|
İSLAM ALİMLERİNİN
İMAN HAKİKATLERİNİN
ÖNEMİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ
Bize iman hakikatlerinin önemini gösteren, dahası bu
hakikatlerin nasıl yorumlanması gerektiği konusunda
bizi aydınlatan önemli bir kaynak da, geçmişteki ya
da çağımızdaki İslam büyüklerinin eserleridir. Kuran'a
ve sünnete tam bir itaat içinde yaşayan ve düşünen bu
veli insanlar, iman hakikatlerinin araştırılmasına ve
bunlar üzerinde tefekkür edilmesine büyük önem vermişler,
eserlerinde de iman hakikatlerini her zaman ön plana
çıkarmışlardır. Bu bölümde bazı İslam alimlerinin eserlerinde
yer alan iman hakikati örneklerine ve bu konunun önemi
hakkındaki düşüncelerine yer verilmiştir.
İMAM GAZALİ
İmam Gazali on birinci asrın son yarısı ile on ikinci
asrın başlarında yaşamış Horasanlı bir İslam alimidir.
Yaşadığı dönemin en keskin zekalarından biri olduğu
kabul edilmektedir. Devrinin müceddidi (Peygamberimizin
hadislerinde bildirilen, her yüzyıl başında dini hakikatleri
devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen
büyük alim) olarak kabul edilir. Geniş ilmi, üstün zekası
ve güçlü muhakemesi ile ünü yalnızca İslam alemine değil
bütün Batı dünyasına yayılmıştır. İmam Gazali, o dönemde
özellikle Yunan felsefesinden etkilenerek Kuran dışı
inanç ve düşünceler öne süren bazı düşünürleri çok etkili
bir biçimde çürütmüş, bu gibi yanılgılara karşı imanı
ayakta tutmuştur.
Bu ünlü alim derslerinde ve sohbetlerinde iman hakikatlerine
geniş ve ayrıntılı olarak yer vermiştir. Eserlerinde
de her konuda iman hakikatine rastlamak mümkündür. Eserlerinde
yer alan iman hakikatlerinden bazı örnekler ve iman
hakikatlerinin önemi konusundaki bazı sözleri şu şekildedir:
Hiçbir hükümdarın memleketini idaresi, göklerin ve
yerin melekûtunu ve bu âlemin düzenini sağlayan Allah-u
Teâlâ'nın tedbiri gibi düzenli değildir. Allah-u Teâlâ'dan
daha güzel, daha kâmil hiç kimse yoktur. O halde O'nu
görmekten, O'na bakmaktan daha lezzetli bir bakış olabilir
mi? Bundan anlaşılmış oldu ki, Allah-u Teâlâ'yı ve Kendisine
ait sırları bilmek, bütün bilgilerden daha lezzetlidir.
Kalbin Lezzeti Marifetullah'tır: Her âzânın hoşlandığı,
zevk ve lezzet aldığı şeyler vardır. Gözün lezzeti güzel
şeyleri görmek, kulağın lezzeti istediği şeyleri duymak,
şehvetinki yemek-içmek, mukarenet, düşmanına galip gelmek
gibi şeylerdir. Kalbin lezzeti ise herşeyin hakikatını
bilmektir, bu da Marifetullahtır. Marifetullah yolunda
ne kadar ilerlerse o nisbette lezzet alır. Kâinatın
Hâlik'ı ve mutasarrıfı olan Allah-u Teâlâ'nın zât ve
sıfatına, esrar ve hikmetine, âsâr ve sanatına, izzet
ve kudretine taalluk eden marifetten daha lezzetli;
O'na yakın olmak, O'nu tanımak şeref ve saâdetinden
daha büyük ne olabilir?1
|
Geceyi, gündüzü, güneşi
ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun
emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda,
aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler
vardır.
(Nahl Suresi, 12)
|
Nutfeden yaratılmış olan insan Allah'ın ayetlerindendir...
Önceden halinin ne idiğini sonra ne olduğunu düşün!
Acaba ins ve cin biraraya gelseler nutfeden bir göz,
yahut kulak, yahut akıl, yahut kudret, yahut ilim veya
ruh yaratabilirler miydi? Ondan kemik, damar, sinir,
deri, kıl vesaire yapmaya muktedir olurlar mıydı? Bunlar
bir tarafa Allah yarattıktan sonra insanın keyfiyyet
ve mahiyetini, varlığının künhünü (bir şeyin aslı, cevheri,
özü) anlamak isteselerdi bundan da aciz kalırlardı...
Allah'ın lütuf ve keremine, o muazzam kudrete ve hikmete
bakınız, insanı nasıl kucaklıyor. Ne derece hayreti
mucibtir ki, duvarda bir resim veya güzel bir hat yahut
nakış gören kimse durur, hayranlıkla onlara bakar, sanatkarın
onları nasıl yaptığını düşünür, yaptığı işin ne kadar
büyük bir sanat ve maharet olduğunu ifade eder de şu
muazzam kainata ve Allah'ın mahlukatına baktığı halde,
onları ve Allah'ın sanat ve hikmetini düşünmekte gaflet
eder.2
Güneş, Ay, yıldızlar, bulut, yağmur, rüzgar ve tabiattaki
bütün kuvvetler, hep Allah-u Teala'nın iradesinde, emrindedir.
Katibin elindeki kalem gibidir.3
Gökte nice yıldızlar vardır ki, yerden yüzlerce defa
büyüktürler. Uzak olduklarından nokta gibi görünüyorlar.
Yıldızlar böyle olunca, feleğin yani göklerin büyüklüğü
buradan anlaşılır. Bütün bu yıldızlar, bu büyüklükleri
ile senin gözünde gayet ufak görünüyor. İşte bu sebeple
bunları yaratanın azamet ve hakimiyetini anlayabilirsin.4
Yıldızların çokluğuna dikkat edin... Hareket ve dönmeleri,
dönerken olan hızları ayrı ayrıdır. Kimi bir ayda, kimi
bir senede, kimi on iki senede, kimi otuz senede dönüp
çoğu da bu gruptandır. Oradaki hayret edilecek bilgilerin
sonu gelmez... Allah-u Teala'nın, bu kısa dünya hayatında,
bu hususta verdiği ilimleri anlatmaya kalkarsak günlerce
devam eder.5
Yüzünü göğe çevir, gökyüzünün yıldızlarına, onların
doğuş ve batışlarına, Güneş ve Ay'ına, onların sürekli
olarak hiç şaşırmadan doğuş ve batışlarındaki farklı
durumlara, kıyamete kadar devam edecek olan muntazam
hareketlerine, bir saniye bile oynamayan seyirlerine
ibretle bak! Yıldızların çokluğunu, şekil ve renklerini
düşün. Güneş'in bir sene zarfındaki hareketine nazar
et. Eğer onun doğuş ve batışı olmasaydı, gece ve gündüz
olmayacaktı. Doğuş ve batışındaki farklılık olmasaydı
mevsimler gelmeyecekti... Bunlar saymakla bitmez. Kainattaki
her zerrenin nice hikmetleri vardır. Alem bir ev ise,
sema onun tavanıdır.6
İMAM-I AZAM EBU HANİFE
Ebu Hanife hazretleri, Hanefi Mezhebi'nin kurucusudur.
Yaşadığı dönemde Müslümanlar arasında "İmam-ı Azam"
yani "En Büyük İmam" lakabıyla tanınmıştır. Müslümanlara
imamlık etmiş, İslam'ı tebliğ etmek ve Allah'ın hükümlerini
insanlara açıklamak için hayatı boyunca mücadele etmiştir.
İmam-ı Azam'ın, Allah'ın varlığını ispat ve tebliğde
kullandığı en önemli yöntem ise iman hakikatleri olmuştur.
Bu büyük imamın iman hakikatlerine verdiği öneme bir
örnek olarak kendisinin aşağıda aktardığımız, ateist
(dehri-tabiatçı, materyalist) bir kimseyle olan diyaloğu
ibret vericidir:
...
Bağdat'ın karşı sahilinde oturan Ebu Hanife'nin tartışma
saatinde yerini almamış olması, "dehri"nin ve kalabalığın
zihninde değişik soruların şekillenmesine neden olur.
Herkes merak içindedir... "Neden gelmedi? Gelmeyecek
mi? Korktu mu? Delil mi bulamadı? vb. sorular.! İmam
Azam, belirlenen saatten bir müddet sonra gelir. Dehri,
son derece moral kazanmış, küfür ve gururu daha da artmıştır...
Ebu Hanife, özür dileyerek gecikmesinin sebebini anlatmaya
başlar: Karşı sahilden bu tarafa gelebilmek için bir
vasıta bulamadım. Beklemeye başladım. Belki bir kayık
veya sal gelir de, onunla giderim diye düşünüyordum.
O esnada ağaçların birdenbire devrildiğini gördüm. Devrilen
ağaçların kendiliğinden kereste, kerestelerin kendiliğinden
kayık olduğuna şahit oldum. Yine kendiliğinden bir kürek
ve yelkenin vücud bulduğunu gördüm. Sizlere karşı daha
fazla mahcub düşmeyeceğimden sevinerek, kayığa atladım.
Kayık kendiliğinden beni buraya getirdi...
Dehri (Allah'a inanmayan tartışmacı) ve dinleyenler
bu sözlere bir mana veremezler. Tabiatçılığı savunan,
herşeyi tabiatın var ettiğini iddia eden tartışmacı,
böyle bir olayın, anlatıldığı tarzda gerçekleşmesinin
mümkün olmadığını söyler.
Büyük İmam'ın beklediği de sanki budur...
Tebbessüm ederek şöyle der: "Bir küçük kayığın bile
kendiliğinden, yapıcısı ve sanatkarı olmadan meydana
gelebileceğini kabul etmediğiniz halde, nasıl oluyor
da, bu muazzam kainatın bir yapıcısı, bir yaratıcısı
olmadan kendiliğinden vücud bulduğuna inanıyorsunuz?
Kainat kainatın değil, Allah'ın eseridir. Bütün bunca
belgeler ortada iken, Allah'ın varlığı ile ilgili bir
tartışma ve münazara başlatmak gereksizdir.7
ABDÜLKADİR GEYLANİ
11. yüzyılda yaşamış olan Abdülkadir Geylani de diğer
İslam alimleri gibi iman hakikatlerine büyük önem vermiştir.
Eserlerinde insanları Allah'ın delilleri üzerinde düşünmeye
çağırmıştır. "İlahi Armağan" adlı eserinde iman hakikatlerine
verdiği önemi gösteren bazı ifadeleri şöyledir:
Ey Evlad! Kainatın her zerresinde Allah'ın güzel sanatı
vardır. Bu güzel sanatların her biri Hakk'a vardıran
delillerdir. Bu delillere yapışan herkes Hakk'a varabilir.
Derin düşüncelere dal. Düşüncen derinlere kök saldıkça
yükselirsin ve yücelirsin..8

Denizi de sizin emrinize veren O'dur, ondan taze
et yemektesiniz ve giyiminizde ondan süs-eşyaları
çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara
yara akıp gittiğini görüyorsun. (Bütün bunlar)
O'nun fazlından aramanız ve şükretmeniz içindir.
(Nahl Suresi, 14)
|
BEDİUZZAMAN SAİD NURSİ
Geçtiğimiz Hicri yüzyılın müceddidi sayılan büyük alim
Bediüzzaman Said Nursi de, bir Kuran tefsiri sayılan
Risale-i Nur külliyatında iman hakikatlerinin öneminden
pek çok yerde bahsetmektedir:
Bir saray, yüzler kapalı kapıları var. Bir tek kapı
açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır.
Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa,
o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte, hakaik-i imaniye
(iman hakikatleri) o saraydır. Her bir delil, bir anahtardır;
ispat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı
kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr
edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba (sebeplere) binaen,
ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan
bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan
iskat ediyor (siliyor). "İşte bu saraya girilmez. Belki
saray değildir, içinde bir şey yoktur" der, kandırır.9
Bediüzzaman Mektubat isimli eserinde ise özellikle
günümüzde iman hakikatlerine sarılmanın önemi üzerinde
durmuş, geçmişte yaşamış pek çok İslam aliminin, eğer
bu dönemde yaşasalar, en çok üzerinde duracakları konunun
da iman hakikatlerini öğretmek yoluyla insanların imanını
kurtarmak olacağını söylemiştir:
Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmâm-ı
Rabbânî (R.A) Mektubât'ında demiş ki: "Hakaik-i îmaniyeden
(iman hakikatlerinden) bir mes'elenin inkişafını (meydana
çıkmasını), binler ezvak (zevkler) ve mevacid (vecd
halleri) ve keramata (kerametlere) tercih ederim." Hem
demiş ki: "Bütün tarîklerin (yolların) nokta-i müntehası
(son noktası), hakaik-i îmaniyenin vuzuh (açılması)
ve inkişafıdır (meydana çıkmasıdır)."... Öyle ise tarîk-ı
Nakşî'nin üç perdesi var: Birisi ve en birincisi ve
en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i îmaniyeye (iman
hakikatlerine) hizmettir ki, İmâm-ı Rabbânî de (R.A.)
âhir zamanında (son döneminde) ona sülûk etmiştir (o
yolu takip etmiştir)...
|

... Biz gökten su indirdik,
böylelikle orada her güzel olan
çiftten bir bitki bitirdik.
(Lokman Suresi, 10)
|
Mâdem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki: Eğer
Şeyh Abdülkadir-i Geylânî (R.A.) ve Şâh-ı Nakşibend
(R.A.) ve İmâm-ı Rabbânî (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda
olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i îmaniyenin
(iman hakikatlerinin) ve akaid-i İslâmiye'nin (İslam
esaslarının) takviyesine sarf edeceklerdi. Çünki saadet-i
ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i
ebediyeye (ebedi sıkıntıya, belaya) sebebiyet verir...10
Diğer yazılarında da Üstad Bediüzzaman, iman hakikatlerinin
öneminden şöyle bahsetmektedir:
Bu zamanda iman hakikatlerinin birinci maksat, birinci
vazife, asıl amaç olması gerekir. Bunun dışındaki şeyler
ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalır. Risale-i Nur'la
onlara hizmet etmek en birinci görev, merak konusu ve
asıl amaç olmalıdır... Risale-i Nur çerçevesi dışında
bulunan alimler belki de veliler bu siyasi ve toplumsal
hayatın bağları sebebiyle iman hakikatlerinin önemini
ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o akımların etkisine
maruz kalarak, kendi ile aynı fikri paylaşan münafıkları
bile sever hale geldi... Hem Risale-i Nur'un gerçek
talebeleri ölümsüz elmaslar seviyesinde olan iman hakikatlerini
anlatma vazifesi içinde iken zalimlerin satranç oyunlarına
benzer konularla ilgilenecek onların kutsal vazifelerini
sekteye uğratmamak ve anlayışlarını karıştırmamak gerekir
diye düşünüyorum. (Orjinalinden Türkçeleştirilerek alınmıştır.)11
Ayrıca Bediüzzaman'ın hayatıyla ilgili bir yazıda onun
iman hakikatlerine verdiği önem şöyle ifade edilmektedir:
Bediüzzaman'a göre temel mesele; insanın kendisini,
diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde
algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır... Teşhisini
bu şekilde koyan Bediüzzaman, tedavi metodunu da geliştirdi:
"Tahkiki iman" geliştirdiği metodun özü ve özetiydi.
Sıra "tahkiki iman" ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle
zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun
da yolu eğitimden geçerdi.12
Bediüzzaman Tabiat Risalesi isimli eserinde de iman
hakikatleri konusuna çok yoğun bir biçimde yer vermiştir.
Barla Lahikası'nda ise, Risale-i Nur'un en önemli özelliklerinden
birinin iman hakikatlerini tefekkür ettirerek, "maddiyyun
ve tabiyyun" (maddeci ve tabiatçı) fikir akımlarını
susturmak olduğunu açıklamıştır:
Risale-i Nur, Kur'an-ı Hakîm'in bir mu'cize-i maneviyesi
ve bu zamanın dinsizliğine karşı manevî atom bombası
olarak solculuk cereyanlarının maneviyat-ı kalbiyeyi
tahribine mukabil, maneviyat-ı kalbiyeyi tamir edip
ferden ferda (fert fert) iman-ı tahkikîden gelen muazzam
bir kuvvet ve kudrete istinadı, okuyucuların kalblerine
kazandırıyor. Ve bu vazifeyi de yine mukaddes Kur'anımızın
ilham ve irşadıyla ve dersiyle îfa ediyor. Tefekkür-ü
imanî dersiyle tabiiyyun ve maddiyyunun boğulduğu aynı
mes'elelerde tevhid nurunu gösteriyor; iman hakikatlerini
madde âleminden temsiller ve deliller göstererek izah
ediyor. Liselerde, üniversitelerde okutulan ilim ve
fenlerin aynı mes'elelerinde iman hakikatlerinin isbatını
güneş zuhurunda gösteriyor. Bu gibi çok cihetlerle Risale-i
Nur, bu zamanda ehl-i iman ve İslâm için ön plânda ele
alınması îcab eden, ehl-i iman elinde manevî elmas bir
kılınçtır. Asrın idrakine, zamanın tefehhümüne (farkına
varmak), anlayışına hitab eden, ihtiyaca en muvafık
tarzı gösteren, ders veren ve doğrudan doğruya feyz
ve ilham tarîkıyla (yoluyla) âyetlerin yıldızlarından
gelen ders-i Kur'anî'dir, küllî Marifetullah bürhanlarıdır
(delilleridir).13
İki deniz bir değildir.
Şu, tatlı, susuzluğu keser ve
içimi kolay; şu da, tuzlu ve acıdır.
Ancak her birinden taze et yersiniz...
(Fatır Suresi,
12)
|
Üstad, diğer bazı eserlerinde de, kainatın ve canlıların
yaratılışındaki iman delillerine dikkat çekmiş, var
olan herşeyin Allah'ın üstün kudretini sergileyen birer
delil olduğunu söylemiştir. Bediüzzaman'ın iman hakikatleriyle
ilgili diğer bazı ifadeleri şöyledir:
Ey zevk ve lezzete mübtela insan! Ben yetmiş yaşımda
binler tecrübelerle ve hüccetlerle (delillerle) ve hâdiselerle
aynelyakîn bildim ki: Hakikî zevk ve elemsiz lezzet
ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır
ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî
bir lezzette çok elemler var.14
Her bir kelimesi bir kitabı ve her bir harfi bir satırı
içerisinde tutan bir kitabın, katipsiz vücudu (ortaya
çıkması) mümkün değildir. Kainat kitabı da Nakkaş-ı
Ezelinin vücub-u vücuduna (var olmasına) bağlıdır.15
Kainatta hiçbir zişuur (şuur sahibi), kainatın bütün
eczası kadar şahidleri bulunan Halık-ı Zülcelali inkar
edemez... Etse, bütün kainat onu tekzip edeceği için
susar, lakayd kalır.16
Adi bir muntazam makine, intizam ve mizanlı heyetiyle
şeksiz, bir mahir ve dikkatli ustayı gösterdiği gibi;
kainatı dolduran hadsiz zihayat (canlı) makineler de,
her birisi binbir mücizat-ı ilmiyeyi (ilmi mucizeleri)
gösteriyorlar. Elbette yıldız böceğinin ışığına nisbeten
güneşin ziyası (ışığı) derecesinde ilmin cilveleri ile
o zihayatlar, usta ve sermedi (ebedi) sanatkarlarının
vücub-u vücuduna (var olmasına) ve mabudiyetine pek
parlak şehadet ederler.17
Madem muntazam bir fiil failsiz olmaz. Manidar bir
kitap katipsiz olmaz. Sanatlı bir nakış nakkaşsız olmaz...
Elbette şu kainatı dolduran ef'al-i hakimanenin (hükmeden
işlerin) bir faili ve yeryüzünün mevsim bemevsim tazelenen
hayret-feza nukuşlarının (hayret veren nakışlar), manidar
mektubatının bir katibi, bir nakkaşı vardır.18
Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, külli muarrif (tercüman)
var. Birisi: şu kitab-ı kainattır. Birisi: şu kitab-ı
kebirin ayet-i kübrası olan Hatemü'l-Enbiya Aleyhissalatü
vesselamdır. Birisi de Kuran-ı Azimüşşan'dır.19
Başını kaldır, gözünü aç! Şu kainat kitab-ı kebirine
bir bak; göreceksin ki; o kainat hey'et-i mecmuası üstünde,
büyüklüğü nisbetinde bir vuzuh (netlik)ile hatem-i vahdeti
(Tekliğin mührünü) gösteriyor.20
Bütün
meyveler ve içindeki tohumcuklar; hikmet-i Rabbaniyetin
birer mucizesi, sanat-ı İlahiyenin birer harikası, rahmet-i
İlahiyenin birer hediyesi, vahdet-i İlahiyenin birer
bürhan-ı maddisi (maddeye ait delili), ahirette eltaf-ı
İlahiyenin (İlahi lütufların) birer müjdecisi, kudretinin
ihatasına (tam kavranmasına) ve ilminin şümulüne (kaplamasına)
birer şahid-i sadık (doğru, dürüst) oldukları gibi;
şunlar, alem-i kesretin aktarında ve şu ağaç gibi tekessür
etmiş (çoğalmış) bir nevi alemin etrafında, vahdet ayineleridirler.
Enzarı kesretten vahdete (bakışları çokluktan tekliğe)
çeviriyorlar.21
Eğer aklın evhamda boğulmamış ise anlarsın ki; bir
kelime-i kudreti, mesela balarısını, ekser eşyaya bir
nevi küçük fihriste yapmak; ve bir sahifede, mesela
insanda, şu kitab-ı kainatın ekser (daha çok) meselelerini
yazmak; hem bir noktada, mesela küçücük incir çekirdeğinde,
koca incir ağacının programını derc etmek (içine almak)
ve bir harfte mesela kalb-i beşerde, şu alem-i kebirin
safahatında (safhalarında) tecelli ve ihata eden (içine
alan, kuşatan) bütün esmasının asarını (eserlerini,
izlerini) göstermek ve bir mercimek tanesi kadar mevki
tutan kuvve-i hafıza-i insaniyede bir kütüphane kadar
yazı yazdırmak ve bütün hadisat-ı kevniyenin (varlıkla
ilgili olayların) mufassal fihristesini (izahlı, geniş
malumatlı fihristini) derc etmek (içine almak), elbette
ve elbette Halık-ı Küll-i Şey'e has ve bu kainatın Rabb-i
Zülcelali'ne mahsus bir hatemdir (mühürdür).22
Ve O, yeri yayıp uzatan,
onda sarsılmaz-dağlar ve ırmaklar kılandır. Orada
ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır;
geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda
düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.
(Ra'd Suresi,
3)
|
MEHMED ZAHİD KOTKU
Mehmed Zahid Kotku, 1897-1980 yılları arasında yaşamıştır.
Yaşadığı süre zarfında hikmetli sözleri, dersleri ve
Kurani hizmetiyle insanlara mürşid olmuştur. Kuran'ı
kendine rehber edinerek, insanlara açıklamaya çalışmıştır.
İnsanlara Allah'ın varlığının kesin delilleri olan iman
hakikatlerini anlatmıştır. Eserlerindeki iman hakikati
örnekleri ve iman hakikatlerinin önemi hakkındaki sözlerinden
bazıları şöyledir:
Düşünen bir kavim için Hak Teala'nın varlığı ve birliği
hakkında, yerlerin ve göklerin tefekküründe sayısız
ibretler ve alametler vardır. Binaenaleyh, tekrar tekrar
yerlere ve göklere bakmak ve onlardan ibret ve hisse
almanın, Cenab-ı Hakk'a dönmeye vesile olacağında hiç
şüphe yoktur.23
Hakk'ın mahlukatlarını yerde, gökte, denizde, havada
olanlarının cins ve miktarını bilebilir miyiz? Bunun
miktarını ancak yaratanımız yüce Allah'tan başka kimse
bilemez. Hele o mikrop diye bizleri çok korkutan ve
gözle görülemeyecek kadar ufacık ve lakin insanların
hatta hayvanların ve hatta meyvalarımızın canına okuyan
ve bir türlü de hakkından gelemediğimiz yaratıklar,
Allah-u Teala'nın varlık ve birliğini ispata yetmez
mi? O ufacık mahluk, nasıl oluyor da koskocaman adamı
bir anda yerlere serip, nihayet ölüme kadar sürüklüyor.
Elbette düşünen insan için bunda çok ibret vardır.24
Görüldüğü gibi İslam alimleri her devirde iman hakikatlerini,
tebliğlerinde en ön planda kullanmışlardır. Eserlerindeki
ifadelerinden de anlaşıldığı gibi İslam alimleri iman
hakikatleri üzerinde ciddi ve derin tefekkür sahibidirler.
Bu tefekkürlerini diğer insanlara da anlatarak, onları,
Allah'ın varlığının delillerini kavramaya, Allah'ın
sıfatları üzerinde düşünmeye çağırmışlardır.
Onların bu tefekkür yöntemi bize örnek olmalı ve modern
çağın bize sunduğu tüm bilimsel ve teknolojik imkanları
kullanarak iman hakikatlerini daha iyi öğrenmeli, araştırmalı
ve yorumlamalıyız.
|