| GİRİŞ:
KOPYASINI İZLEDİĞİMİZ HAYATIMIZ
Şu
anda elinizde tuttuğunuzu düşündüğünüz bu kitap, yazı
ve resimleriyle, parlak ve canlı renkleriyle, aslında
beyninizde seyrettiğiniz üç boyutlu bir görüntüdür...
Kitabın kapağına elinizi sürdüğünüzde hissettiğiniz
altın yaldızlı kabartmalar da, aynı şekilde beyninizde
dokunduğunuz kitaba aittir...
Kitaba baktığınızda kitabın sayfalarından yansıyan
ışık, gözünüzün retina hücreleri tarafından elektrik
sinyallerine çevrilir. Optik sinirler aracılığıyla iletilen
bu sinyaller, kitabın şekli, rengi, kalınlığı gibi özellikleri
hakkında bilgileri beynin görme merkezine taşırlar.
Burada yorumlanan sinyaller, anlamlı bir bütün haline
getirilir; böylece kitabın görüntüsü sizin için, kafanızın
içindeki karanlıkta yeniden inşa edilmiş olur. Dolayısıyla
"gözümle görüyorum", "kitap karşımda duruyor" gibi ifadeler
aslında gerçekleri yansıtmaz. Göz sadece kendisine gelen
ışığı elektrik sinyaline çevirmekle görevlidir. Muhatap
olduğunuz kitap görüntüsü de zannedildiği gibi sizin
dışınızda değil, tam tersine içinizdedir. Dahası zihninizde
oluşan bu görüntünün gerçekleri yansıtıp yansıtmadığından
veya maddesel bir karşılığı olup olmadığından da hiçbir
zaman emin olamazsınız.

Kitabın sayfalarının kayganlığını elinizde hissediyor
olduğunuz için kitabı dışınızda zannedebilirsiniz.
Oysa, dokunduğunuzu sandığınızda, aslında beyninizin
içinde kitabın sayfalarını çevirir, beyninizin
içinde sayfaların inceliğini, kayganlığını hissedersiniz.
|
Belki sayfaların kayganlığını elinizde hissediyor olduğunuz
için kitabı dışınızda zannedebilirsiniz. Oysa, bu kayganlık
hissi de, aynı görme algısında olduğu gibi beyninizde
meydana gelmektedir. Derinizdeki sinirler uyarıldığında,
bu uyarılar elektriksel sinyaller halinde beyne gönderilirler.
Beyindeki dokunma merkezine ulaşan bu mesajlar dokunma,
basınç, sertlik-yumuşaklık, sıcaklık-soğukluk gibi hisler
olarak algılanır. Ve siz beyninizde, kitaba dokunduğunuza,
kitabın sertliğini, sayfalarının kayganlığını ya da
kapağındaki kabartmaları algıladığınıza dair hislere
sahip olursunuz. Gerçekte ise, hiçbir zaman bu kitabın
aslına dokunamazsınız. Dokunduğunuzu sandığınızda, aslında
beyninizin içinde kitabın sayfalarını çevirir, beyninizin
içinde sayfaların inceliğini, kayganlığını hissedersiniz.
Aynı durum diğer duyular için de geçerlidir. Titreyen
bir gitar teli havada basınç dalgaları oluşturur. Bu dalgalar
iç kulakta bulunan tüycükleri uyarır ve bu titreşimler
elektriksel uyarılar şeklinde beyninizin ilgili merkezine
gönderilir. Bu sinyallerin beyinde yorumlanması neticesinde
ise, gitar sesi duyduğunuz hissini yaşarsınız.
Koku algısı da aynı şekilde beyninizde oluşur. Bir
limonun kabuğundan çıkan kimyasal moleküller burundaki
koku algılayıcılarını uyarır. Buradan elektrik sinyali
olarak yorumlanmak üzere beyne iletilirler.
Kısacası tüm algıladıklarınız -gördüğünüz, duyduğunuz,
tattığınız, dokunduğunuz ve kokladığınız şeyler- beyninizde
size özel olarak tekrar oluşturulur. Dolayısıyla "etrafımdaki
dünyayı algılıyorum" derken, zihnimizde oluşan kopya
renklerden, şekillerden, seslerden ve kokulardan bahsederiz.

Dünyayı algılayış şeklimiz, "dışarıda",
yani bedenimizin etrafında bir görüntü olduğuna
bizi inandıracak mükemmelliktedir. Görüntülerde
hiçbir kopukluk olmaksızın, sayısız detaydan oluşan,
son derece parlak ve renkli bir dünya ile muhatap
olmamız, bize algılar dünyasında yaşadığımız gerçeğini
unutturabilir. Ancak tüm bu görüntüler gerçekte
beynimizin içinde yaşanıp biter. |
Dünyayı algılayış şeklimiz, "dışarıda" yani bedenimizin
etrafında bir görüntü olduğuna bizi inandıracak mükemmelliktedir;
ama içinde bulunduğumuz durumun gece gördüğümüz rüyalardan
pek farklı bir yönü yoktur. Rüyalarımızda çevremizdeki
olayların, seslerin ve görüntülerin farkında oluruz;
hatta bedenimizin de... Düşünürüz ve muhakeme yaparız;
korku, öfke, memnuniyet ve sevgi duyarız. Diğer insanlarla
konuşur, onlarla aynı şeyleri gördüğümüzü düşünerek
etrafımızdakiler hakkında fikir alışverişinde bulunuruz.
Kısacası rüyamızda da çevremizde maddesel bir dünya
olduğu izlenimine kapılırız. Ta ki uyanıp da yaşadığımızı
zannettiğimiz şeylerin sadece zihnimizde yaşandığını
fark edene kadar...
Uyanıp "herşey bir rüyaymış" dediğimizde ise, yaşadığımız
deneyimin aslında fiziksel bir gerçekliğe dayanmadığını;
tüm olup bitenlerin zihnimizde yaratıldığını ifade etmek
isteriz. Uyanık olduğumuz zaman ise, dünyayı algılayışımızın
fiziksel dünyada karşılıkları olduğunu varsayarız. Ancak
uyanık olduğumuz zamanki deneyimlerimiz de tıpkı rüyada
olduğu gibi zihnimizde yaşanmaktadır.
Uyanık olduğunuzu düşünmenizin sebebi, muhtemelen okuduğunuz
bu kitabı elinizde tuttuğunuzu hissetmeniz, okuduklarınıza
yorum getirebilmeniz, tüm olayların çok tutarlı bir
şekilde devam etmesi gibi nedenlerdir. Fakat bunların
tamamı -kitabı tuttuğunuz eliniz, sayfalarını çevirdiğiniz
kitap, etrafınızda duran eşyalar, odanın içindeki konumunuz.-
beyninizde seyrettiğiniz kopyalardır. "Şu anda uyanık
mısınız, yoksa düş mü görüyorsunuz?" gibi bir soruyla
karşılaşacak olsanız, cevabınız "elbette ki uyanığım"
şeklinde olacaktır. Belki bu soruyu pek çok kereler
rüyalarınızda da sorduğunuz olmuştur. Fakat bu soruya
rüyanızda verdiğiniz cevabın -uyanık olduğunuz yanıtının-
uyandıktan sonra yanlış olduğunu görmüşsünüzdür. Peki
aynı yanılgıya şu anda da düşüyor olamaz mısınız? Şu
anda da rüya görmediğinizin, hatta bütün hayatınızın
bir rüya olmadığının güvencesini size kim verebilir?
İşte tüm bunlardan dolayı, içinde bulunduğunuz dünyanın
gerçekliğinden nasıl emin olabilirsiniz?
Kitabın ilerleyen sayfalarında bu gerçeklikten asla
emin olamayacağımızı ortaya koyan bilimsel gerçeklerin
işlendiği filmlerden bölümleri ve bunlarla ilgili çeşitli
kitaplarımızda yer verdiğimiz izahları okuyabilirsiniz.
KONUNUN
ÖNEMİNİ MATERYALİSTLERİN YAŞADIĞI TEDİRGİNLİKTEN
ANLAYABİLİRİZ!
Dikkat edilecek olursa, bugün maddenin
gerçeği ile ilgili yapılan yorumlardan olağanüstü
şekilde rahatsızlık duyan kesimi materyalistler
oluşturmaktadır. Materyalistler, büyük bir ilgiyle
gündemde tutulan "yaşadığımız dünyanın tıpkı bir
rüyadaki gibi hayal olabileceği" konusuna karşı,
kendilerince küçümser bir yaklaşım sergilemekte;
"sakın kendinizi idealizmin telkinlerine kaptırmayın,
materyalizme olan sadakatinizi koruyun" mesajları
vermektedirler. Ancak bu tür tepkilerin temelinde
bu konunun gündeme getirilmesinden duyulan rahatsızlık
ve endişe duyguları yer almaktadır.
Bu kişilerin öğütleri ise kendilerine
Rusya'daki kanlı komünist devriminin lideri Vladimir
I. Lenin'den miras kalmıştır. Lenin'in, bir asır
önce yazdığı Materyalizm ve Ampiryokritisizm
isimli kitabında şu satırlar yer almaktadır:
Duyularımızla algıladığımız nesnel
gerçekliği bir kere yadsıdın mı, kuşkuculuğa
(agnostisizme) ve öznelciliğe (subjektivizme)
kayacağından, fideizme (dini inanca) karşı kullanacağın
tüm silahları yitirirsin; bu da fideizmin istediği
şeydir. Parmağını kaptırdın mı, önce
kolun sonra tüm benliğin gider. Duyuları
nesnel dünyanın bir görüntüsü olarak değil de,
özel bir öğe olarak aldığında, diğer bir deyişle
materyalizmden ödün verdiğinde, benliğini fideizme
kaptırırsın. Sonra duyular hiç kimsenin duyuları
olur, us hiç kimsenin usu, ruh hiç kimsenin
ruhu, istenç hiç kimsenin istenci olur.
Bu satırlar, Lenin'in büyük bir korkuyla
fark ettiği ve hem kendi kafasından hem de "yoldaş"larının
kafalarından silmek istediği gerçeğin, günümüzün
materyalistlerini de aynı biçimde tedirgin ettiğini
göstermektedir. Ama günümüz materyalistleri Lenin'den
daha da büyük bir tedirginlik içindedirler; çünkü
bu gerçeğin bundan 100 yıl öncesine göre çok daha
açık, kesin ve güçlü bir biçimde ortaya konduğunun
farkındadırlar. Bu konu, tüm dünya tarihinde ilk
kez bu kadar karşı konulamaz bir biçimde anlatılmaktadır.
Materyalistlerin "sakın bu konuyu
düşünmeyin, yoksa materyalizmi kaybedersiniz ve
kendinizi dine kaptırırsınız" şeklindeki uyarıları,
maddenin aslı ile ilgili olarak anlatılan gerçeklerin
materyalist felsefeyi temelden yıkarak, üzerinde
tartışmaya dahi gerek bırakmayan bir konuma sokmuş
olmasından ötürüdür. Materyalistler körü körüne
inandıkları, bel bağladıkları maddesel dünyanın
yok olduğunu görmekten dolayı yaşadıkları tedirginlikle,
"maddenin aslı ile muhatap olma imkanı
yoktur ki maddecilik olsun" gerçeğini
kabullenememektedirler.
Bilim yazarı Lincoln Barnett, bu
konunun sadece "sezilmesinin" bile materyalist
bilim adamlarını korku ve endişeye sürüklediğini
şöyle belirtmektedir:
Filozoflar tüm nesnel gerçekleri
algıların bir gölge dünyası haline getirirken,
bilim adamları insan duyularının sınırlarını
korku ve endişe ile sezdiler.
(Lincoln Barnett, "Evren ve Einstein",
Varlık Yayınları, 1980, s. 17-18)
Ülkemizde ve tüm dünyada, bu konu
ile karşı karşıya gelen her materyalistte bu "korku
ve endişe" çok güçlü olarak görülmektedir.
Ancak 21. yüzyıl, bu gerçeğin tüm
insanlar arasında yayılacağı, materyalizmin ise
yeryüzünden silineceği tarihi bir dönüm noktasıdır.
Bu gerçeği görebilen insanların, geçmişte neye
inandıkları, neyi niçin savundukları hiç önemli
değildir. Önemli olan, gerçeği gördükten sonra,
buna direnmemek, ölümle birlikte zaten apaçık
anlaşılacak olan bu gerçeği geç olmadan anlamaktır.
Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız,
o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın
ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden
dolayı eyvahlar size. (Enbiya Suresi, 18) |
|