için
tam olması gereken ölçüdedir.
Yeryüzünün
çekirdeğindeki ağır elementlerin cinsi, oranı
ve reaksiyon hızları Dünya'nın etrafındaki koruyucu
manyetik alanın oluşmasında çok önemli rol oynar.
Bu manyetik kalkan ise Dünya'yı uzaydan gelecek
her türlü zararlı ışına ve maddeye karşı korur.
|
Dünyamızı, Dünya'nın kütlesinin sadece % 8'i kadar
bir kütleye sahip olan Merkür'le ya da Dünya'dan 18
kat daha büyük bir kütleye sahip olan Jüpiter'le karşılaştırdığımızda,
gezegenlerin çok farklı büyüklüklere sahip olabileceklerini
görürüz. Bu kadar farklı büyüklükteki gezegenler içinde,
Dünyamızın büyüklüğünün tesadüfen tam olması gerektiği
ölçüde oluşamayacağı açıkça görülmektedir.
Yerkürenin özelliklerini incelediğimizde, üzerinde
yaşadığımız bu gök cisminin tam olması gereken büyüklükte
olduğunu görürüz. Amerikalı jeologlar Press ve Siever,
Dünya'nın bu yönden "uygunluğu" hakkında şu
bilgileri verirler:
Dünya'nın büyüklüğü tam olması gerektiği kadardır.
Daha küçük olsa yerçekimi çok zayıflayacak ve atmosferi
Dünya'nın etrafında tutamayacaktı. Daha büyük olsaydı,
bu kez de yerçekimi çok artacak ve bazı zehirli gazları
da tutarak atmosferi öldürücü hale getirecekti.
31
Dünya'nın kütlesinin yanısıra, iç yapısı da yaşam için
özel bir tasarıma sahiptir. Bu iç yapıdaki tabakalar
sayesinde Dünya bir manyetik alana sahiptir ve bu manyetik
alan yaşamın korunması için çok önemlidir. Press ve
Siever bu konuyu şöyle açıklarlar:
Dünya'nın çekirdeği ise çok büyük bir hassasiyetle
dengelenmiş ve radyoaktivite tarafından beslenen bir
ısı motorudur... Eğer bu motor daha yavaş çalışsaydı,
kıtalar şu anki yapılarına ulaşamazlardı... Demir hiçbir
zaman erimez ve merkezdeki sıvı çekirdeğe inmezdi ve
böylece Dünya'nın manyetik alanı hiçbir zaman oluşmazdı...
Eğer Dünya'nın daha fazla radyoaktif yakıtı olsaydı
ve dolayısıyla daha hızlı bir ısı motoru bulunsaydı,
volkanik bulutlar Güneş'i kapatacak kadar kalın olur,
atmosfer aşırı derecede yoğun hale gelir ve Dünya yüzeyi
de hemen her gün volkanik patlamalar ve depremlerle
sarsılırdı. 32
Press ve Siever'ın sözünü ettikleri manyetik alan,
yaşamımız için büyük öneme sahiptir. Bu manyetik alan,
yukarıda belirtildiği gibi, yerkürenin çekirdeğinin
yapısından kaynaklanır. Çekirdek, demir ve nikel gibi
manyetik özelliği olan ağır elementleri içerir. İç çekirdek
katı, dış çekirdek ise sıvı haldedir. Çekirdeğin bu
iki katmanı birbiri etrafında hareket eder. Bu hareket
ağır metaller üzerinde bir çeşit mıknatıslanma etkisi
yaparak bir manyetik alan oluşturur. Atmosferin çok
daha dışına kadar uzanan bu alan sayesinde Dünya, uzaydan
gelebilecek olan tehlikelere karşı korunmuş olur. Güneş
dışındaki yıldızlardan kaynaklanan öldürücü kozmik ışınlar,
Dünya'nın etrafındaki bu koruyucu kalkanı geçemezler.
Özelikle de Dünya'nın on binlerce kilometre uzağında
manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşakları, Dünya'yı
bu öldürücü enerjiden korur.
Söz konusu plazma bulutlarının kimi zaman, Hiroşima'ya
atılan atom bombasının 100 milyar katına eş değer olduğu
hesaplanmıştır. Aynı şekilde Dünya zaman zaman çok şiddetli
kozmik ışınların da hedefi olabilir. Ama Dünya'nın manyetik
alanı, tüm bu öldürücü ışınların sadece % 0.1'ini geçirmekte
ve kalan bu binde birlik ışınlar da atmosfer tarafından
emilmektedir. Bu manyetik alanı üretmek için kullanılan
elektrik enerjisi bir milyar amperlik bir akımdır ki,
insanlığın tüm tarihi boyunca ürettiği elektrik enerjisinin
toplamına yakındır.
Eğer Dünya'nın bu manyetik kalkanı olmasa, yeryüzündeki
yaşam sık sık öldürücü ışınlarla tahrip edilecek, belki
de hiç var olmayacaktı. Ama Press ve Sevier'in belirttiği
gibi, yerkürenin çekirdeği tam olması gerektiği gibi
olduğu için, Dünya bu şekilde korunur.
YER YÜZÜNÜN ISISI ÇOK ÖZEL BİR
ARALIKTA DÜZENLENMİŞTİR
Amerikalı jeologlar Frank Press ve Raymond Siever de,
Dünya yüzeyinin ısısındaki ince ayara dikkat çekerler.
Belirttiklerine göre, "yaşam sadece çok sınırlı
bir ısı aralığında mümkündür ve bu ısı aralığı Güneş'in
ısısı ile mutlak sıfır arasındaki muhtemel ısıların
yaklaşık % 1'lik bir bölümünü oluşturmaktadır. Dünya'nın
ısısı ise tam bu dar aralıktadır.
33
Bu ısı aralığının korunması, elbette Güneş ile Dünya
arasındaki mesafe kadar, Güneş'in yaydığı ısı enerjisi
ile de yakından ilişkilidir. Hesaplara göre Dünya'ya
ulaşan Güneş enerjisindeki % 10'luk bir azalma yeryüzünün
metrelerce kalınlıkta bir buzul tabakası ile örtülmesiyle
sonuçlanacaktır. Enerjinin biraz artması halinde ise
tüm canlılar kavrularak öleceklerdir.
Dünya'nın ideal olan ısısının, gezegen içinde dengeli
olarak dağıtımı da son derece önemlidir. Nitekim bu
dengenin sağlanması için çok özel bazı tedbirler alınmıştır.
Örneğin Dünya'nın ekseninin 2 derece 27 dakikalık eğimi,
kutuplarla ekvator arasındaki atmosferin oluşmasında
engel oluşturabilecek aşırı sıcaklığı önler. Eğer bu
eğim olmasaydı, kutup bölgeleriyle ekvator arasındaki
sıcaklık farkı çok daha artacak ve yaşanabilir bir atmosferin
var olması imkansızlaşacaktı.
Dünya'nın
Güneş'e olan uzaklığı, kendi etrafındaki dönüş
hızı, ekseninin eğimi, yeryüzü şekilleri gibi
birbirinden bağımsız pek çok etken, gezegenin
yaşama uygun bir biçimde ısınmasını ve ısının
gezegene dengeli bir biçimde yayılmasını sağlar.
|
Dünya'nın kendi etrafındaki yüksek dönüş hızı da ısının
dengeli dağılımına yardımcı olur. Dünya sadece 24 saatlik
bir süre içinde kendi etrafını dolaşır ve bu sayede
geceler ve gündüzler kısa sürer. Kısa sürdükleri için
de gece ile gündüz arasındaki ısı farkı çok azdır. Bu
dengenin önemi, bir günü bir yılından daha uzun süren
(yani kendi etrafındaki dönüşü, Güneş etrafındaki dönüşünden
daha uzun süren) ve bu yüzden gece-gündüz arasındaki
ısı farkı 1000oC'yi bulan Merkür ile karşılaştırıldığında
görülebilir.
Yeryüzünün şekilleri de ısının dengeli dağılımına uygun
şekilde yaratılmıştır. Dünya'nın ekvatoru ile kutupları
arasında yaklaşık 100oC'lik bir ısı farkı
vardır. Eğer böyle bir ısı farkı fazla engebesi olmayan
bir yüzeyde gerçekleşmiş olsaydı, hızı saatte 1000 km'ye
varan fırtınalar Dünya'yı allak bullak ederdi. Oysa
ki yeryüzü, ısı farkından dolayı ortaya çıkması muhtemel
kuvvetli hava akımlarını bloke edecek engebelerle donatılmıştır.
Bu engebeler, yani sıradağlar, Çin'de Himalayalar'la
başlar, Anadolu'da Toroslarla devam eder ve Avrupa'da
Alpler'e kadar sıradağlar halinde uzanarak batıda Atlas
Okyanusu, doğuda Büyük Okyanus'la birleşir. Okyanuslarda
ise ekvatorda oluşan fazla ısı, sıvıların ısı farkını
dereceli bir şekilde dengelemesi sayesinde kuzeye ve
güneye doğru aktarılır.
Bu arada Dünya'nın atmosferinde ısıyı sürekli dengeleyen
birtakım otomatik sistemler de var edilmiştir. Örneğin
bir bölge çok fazla ısındığında su buharlaşması artar
ve bulutlar çoğalır. Bu bulutlar ise Güneş'ten gelen
ışınların bir kısmını geri yansıtarak aşağıdaki havanın
ve yüzeyin daha fazla ısınmasını engeller.
Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığı, kendi etrafındaki
dönüş hızı, ekseninin eğimi, yeryüzü şekilleri gibi
birbirinden bağımsız pek çok etken, gezegenin yaşama
uygun bir biçimde ısınmasını ve ısının gezegene dengeli
bir biçimde yayılmasını sağlar.
Dünya ile Güneş arasındaki uzaklığın özel bir tasarım
olduğu gerçeğini kabul etmek istemeyenler şöyle bir
mantık kurarlar: "Evrende Güneş'ten çok daha büyük
ya da daha küçük yıldızlar vardır. Bunların da pekala
kendi gezegen sistemleri olabilir. Bu yıldızlar eğer
Güneş'ten daha büyükse, o zaman yaşam için ideal gezegen,
Dünya ile Güneş arasındaki mesafeden çok daha uzakta
olacaktır. Örneğin bir kırmızı devin etrafında Pluton'un
mesafesinde dönen bir gezegen, bizim Dünyamız gibi ılık
bir atmosfere sahip olabilir. Böyle bir gezegen, hayat
için Dünya kadar uygun olacaktır."
Bu iddia çok önemli bir yönden geçersizdir: Farklı
kütlelerdeki yıldızların farklı ışınlar yayacağını hesaba
katmamaktadır. Yıldızların yaydıkları ışınların hangi
dalga boylarında olacağını belirleyen etken, bu yıldızların
kütleleri ve kütleleri ile doğru orantılı olan yüzey
sıcaklıklarıdır. Örneğin Güneş'in yakın mor ötesi, görülebilir
ışık ve yakın kızıl ötesi ışınlar yaymasının nedeni,
6000oC civarında olan yüzey ısısıdır. Eğer
Güneş'in kütlesi biraz daha büyük olsaydı, yüzey ısısı
daha yüksek olurdu.
Bu durumda da Güneş'in yaydığı ışınların enerji seviyeleri
artar ve Güneş öldürücü etkiye sahip morötesi ışınları
çok daha fazla yaymaya başlardı. Bu durum bizlere, hayatı
destekleyecek ışınları yayabilecek olan yıldızların,
mutlaka bizim Güneşimize çok yakın bir kütleye sahip
olması gerektiğini göstermektedir. Bu yıldızların bir
gezegende hayatı destekleyebilmeleri için de, bu gezegenin
tam şu anda Güneş ile Dünya arasındaki mesafe kadar
uzakta olması şarttır. Bir başka deyişle, bir kırmızı
devin, mavi devin ya da kütlesi Güneş'ten belirgin olarak
farklı başka herhangi bir yıldızın etrafında dönen herhangi
bir gezegen, hayat için bir barınak oluşturamaz. Hayatı
destekleyecek tek enerji kaynağı Güneş gibi bir yıldızdır.
Hayat için uygun tek gezegen mesafesi ise Dünya-Güneş
mesafesidir.
* * *
Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldığı gibi, Dünya
ve Güneş, aralarındaki uzaklık, yörüngeleri, eğimleri,
yaydıkları ışık, enerji kısacası her türlü detayla birlikte
Allah tarafından insanların yaşamasına en uygun olacak
şekilde yaratılmıştır. Yalnızca Güneş ile Dünya arasındaki
mesafenin tam gereken ölçüde olması dahi son derece
mucizevi bir olayken, diğer yüzlerce hatta binlerce
detayın da tam olması gerektiği ölçülerde olması kuşkusuz
insan aklının sınırlarını aşan bir olaydır. Böyle muazzam
bir sistemin tesadüflerin eseri olması, şuursuz atomların
oluşturduğu gökcisimlerinin tesadüflerle tam olmaları
gereken yerlere yerleşmeleri, aralarında canlılığın
oluşumuna olanak sağlayacak dengeleri belirlemeleri
ve bunlara uygun sistemler geliştirmeleri elbette ki
mümkün değildir. Tüm bu kusursuz sistemler insanlar
için, Allah'ın üstün kudretinin ve yaratışının birer
delilidir.
Kuran'da Allah'ın yüceliği, evrenin ve dünya üzerindeki
hakimiyeti, tüm bunlar karşısında insana düşenin şükredici
olmak olduğu şöyle bildirilmiştir:
Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde
gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır.
Gündüzü, durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örten,
güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir.
Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O'nundur.
Alemlerin Rabbi olan Allah ne Yücedir. (Araf Suresi,
54)
Güneşi ve ayı hareketlerinde sürekli
emrinize amade kılan, geceyi ve gündüzü de emrinize
amade kılandır. Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer
Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye
güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir,
pek nankördür. (İbrahim Suresi, 33-34)
ATMOSFERDEKİ İDEAL ORANLAR
Atmosferdeki
karbondi
oksit oranı biraz daha azalsaydı Dünya'nın yüzey
ısısı korunamayacaktı. Bu durumda yeryüzü sürekli
ısı kaybedecek, bütün okyanuslar donacak ve Dünya'da
yaşam imkansız hale gelecekti.
|
Dünya'nın atmosferi de, yaşam için gerekli son derece
özel şartların biraraya gelmesiyle tasarlanmış olağanüstü
bir karışımdır. Dünya atmosferi, % 77 azot, % 21 oksijen
ve % 1 oranında karbondioksit ve argon gibi diğer gazların
karışımından oluşur.
Öncelikle bu gazların en önemlisi olan oksijenle başlayalım.
Oksijen çok önemlidir, çünkü insan gibiıkompleks bedenlere
sahip canlıların enerji elde etmek için kullandıkları
çoğu kimyasal reaksiyon oksijen sayesinde gerçekleşir.
İşte biz de bu nedenle sürekli olarak oksijene ihtiyaç
duyarız ve bu ihtiyacı karşılamak için solunum yaparız.
İşin ilginç yanı, soluduğumuz havadaki oksijen oranının,
son derece hassas dengelere dayalı oluşudur. Michael
Denton, bu konuya şöyle dikkat çekmektedir:
Atmosferimiz daha fazla oksijen içerebilir ve buna
rağmen hayatı destekleyebilir miydi? Hayır! Oksijen
çok reaktif bir elementtir. Şu anda atmosferde bulunan
oksijenin oranı, yani yüzde 21, yaşamın güvenliği için
aşılmaması gereken sınırların tam ideal noktasındadır.
Yüzde 21'in üzerine artan her yüzde birlik oksijen oranı,
bir yıldırımın orman yangını başlatma olasılığını %
70 artıracaktır. 34
İngiliz biyokimyacı James Lovelock ise bu kritik dengeyi
şu şekilde ifade etmektedir:
Yüzde 25'lik bir oksijen oranının daha yukarısında,
şu anda besin olarak kullandığımız bitki türlerinin
çoğu, tüm tropik ormanları ve arktik tundraları yok
edecek olan dev yangınlarda yok olurdu... Atmosferin
şu anki oksijen oranı, tehlikenin ve yararın çok iyi
bir biçimde dengelendiği bir rakamdadır.
35
Atmosferdeki oksijen oranının dengede kalması da, mükemmel
bir "geri dönüşüm" sistemi sayesinde gerçekleşir.
Hayvanlar devamlı olarak oksijen tüketirler ve kendileri
için zehirli olan karbondioksiti üretirler. Bitkiler
ise bu işlemin tam tersini gerçekleştirir ve karbondioksiti
hayat verici oksijene çevirerek canlılığın devamını
sağlarlar. Her gün bitkiler tarafından milyarlarca ton
oksijen bu şekilde üretilerek atmosfere salınır.
Atmosferdeki
oksijen oranı biraz daha artsaydı Dünya çok kısa
sürede yaşanılmaz bir gezegene döner, küçük bir
kıvılcım dev yangınlara yol açar ve tüm Dünya
kısa zamanda yanıp kavrulurdu.
|
Bu iki canlı grubu, yani bitkiler ve hayvanlar, eğer
aynı reaksiyonu gerçekleştirselerdi, Dünya çok kısa
sürede yaşanılmaz bir gezegene dönüşürdü. Örneğin hem
hayvanlar hem de bitkiler oksijen üretselerdi, atmosfer
kısa sürede "yanıcı" bir özellik kazanır ve
en ufak bir kıvılcım dev yangınlar çıkarırdı. Sonunda
da Dünya dev bir "tüp patlaması"yla yanarak
kavrulurdu. Öte yandan eğer hem bitkiler hem de hayvanlar
karbondioksit üretselerdi, bu kez atmosferdeki oksijen
hızla tükenir ve bir süre sonra canlılar nefes almalarına
rağmen "boğularak" toplu halde ölmeye başlarlardı.
Ancak Allah canlılığın dengesini öylesine kusursuz
bir sistemle kurmuştur ki, atmosferdeki oksijen oranı
canlılık için en ideal olan oranda durmaktadır. Bu oran,
Lovelock'ın ifadesiyle "tehlikenin ve yararın çok
iyi bir biçimde dengelendiği bir rakam"dır.
Atmosferdeki gazların karışımı yaşayan canlılar için
çok hassas bir dengededir; her bir gaz doğru oranda
ve doğru miktarda bulunur. Örneğin bizler için zararlı
olan karbondioksit bile aslında çok çok önemlidir. Zira
bu gaz Güneş'ten gelen ışınlardan bir kısmının yeryüzünden
yansıyıp uzaya kaçmalarına engel olur ve böylece Dünya'nın
sıcaklığının korunmasını sağlar. Atmosferi oluşturan
bu gazların oranları Dünya'da meydana gelen biyolojik
ve tektonik işlemler sayesinde devamlı olarak dengede
tutulur. Bu dengenin binlerce yıldır korunması ve canlıların
ihtiyaç duyduğu şekilde muhafaza edilmesi de yine bir
düzenliliği ve dolayısıyla bu düzeni kusursuzca var
eden Allah'ın varlığını göstermektedir.
Atmosferdeki bu karbondioksitin Dünya'nın ortalama
yüzey ısısını 5 °C yükselttiği tespit edilmiştir. Bu
demektir ki, eğer atmosferdeki bu karbondioksit olmasaydı,
Dünyamızın ortalama ısısı 14 °C değil, -21 °C olacaktı.
Bu durumda bütün okyanuslar donacak ve Dünyada yaşam
imkansız hale gelecekti.
HAVANIN YOĞUNLUĞU
Atmosferin çok iyi bir biçimde dengelenmiş bir başka
yönü ise, onu soluyabilmemizi sağlayan ideal yoğunluğudur.
Havanın basıncı 760 mm Hg'dir. Yoğunluğu, deniz seviyesinde,
litre başına bir gram civarındadır. Havanın, deniz yüzeyindeki
akışkanlığı ise, suyun elli katı kadar fazladır. Herhangi
birer değer gibi görünen bu rakamlar, gerçekte insan
yaşamı için hayati önem taşımaktadır. Çünkü "hava
soluyan canlıların var olabilmesi için, atmosferin genel
karakteristik özellikleri -yoğunluğu, akışkanlığı, basıncı
vs.- şu anda sahip oldukları değerlere çok benzer olmak
zorundadır". 36
Eğer
atmosferin yoğunluk ve akışkanlık değerleri biraz
fazla olsaydı, ciğerimize hava çekmek bizim için
bir enjektöre bal çekmek kadar zorlaşacaktı.
|
 |
Nefes alırken ciğerlerimiz "hava direnci"
adı verilen bir güce karşı enerji kullanırlar. Hava
direnci, havanın harekete karşı gösterdiği durgunluk
eğilimidir. Ancak bu direnç, atmosferin özellikleri
sayesinde çok zayıftır ve ciğerlerimiz kolaylıkla havayı
içeri çekip dışarı itebilirler. Bu direncin biraz artması
ise, ciğerlerimizin zorlanmaya başlamasına neden olacaktır.
Buradaki mantık şöyle bir örnekle açıklanabilir: Bir
enjektörün iğnesinden su çekmek kolaydır, ama aynı iğneyle
bal çekmek çok daha zordur. Çünkü bal, sudan daha az
akışkanlığa ve daha yüksek bir yoğunluğa sahiptir.
İşte eğer atmosferin yoğunluk, akışkanlık, basınç gibi
değerleri biraz farklılaşacak olsa, nefes almak bizim
için bir enjektöre bal çekmek gibi zorlaşacaktır. Bu
durum karşısında "o zaman enjektörün iğnesi kalınlaşabilir"
diye düşünmek, yani akciğer kanallarının genişletilmesinden
bahsetmek ise yanlıştır. Çünkü o zaman ciğerlerde bulunan
ve çok geniş yüzey alanına sahip olan küçük kanalcıklar
iptal olacaktır. Bu durumda ise ciğerlerin hava ile
temas eden alanı çok küçülmekte ve ciğerler vücut için
gerekli oksijeni alabilecek yapıdan uzaklaşmaktadır.
Yani havanın yoğunluk, akışkanlık, basınç gibi değerlerinin
mutlaka belirli bir aralık içinde olması şarttır. Bugün
soluduğumuz havanın sahip olduğu değerler ise tam bu
dar aralığın içindedir.
Prof. Michael Denton, bu konu hakkında şu yorumu yapar:
Eğer havanın yoğunluğu ya da durgunluğu biraz daha
fazla olsaydı, hava direnci çok büyük oranlara çıkacaktı
ve hava soluyan bir canlıya ihtiyaç duyduğu oksijen
oranını sağlayacak bir solunum sistemi tasarlamak imkansız
hale gelecekti... Muhtemel atmosfer basınçları ile muhtemel
oksijen oranlarını karşılaştırarak "hayat için
uygun" bir rakamsal değer aradığımızda, çok sınırlı
bir aralıkla karşılaşırız. Hayat için gerekli olan çok
fazla şartın hepsinin bu küçük aralıkta gerçekleşmesi-
ve atmosferin de bu aralıkta olması-elbette ki çok olağanüstü
bir uyumdur. 37
Atmosferin rakamsal değerleri, sadece bizim solunumumuz
için değil, mavi gezegenin "mavi" olarak kalması
için de önemlidir. Eğer atmosfer basıncı şu anki değerinden
beşte bir kadar azalsa, denizlerdeki buharlaşma oranı
çok fazla yükselecektir. Atmosferde çok yüksek oranlara
varacak olan su buharı, tüm Dünya üzerinde bir "sera
etkisi" oluşturarak gezegenin ısısını aşırı derecede
yükseltecektir. Eğer atmosfer basıncı şu anki değerinden
bir kat daha fazla olsa, bu kez de atmosferdeki su buharı
oranı büyük ölçüde azalacak ve Dünya üzerindeki karaların
tamamına yakını çölleşecektir.
Ancak bu ihtimallerin hiçbiri gerçekleşmez, çünkü Allah
dünyayı, güneş sistemini ve onun içinde bulunduğu evreni
kusursuz bir yaratılışla var etmiştir. Dünya üzerindeki
tüm dengeleri bizim yaşamımızı sürdürebileceğimiz gibi
birbiriyle uyum içinde yaratmıştır. Allah'ın bu kusursuz
yaratışı Kuran'da şöyle haber verilmekte ve insanların
da akıl kullanarak bu örnekler üzerinde düşünüp, Allah'ın
yaratışını takdir etmeleri bildirilmektedir:
Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın
yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra arşa istiva etti
ve güneş ile aya boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş
bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi evirip
düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Umulur ki, Rabbinize
kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız. Ve O, yeri
yayıp uzatan, onda sarsılmaz-dağlar ve ırmaklar kılandır.
Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır;
geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen
bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. Yeryüzünde
birbirine yakın komşu kıtalar vardır; üzüm bağları,
ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki,
bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde (ki verimde
ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz,
bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten
ayetler vardır. (Rad Suresi, 2-4)
GÖRÜNEN IŞIK MUCİZESİ
Evrendeki yıldızların ve diğer ışık kaynaklarının hepsi
aynı türde ışın yaymazlar. Bu farklı ışınlar, dalga
boyuna göre sınıflandırılır. Farklı dalga boylarının
oluşturduğu yelpaze ise çok geniştir. En küçük dalga
boyuna sahip olan gama ışınları ile, en büyük dalga
boyuna sahip olan radyo dalgaları arasında 1025
lik (milyar kere milyar kere milyarlık) bir fark vardır.
Buradaki mucizevi yön ise, Güneş'in yaydığı ışınların
tamamına yakınının, bu 1025 lik yelpazenin
tek bir birimine sıkıştırılmış olmasıdır. Çünkü bu daracık
alanda, yaşam için gerekli olan yegane ışınlar bulunmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, dalga boylarının
olağanüstü derecede geniş bir yelpazede dağılmış olmalarıdır.
En kısa dalga boyu, en uzun dalga boyundan tam 1025
kat daha küçüktür. 1025, 1 rakamının yanına
25 tane sıfır eklenmesiyle oluşan bir sayıdır. 10, 000,
000, 000, 000, 000, 000, 000, 000 şeklinde yazabileceğimiz
bu sayının büyüklüğünü daha iyi kavramak için bazı karşılaştırmalar
yapmak yerinde olur. Örneğin Dünya'nın dört milyar yıllık
ömrü boyunca geçen saniyelerin toplam sayısı, sadece
1017'dir. Eğer 1025 sayısını saymak
istersek, gece gündüz hiç durmadan saymamız ve bu işi
Dünya'nın yaşından 100 milyon kez daha uzun bir zaman
boyunca sürdürmemiz gerekir! Eğer 1025 tane
iskambil kağıdını üst üste dizmeye kalksak, samanyolu
galaksisinin çok dışına çıkmamız ve gözlemlenebilir
evrenin yaklaşık yarısı kadar bir mesafe gitmemiz icap
eder. 38
Güneşin
yaydığı görünen ışık evrendeki 1025 farklı dalgaboyu
içinde tek bir birimi kaplar. Ne ilginçtir ki
Dünya üzerindeki yaşamı destekleyecek olan ışınlar
da sadece bu 1025'te 1 aralığındaki ışınlardır.
Güneşten yayılan ışığın Dünya'daki canlı yaşamına
tam uyumlu olacak 1025 'te bir lik aralığa sıkıştırılmış
olması hiçbir tesadüfle açıklanmayacak bilinçli
bir tasarımı gösterir. Güneşin yaydığı ışının
cinsi dahi trilyon kere trilyonlarca ihtimal arrasından
en ideali olacak biçimde seçilmiştir.
|
Evrendeki farklı dalga boyları, işte bu kadar geniş
bir yelpaze içine dağılmıştır. Ama ne ilginçtir ki,
bizim Güneşimiz, bu geniş yelpazenin çok dar bir aralığına
sıkıştırılmıştır. Güneş'ten yayılan farklı dalga boylarının
% 70'i, 0. mikronla 1.50 mikron arasındaki daracık bir
sınırın içindedir. Bu aralıkta üç tür ışık vardır: Görülebilir
ışık, yakın kızılötesi ışınlar ve biraz da yakın morötesi
ışınlar.
Bu üç tür ışık sayıca çok gibi durabilir. Ama gerçekte
üçünün toplamı, elektromanyetik yelpazenin içinde tek
bir birim yer kaplamaktadır! Bir başka deyişle, Güneş'in
ışığının tümü, üstüste dizdiğimiz 1025 tane
iskambil kağıdının tek bir tanesine karşılık gelmektedir.
Peki acaba neden Güneş'in ışınları bu daracık aralığa
sıkıştırılmıştır?
Cevap son derece önemlidir: Güneş ışığı bu daracık
aralığa sıkıştırılmıştır, çünkü Dünya üzerindeki yaşamı
destekleyecek olan ışınlar, sadece bu ışınlardır.
İngiliz fizikçi Ian Campbell, "Energy and the
Atmosphere" (Enerji ve Atmosfer) adlı kitabında
bu konuya değinmekte ve "Güneş'ten yayılan ışınların,
Dünya üzerindeki yaşamı desteklemek için gereken çok
dar aralığa sıkıştırılmış olması gerçekten çok olağanüstü
bir durumdur" demektedir. Campbell'e göre bu durum,
"inanılmaz derecede şaşırtıcı"dır.
39
GÜNEŞ IŞIĞI İLE FOTOSENTEZ ARASINDAKİ
OLAĞANÜSTÜ UYUM
Yüksek teknoloji ile donatılmış, uzman kişilerin faaliyet
sürdürdüğü hiçbir laboratuvarın henüz başaramadığı bir
işlemi bitkiler, yüz milyonlarca yıldır gerçekleştirirler.
Güneş ışığını kullanarak "fotosentez" yapar
ve besin üretirler. Ancak bu olağanüstü işlemin çok
önemli bir şartı, bitkilere ulaşan ışığın fotosentez
yapmaya uygun bir ışık olmasıdır.
Bitkilerin fotosentez yapmalarını sağlayan şey, hücrelerindeki
klorofil moleküllerinin ışık enerjisine karşı duyarlı
olmalarıdır. Ancak klorofil, sadece çok belirli bir
dalga boyundaki ışınları kullanabilir. Güneş ise, tam
da bu ışınları yaymaktadır. İşin en önemli yanı, fotosentez
için kullanılabilen bu belirli dalga boyunun, ışığın
1025 farklı dalga boyundan sadece birisine
karşılık gelmesidir.
Güneş'in yaydığı ışık ile fotosentez için gerekli olan
ışığın birbiriyle yaklaşık olarak aynı olması, ışıktaki
mükemmel tasarımı göstermektedir. Amerikalı astronom
George Greenstein, "The Symbiotic Universe"
(Simbiyotik Evren) adlı kitabında bu konuyla ilgili
şunları yazmaktadır:
Fotosentezi gerçekleştiren molekül, klorofildir...
Fotosentez mekanizması, bir klorofil molekülünün Güneş
ışığını absorbe etmesiyle başlar. Ama bunun gerçekleşebilmesi
için, ışığın doğru renkte olması gerekir. Yanlış renkteki
ışık, işe yaramayacaktır.
Bu konuda örnek olarak televizyonu verebiliriz. Bir
televizyonun, bir kanalın yayınını yakalayabilmesi için,
doğru frekansa ayarlanmış olması gerekir. Kanalı başka
bir frekansa ayarlayın, görüntü elde edemezsiniz. Aynı
şey fotosentez için de geçerlidir. Güneş'i televizyon
yayını yapan istasyon olarak kabul ederseniz, klorofil
molekülünü de televizyona benzetebilirsiniz. Eğer bu
molekül ve Güneş birbirlerine uyumlu olarak ayarlanmış
olmasalar, fotosentez oluşmaz. Ve Güneş'e baktığımızda,
ışınlarının renginin tam olması gerektiği gibi olduğunu
görürüz. 40
Bitkiler ve fotosentez konusunu yüzeysel olarak değerlendirenler
belki, "Güneş ışığı daha farklı olsaydı, bitkiler
de ona uygun şekilde gelişirdi" gibi bir düşünceye
kapılabilirler. Oysa bu kesinlikle mümkün değildir.
George Greenstein bir evrimci olmasına rağmen böyle
bir şeyin mümkün olmadığını şöyle ifade eder:
Fotosentez
sonucunda güneş enerjisi bitki yapraklarının hücrelerinde
besin olarak depo edilir. Yeryüzündeki tüm canlılık
da doğrudan ya da dolaylı olarak enerjisini bu
yoldan elde eder. Herhangi bir bitkinin fotosentez
yapabilmesi ise sadece ve sadece çok belirli bir
ışık aralığında mümkündür. Bu aralık ise tam olarak
Güneş'in yaydığı ışığa karşılık gelmektedir.
|
Belki insan burada bir tür adaptasyonun gerçekleştiğini
düşünebilir: Bitkinin yaşamının Güneş ışığının özelliklerine
uyum sağladığını varsayabilir. Sonuçta, eğer Güneş farklı
bir ısıda olsa (ve farklı bir ışık yaysa) klorofil yerine
bir başka molekül bu ışığı kullanacak biçimde gelişemez
mi?
Açıkçası, cevap "hayır"dır. Çünkü en geniş
sınırlarda dahi, tüm farklı moleküller ışığın çok belirli
bazı renklerini absorbe edebilirler. Işığın absorbe
edilmesi işlemi, moleküllerin içindeki elektronların
yüksek enerji seviyelerine olan duyarlılıklarıyla ilgilidir
ve hangi molekülü ele alırsanız alın, bu işi gerçekleştirmek
için gereken enerji aynıdır. Işık, fotonlardan oluşur
ve yanlış enerji seviyesinde foton, hiçbir şekilde absorbe
edilemez... Kısacası yıldızların fiziği ile, moleküllerin
fiziği arasında çok iyi bir uyum vardır. Bu uyum olmasa,
yaşam imkansız olurdu. 41
Greenstein özetle şunu söylemektedir: Herhangi bir
bitkinin fotosentez yapabilmesi, sadece ve sadece çok
belirli bir ışık aralığında mümkündür. Bu aralık ise
tam olarak Güneş'in yaydığı ışığa karşılık gelmektedir.
Greenstein'ın ifadesiyle "yıldızların fiziği ile
moleküllerin fiziği arasındaki bu uyum", asla rastlantılarla
açıklanamayacak kadar olağanüstü bir uyumdur. Güneş'in
1025 'te 1 ihtimalle bizim için gerekli olan
ışığı vermesi ve yeryüzünde bu ışığı kullanacak kompleks
moleküllerin bulunması, elbette söz konusu uyumun Allah tarafından düzenlendiğini göstermektedir.
GÜNEŞ IŞIĞI İLE GÖZ ARASINDAKİ
OLAĞANÜSTÜ UYUM
Biyolojik görme için uygun olan yegane ışınlar, "görülebilir
ışık" olarak tanımladığımız dalga boylarıdır. Güneş'in
yaydığı ışığın büyük bölümü bu dalga boyuna karşılık
gelir.
Dikkat edilirse, burada sistemin en temel şartı, retinadaki
hücrenin fotonu algılayabilmesidir. İşte bunun gerçekleşebilmesi
için, bu fotonun görülür ışık sınırları içinde kalması
şarttır. Çünkü daha farklı bir dalga boyundaki fotonlar,
hücreler için ya çok zayıf ya da çok güçlü kalacaklar
ve gereken reaksiyonu başlatamayacaklardır. Gözün boyutlarının
küçültülmesi ya da büyütülmesi bir şey değiştirmez.
Önemli olan, hücrenin boyu ile, fotonun dalga boyu arasındaki
uyumdur.
Bilindiği gibi, canlı hücrelerinin yapı taşları organik
moleküllerdir. Organik moleküller ise karbon atomunun
sayısız farklı türevdeki bileşiklerinden meydana gelirler.
Bu organik moleküllerin oluşturduğu görme hücrelerinin
ise görünen ışığınkinden farklı dalga boylarındaki ışınları
algılayabilecek kapasiteye sahip olmaları mümkün değildir.
Kısaca, diğer ışınları algılayacak bir göz tasarımının,
yeryüzünde biyolojik olarak işlevsel olması imkansızdır.
Sonuç olarak canlı gözlerinin görebilecekleri tek bir
ışık aralığı vardır, o da Güneş'in yaydığı görünen ışıktır.
Tesadüfen rastlaşmaları ihtimal dışı olan bu iki faktörün
biraraya gelmesi ise hem gözü hem de onun görebileceği
ideal ışık aralığını yayan Güneş'i var eden Allah'ın
özel yaratması ile mümkün olmuştur.
Prof. Michael Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi)
adlı kitabında bu konuyu detaylı olarak inceler ve organik
bir gözün ancak "görülebilir ışık" sınırları
içinde görebileceğini açıklar. Teorik olarak tasarlanabilecek
başka hiçbir göz modelinin, farklı dalga boylarını görebilmesi
mümkün değildir. Prof. Denton, bu konuda şunları söylemektedir:
Ultraviyole, X ve gama ışınları çok fazla enerji taşırlar
ve yüksek derecede tahrip edicidirler. Uzak kızılötesi
ve mikrodalga ışınları da yaşam için zararlıdırlar.
Yakın kızılötesi ve radyo dalgaları ise çok zayıf enerjiye
sahip oldukları için tespit edilemezler... Sonuçta şu
ortaya çıkmaktadır ki, pek çok nedenden dolayı, elektromanyetik
yelpazenin görülebilir bölgesi, biyolojik görme yeteneği
için uygun olan yegane bölgedir. Özellikle de insan
gözüne benzer yüksek çözünürlü kamera tipi omurgalı
gözleri için, bu ışık aralığından başka uygun bir dalga
boyu yoktur. 42
Tüm bunları bir arada düşündüğümüzde ise, şu sonuca
varırız: Güneş öyle ince tasarlanmış bir aralıkta ışık
yaymaktadır ki, muhtemel ışık türlerinin sadece 1025'te
1'ini oluşturan bu aralık, hem Dünya'nın ısınması, hem
kompleks canlıların biyolojik işlevlerinin desteklenmesi,
hem bitkilerin fotosentez yapması, hem de Dünya üzerindeki
canlıların görme yeteneğine sahip olması için en ideal
aralıktır. Elbette tüm bu hassas dengeler, tesadüf denen
başıboş sürecin düzenlediği sistemler değildir. Tüm
bunları yaratan, göklerin, yerin ve bu ikisi arasındaki
herşeyin Rabbi ve Hakimi olan Allah'tır. Allah'ın yarattığı
her detay bir mucizeler zinciri olarak yaşamın her aşamasında
karşımıza çıkmakta ve bize, bizi Yaratan'ın sonsuz kudretini
göstermektedir.
ATMOSFERİN OLAĞANÜSTÜ SEÇİCİ ÖZELİĞİ
Güneş ışınlarının yeryüzündeki canlı yaşamını desteklemek
için özel tasarlandıkları gibi, bu ışınların ideal oranlarda
yeryüzüne erişmesinde de çok önemli bir faktör rol oynar:
Atmosfer.
Uzaydan gelen ışınlar Dünya yüzeyine ulaşabilmek için,
atmosferden geçmek zorundadırlar.
Eğer atmosfer, bu ışınları geçirecek bir yapıya sahip
olmasaydı, elbette bu ışınların bize hiçbir yararı olmazdı.
Ama atmosferimiz, bu yararlı ışınların geçişine izin
veren özel bir yapıya sahiptir.
Atmosferin
yalnızca bizim yararımıza olan ışınları geçirip
zararlı olanları engellemesi gerçekte olağanüstü
bir seçicilik gerektirir. Canlı yaşamına son derece
uygun böyle bir seçicilik açıktır ki, kusursuz
bir yaratılışın eseridir.
|
İşin asıl mucizevi olan yönü ise, atmosferin bu ışınların
geçişine izin vermesi değil, sadece bu ışınların geçişine
izin vermesidir. Çünkü atmosfer yaşam için gerekli olan
görülebilir ve yakın kızılötesi ışınlarını geçirirken,
yaşam için öldürücü olan diğer ışınların geçişini de
kesin biçimde engellemektedir. Bu ise, Güneş dışı kaynaklardan
Dünya'ya ulaşan kozmik ışınlara karşı çok önemli bir
"süzgeç" oluşturmaktadır. Prof. Denton bu
konuyu şöyle açıklar:
Atmosfer gazları, görülebilir ışığın ve yakın kızılötesinin
hemen dışında kalan tüm diğer ışınları çok güçlü bir
biçimde yutarlar. Dikkat edilirse, atmosferin, elektromanyetik
yelpazenin çok geniş alternatifleri içinde, geçişine
izin verdiği yegane ışınlar görülebilir ışık ve yakın
kızılötesini kapsayan daracık alandır. Neredeyse hiç
gama, morötesi ve mikrodalga ışını Dünya yüzeyine ulaşmaz.
43
Buradaki tasarımın inceliğini görmemek mümkün değildir.
Güneş 1025te 1 ihtimalin arasından sadece
bize yararlı olan ışınları yollamakta, atmosfer de zaten
sadece bu ışınları geçirmektedir. (Güneş'in yolladığı
çok az orandaki yakın morötesi ışınların büyük bölümü
de, ozon tabakasına takılmaktadır.)
Konuyu daha da etkileyici hale getiren bir başka nokta
ise, suyun da aynı atmosfer gibi son derece seçici bir
geçirgenlik özelliğine sahip olmasıdır. Su içinde yayılabilen
ışınlar, sadece görülebilir ışıktır. Atmosferden geçebilen
(ve ısı sağlayan) yakın kızılötesi ışınlar bile, suyun
içinde sadece birkaç milimetre ilerleyebilirler. Dolayısıyla
Dünya üzerindeki denizlerde, sadece yüzeydeki birkaç
milimetrelik tabaka Güneş'ten gelen ışınlarla ısınır.
Bu ısı daha aşağı doğru kademeli bir biçimde iletilir.
Böylece belirli bir derinliğin altında, Dünya'daki tüm
denizlerin ısısı birbirine çok yakındır. Bu ise deniz
yaşamı için çok uygun bir ortam meydana getirmektedir.
Hem atmosfer hem de su, sadece bizim yaşamımız için
gerekli olan ışınların geçmesine izin verirler. Uzak
yıldızlardan gelen her türlü zararlı ve öldürücü kozmik
ışın, bu mükemmel tasarlanmış filtreye takılır.
Tüm bunlar çok önemli gerçeklerdir. Işıkla ilgili hangi
fiziksel kanunu incelesek, herşeyin tam yaşam için olması
gerektiği gibi olduğu ortaya çıkmaktadır. Encyclopaedia
Britannica'da yer alan bir yorum, bunun ne kadar olağanüstü
bir durum olduğunu şöyle kabul etmektedir:
Dünya'daki yaşamın farklı yönleri için görülebilir
ışığın ne kadar önem taşıdığını düşündüğümüzde, atmosfer
ve suyun ışık geçirgenliğinin bu denli dar bir alana
sıkıştırılmış olduğu gerçeği karşısında, insan kendisini
şaşkınlığa düşmekten alıkoyamamaktadır.
44
Yukarıda da ifade edildiği gibi, atmosferin ve suyun
ışık geçirgenliğinin tam canlılık için gereken şekilde
olması son derece mucizevi bir olaydır. Ancak burada
belirtmeliyiz ki, şaşırtıcı olan, bazı insanların bu
kusursuz dengeyi kuranın tesadüfler olduğunu iddia etmeleri,
atmosferin ve suyun kendi geçirgenlik derecelerini kendilerinin
ayarladıklarını zannetmeleridir. Elbette ne su, ne atmosfer,
ne de evrendeki herhangi bir başka şuursuz varlık böyle
olağanüstü bir dengeyi kurma yeteneğine sahip değildir.
Tesadüf ismi verilen başıboş olayların, kontrolsüz gelişmelerin
böyle ince hesapları yaparak, herşeyi birbiri ile uyum
içinde biraraya getirmeleri asla mümkün değildir.
Kainatın ve içinde yaşadığımız dünyanın her noktasında,
geçerli olan her fizik kanununda, her dengede ve ayarda
kusursuz bir tasarım vardır. Üstelik insanlar yüzbinlerce
yıldır bu mucizevi olaylardan habersiz bir şekilde yaşamlarını
sürdürmüşler, daha yeni yeni evrendeki ihtişamın detaylarını
öğrenmeye başlamışlardır. Yeryüzündeki yegane akıl sahibi
varlık olan insanın kavrayış kapasitesinin çok üstünde
olan bu mucizevi detaylar, kendilerini yaratan sonsuz
kudret sahibi bir Yaratıcı'nın varlığının açık delilleridir.
İşte bu yüzden, bu ihtişama bakıp Allah'ın varlığını
göremeyen, O'nun sonsuz aklını ve ilmini takdir edemeyen,
Allah'ın herşeyin hakimi olduğunu ve herşeyi yeniden
yaratmaya güç yetiren olduğunu kavrayamayan insanların
varlığı, asıl şaşkınlık konusu olması gereken olaydır.
Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir:
İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?" De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." Ki O, size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır; siz de ondan yakıyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmaya kadir değil mi? Elbette (öyledir); O, yaratandır, bilendir. Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir. Herşeyin melekutu (hükümranlık ve mülkü) elinde bulunan (Allah) ne Yücedir. Siz O'na döndürüleceksiniz. (Yasin Suresi, 77-83)
Eğer şaşıracaksan, asıl şaşkınlık konusu
onların şöyle söylemeleridir: "Biz toprak iken
mi, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız?" İşte
onlar Rablerine karşı inkara sapanlar, işte onlar boyunlarına
(ateşten) halkalar geçirilenler ve işte onlar -içinde
ebedi kalacakları- ateşin arkadaşları olanlardır. (Rad
Suresi, 5)
SUYUN FİZİSEL ÖZELLİKLERİNDEKİ
İNCE AYARLAR
Ünlü biyokimyacı Prof. A. E. Needham, 'The Uniqueness
of Biological Materials' (Biyolojik Materyallerin Benzersizliği)
adlı kitabında, yaşamın oluşması için mutlaka sıvı maddelerin
varlığının zorunlu olduğunu anlatır. Eğer evrenin kanunları
sadece maddenin katı ve gaz haline izin vermiş olsa,
hayat hiçbir zaman var olamayacaktır. Çünkü katı maddelerde
atomlar birbirleri ile çok içiçe ve durgundurlar ve
canlı organizmaların gerçekleştirmek zorunda oldukları
dinamik moleküler işlemlere kesinlikle izin vermezler.
Gazlarda ise atomlar hiçbir istikrar göstermeden serbestçe
uçuşurlar ve böyle bir yapı içinde canlı organizmaların
karmaşık mekanizmalarının işlemesi mümkün değildir.
Kısacası, hayat için gerekli işlemlerin gerçekleştirilmesi
için, sıvı bir ortamın varlığı zorunludur. Sıvıların
en ideali-daha doğrusu tek ideal olanı-ise sudur. Suyun
hayat için olağanüstü derecede uygun özelliklere sahip
olduğu, eskiden beridir bilim adamlarının dikkatini
çekmiştir. Suyun genel doğa kanunlarına aykırı gibi
görünen bazı termal özellikleri de, bu maddenin yaşam
için özel yaratıldığının bir kanıtıdır.
|
Sular
her zaman yüzeyden donarlar ve buz her zaman suyun
üzerinde yüzer, dibe batmaz. Eğer suyun tüm diğer
sıvılar gibi soğudukça yoğunluğu artsaydı, yani
buz suyun dibine batsaydı, bu durumda okyanuslar,
denizler ve göllerde, donma alttan başlayacaktı.
Alttan başlayan donma yüzeyde soğuğu kesecek bir
buz tabakası olmadığı için, yukarı doğru devam
edecekti. Böylece Dünya'daki göllerin, denizlerin
ve okyanusların çok büyük bölümü dev birer buz
kütlesi haline gelecekti. Böyle bir Dünya'nın
denizlerinde hiçbir canlı yaşayamazdı. Denizlerin
ölü olduğu bir ekolojik sistemde kara canlılarının
varlığı da mümkün olamazdı. Kısacası Dünya, eğer
su "normal" davransaydı, ölü bir gezegen olacaktı.
|
Bilinen tüm maddeler ısıları düştükçe büzüşürler. Bilinen
tüm sıvılar da yine ısıları düştükçe büzüşür, hacim
kaybederler. Hacim azalınca yoğunluk artar ve böylece
soğuk olan kısımlar daha ağır hale gelir. Bu yüzden
sıvı maddelerin katı halleri, sıvı hallerine göre daha
ağırdır. Ama su, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli
bir ısıya (+4 oC'ye) düşene kadar büzüşür,
ama sonra birdenbire genleşmeye başlar. Donduğunda ise
daha da genleşir. Bu nedenle suyun katı hali, sıvı halinden
daha hafiftir. Yani buz, aslında "normal"
fizik kurallarına göre suyun dibine batması gerekirken,
su üstünde yüzer.
Suyun yukarıda anlatılan özelliği, Dünya üzerindeki
denizler açısından çok önemlidir. Eğer bu özellik olmasa,
yani buz suyun üzerinde yüzmese, Dünya üzerindeki suyun
çok büyük bir bölümü tamamen donar, göllerde ve denizlerde
hiçbir yaşam kalmazdı. Bu gerçeği biraz daha detaylı
olarak inceleyelim. Dünya'nın pek çok yerinde soğuk
kış günlerinde ısı 0oC'nin altına düşer.
Bu soğuk elbette denizleri ve gölleri de etkiler. Bu
su kütleleri giderek soğurlar. Soğuyan tabakalar dibe
doğru çöker, daha sıcak kısımlar yüzeye çıkar, ama bunlar
da havanın etkisiyle soğur ve yine dibe doğru çöker.
Ancak bu denge sıcaklık, 4oC'ye gelince birden
değişir, bu kez ısının her düşüşünde, su genleşmeye
ve hafiflemeye başlar. Böylece 4oC'lik su
en altta kalır. Daha yukarıda oC, onun üstünde
2oC, böylece devam eder. Suyun yüzeyi ise
0oC'ye vararak donar. Ama sadece yüzey donmuştur.
Yüzeyin altında kalan 4oC'lik bir su tabakası,
balıkların ve diğer su canlılarının yaşamlarını sürdürmeleri
için yeterlidir.
Eğer böyle olmasa ne olurdu? Su "normal"
davransaydı, tüm diğer sıvılar gibi onun da ısı kaybına
paralel olarak yoğunluğu artsaydı, yani buz suyun dibine
batsaydı ne olurdu?
Bitkiler
hiçbir pompaları veya kas sistemleri olmadığı
halde, toprağın derinliklerindeki suyu metrelerce
yukarı taşırlar. Bunun sebebi yüzey gerilimidir.
Bitkilerin köklerindeki ve damarlarındaki kanallar,
suyun yüzey geriliminden yararlanacak şekilde
tasarlanmışlardır. Yukarı doğru gidildikçe daralan
bu kanallar, suyun yukarı doğru "tırmanmasına"
neden olurlar. Suyun yüzey gerilimi diğer sıvılarda
olduğu gibi az olsaydı, bitkiler beslenemeyecek,
dolayısıyla yaşamlarını sürdüremeyeceklerdi. Bitki
örtüsü olmayan bir dünyada ise insan yaşamından
söz etmek mümkün değildir.
|
Bu durumda okyanuslar, denizler ve göllerde, donma
alttan başlayacaktı. Alttan başlayan donma, yüzeyde
soğuğu kesecek bir buz tabakası olmadığı için, yukarı
doğru devam edecekti. Böylece Dünya'daki göllerin, denizlerin
ve okyanusların çok büyük bölümü dev birer buz kütlesi
haline gelecekti. Denizlerin yüzeyinde sadece birkaç
metrelik bir su tabakası kalacak ve hava sıcaklığı artsa
bile, dipteki buz asla çözülmeyecekti. Böyle bir Dünya'nın
denizlerinde hiçbir canlı yaşayamazdı. Denizlerin ölü
olduğu bir ekolojik sistemde kara canlılarının varlığı
da mümkün olamazdı. Kısacası Dünya, eğer su "normal"
davransaydı, ölü bir gezegen olacaktı.
Suyun neden "normal" davranmadığı, yani 4oC'ye
kadar büzüştükten sonra neden birdenbire genleşmeye
başladığı ise, hiç kimsenin cevaplayamadığı bir sorudur.
Suyun bu kendine özgü termal özellikleri sayesinde,
kış ile yaz ya da gece ile gündüz arasındaki sıcaklık
farkı daima insanların ve diğer canlıların dayanabileceği
bir sınırda kalmaktadır. Dünya üzerindeki su miktarı
karalara oranla daha az olmuş olsaydı, gece ile gündüz
sıcaklıkları arasındaki fark çok artacak, karaların
büyük kısmı çöle dönecek ve yaşam imkansızlaşacak ya
da en azından çok zorlaşacaktı. Ya da suyun termal özellikleri
farklı olsaydı, yine yaşama son derece elverişsiz bir
gezegen ortaya çıkacaktı.
Harvard Üniversitesi Biyolojik Kimya Bölümü Profesörü
Lawrence Henderson, suyun tüm bu termal özelliklerini
inceledikten sonra şu yorumu yapar:
Özetlemek gerekirse, suyun bu özelliği üç yönden büyük
önem taşımaktadır. Öncelikle, Dünya'nın ısısını düzenlemeye
ve dengelemeye yarar. İkincisi, canlıların bedenlerinin
ısı dengesinin mükemmel bir biçimde korunmasını sağlar.
Üçüncüsü, meteorolojik çevirimleri destekler. Tüm bu
etkiler, olabilecek en yüksek uygunlukta gerçekleşmektedir
ve başka hiçbir madde bu yönd en su ile karşılaştırılamaz.
45
SUYUN YÜZEY GERİLİMİ YAŞAMIN VAR OLMASI İÇİN ÖZEL AYARLANMŞTIR
Yüzey gerilimi, sıvıların içindeki moleküllerin birbirlerini
çekim kuvvetlerinden kaynaklanır. Her sıvının yüzey
gerilimi farklıdır. Suyun yüzey gerilimi, bilinen diğer
sıvıların hemen hepsinden daha yüksektir ve bunun çok
önemli bazı biyolojik etkileri vardır. Bitkilerdeki
etki, bunların başında gelir.Bitkilerin, hiçbir pompaları,
kas sistemleri vs. olmadan, toprağın derinliklerindeki
suyu metrelerce yukarı nasıl taşıdıklarını düşündünüz
mü? Bu sorunun cevabı, yüzey gerilimidir. Bitkilerin
köklerindeki ve damarlarındaki kanallar, suyun yüzey
geriliminden yararlanacak şekilde tasarlanmışlardır.
Yukarı doğru gidildikçe daralan bu kanallar, suyun yukarı
doğru "tırmanmasına" neden olurlar.
 |
Bu üstün tasarımı mümkün kılan şey, biraz önce belirttiğimiz
gibi suyun yüksek yüzey gerilimidir. Eğer suyun yüzey
gerilimi diğer sıvıların çoğu gibi düşük düzeyde olsa,
geniş karasal bitkilerin yaşaması fizyolojik olarak
imkansız hale gelecektir. Elbette bitkilerin olmadığı
bir ortamda insanların varlığından bahsetmek de mümkün
değildir.
Yüksek yüzey geriliminin bir başka önemli etkisi ise,
kayaların parçalanmasıdır. Su, yüksek yüzey gerilimi
nedeniyle, kayaların içinde bulunan küçük çatlakların
en derinliklerine kadar sızar. Daha sonra havalar soğur
ve sular donar. Donup buza dönüşen su, olağanüstü bir
etki gösterip genleştiği için, kayaları zorlar ve zamanla
parçalar. Bu, kayaların içindeki minerallerin doğaya
kazandırılması ve aynı zamanda toprak oluşumu açısından
hayati bir öneme sahiptir.
SUDAKİ KİMYASAL MUCİZE
Suyun tüm bu fiziksel özelliklerinin yanısıra, kimyasal
özellikleri de yaşam için olağanüstü derecede idealdir.
Bu özelliklerin başında, suyun çok iyi bir çözücü olması
gelir. Neredeyse tüm kimyasal maddeler, suyun içinde
uygun bir biçimde çözünürler.
Bunun yaşam için çok önemli bir etkisi, suda çözünen
sayısız yararlı mineral ve benzeri kimyasalların, nehirler
aracılığıyla denizlere aktarılmasıdır. Bu şekilde denizlere,
yılda 5 milyar ton kimyasal madde taşındığı hesaplanmaktadır.
Bu maddeler, sudaki yaşam için zorunludurlar.
Su, neredeyse bilinen tüm kimyasal reaksiyonları hızlandırır
(katalize eder). Suyun bir başka kimyasal özelliği ise,
kimyasal reaksiyonlara girme eğiliminin çok ideal bir
düzeyde olmasıdır.
Su örneğin, ne sülfürik asit gibi aşırı derecede reaktif
ve dolayısıyla parçalayıcı bir bileşim, ne de argon
gibi hiçbir reaksiyona girmeyen durgun bir maddedir.
Prof. Michael Denton'ın belirttiği gibi, "suyun
reaksiyona girme düzeyi, onun hem biyolojik hem de jeolojik
görevleri açısından olabilecek en uygun değerdedir".
46
Suyun kimyasal özelliklerinin yaşam için uygunluğu,
su hakkında yapılan her yeni araştırma ile biraz daha
detaylı bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Yale Üniversitesi'nden
ünlü biyofizik profesörü Harold Morowitz, bu konuda
şu yorumu yapar:
Son yıllarda, suyun daha önceden bilinmeyen bir özelliğinin
anlaşılmasına yarayan gelişmeler olmuştur. Bu özelllik
(proton iletkenliği), sadece suya has bir özellik olarak
gözükmektedir ve biyolojik-enerji transferi ile hayatın
kökeni açısından çok büyük öneme sahiptir. Bilgilerimiz
arttıkça, doğanın (yaşam için) kusursuz uygunluğuna
olan hayranlığımız da artmaktadır.
47
SUYUN AKIŞKANLIK DEĞERİ DE BELLİ
BİR HESABA GÖREDİR
Sıvı dendiğinde hepimizin gözünün önünde son derece
akışkan bir madde canlanır. Oysa gerçekte sıvıların
akışkanlıkları birbirinden çok farklı olabilir. Örneğin
katran, gliserol, zeytin yağı ve sülfürik asit arasındaki
akışkanlık farkları çok yüksektir. Bu sıvılar su ile
karşılaştırıldıklarında ise, ortaya çok daha büyük farklar
çıkar. Çünkü su, katrandan 10 milyar kat, gliserolden
bin kat, zeytin yağından yüz kat ve sülfürik asitten
de 25 kat daha akışkandır.
Su, üstteki karşılaştırmadan da anlaşıldığı gibi, çok
yüksek bir akışkanlığa sahiptir. Hatta, eter ve sıvı
hidrojen gibi normal formu gaz olan maddeler bir kenara
bırakılırsa, suyun tüm sıvılar içinde akışkanlık değeri
en yüksek madde olduğunu söyleyebiliriz.
Peki acaba suyun bu akışkanlık değerinin bizim için
bir önemi var mıdır? Bu hayati sıvı, biraz daha az ya
da fazla akışkan olsa, bizim için fark eder miydi? Prof.
Denton bu sorulara şöyle cevap verir:
Eğer akışkanlığı daha yüksek olsaydı, su, hayat için
uygun bir temel olma özelliğini kesinlikle yitirirdi.
Örneğin akışkanlığı sıvı hidrojen kadar yüksek olsaydı,
canlıların yapıları, tahrip edici etkiler karşısında
çok daha şiddetli hareketlere maruz kalacaktı... Hassas
moleküler yapıların su tarafından desteklenmesi mümkün
olmayacak, canlı hücresinin son derece hassas olan yapısı
yaşamını sürdüremeyecekti...
Öte yandan, suyun akışkanlığı biraz daha az olsaydı,
(proteinler, enzimler gibi) makromoleküllerin ve özellikle
mitokondri gibi özelleşmiş yapılar ile küçük organellerin
kontrollü hareketleri imkansız hale gelecekti. Aynı
şekilde hücre bölünmesi de imkansızlaşacaktı. Hücrenin
tüm yaşamsal faaliyetleri fiili olarak donacak ve bizim
bildiğimize benzer bir hücre yaşamı mümkün olmayacaktı.
Hücrelerin embriyogenez (anne rahmindeki gelişim) sırasındaki
hareket etme ve sürünme yeteneklerine bağlı olan daha
yüksek organizmaların gelişimi ise, suyun akışkanlığının
çok az bile daha düşük olması durumunda, kesinlikle
gerçekleşemeyecekti. 48
Kanın
% 95 i sudur. Eğer suyun akışkanlığı balınki ya
da katranınki kadar olsaydı, hiçbir kalp böyle
bir kanı pompalayamazdı.
|
Suyun yüksek akışkanlık değeri, bizim için hayati öneme
sahiptir. Eğer suyun akışkanlık değeri biraz bile az
olsaydı, kanın kılcal damarlar yoluyla taşınması imkansızlaşacaktı.
Örneğin, karaciğerin karmaşık damar ağı hiçbir zaman
kurulamayacaktı.
Suyun akışkanlık değeri, sadece hücre içindeki hareketler
bakımından değil, aynı zamanda dolaşım sistemi açısından
da çok önemlidir.
Bir milimetrenin çeyrekte birinden daha büyük bir vücuda
sahip olan tüm canlılar, merkezi bir dolaşım sistemine
sahiptirler. Çünkü bu büyüklükten sonra, besinlerin
ve oksijenin "difüzyon" yoluyla, yani doğrudan
hücre içindeki sıvıya bırakılıp alınarak taşınması mümkün
değildir. Vücudun içinde çok sayıda hücre vardır ve
dışarıdan alınan havanın ve enerjinin, hücrelere birtakım
"kanallar" yoluyla pompalanması, artıkların
da başka birtakım "kanallar" tarafından toplanması
gereklidir. Bu kanallar, damarlardır. Kalp ise bu damarlardaki
akışı sağlayan pompadır. Damarların içinde akan şey
ise, "kan" olarak bildiğimiz sıvıdır ki, aslında
temel olarak sudan oluşur. (Kanın içindeki hücre, protein
ve hormonlar çıkarıldığında geriye kalan ve "plazma"
adı verilen sıvının % 95'i sudur.)
İşte bu nedenle, suyun akışkanlığı, dolaşım sisteminin
verimli çalışabilmesi açısından çok önemlidir. Örneğin
eğer suyun akışkanlığı katranınkine benzer bir değerde
olsa, elbette hiçbir kalp bunu pompalayamayacaktır.
Katranınkinden 100 milyon kat yüksek bir akışkanlık
değerine sahip olan zeytinyağına benzer bir su bile,
kalp tarafından pompalansa dahi, vücudun her tarafını
kaplayan milyarlarca kılcal damarın içine giremeyecek
ya da çok büyük bir akış zorluğu ile karşılaşacaktır.
Bu kılcal damarlar konusunu biraz daha yakından ele
alalım. Kılcal damarların amacı, vücudun dört bir yanındaki
hücrelerin her birine gerekli oksijen, enerji, besin,
hormon gibi maddeleri taşıyabilmektir. Bir hücrenin
bir kılcal damardan yararlanabilmesi için de, ondan
en fazla 50 mikronluk bir mesafe kadar uzak olması gerekir.
(Bir mikron, milimetrenin binde biridir.) Daha uzakta
kalan hücreler, beslenemeyerek öleceklerdir.
İşte bu nedenle insan vücudu öyle bir şekilde yaratılmıştır
ki, kılcal damarlar vücudun her bir parçasını ağ gibi
sarar. Vücudumuzdaki ortalama 5 milyar kılcal damarın
toplam uzunluğu 950 km.'yi bulur. Bazı memelilerde,
tek bir santimetrekarelik bir kas alanı içinde, 000
tane açık kılcal damar yer alır. Eğer insan vücudunun
en küçük kılcal damarlarının 10 bin tanesini yan yana
getirirsek, toplam kalınlıkları ancak bir kurşun kalemin
kurşun kısmı kadar olur. Bu kılcal damarların çapı,
-5 mikron arasında değişir. Bu, milimetrenin binde üçü
ya da beşi demektir. 49
Ancak elbette kanın bu kadar daracık damarlar arasında
tıkanmadan ve ağırlaşmadan hareket edebilmesi, suyun
yüksek akışkanlığı sayesinde mümkün olmaktadır. Prof.
Michael Denton, bu akışkanlığın birazcık bile daha düşük
olması durumunda hiçbir kan dolaşımı sisteminin işe
yaramayacağını şöyle anlatır:
Bir kılcal damar sistemi, ancak kanalların içine pompalanan
sıvının yüksek bir akışkanlığa sahip olması durumunda
çalışır. Yüksek akışkanlık çok önemlidir, çünkü sıvının
damar içindeki hareketi, sıvının akışkanlığına doğru
orantı ile bağlıdır... Buradan açıklıkla görmek mümkündür
ki, eğer suyun akışkanlığı sadece birkaç kat daha fazla
olsa, kılcal damarlardaki kan akışı için çok büyük bir
pompalama basıncı gerekecek ve herhangi bir kılcal damar
sistemi işlemez hale gelecektir.
Eğer suyun akışkanlık değeri biraz az olmuş olsa ve
en küçük kılcal damarın çapı mikron yerine 10 mikron
olmak zorunda kalsa, bu kılcal damarlar, yeterli oksijen
ve glikoz oranını ulaştırabilmek için (beslemeleri gereken)
kas dokusunun neredeyse tamamını kaplayacaklardır. Açıktır
ki, (bu durumda) geniş yaşam formlarının dizaynı imkansız
hale gelecek ya da olağanüstü derecede sınırlanacaktır.
Dolayısıyla, suyun hayata uygun bir temel olabilmesi
için, akışkanlığının şu anda sahip olduğu değere çok
çok yakın olması, zorunludur. 50
Bir başka deyişle, suyun tüm diğer özellikleri gibi
akışkanlığı da, yaşam için olabilecek en ideal değerdedir.
Sıvıların akışkanlıkları arasında milyarlarca kat farklılıklar
vardır. Ama su, bu milyarlarca farklı akışkanlık değeri
içinde tam olması gereken değerle yaratılmıştır.
CANLILIĞIN TEMELİ OLAN ATOMİK
BAĞLARIN KURULMASI İÇİN GEREKEN ISI YERYÜZÜNDEKİ ISI
ARALIĞIDIR
Atomları ve molekülleri birarada tutan çeşitli kimyasal
bağlar vardır. Bu bağlar iyonik, kovalent ve zayıf bağlar
olarak üçe ayrılır. Bunlardan kovalent bağlar, proteinlerin
yapı taşı olan amino asitlerdeki atomları birarada tutarlar.
Zayıf bağlar ise amino asit zincirini, katlanarak aldığı
özel üç boyutlu biçimde sabit tutarlar. Yani eğer zayıf
bağlar olmasa, amino asitlerin biraraya gelmesiyle oluşan
proteinlerin üç boyutlu fonksiyonel biçimlerini almaları
imkansızdır. Proteinlerin olmadığı bir ortamda ise canlılıktan
söz edilemez.
Canlılığın
tek bir hücresindeki milyonlarca proteinden biri
dahi tesadüfen oluşamayacak derecede karmaşık
bir yapıya sahiptir.
|
İşin ilginç yanı ise, hem kovalent bağların hem de
zayıf bağların ihtiyaç duydukları ısı aralığının yeryüzünde
hüküm süren ısı aralığı oluşudur. Oysa zayıf bağlar
ile kovalent bağların yapıları ve özellikleri birbirinden
tamamen farklıdır, aynı ısıya ihtiyaç duymalarını gerektiren
hiçbir doğal sebep yoktur.
Buna rağmen her iki kimyasal bağ da, ancak yeryüzündeki
dar ısı aralığı içinde kurulabilir. Eğer kovalent bağlar
ile zayıf bağlar farklı ısı aralıklarında işleselerdi,
canlılardaki protein oluşumu yine imkansız hale gelirdi.
Çünkü proteinlerin oluşumu bu iki kimyasal bağın da
aynı anda birlikte kurulmasına bağlıdır. Yani amino
asit dizilimini sağlayan kovalent bağların kurulabildiği
ısı aralığı, zayıf bağlar için uygun olmasa, protein
üç boyutlu son şeklini alamaz, anlamsız ve etkisiz bir
zincir olarak kalırdı. Aynı şekilde, zayıf bağların
kurulabildiği bir ısıda kovalent bağlar kurulamasa amino
asitler birleşemeyeceği için ortaya bir protein zinciri
bile çıkamazdı.
Bu bilgiler bize, yaşamın temel malzemesi olan atom
ile yaşamın barınağı olan Dünya gezegeninin koşulları
arasında çok büyük bir uyum olduğunu göstermektedir.
Prof. Michael Denton, "Nature's Destiny" (Doğanın
Kaderi) adlı kitabında bu gerçeği şöyle vurgular:
Evrendeki dev ısı yelpazesi içinde, tek ve daracık
bir ısı aralığı vardır ki; bu aralıkta 1) sıvı suya,
2) metastabilite özelliğine sahip çok bol ve farklı
organik bileşiklere ve ) kompleks moleküllerin üç boyutlu
şekillerini kararlı kılan zayıf bağlara sahibiz.
51
Denton'un da belirttiği gibi, canlılık için gereken
her türlü fiziksel ve kimyasal bağlar, birlikte ve etkili
olarak ancak tek bir ısı aralığı içinde işleyebilirler.
Bu daracık ısı aralığı ise, az önce belirttiğimiz gibi,
bilinen bütün gök cisimleri arasında sadece Dünya'da
vardır.
OKSİJENİN ÇÖZÜNÜRLÜĞÜ CANLILIK
İÇİN EN İDEAL DEĞERE SAHİPTİR
Vücudumuzun oksijeni kullanabilmesi, bu gazın suyun
içinde çözünebilirlik özelliğinden kaynaklanır. Nefes
aldığımızda ciğerlerimize giren oksijen, hemen çözünerek
kana karışır. Kandaki hemoglobin adlı protein çözünmüş
olan bu oksijen moleküllerini yakalayarak hücrelere
taşır. Hücrelerde ise, özel enzim sistemleri sayesinde,
bu oksijen kullanılarak ATP adı verilen karbon bileşikleri
yakılır ve enerji elde edilir.
Tüm kompleks canlılar bu sistemle enerjiye ulaşırlar.
Ama elbette bu sistemin işleyebilmesi, öncelikle oksijenin
çözünürlük özelliğine bağlıdır. Eğer oksijen yeterli
derecede çözünür olmasa, kana çok az miktarda oksijen
girecek ve bu da hücrelerin enerji ihtiyacının karşılanmasına
yetmeyecekti. Oksijenin fazla çözünmesi ise, kandaki
oksijen oranını aşırı derecede arttıracak ve "oksidasyon
zehirlenmesi" meydana getirecektir.
İşin ilginç yanı, farklı gazların su içinde çözünebilirlik
oranlarının, birbirlerinden bir milyon kat farklı olabilmesidir.
Yani en çok çözünen gaz ile en az çözünen gaz arasında,
bir milyon katlık bir çözünebilirlik farkı vardır. Hemen
hemen hiçbir gazın da çözünebilirlik oranı aynı değildir.
Örneğin karbondioksit, oksijene göre su içinde yirmi
kat daha fazla çözünür. Bu kadar farklı çözünebilirlik
değerleri içinde oksijenin sahip olduğu değer ise tam
bizim için uygun olan değerdir.
Soluduğumuz
hava da, bu havayı kullanmamızı sağlayan sistemlerimiz
de kusursuz bir uyumla yaratılmıştır.
|
OKSİJENİN ÇÖZÜNÜRLÜĞÜ ACABA BİRAZ
DAHA AZ YA DA FAZLA OLSA NE OLURDU?
Önce birinci ihtimale bakalım. Eğer oksijen suyun (ve
dolayısıyla kanın) içinde biraz daha az çözünecek olsa,
kana daha az oksijen karışacak ve hücreler yeterince
oksijen alamayacaktır. Bu durumda insan gibi yüksek
metabolizmalı canlıların yaşaması çok zorlaşacaktır.
Böyle bir durumda ne kadar çok nefes alırsak alalım,
havadaki oksijen hücrelere yeterince ulaşmadığı için,
kademeli bir biçimde boğulma tehlikesi ile karşı karşıya
kalırız.
Eğer oksijenin çözünürlüğü daha fazla olursa, bu kez
az önce belirttiğimiz "oksidasyon zehirlenmesi"
ortaya çıkar. Oksijen aslında çok tehlikeli bir gazdır
ve normal sınırların üstünde alındığında canlılar için
öldürücü bir etkiye sahiptir. Kanda oksijen oranı arttığında,
bu oksijen su ile reaksiyona girerek son derece reaktif
ve tahrip edici yan ürünler ortaya çıkarır. Vücutta,
oksijenin bu etkisini gideren son derece kompleks enzim
sistemleri vardır. Ama eğer oksijen oranı biraz daha
fazlalaşsa, bu enzim sistemleri işe yaramayacak ve aldığımız
her nefes vücudu biraz daha zehirleyerek bizi kısa sürede
ölüme sürükleyecektir. Kimyacı Irwin Fridovich, bu konuda
şöyle der:
Solunum yapan bütün organizmalar ilginç bir tuzağa
yakalanmış durumdadırlar. Yaşamlarını destekleyen oksijen,
aynı zamanda onlar için zehirleyici (toksik) özelliktedir
ve bu tehlikeden sadece çok hassas bazı özel savunma
mekanizmaları sayesinde korunurlar.
52
İşte bizi söz konusu tuzaktan, yani oksijenle zehirlenme
ya da oksijensiz kalarak boğulma tehlikelerinden koruyan
şey, oksijenin çözünürlük oranının ve vücuttaki karmaşık
enzim sistemlerinin tam gerektiği biçimde belirlenmiş
ve yaratılmış olmasıdır. Daha açık bir ifadeyle, Allah,
soluduğumuz havayı da, bu havayı kullanmamızı sağlayan
sistemlerimizi de kusursuz bir uyumla yaratmıştır.
|