| Darwinistlere
Meydan Okuyan Mucize Molekül
Darwinizm, canlıların iki doğal mekanizma ile ortaya çıktıklarını
ve geliştiklerini öne sürer: Doğal seleksiyon ve mutasyon.
Gerçekte bu iki mekanizmanın hiçbir şekilde yeni bir canlı
var etmesi ya da bir canlıya bir özellik katması mümkün değildir.
(Bkz. Harun Yahya, Hayatın
Gerçek Kökeni, 2003) Ancak yine de Darwinist
kaynaklarda tüm canlılar, bu iki kör mekanizmanın eseri olarak
anlatılır. Oysa biraz dikkatli bakıldığında, bu anlatımlarda,
söz konusu mekanizmaların neleri başardıkları hakkında en
ufak bir bilgi yoktur.
İşte bu nedenle, okuduğunuz veya izlediğiniz her evrimci
yayın, spekülatiftir. Örneğin bir deniz canlısının çeşitli
mutasyonlarla kara canlısı olmaya başladığını anlatan
bir belgeseldeki ya da bir makaledeki uzun cümleler,
bilimsel terimlerle donatılmış olabilir. Ancak, "sözde
mutasyonların nerede, ne sebeple meydana geldiği, canlıda
ne tip etkilere ve değişimlere sebep olduğu, hangi aşamalarla
gerçekleştiği" gibi asıl olarak açıklanması gereken
detayları evrimcilerin izahlarında bulabilmeniz mümkün
değildir. Çünkü evrimciler bu hayali aşamaları açıklamaya
teşebbüs ederlerse, aslında evrim diye bir sürecin olmadığını
itiraf etmek zorunda kalacaklarının bilincindedirler.

Hemoglobinin kompleks
yapısı, diğer tüm kompleks organizmalarda olduğu
gibi, rastgele oluşan herhangi bir mutasyona
izin vermeyecek derecede hassastır. Yapısında
meydana gelebilecek herhangi bir rastgele kimyasal
etki, bu değerli proteini bir anda işe yaramaz
bir amino asit yığınına dönüştürebilir.
|
Hemoglobin için yapılan evrimci açıklamalar da bu şekildedir.
Hemoglobin gibi bir mucize molekülün hayali evrimi hakkında,
spekülasyon dışında bilimsel değeri olan tek bir açıklamaya
bile rastlayamazsınız.
Hemoglobin, hem kompleks yapısı, hem de farklı canlılarda
sergilenen farklı formlarıyla, evrimciler için ciddi
bir zorluk oluşturmaktadır. Evrimci genetikçi Gordon
Rattray Taylor, Great Evolution Mystery adlı kitabında
bu durumu şu şekilde itiraf etmektedir:
"Hemoglobin, pek çok farklı
filumda görünerek, evrim hikayesinde gelişigüzel şekilde
ortaya çıkmaktadır. Paramecium adı verilen bazı türlerde
(hemen her biyoloji dersinde öğretilen son derece basit
tek hücreli canlı) bulunur. Kurtçuklarda, yumuşakçalarda,
böceklerde ve hatta baklagillerin köklerinde vardır.
Bütün bu farklı canlıların nasıl tümünde bulunduğu ise
oldukça açıklamasızdır. Tek bir şey açık gibi görünmektedir;
her seferinde, tamamen birbirinden bağımsız şekilde,
bu molekül tekrar tekrar karşımıza çıkmaktadır."30
Bir evrimci olmasına rağmen Gordon Rattray Taylor'ın
açıkça kabul etmek zorunda kaldığı bu gerçek son derece
önemlidir. Hemoglobinin, birbirinden farklı canlılarda
farklı şekillerde bulunması ve bu farklı yapıların hayali
evrimsel şemalardan birine oturmaması, bu önemli molekülün
her canlı grubu için ayrı ve özel olarak yaratılmış
olduğu gerçeğini açıkça göstermektedir. Taylor'un "birbirinden
bağımsız şekilde ortaya çıkış" olarak nitelendirmeyi
tercih ettiği gerçek, "yaratılış gerçeği"dir.
Aynı gerçeği biyokimya profesörü Michael Denton, Evolution:
A Theory in Crisis (Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) isimli
kitabında şu şekilde açıklamaktadır:
"Moleküler seviyede; balık, amfibiyen, sürüngen ve
memeli sıralamasından oluşan geleneksel evrim serisinin
en küçük bir izi bile yoktur. Hayret verici olan ise
insan, hemoglobini yönünden, balıktan daha çok lamprey'e
(yılan balığı şeklinde bir su hayvanı) daha yakındır."31
Dahası, hemoglobinin kompleks yapısı, diğer tüm kompleks
organizmalarda olduğu gibi, rastgele herhangi bir mutasyona
izin vermeyecek derecede hassastır. Hemoglobin proteinini
meydana getiren amino asit dizilimi, sahip olduğu özel
dizilimi yitirdiği anda işe yaramaz bir amino asit yığınından
başka bir şey olmayacaktır. Bu molekülün kendisi için
belirlenmiş özel amino asit dizilimine tesadüfen sahip
olabilmesi ancak 10950'de 1 ihtimaldir. Yani imkansızdır.

Hemoglobini oluşturan
alfa ve beta zincirlerini birbirlerine dönüştürmek
için en az 120 mutasyon gerekmektedir. Ancak
bu mutasyonlar sırasında tek bir amino asit
değişikliği, kan hücrelerinin bozulmasına sebep
olabilmektedir. Orak hücre anemisi hastalığının
nedeni meydana gelen tek bir mutasyondur.
|
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden (Massachusetts
Institude of Technology - MIT) Murray Eden'in konu ile
ilgili yorumları şöyledir:
"Hemoglobin iki zincirden
oluşur; alfa ve beta. Alfayı betaya çevirmek için en
az 120 mutasyon gerekmektedir. Bu değişikliklerden en
az 34'ü, 2 veya 3 nükleotid arasında yer değiştirmelerin
gerçekleşmesini gerektirir. Ancak, eğer mutasyon sırasında
tek bir amino asit değişikliği meydana gelirse, sonuç
kanın bozulmaya uğramasıdır ve organizma ölür!"32
Eğer hemoglobini oluşturan amino asitlerden rastgele
bir tanesini çıkarır veya bu amino asitlerden rastgele
iki tanesinin yerini birbirleri ile değiştirirseniz,
bu durumda protein bozulmaya uğrayabilir veya tüm işlevini
kaybedebilir. Buna en iyi örnek, daha önce incelediğimiz
orak hücre anemisi hastalığıdır. Orak hücre anemisi
oluşması için tek sebep, hemoglobin dizilimini oluşturan
sadece iki amino asitin birbirleri ile yer değiştirmesidir.
Son derece ciddi rahatsızlıklara sebep olan ve henüz
tedavisi bulunmayan bu hastalık, hemoglobini oluşturan
287 amino asit arasından sadece iki tanesinin farklı
yerde bulunması ile kendisini gösterir. Nobel Ödülü
sahibi biyoloji profesörü George Wald, konu ile ilgili
olarak şunları söylemektedir:
"Herhangi bir türdeki TEK
BİR mutasyonal değişiklik hemoglobinin düzgün çalışmamasına
neden olur. Örneğin, hemoglobindeki 287 amino asitten
tek bir tanesinin değişikliğe uğraması orak hücre anemisine
neden olmaktadır. Bu hastalıkta glutamik asit ünitesi,
valin ünitesi ile yer değiştirmiştir - ve sonuç: Bu
hastalığa yakalananların %25'i ölmektedir."33
Darwinistler, evrimi güçlü bilimsel kanıtlara sahip
bir teori, hatta bir "gerçek" gibi göstermek çabasındadırlar.
Oysa Allah'ın benzersiz bir tasarımla yarattığı tek
bir hemoglobin molekülü bile, sahip olduğu komplekslik
ve canlılar arasında hayali "evrim ağacı"na meydan okuyan
dağılımı ile, teoriyi çıkmaza sokmaya yeterlidir.
Kasların Oksijen Kaynağı: Miyoglobin
Vücutta kaslara oksijen taşıma görevini üstlenen miyoglobin
adında bir başka molekül daha vardır. Bu molekül hemoglobine
çok benzer, fakat özelliği, hemoglobinden farklı olarak
tek bir oksijen atomu taşıyabilmesidir. Miyoglobin kaslar
için yaratılmış özel bir moleküldür. Çünkü kasların
oksijene olan ihtiyacı, azar azar ve belirli miktardadır.
Miyoglobin, dört değil sadece bir tane oksijen atomu
taşıyarak, kasların gereksinimlerine cevap verir. Ancak
vücuttaki diğer hücreler için böyle bir durum söz konusu
değildir. Kanın, diğer dokulara, hemen her saniye bol
miktarda oksijeni taşıması şarttır. Dokulardaki bu gereksinim,
hemoglobinin dört oksijen molekülüne bağlanabilmesi
ile karşılanmıştır.
Eğer söz konusu görev dağılımı tersine dönseydi, miyoglobin
vücuda yeterli oksijeni dağıtamayacak, hemoglobin de
kaslara fazla oksijen vererek onların yanmalarına neden
olacaktı. Ama ne hemoglobin ne de miyoglobin oksijeni
vücutta farklı bir yere taşımazlar. Alemlerin Yüce Rabbi
olan Allah'ın emriyle hareket eden bu moleküller görevlerini
eksiksiz olarak yerine getirirler. Bir ayette şöyle
bildirilir:
Peki onlar, Allah'ın dininden başka
bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne
varsa -istese de, istemese de- O'na teslim olmuştur
ve O'na döndürülmektedirler. (Al-i İmran Suresi, 83)
Miyoglobin-Hemoglobin ile İlgili
Evrim İddialarının Asılsızlığı
Benzer görevler üstlenen hemoglobin ve miyoglobin molekülleri,
benzer moleküler özelliklere sahiptirler. Sahip oldukları
hem grupları birbirlerinden hiçbir fark göstermez ve
sahip oldukları dört zincir de aynı şekilde katlanır.
Bu benzerliği evrimciler kendi teorileri için bir delil
olarak kabul etmiş ve 1959 yılında bu iki molekülü sözde
"akraba" ilan etmişlerdir.
İKİ TASARIM
HARİKASI: MİYOGLOBİN VE HEMOGLOBİN
Kaslar,
vücudun diğer hücrelerinden daha az oksijene ihtiyaç
duyarlar. Bu nedenle, kaslara oksijen dağıtımını
yapmak üzere farklı bir molekül yaratılmıştır.
Hemoglobin taşıdığı 4 oksijen ile dokuların gereksinimini
karşılarken, miyoglobin, taşıdığı tek oksijen
atomu ile kaslara hayat verir. Bu özel tasarım
Allah'ın kusursuz yaratmasıdır.
|
Doğada, pek çok yapı moleküler olarak benzerdir. Birbirlerinden
tek bir atom ile ayrılan iki molekül, birbirinden tamamen
farklı iki yapıyı oluşturabilirler. Hatta atomlarının
aynı ancak birbirlerine bağlanış biçimlerinin farklı
olması bile iki molekülden bir tanesini lezzetli bir
yiyecek diğeriniyse bir ağaç dalı haline getirebilmektedir.
Hemoglobin ve miyoglobin de aynı özelliklerle karşımıza
çıkan iki farklı moleküldür. Birbirlerine benzer moleküler
yapıları olduğu doğrudur. Ancak buradan yola çıkarak
hemoglobinin miyoglobinden evrimleştiği iddiasını ortaya
atmak akıl dışıdır. Her evrimci iddiada olduğu gibi
bu iddia da, herhangi bir bilimsel delille desteklenmemektedir.

balina sperm
miyoglobini
Miyoglobin molekülünün dizilimi tek bir oksijen
atomunu dağıtabilecek şekilde tasarlanmış özel
bir dizilimdir. Bu dizilime yapılacak rastgele
bir müdahale bu özel tasarımı bozacak ve molekülün
işlevsiz kalmasına neden olacaktır.
|
Evrimcilerin bu konudaki iddiaları miyoglobin molekülünün
zaman içinde uğradığı mutasyonlar sonucunda değişip
"gelişerek" hemoglobine dönüştüğü yönündedir. Ancak
hemoglobin de, miyoglobin de son derece kompleks yapıları
olan ve oldukça kompleks kimyasal işler gerçekleştiren
iki özel moleküldür. Bu moleküller üzerinde herhangi
bir mutasyon etkisi, en küçük bir değişiklik, yapının
tamamen bozulmasına yol açacak kadar etkilidir. Miyoglobin
molekülünün dizilimi öylesine hassastır ki, rastgele
mutasyonlar bir yana, dizilime yapılan kontrollü bir
müdahale bile, molekülü işlevsiz bırakabilir. Dahası,
evrimcilerin iddialarını kanıtlayabilmek için, miyoglobin
ile hemoglobin arasındaki her geçiş aşamasının fonksiyonel
(ve dahası bir önceki aşamadan daha yararlı) olması
gereklidir. Oysa böyle bir "ara form" tarif edilememektedir.
Bütün bunların yanı sıra, hemoglobini miyoglobinin
gelişmiş hali olarak tanımlamak da son derece yanlış
ve yanıltıcıdır. Miyoglobin, kasları beslemek için,
tek bir oksijen molekülü taşımak üzere yaratılmış özel
bir moleküldür. Hemoglobinden farklı olarak böyle bir
yapıya sahip olması ve kasları yanmaktan kurtarması,
onun yaratılmış olduğunun açık delillerindendir. Daha
önce de belirttiğimiz gibi, kaslara, vücuttaki diğer
hücrelerden farklı miktarda oksijen aktarımı, vücuttaki
bilinçli yaratılış örneklerinden bir tanesini oluşturmaktadır.
Bu iddia ile ilgili olarak bir başka önemli boşluk,
evrimcilerin hemoglobini oluşturduğunu iddia ettikleri
miyoglobinin kökenini henüz açıklayamamış olmalarıdır.
Alyuvarlar İhtiyaç Belirliyor
Alyuvarlar, adeta yaptıkları işin öneminin farkındadırlar.
Bu nedenle sürekli olarak vücut içinde devriye gezer,
ihtiyaç tespit eder ve olağanüstü bir durumla karşı
karşıya kaldıklarında da tedbir alırlar. Örneğin, oksijeni
bırakma işini, çok çalışan ve oksijene acil gereksinimi
olan bir dokunun yanından geçerken yaparlar. Burada
gerekli olan oksijeni dokuya iletir, vücudun temel besini
olan şekerin yakılmasından dolayı açığa çıkan karbondioksiti
alır, onu akciğere taşır, orada bırakır ve yeniden kendilerine
oksijen bağlarlar.
Yapılan bu alışverişte, daha önce detaylarını
açıkladığımız çok hassas bir denge vardır. Alyuvar hücreleri
nerede oksijen gereksinimi varsa mutlaka oraya doğru
hareket ederler. Aynı zamanda vücutta alyuvar hücresine
ihtiyaç olup olmadığına da denetim yaparak karar verirler.
Bu denetimin önemi ise çok büyüktür. Hücrelerinizin
ve vücudunuzdaki yapıların oksijensiz kalarak ölmesi,
yapılan bu titiz denetim nedeniyle önlenmiş olur.
Allah,
kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a
açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki
göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar.
Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik
çökertir. (En'am Suresi, 125)
|
Yüksekçe bir dağa tırmanırken vücudunuzda meydana gelen
değişiklikler de bu titiz denetimin bir sonucudur. Vücutta
değişiklikler meydana gelmesinin nedeni, yükseklik arttıkça
eskisi gibi rahat oksijen bulamıyor oluşunuzdur. Atmosferdeki
%21'lik oksijen, yer çekiminin etkisiyle alt tabakalarda
daha yoğundur. Siz, daha az yoğun atmosfer ile karşılaştığınızda
bu ortama ilk başta uyum sağlayamazsınız. Gitgide halsizleşir,
yürüyemez, bitkin düşer, hatta bayılabilirsiniz. Çünkü
bedeninizde artık, sağlıklı yaşamınızı devam ettirebilmek
için yeterli oksijen yoktur. Ancak bu sorun, Allah'ın
insan bedenine verdiği bazı destek özellikler sayesinde
çözülür.
Öncelikle bu farklı ortamda, vücut alarma geçer. Vücudun
ilk önlemi, kritik dokuların, özellikle beynin, düzenli
bir şekilde çalışması için yeteri kadar oksijen alıp
almadığını kontrol etmektir. Beyin, vücudun aldığı oksijenin
%20'sini kullandığından, bedenin başlıca korunması gereken
bölgesidir. Solunum ve kalp damarlarını meydana getiren
sistem tamamen bu görevi yerine getirecek şekilde yaratılmıştır.
Kalbin yakınlarındaki kan damarlarından birçoğu, oksijen
basıncındaki düşmelere karşı çok hassas biyolojik terazilerle
donatılmıştır. İleride detaylarını belirteceğimiz bu
konu, Allah'ın herşeyi büyük bir denge ile yarattığı
gerçeğinin büyük bir delilidir. Sinir hücreleriyle uyarılan
akciğer kasları faaliyetlerini hızlandırır ve daha fazla
havanın akciğerlere gitmesi için soluk alıp verme oranını
artırırlar. Yüksek bir ortama ilk çıktığınızda nefes
nefese kalmanızın nedeni budur. Bu sırada kendine has
kimyevi sayaçlarla donatılmış olan beyin, oksijen bakımından
zengin olan kanın vücut dokularına daha çabuk ulaşması
için kalbe daha güçlü ve hızlı atması yönünde mesajlar
gönderir.
Sizleri
Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz?
Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz
mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı
Biz miyiz? Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz
ve Bizim önümüze geçilmiş değildir. (Vakıa Suresi,
57-60)
|
Bütün bunlar geçici tedbirlerdir. Eğer bunlar alınmasaydı,
metabolizmadaki bu değişikliğe uzun süre dayanabilmeniz
mümkün olmaz, oldukça yorgun düşerdiniz. Asıl kalıcı
tedbir ise bütün bu olanlar sonrasında arka planda gerçekleşecektir.

(1) Yükseklere çıkıldıkça, örneğin 4.200 m.
yükseklikte, bir damla kanda 7 milyon alyuvar
hücresi bulunur. Bu, normale oranla daha fazladır.
Kandaki alyuvar fazlalığı, oksijen oranı az
olan bölgelerde insanın yaşamını devam ettirebilmesi
için alınmış önemli bir tedbirdir.
(2) Deniz seviyesi ile 1.800 m. yükseklik arasında
yaşayan kişilerin bir damla kanında 5 milyon
alyuvar hücresi bulunur. Oksijen oranının bol
olduğu bu bölgelerde söz konusu oran, bir insanın
normal vücut fonksiyonlarını yerine getirmesi
için yeterlidir.
|
Düşük yoğunluklu havada oksijen de azdır. Bu sınırlı
oksijeni yakalamak için ekstra alyuvar üretme işlemi
çok kısa bir süre içinde başlar. Dağın yüksek yamaçlarına
çıkıp, nefesinizin sıkıştığını hissettiğiniz hatta bayılmak
üzere olduğunuz bu rahatsızlık döneminden yaklaşık birkaç
saat sonra, vücut yeni ortam için kalıcı bir tedbir
alınması gerektiğine karar verir. Bu karar üzerine,
böbrek ve kısmen karaciğer tarafından "eritropoietin"
adında bir hormon salgılanmaya başlar. Bu hormon kemik
iliğine daha fazla alyuvar üretilmesi yönünde mesajlar
gönderir. 3 ila 5 gün içinde "destek kuvvetleri" denebilecek
yeni alyuvarlar kanın içine dağılırlar. 15. günden sonra
eritropoitein üretimi azalacaktır. Çünkü artık vücut
bulunduğu ortama uyum göstermiş, bedenin alarm durumu
sona ermiştir.34
Bu uyum gerçekten de hayranlık uyandırıcıdır. Deniz
seviyesi ile 1800 m yükseklik arasında yaşayanların
bir damla kanında yaklaşık 5 milyon alyuvar hücresi
bulunurken, daha yüksek yerlerde örneğin 4200 m yükseklikte
yaşayan insanların bir damla kanında yaklaşık 7 milyon
alyuvar hücresi bulunur.
Yüksekliğe göre üretilen alyuvarların
yapısı da değişir. Yükseklere çıkıldıkça, bedende
bulunan alyuvar hücreleri de çeşitli kimyasal değişimlere
uğrarlar. Meydana gelen bu kimyasal değişim ile, bu
yeni ortamda alyuvar hücreleri normalden daha çok hemoglobin
taşırlar. Dahası, alyuvarlardaki hemoglobin, yüksekliğe
bağlı olarak daha çabuk oksijen yükleyip boşaltacak
şekilde yeni bir yapıda üretilmeye başlanır. Diğer
organ ve dokular da bu akılcı tedbirlere uyum sağlar.
Kaslara taşınan oksijen miktarını mümkün olduğunca azaltabilmek
için, kasların boyutlarında fark edilir derecede küçülme
meydana gelir. Bu kusursuz sistem sayesinde de hafif
bir baş ağrısı şeklindeki ilk tecrübenizden sonra 15-20
gün içinde yeni şartlara uyum sağlarsınız. Kalp atışlarınız
artık normale dönmüştür ve kendinizi rahat hissetmeniz
için derin derin nefes almanıza gerek kalmaz.35
Sizleri Biz
yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi
(rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz
mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı
Biz miyiz? Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz
ve Bizim önümüze geçilmiş değildir. (Vakıa Suresi,
57-60) |
Bu muazzam kontrolü elinde bulunduran insanın kendisi
midir? Oksijen yetersizliğine karşı koyamayarak baygınlık
aşamasına gelen birçok insanın, kendi bedenindeki bu
mükemmel kurtarıcılardan haberi bile yoktur. O halde,
bu kontrolü sağlayan kimdir? Bu hassas sistemin kurucusu,
Darwinistlerin öne sürdüğü gibi, rastgele bir zamanda
rastgele bir şekilde meydana gelen mutasyonlar olabilir
mi? Sistem o kadar mükemmel bir donanıma sahiptir ve
o kadar akıllı hareket eder ki, aklını kullanan her
insan burada kusursuz bir yaratılışın var olduğunu kolaylıkla
anlayacaktır. Üretim yapan organlar, tedbir alan dokular,
beyni korumaya çalışan kalp ve damarlar, enzim üretimi
emrini veren uyarıcılar, enzimi üreten böbrek ve karaciğer,
birbirleriyle müthiş bir koordinasyon içinde sürekli
hareket halinde olan hücreler, tüm bunların sahip olduğu
her protein, her enzim, her molekül, her atom olağanüstüdür.
Beden içinde hiçbir karışıklık yoktur.
Bütün bu olağanüstülük, Allah'ın eşsiz ve kusursuz
sanatıdır. O, herşeyi yaratmıştır, her yere ve herşeye
Hakim'dir. Yeryüzündeki bütün varlıklar, bu varlıkların
içindeki sistemler O'nun bilgisi ve kontrolü altındadır.
O; gözeten, yöneten, bütün yaratılmışları düzenle ve
dengeyle idare eden ve birbirine yardımcı kılan, Müdebbir
olan Allah'tır. Yeryüzündeki her eser O'nun tecellisidir
ve O'na itaat eder. Çünkü Allah kainatın gerçek sahibidir.
Yaratılışı O'na ait olduğu gibi yönetimi de sadece O'na
aittir. Allah ayetlerinde bu önemli gerçeği şu şekilde
bildirir:
İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan
başka İlah yoktur. Herşeyin Yaratıcısı'dır, öyleyse
O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir Vekil'dir.
Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak
eder. O, Latif olandır, haberdar olandır. (Enam Suresi,
102-103)
Ömrü Tükenen Alyuvarlar
Kan sıvısı içindeki serüvenleri 120. güne yaklaşırken,
alyuvarların yaşam sistemleri giderek daha az aktif
duruma gelir. Hücreler yaşlandıkça giderek daha hassaslaşmaya
başlarlar. Alyuvarın hassaslaşan zarı dolaşımın sıkışık
noktalarından geçerken yırtılabilir. Özellikle 3 mikrometre
çapındaki kırmızı dalak pulpasından geçerken 8 mikrometre
çapındaki alyuvarlar parçalanırlar. Bu sıkışmalar sonucunda
dalağın pulpasında çok miktarda alyuvar parçaları bulunur.
(Vücuttan herhangi bir sebeple dalak alındığında, söz
konusu parçalanma yaşanmayacağından, kandaki anormal
ve yaşlı hücrelerin sayısı da artar.)

Beyin vücudun aldığı oksijenin
ortalama %20'sini kullanmaktadır. Vücutta oksijen
eksikliği başgösterdiğinde ise korunması gereken
ilk yer, beyindir. Kalp ve solunum sistemi bu
özel organı korumak üzere özel olarak tasarlanmış
çeşitli donanımlara sahiptir. Beden içine alınan
oksijeni çeşitli önlemlerle ilk planda beyne gönderirler.
|
Yaşamı sona eren alyuvarlar, vücudun birçok bölgesinde,
özellikle karaciğer, dalak ve kemik iliğindeki makrofaj
hücreleri tarafından parçalanırlar. Bu parçalanma sırasında
alyuvar hücresinde bulunan hemoglobin serbest kalır.
Sonraki birkaç saat içinde makrofajlar hemoglobinden
demiri ayıklar ve bunu kanda taşıyarak ya yeni alyuvar
yapımı için kemik iliğine ya da daha sonra kullanılmak
üzere karaciğer ve diğer dokulardaki demir depolarına
götürürler. Hemoglobin molekülünün geri kalanı ise makrofajlar
tarafından bir safra pigmentine dönüştürülür. Sonuçta
parçalanan hücrenin hiçbir parçası boşa gitmeden vücudun
çeşitli bölgeleri için tekrar kullanılmak üzere depolanır.36
Böyle bir depolama sistemine kim neden ihtiyaç duymuştur?
Vücudu meydana getiren parçalar yalnızca molekül ve
hücrelerdir. Bunlar, atıkları yok etmeleri ve demir
gibi vücut için değerli maddeleri sonraki üretimler
için saklamaları gerektiğini nasıl öğrenmişlerdir?Aralarında
açıkça bir planlama vardır. Alyuvarların belli zamanlarda
parçalanmaları gerektiğine karar veren, parçalama görevini
makrofajlara veren bir İrade olduğu açıktır. İşte bu
İrade, yarattığı eserler vesilesiyle bize Kendisi'ni
tanıtan Rabbimiz Allah'tır. O'nu tanımamızın ve Yüceliğini
anlamamızın bir yolu, yarattığı varlıklardaki detayları
düşünmektir. İnsan bedeninde incelediğimiz tüm bu harikalıklar,
bizi Allah'ın yaratmış olduğu gerçeğinin kanıtlarındandır.
Bedendeki söz konusu iş bölümünde meydana gelebilecek
tek bir aksaklık bile son derece ciddi rahatsızlıklara,
hatta ölümlere sebep olabilir. O halde bütün bunların
rastlantıya dayalı mutasyonlar yoluyla, aşama aşama
oluşması mümkün olabilir mi? Elbette ki böyle bir şey
mümkün değildir. Demirin dönüşümünü sağlayan enzimler
eksik olsa, vücutta demir eksikliği meydana gelecektir.
Alyuvarların üretimini sağlayan hormonlar görevini yapmasa,
kandaki alyuvar miktarı gitgide azalacaktır. Bunun gibi
daha pek çok sistem, birbiriyle büyük bir koordinasyon
içinde çalışmak zorundadır. Dolayısıyla, sistemin kusursuz
olarak işleyebilmesi için bütün parçaların eksiksiz
olarak birarada olması şarttır. Ve bedenimizde, bir
sistemin işlemesi için gereken tüm parçalar eksiksiz
olarak biraradadır. İşte bu, Allah'ın Kendi kudretini
bizlere tanıttığı mucizelerden sadece bir tanesidir.
Dolayısıyla Darwinistlerin, canlıların çeşitli aşamalarla
ve tesadüfi olaylarla meydana geldiği yönündeki saçma
iddiaları, her konuda olduğu gibi bu konuda da desteksiz
kalmıştır. Vücut hücrelerine hayat taşıyan bir alyuvarın;
kendisini üreten kemik iliği, kendisini parçalayan makrofajlar,
içine yerleşen hemogbolin, oksijeni taşıyan demir, içinde
dolaştığı kan sıvısı, kendisini bütün hücrelere taşıyan
kan damarları, hareketini, çoğalmasını, azalmasını sağlayan
sayısız enzim ve hormon ve elbette yolculuğunun başlangıç
noktası olan kalp ile beraber var olması gerekmektedir.
Bu parçalardan yalnızca bir tanesinin eksik olması alyuvarı
kendi başına, hiçbir işe yaramayan bir hücre yığını
haline getirecektir. Bu durumda, kuşkusuz bu mükemmel
sistemin işleyişi için tesadüflerden veya hayali bir
evrim sürecinden bahsetmek mümkün değildir.
Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir
alak'tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem
sahibidir; Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir.
İnsana bilmediğini öğretti.
(Alak Suresi, 1-5)
|
Vücutta meydana gelen her işlem, yapılan her iş bölümü,
harekete geçen her enzim, özenle yaratılmıştır ve Allah'ın
emrine tabidir. Gelmiş geçmiş her insanda bu böyle olmuştur
ve dünya üzerinde şu anda yaşamakta olan milyarların
da her birinde bu müthiş yaratılışın kanıtları her an
hakimdir. Bu açık gerçeğe yaratılış dışında açıklamalar
getirmeye çalışmak, büyük bir akılsızlık ve sonuca ulaşmayacak
bir çaba olacaktır. Çünkü Allah'ın kusursuz sanatı gözler
önündedir. Kuran'da bu gerçek şu şekilde bildirilir:
Allah, herşeyin Yaratıcısı'dır. O,
herşey üzerinde Vekil'dir. Göklerin ve yerin anahtarları
O'nundur. Allah'ın ayetlerine (karşı) inkar edenler
ise; işte onlar, hüsrana uğrayanlardır. (Zümer Suresi,
62-63)
|