|
Renkteki Tasarım
Bizim için renk, cisimlerin
özelliklerini belirtmemize, onları daha iyi tanımlamamıza
yarayan bir kavramdır. Etrafındaki cisimlerin renklerini
teker teker düşünen insan gerçekte ne kadar detaylı
bir renk çeşitliliği ile karşı karşıya olduğunu rahatlıkla
görecektir. Canlı-cansız tüm cisimlerin bir rengi vardır.
Üstelik dünyanın her yerinde aynı türdeki canlılarda
aynı renkler vardır. Nereye giderseniz gidin karpuzun
rengi hep kırmızıdır, kiviler hep yeşildir, denizler
mavidir ya da mavinin tonlarıdır, kar beyazdır, limonlar
sarıdır, fillerin rengi dünyanın her yerinde aynıdır,
ağaçların rengi aynıdır hiç değişmez. Yapay olarak elde
edilen renklerde de durum değişmez. Dünyanın neresine
giderseniz gidin sarı ile kırmızıyı karıştırırsanız
kavuniçi, siyah ile beyazı karıştırırsanız gri elde
edersiniz. Bu da hiçbir zaman değişmez. İşte bu noktada
daha farklı düşünmeye başlamakta fayda vardır. Öncelikle
cisimlerdeki renklerin nasıl oluştuğu sorusunu sorarak
düşünelim. Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz. Bir
mağazaya girdiğinizi ve burada rengarenk, çeşit çeşit
desene ve görünüme sahip, renkleri birbiriyle son derece
uyumlu kumaşlarla karşılaştığınızı düşünün.
Elbette bu kumaşlar buraya tesadüfen gelmemiştir; bilinçli
kişilerce desenleri çizilmiş, renkleri tasarlanmış,
gerekli boyama işlemleri yapılmış ve daha pek çok ara
aşamadan geçtikten sonra o mağazada sergilenmeye başlamışlardır.
Kısacası bu kumaşların varlığı onları tasarlayan ve
yapan kişilerin varlığına bağlıdır. Siz de bunları gördüğünüzde
bunlar buraya tesadüfen gelmiş, kumaşların üzerine dökülen
boyalar sonucunda tesadüfen bu desenler oluşmuş demezsiniz.
Hatta hiçbir akıl sahibi varlık böyle bir iddiada bulunamaz.
Aynı şekilde doğada her an gördüğümüz görüntüleri, kelebekleri,
çiçekleri, deniz altındaki rengarenk mekanları, ağaçları,
bulutlarla kaplı gökyüzünü ve diğerlerini de tıpkı bu
mükemmel kumaşlar gibi karşımıza getiren bilinç sahibi
bir İrade vardır. Evrendeki kusursuz çeşitlilik özel
bir tasarımın sonucudur. Bu tasarım güneşten gelen ışığın
oluşmasından, bu ışığın beynimizde renkli bir tablo
görüntüsü halini almasına kadar her aşamada kendisini
gösterir. Bu da, renklerdeki tasarımın bir sahibinin
yani bir tasarlayıcısının olduğunun en büyük delillerindendir.
Elbette ki çok üstün bir akla ve çok üstün bir yaratma
gücüne sahip olan Allah evrendeki tüm renkleri ve insanı
hayran bırakan desenleri yaratmaktadır.
Renklerin oluşmasında gerçekleşen aşamalar daha önce
kısaca maddelendirilmişti. Renkteki üstün tasarım bu
bölümde ışık, beyin ve göz sıralamasına bağlı kalınarak,
farklı başlıklar altında incelenecektir.
 
Resimdeki kumaşın oraya
tesadüfen geldiğini, bir tasarlayıcısının olmadığını
kimse iddia edemez. Bunun gibi gökkuşağının,
kelebeklerin, çiçeklerin, deniz canlılarının,
bulutların kısacası yeryüzündeki her şeyin bir
tasarlayanı olmadığı da iddia edilemez. Tüm
bunların renginin ve şeklinin tasarımı örneksiz
yaratan Allah'a aittir.
|
|
Allah... O'ndan
başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama
ve uyku tutmaz.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur...
(Bakara Suresi, 255) |
1- IŞIK, YAŞAM VE RENK
Güneş, evrendeki orta büyüklükteki milyarlarca yıldızdan
yalnızca bir tanesidir. Güneşi bizim için evrendeki
en önemli yıldız yapan özellikleri; büyüklüğü, etrafındaki
gezegenlerle olan bağlantısı ve yaydığı özel ışınlardır.
Güneşin bu özelliklerinden sadece bir tanesinde bile
şu anda var olan ölçülerinden herhangi bir farklılık
olması durumunda yeryüzünde yaşam olamazdı. Gerçekten
de güneş, dünyada canlı bir yaşamın oluşabilmesi ve
devam edebilmesi için gereken en ideal değerlere sahiptir.
3 İşte
bu nedenle bilim adamları güneşi, yeryüzündeki canlılığın
"yaşam kaynağı" olarak nitelendirmektedirler.
Yeryüzünün en uygun şekilde ısınması ve bitkilerin
fotosentez yapabilmesi için tek kaynak güneş ışığıdır.
Bilindiği gibi canlı yaşamının var olabilmesi için ısınma
ve fotosentez vazgeçilmezdir. Bundan başka yeryüzünde
aydınlığın oluşması ve renkli bir dünyanın meydana gelmesi
de yine güneşten gelen ışınlar sayesinde gerçekleşir.
Bu durumda dünyanın en önemli enerji kaynağı olan bu
ışınların nasıl oluştuğu sorusu akla gelecektir? Yeryüzündeki
canlı yaşamının anahtarı olarak nitelendirilebilecek
olan bu ışınların, bu kadar önemli görevleri yerine
getirebilmesi, bunun için gerekli özelliklerin tümüne
birden aynı anda sahip olması tesadüflerin eseri olamaz.
Bunun nedeni ışığın yapısı incelendiğinde daha iyi anlaşılacaktır.
|

Dünyada canlı yaşamının
var olabilmesi için gereken bütün şartlar dolaylı
olarak ya da doğrudan doğruya Güneş'ten gelen
ışığa bağlıdır. Güneş ışınlarının yapısında ise
çok hassas dengelere bağlı bir tasarım vardır. |
Uzayda bulunan yıldızların yaydığı enerji uzay boşluğunda
dalgalar halinde hareket eder. Güneşten de enerji olarak
yine dalgalar halinde hem ışık hem de ısı gelir. Yıldızlardan
yayılan bu enerjinin hareketi, bir gölün üzerine atılan
taşın suda oluşturduğu dalgalara benzetilebilir. Nasıl
göldeki dalgaların farklı boyları olabiliyorsa, ısı
ve ışık yayılırken de aynı şekilde farklı dalga boyları
olur.
Bu noktada evrendeki ışığın farklı dalga boyları hakkında
bilgi vermekte fayda vardır. Evrende bulunan yıldızların
ve diğer ışık kaynaklarının hepsi aynı türde ışık yaymazlar.
Bu farklı ışınların sınıflandırılması dalga boylarına
ve frekanslarına göre yapılmaktadır. Evrendeki bu farklı
dalga boyları çok geniş bir alana dağılmıştır. Örneğin
en kısa dalga boyu, en uzun dalga boyundan tam 1025
kat daha küçüktür. (1025 sayısı 1 rakamının
yanına 25 tane sıfır konulmasıyla elde edilen çok büyük
bir sayıdır.)
Evrendeki 1025'lik bir genişliğe sahip olan
ışın yelpazesinin içinde, güneşin yaydığı ışınların
tümü çok dar bir bölüme sıkıştırılmıştır. Güneşten yayılan
farklı dalga boylarının %70'i, 0.3 mikronla, 1.50 mikron
arasındaki çok dar bir sınırın içinde yer alır. Güneş'in
ışınlarının neden böyle dar bir aralığa sıkıştırıldığını
araştırdığımızda ise karşımıza ilginç bir sonuç çıkar:
Dünya üzerindeki canlı yaşamı ve renklerin oluşumunu
destekleyecek olan ışınlar, sadece bu aralıkta bulunan
ışınlardır.
Energy and the Atmosphere adlı kitabında İngiliz fizikçi
Ian Campbell, bu üstün tasarımı "inanılmaz derecede
şaşırtıcı" olarak nitelendirerek bu noktaya şöyle
dikkat çekmektedir:
Güneşten yayılan ışınların, Dünya üzerindeki yaşamı
desteklemek için gereken çok dar aralığa sıkıştırılmış
olması gerçekten çok olağanüstü bir durumdur.
4
1025'lik elektromanyetik yelpazeden güneşin
yansıttığı bu bir birimlik ışın aralığının büyük bir
kısmı "görülebilir ışık" olarak adlandırılır.
Bu birimin hemen altındaki ve üstündeki aralıkta yer
alan ışınlar da yeryüzüne kızıl ötesi ve mor ötesi ışınlar
olarak ulaşır. Kısaca, bu iki ışın türünün özelliklerini
de inceleyelim.
Kızıl ötesi ışınlar ısı dalgaları olarak yeryüzüne
ulaşırken mor ötesi ışınlar yüksek enerjili olup canlılar
üzerinde zararlı etkiler oluşturabilmektedirler. Kızıl
ötesi ışınlar atmosferden geçerek dünyayı canlıların
yaşaması için elverişli hale getirecek ısıyı sağlarlar.
Mor ötesi ışınlar ise sadece belirli bir oranda yeryüzüne
ulaşabilirler. Bu oranın biraz daha fazla olması durumunda
canlıların dokuları zarar görür ve ölümlere yol açar.
Az olması durumunda ise canlıların ihtiyacı olan enerji
sağlanamaz.
Bütün bunlar canlı yaşamı için son derece önemli detaylardır.
Güneşten gelen ışınların fonksiyonlarında da görüldüğü
gibi dünyada var olan her sistemde bir düzen ve kontrol
vardır. Ne kadar hassas bir dengenin olduğunu kısaca
anlattığımız böyle bir sistemin tesadüfen oluşması elbette
ki mümkün değildir.
Bu kusursuz sistemin başka bir fonksiyonunu daha inceleyerek
tesadüfen oluşmasının imkansızlığını bir kere daha görelim.
2- YERYÜZÜNÜ KAPLAYAN ZIRH: ATMOSFER
Güneş'in ışınlarından bazılarının canlılar için zararlı olabileceğinden daha önce bahsetmiştik. İşte bu zararlı etkinin yok edilebilmesi için bir çözüm bulunması gereklidir.
Gelin bu duruma hep birlikte bir çözüm getirmeye çalışalım ve güneş ışınlarını süzecek kadar etkili bir sistem planlamaya çalışalım. Ancak bu sistemin tüm Dünya'yı Güneş'in zararlı etkilerinden koruyacak, bunun sürekli olmasını sağlayacak, bakım gerektirmeyen, aynı zamanda uzaydan gelebilecek diğer tehlikeleri de anında yok edecek, çok fonksiyonlu bir sistem olması gerektiğini unutmayalım. Bu durumda muhakkak akla çeşitli alternatifler gelecektir, projeler üretilecektir. Fakat ortaya atılan projelerin hiçbiri şu anda dünya üzerinde var olan filtreli koruma kadar çok yönlü ve etkili olmayacaktır. Bu filtreli koruma atmosferimizdir. Dünya'nın atmosferi zararlı ışınları süzme işleminde % 100 başarılıdır ve Dünya'nın korunması için Allah tarafından özel olarak tasarlanmıştır.
Göklerin
ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na
mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış,
ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir
etmiştir.
(Furkan Suresi, 2) |
Atmosferin özel katmanları sayesinde bu ışınlardan sadece gereken miktar kadarı yeryüzüne ulaşır. Çünkü atmosfer Güneş'ten gelen ışınların hepsini dalga boylarına göre özel işlemlere tabi tutar. Atmosferimiz bütün bu ışınları süzmek üzere tasarlanmış dev bir arıtma tesisi gibidir. Yeryüzünde tek bir örneği dahi bulunmayan bu dev arıtma sistemi Allah'ın kendisine vermiş olduğu özel yapısı sayesinde bu işlemleri yapabilmektedir. Allah göklerin yaratılışına şöyle dikkat çekmektedir.
|

Atmosfer sadece gerekli
olan ışınları tutar, geri kalan zararlı ışınların
çoğunu dünyaya ulaşmadan yansıtır. |
Elbette göklerin ve yerin yaratılması,
insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların
çoğu bilmezler. (Mümin Suresi, 57)
Güneşten gelen ışınlar son derece özel ışınlardır.
Bu ışınların yeryüzüne ulaşabilmesi için atmosferden
geçecek özelliklere sahip olması da zorunludur. Aynı
şekilde atmosferin de bu ışınları geçirecek bir yapıya
sahip olması gereklidir. Aksi durumda ne atmosferin
varlığı, ne de ışınların yapısının uygunluğu bir anlam
ifade etmeyecektir. Atmosferin ışınları geçirme özelliği
sayesinde güneşten gelen ışınlar yeryüzüne rahatlıkla
ulaşırlar. Yalnız burada üzerinde durulması gereken
çok önemli bir nokta vardır. Atmosfer sadece ve sadece
canlı yaşamı için gerekli olan görülebilir ve yakın
kızılötesi ışınları geçirirken, yaşam için öldürücü
olan diğer ışınların geçişini kesin bir biçimde engellemektedir.
Böylece güneşten ve güneş dışı kaynaklardan yani uzayın
diğer bölgelerinden dünyaya ulaşan zararlı ışınlara
karşı dünyanın atmosferi çok önemli bir "süzgeç"
oluşturmaktadır. 5
Ünlü astronom Michael Denton bu gerçeği şöyle ifade
etmiştir:
Atmosfer gazları, görülebilir ışığın ve yakın kızıl
ötesinin hemen dışında kalan tüm diğer ışınları ise
çok güçlü bir biçimde yutarlar. Dikkat edilirse, atmosferin,
elektromanyetik yelpazenin çok geniş alternatifleri
içinde, geçişine izin verdiği yegane ışınlar görülebilir
ışık ve yakın kızıl ötesini kapsayan daracık alandır.
Neredeyse hiç gama, mor ötesi ve mikro dalga ışını dünya
yüzeyine ulaşmaz. 6
Görüldüğü gibi atmosferin yapısında da çok üstün bir
tasarım vardır. Güneş 1025'de 1 ihtimalin
arasından sadece bize faydalı olan ve renkli bir dünyayı
oluşturacak olan ışınları yollamakta, atmosfer de zaten
sadece bu ışınların yeryüzüne geçişine izin vermektedir.
Bundan başka atmosferin içindeki gazların özellikleri
sayesinde güneş ışınları ile doğrudan bağlantı halinde
olan canlı gözleri de tehlikelere karşı korunmuş olur.
Tüm bu özellikler Allah'ın her şeyi belli bir ölçüyle
yarattığının delilleridirler.
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk
edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış,
ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.
(Furkan Suresi, 2)
3- MADDEYE ÇARPAN IŞIK
Güneş'ten gelen ışık saniyede 300.000 km gibi müthiş bir hızla yol alarak Dünya'ya ulaşır. Işığın bu hızı sayesinde her an renkli bir dünya ile karşılaşırız. Peki bu kesintisiz görüntü nasıl gerçekleşir?
Atmosferi geçerek müthiş bir hızla yeryüzüne ulaşan ışık yeryüzündeki maddelere çarpar. Işık , bu hızla maddeye çarptığında atomları ile etkileşime girerek renkleri oluşturacak dalga boylarına ayrılır. Böylece elinizde tuttuğunuz kitap, kitabın satırları, resimleri, dışarı baktığınızda gördüğünüz manzara, ağaçlar, binalar, arabalar, gökyüzü, kuşlar, kediler kısacası gözün gördüğü her şey renklerini yansıtabilirler.
Bu renklerin yansımasını sağlayan moleküller pigmentlerdir. Yani her maddenin yansıttığı renk, içerdiği pigment moleküllerine bağlıdır. Her pigment molekülünün atom özellikleri farklıdır. Yani bu moleküllerdeki atomların sayısı, çeşidi ve dizilişleri farklıdır. Birbirlerinden bu şekilde farklılaşan pigmentlere çarpan ışık, farklı renk tonlarının yansımasına neden olur. Ama renk kavramının oluşması için bu da yeterli değildir. Yansıyan ve belli bir renk özelliğini taşıyan ışığın, algılanması ve görülmesi için kendisini algılayacak bir göz sistemine ulaşması gerekir.
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)
|
Güneşten gelen ışınlar dalga hareketi
yaparak ilerleyen ve "foton" adı verilen parçacıklardan
oluşurlar. Fotonlar, yeryüzündeki maddeleri oluşturan
atomların elektronlarına çarptığında "renkleri
yansıtacak" özel dalga boylarındaki ışığı ortaya
çıkarır. Örneğin Güneş ışığı bir yaprağa düştüğünde,
ışığın fotonları yaprağın yüzeyindeki pigment
moleküllerinin atomlarına çarpmış olur. Bu çarpmadan
doğan etkiyle yaprağın atomlarındaki elektronları
hareket ettirir. Bu çarpma hareketine tepki olarak
atomlar da dışarıya foton gönderirler. Böylece
fotonların oluşturduğu "renk", maddenin atomları
arasından gözümüze doğru yola çıkar. |
4- GÖZE GELEN IŞIK
Maddelerin yansıttıkları ışınların renk olarak algılanmaları
için göze ulaşmaları gerekir. Gözün varlığı tek başına
yeterli değildir. Işınlar gözden sonra da, gözle uyum
içinde çalışan bir beyne ulaşmalıdır.
En yakın örnek olan kendi gözümüzü ve beynimizi düşünelim.
İnsan gözü birçok farklı organel ve bölümden oluşmuş,
oldukça karmaşık bir yapıya sahiptir. Bütün bunların
aynı anda ve uyum içinde çalışması sayesinde görürüz
ve renkleri algılarız. Göz, gözyaşı bezleriyle, korneasıyla,
konjonktivasıyla, irisi ve göz bebeği ile, göz merceği
ile, retinasıyla, koroidiyle, göz kasları ve göz kapakları
gibi doku ve organelleriyle benzersiz bir sistemdir.
Bunların yanında beyinle bağlantısını sağlayan muhteşem
sinir ağı ve son derece kompleks olan görme alanıyla
bir bütün olarak kesinlikle tesadüfen oluşamayacak çok
özel bir yapıya sahiptir.
Gözü kısaca tanıttıktan sonra görme olayının nasıl
gerçekleştiğine de bir göz atalım. Göze gelen ışık ışınları
önce korneadan, sonra göz bebeğinden, ardından da mercekten
geçerek retinaya ulaşırlar.
Rengin algılanması retinadaki koni hücrelerinde başlar.
Işığın belli renklerine yoğun biçimde reaksiyon veren
üç ana koni hücre grubu vardır. Bunlar mavi, yeşil ve
kırmızı koniler olarak sınıflandırılırlar. Koni hücrelerinin
reaksiyon verdiği kırmızı, mavi ve yeşil; doğada bulunan
üç ana renktir. İşte bu üç renge hassas olan koni hücrelerinin
farklı oranlarda uyarılmaları sonucunda milyonlarca
farklı renk tonu ortaya çıkar.
Koni hücreleri algıladıkları bu renk bilgilerini, sahip
oldukları pigmentler sayesinde elektrik sinyallerine
dönüştürürler. 7
Bu hücrelere bağlı olan sinir hücreleri de elektrik
sinyallerini beyindeki özel bir bölgeye iletirler. İşte
hayatımız boyunca gördüğümüz rengarenk dünyamızın oluştuğu
yer beyindeki bu birkaç santimetreküplük bölgedir.
5- KARANLIK BEYNİMİZDEKİ RENKLİ DÜNYA
Renklerin oluşumunun son aşaması beyinde gerçekleşir.
Önceki bölümde belirttiğimiz gibi gözdeki sinir hücreleri
elektrik sinyaline dönüştürülen görüntüleri beyne iletir
ve dış dünyada gördüğümüz her şey beyindeki görme merkezinde
algılanır. Ancak bu noktada karşımıza şaşırtıcı bir
gerçek çıkar: Beyin bir et parçasıdır ve içi karanlıktır.
İçi kapkaranlık olan beynimizde cisimlerden gelen elektrik
sinyalleri deşifre edilmekte ve cisimler, cisimlerin
renkleri ve diğer bütün özellikleri algılar şeklinde
oluşmaktadır. Burada üzerinde önemle durulması gereken
nokta kuşkusuz ki bir et parçasında bu algılama işleminin
nasıl olup da gerçekleştiği sorusudur.
|
Dış
dünyada gördüğümüz her şey beyinde algılanır.
Rengarenk çiçekler, kuşlar, gökyüzü, dağlar,
çevremizdeki insanlar kısacası dünyadaki
her türlü detay bize beynimizde seyrettirilir.
Oysa beyin kapkaranlık bir yerdir. Bu kapkaranlık
alanda görmemizi, duymamızı, dokunmamızı,
işitmemizi yani dış dünyayla ilgili
detayları algılamamızı sağlayan,
kısacası bize her şeyi seyrettiren
tüm kainatı yaratan Allah'tır. O, her
şeye güç yetirendir. |
Özellikle renklerin algılanmasında pek çok soru işareti
mevcuttur. Elektrik sinyallerinin görme sinirleri yoluyla
beyne nasıl iletildiği ve beyinde ne gibi fizyolojik
etkiler yarattığı sorularına renk bilimciler henüz cevap
verememektedirler. 8
Bildikleri sadece renklerin bir gerçeklik biçiminde
algılanmasının içimizde yani beynimizdeki görme merkezinde
olduğudur. 9
(Detaylı bilgi için bakınız Maddenin Ardındaki Sır bölümü)
Aslında beynin gerçekleştirdiği işlemlerin çok büyük
bir çoğunluğu hala tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu
konuyla ilgili olarak yapılan açıklamalar sadece teorilere
dayanmaktadır. Oysa beyin, insan ilk var olduğundan
beri bütün fonksiyonlarını aynı bugünkü gibi eksiksiz
bir şekilde yerine getirir. İnsanların yaklaşık bir
kilogramlık ağırlığa sahip, karanlık bir et parçasının
içinde renkleriyle, şekilleriyle, sesleriyle, kokularıyla
ve tatlarıyla üç boyutlu bir dünya yaşaması, Allah'ın
kusursuz yaratışı sayesindedir. Her insan doğduğunda
bu benzersiz yaratılış mucizesini hazır olarak bulur.
Ne fonksiyonlarının ortaya çıkmasında, ne bunların sürekliliğinde,
ne de başka bir aşamada insanın hiçbir denetimi söz
konusu değildir.
Kuran'da Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
De ki: "Siz, Allah'ın dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa Biz onlara bir kitap vermişiz de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde midirler?" Hayır, zulmedenler, birbirlerine aldatmadan başkasını vadetmiyorlar.
Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisi'nden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 40-41) |