|
National Geographic'in
Darwin Yanılgısı
National Geographic dergisinin Kasım sayısı,
kapağında "Darwin yanıldı mı?" sorusuyla çıktı.
Aynı isimli makaleyi kaleme alan doğabilimci David Quammen,
bu soruya kendi açısından "hayır" diye cevap
veriyor, Darwin'in evrim teorisinin günümüzde güçlü
bilimsel kanıtlarla desteklendiğini iddia ediyordu.
Quammen, Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabında
ortaya attığı ana iddiaları tekrarlıyor ancak önemli
bir detayı atlıyordu.
Darwin, kitabında "Teorinin Zorlukları" başlıklı
bir bölüm yapmıştı ve zorlukların varlığını şu gibi
açık sözlü ifadelerle kabul etmişti:
"Teoriye karşı haklı olarak yöneltilmiş itirazların
ve teorinin karşılaştığı güçlüklerin ağırlığı altında
yıllarca ve onların ağırlığından kuşkulanamayacak
kadar çok ezildim." (1)
Oysa National Geographic makalesi Darwin'in
teorisi için problem saydığı olguların birini dahi tartışmıyor,
hatta bunların tamamını yok sayıyordu. Örneğin Darwin,
kitabında teorisiyle uyuşmayan fosil kayıtlarını ve
gözün kompleksliğini ele almış olduğu halde, National
Geographic dergisi Kambriyen Patlaması, biyolojik komplekslik
ve genetik bilginin kökeni gibi evrim teorisinin cevap
veremediği konuların yanından dahi geçmiyordu.
Bu görünümüyle Darwin'in kendisinden daha Darwinci
bir imaj çizen Quammen, zorlukları üzerinde yorum yapılabilir
bir "teorinin" değil; eleştiriden korunması
gereken bir "dogmanın" savunucusu olarak duruyordu.
Bu yazıda Quammen'in sözde kanıtları değerlendirilmekte
National Geographic'in giriştiği Darwinizm propagandası
bilimsel bulgular ışığında cevaplanmaktadır.
National Geographic
Türkiye'nin dogmatik tutumuna bir örnek
National Geographic'in "Darwin Yanıldı
mı?" başlıklı makalesi, İngilizce baskısında Harun
Yahya'nın evrim teorisiyle ilgili çalışmalarına da yer
verdi. Dünyada evrime tepkilerin aktarıldığı bölümde
Harun Yahya hakkında şunlar yazılıydı:
"Benzer bir tepkiyi Evrim Aldatmacası kitabının
yazarı Harun Yahya gibi Müslüman yazarlar da gösteriyor.
Harun Yahya bu kitabında Kuran'daki altı günde yaratılışa
doğru olarak işaret ediyor ve evrim teorisinin sadece
'dünya sisteminin hakim yöneticileri tarafından bize
empoze edilen bir aldatmaca' olduğunu savunuyor."
İlginç bir şekilde, National Geographic Türkiye'nin
Kasım sayısında Harun Yahya ile ilgili kısım makaleye
dahil edilmiyor ve bu bölüm değiştirilerek şu şekilde
aktarılıyordu:
"Bu rahatsızlık, İslam'a göre yaradılış düşüncesini
benimseyenlerde de paralellik gösteriyor."
Harun Yahya, Darwinizm'in bilimsel geçersizliğini ve
felsefi arka planını anlatmayı öncelikli hedef belirlemiş
bir isim olarak, son yıllardaki Darwinizm propagandalarını
yakından takip etmekte ve aralarında National Geographic'in
de bulunduğu medya kuruluşlarının evrim lehindeki yazılı
ve görsel yayınlarını bilimsel bulgular ışığında cevaplamaktadır.
(bkz. www.netcevap.org
ve www.darwinism-watch.com)
Eğer Darwinizm National Geographic'in, bu
makalesinde iddia ettiği gibi "yığınla kanıtla
destekleniyor"sa National Geographic Türkiye
Harun Yahya'nın bilimsel eleştirilerinin duyulmasını
neden engellemeye çalışmaktadır? Yoksa National
Geographic Türkiye, Darwinizm'in bu bilimsel eleştiriler
karşısında ayakta duramayacağından endişe mi etmektedir?
Gerçekten de, National Geographic Türkiye masasının
bu tutumu, derginin evrim konusundaki etkin bir eleştiri
kaynağı hakkında okurlarını haberdar etmekten sakındığını
göstermesinin yanısıra, Darwinizm'i ideolojik olarak
ayakta tutmaya çalıştığı yönündeki eleştirileri de haklı
çıkarmış olmaktadır.
National Geographic modern bilimin
gerçekleriyle yüzleşmekten çekiniyor
"Darwin yanıldı mı?" sorusuna gerçekçi bir
cevap vermek için kuşkusuz Darwin'in ne söylediğine
bakmak ve bunu modern bilimin bulgularıyla kıyaslamak
gerekir. Darwin evrim teorisini tanıttığı Türlerin Kökeni
isimli kitabında, teorisini test etmek için çok önemli
bir kıstas vermiştir. Öyle ki, bu kıstas, Darwin'in
ifadesiyle evrim teorisini "kesinlikle yıkabilecek"
kadar somuttur. Darwin şöyle yazmıştır:
"Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük
değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız
olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır."
(2)
Darwin, organların aşama aşama bir süreçte evrimleştiğini
iddia etmiştir. Bu hayali süreç geriye doğru düşünüldüğünde,
Darwin'in bu organların indirgenebilir nitelikte olduğunu
varsaydığı ortaya çıkar. Ancak biyokimya alanında özellikle
son kırk yılda yaşanan gelişmeler, Darwin döneminde
detayları bilinmeyen, ve bu yönüyle "kara kutu"yu
andıran hücrenin gerçekte üstün bir komplekslik ortaya
koyduğunu, üstelik hücredeki bazı yapıların "indirgenemez
komplekslik" özelliğine sahip olduğunu göstermiştir.
"İndirgenemez Komplekslik" özelliği, Darwin'in
teorisinin tam anlamıyla bir anti-tezini oluşturan ve
ampirik (deneysel) kanıtlara dayalı olan bir olgudur.
Bu kavramı bilim dünyasının gündemine taşıyan en önemli
isim, ABD'deki Lehigh Üniversitesi'nden biyokimyacı
Michael J. Behe'dir. Behe, 1996 yılında yayınlanan Darwin's
Black Box: The Biochemical Challenge to Evolution adlı
kitabında, canlı hücresinin ve diğer bazı biyokimyasal
yapıların indirgenemez kompleks yapısını incelemekte
ve bunların evrimle açıklanmasının imkansız olduğunu
ortaya koymaktadır. Behe, indirgenemez kompleksliğin
Darwinizm'in iddiaları üzerindeki sonucunu şöyle açıklamaktadır:
"Darwin'e göre hücre bir kara kutuydu-iç işleyişi
hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Şimdi kara kutu açıldı
ve nasıl çalıştığını biliyoruz. Darwin'in testini,
son kırk yılda keşfedilen ultra-kompleks moleküler
mekanizma ve hücresel sistemlere uyarladığımızda,
Darwin'in teorisinin "kesinlikle yıkıldığını"
söyleyebiliriz."(3)
İndirgenemez komplekslik Darwinizm'i kesin olarak yıkmıştır,
canlılığın bilinçli tasarım ürünü olduğunu, yani tüm
canlıları Allah'ın yarattığını kanıtlamıştır. National
Geographic'in bu gerçeği okurlarından gizlemeye çalışması,
gerçeklerden bir kaçış oluşturmamaktadır.
National Geographic'in
biyocoğrafya hikayeleri
National Geographic'teki makalesinde Quammen, Darwin'in
sözde kanıtlarını anlatmaya biyocoğrafya ile başlamaktadır.
Bu noktada biyocoğrafyanın tanımını yapmakta fayda vardır.
Biyocoğrafya, türlerin coğrafi dağılımını araştıran
ve türlerin yeryüzü üzerindeki konumlarını haritalandırarak
burayı nasıl yaşam alanı edinmiş olabilecekleri sorusuna
cevap arayan bilim dalıdır.
Biyocoğrafya alanında yayınlanan kitaplar, sayfalarının
çoğunluğunda evrim teorisi lehinde veya aleyhinde birşey
söylemeyen verilerle doludur: Canlıların yaşam alanlarının
haritaları, bu alanların özellikleri, organizmaların
yayılmasındaki sorunlar ile yaşam alanlarına göre gruplanmış
türler gibi... (4)
Canlıların yeryüzündeki dağılımına bakıldığında türlerin
genellikle global bir dağılım ortaya koymadıkları görülür.
Türler daha çok belli iklim ve çevre şartlarına sahip
alanlarda kümeler halinde yayılmışlardır. Evrimciler,
Darwin'den bu yana bu yayılımı evrim kanıtı olarak göstermeye
çalışmış ancak bu çabalar, coğrafi yayılımın "ana"
canlı kategorileri açısından, tutarlı bir evrim senaryosuna
oturtulamaması yüzünden sonuçsuz kalmıştır.
New York Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden G. Nelson
ve N. Platnick, "Sistematik ve Biyocoğrafya"
isimli uzmanlık kitaplarında, bu alanda yapılan çalışmaları
değerlendirmiş ve vardıkları sonucu şöyle açıklamışlardır:
'Bu nedenle biyocoğrafyanın (veya canlıların coğrafi
dağılımlarının) evrimin lehinde veya aleyhinde bir
delil sunmadığı sonucuna varıyoruz." (5)
Evrimciler, eğer gerçekten teorilerine kanıt sunmak
istiyorlarsa, yapmaları gereken şey "Bu canlı burada
yaşıyor demek ki burada evrimleşmiş, şu canlı da orada
yaşıyor demek ki orada evrimleşmiş" masallarını
bırakıp canlıların nasıl ortaya çıktığı sorusuna kendilerince
verdikleri cevapları bilimsel olarak belgelendirmeleridir.
(Rastgele
mutasyon iddialarının ve doğal seleksiyon mekanizmalarının,
türlerin kökenini açıklamadığı açık bir gerçektir.)
Biyocoğrafyaya dayalı evrimci iddiaların bilimsel kanıttan
yoksun masallar olduğu gerçeği, National Geographic'in
paleontoloji ile ilgili iddiaları incelendiğinde iyice
açığa çıkmaktadır. Çünkü fosil kayıtları, canlıların
evrimleşerek yayılışının da bir hayalden ibaret olduğunu
net bir şekilde ortaya koymaktadır.
National Geographic'in
paleontoloji aldatmacası
National Geographic dergisi fosil katmanlarıyla
ilgili bir genelleme yaparak, okurlarına sözde yakın
olan akraba türlerin genellikle ardışık katmanlarda
yan yana olduğunu, bir katmanda milyonlarca yıl dayanan
bir canlının bir sonraki katmanda benzer ama aynı olmayan
bir türle izlendiğini söylemektedir. Bu genellemeye
örnek olarak da evrimcilerin bile yıllar önce terk ettikleri
at serisi iddiasını göstermekte; günümüz atının, ardışık
katmanlarda fosilleri bulunan Hyracotherium, Orohippus,
Epihippus ve Mohippus sırasını izleyerek ortaya çıktığını
öne sürmektedir.
Burada National Geographic'in yaptığı şey, açıkça bir
aldatmacadan ibarettir. At serisi iddiası aslı olmayan,
geçersizliği kesin olarak ortaya çıkmış bir varsayımdır.
Durum böyleyken bunu fosil kayıtlarına dair bir genelleme
olarak öne sürüp, bu genellemeyi gözboyayıcı bir örnekle
doğru göstermeye çalışmanın başka bir tarifi bulunmamaktadır.
Canlı türleri herhangi bir evrimsel
ataları olmaksızın, aniden ve kusursuz beden yapılarıyla
ortaya çıkmışlardır
Canlıların kademeli evrimle ortaya çıktıklarını iddia
eden ve bu iddiasını doğrulayacak fosil kayıtlarının
gelecekteki kazılarda ortaya çıkarılacağını umut eden
Darwin, yanılmıştır. Paleontologlarca dünyanın dört
bir yanında, yıllardır durmaksızın sürdürülen kazı çalışmalarında
elde edilen fosiller, ardışık tabakalarda kademeli değişim
iddiasını açıkça yalanlayan gerçekler ortaya koymuştur.
Bu gerçekler, ani ortaya çıkış ve durağanlık olgularıyla
ilgilidir.
Türler herhangi evrimsel bir ataları olmaksızın, kusursuz
beden yapılarıyla aniden ortaya çıkarlar. Oxford Üniversitesi
Zoolojik Kolleksiyonlar Yöneticisi Tom Kemp, Fossils
and Evolution (Fosiller ve Evrim) isimli 1999 basımı
kitabında bu durumu şöyle kabul eder:
"Yeni canlı kategorileri hemen hemen tüm durumlarda
fosil tabakalarında belirleyici karakteristikleri
zaten mevcut olarak ve bilinen atasal grupları olmaksızın
çıkarlar." (5)
Yüz milyonlarca yıllık, evrim izi göstermeyen
fosiller neo-Darwinizm'i geçersiz kılmaktadır
Ayrıca türler, National Geographic'in genellemesindeki
gibi kademeli değişim ortaya koymamaktadır. Yüz milyonlarca
yıllık doğa tarihine sahip türler, jeolojik katmanlar
boyunca süreklilik gösteren bir "durağanlık"
ortaya koymaktadırlar. Fosilleri bulunan ve yüz milyonlarca
yıl boyunca değişmedikleri açıkça görülen; köpekbalığı,
Coelacanth, karınca, semender ve daha birçok canlı türü,
paleontologların durağanlığı "fosil kaydının en
çarpıcı yönlerinden biri" olarak kabul etmelerine
yol açmıştır. Ve bu olgu, Darwinizm'in kademeli değişim
öngörüsünü boşa çıkarmış, teoriyi geçersiz kılmıştır.
Jeoloji profesörü Peter G. Williamson bu gerçeği Nature
dergisinde şöyle açıklamaktadır:
"Ana problem morfolojik durağanlıktır. Bir teori
sadece öngörüleri kadar iyidir ve evrimsel süreçlerin
kapsamlı bir açıklaması iddiasında olan geleneksel
neo-Darwinizm, şimdilerde fosil kaydının en çarpıcı
yönlerinden biri olarak tanınan yaygın ve uzun vadeli
morfolojik durağanlığı ön görememiştir." (7)
Kısacası, National Geographic'in jeolojik
katmanlar boyunca kademeli gelişim iddiası, paleontoloji
biliminin gerçeklerine rağmen savunulan bir masaldan
ibarettir. National Geographic'in bu masalı at serisi
iddiasıyla desteklemeye çalışması ise, durumu daha da
vahim bir hale sokmaktadır.
National Geographic'in at serisi
hakkında okurlarından gizlediği gerçek
At serisi, Kuzey Amerika'da ele geçirilen bazı toynaklı
fosillerine dayanmaktadır. Darwinistler bu fosilleri
tırnak sayısı ve diş özelliklerine göre bir seri oluşturacak
şekilde dizmiş, bunu uzun yıllar Darwinizm'in kanıtı
olarak savunmuşlardır. Ancak sürdürülen paleontolojik
kazılar zamanla bu serideki tutarsızlıkları kesin bir
şekilde ortaya çıkarmıştır. Darwinizm'e körükörüne bağlılığıyla
tanınan National Geographic ise bu gelişmeyi okurlarından
gizleyip atın sözde evrimsel atalarının ardışık jeoloji
tabakalarında izlenir olduğunu yazmakta sakınca görmemektedir.
BBC televizyonu eski bilim editörü Gordon Rattray Taylor,
at serisinin Darwinizm'e kanıt oluşturmadığını şöyle
ifade eder:
"Belki de Darwinizm'in en ciddi zayıflığı, paleontologların,
organizmaların ikna edici filogenezlerini veya dizilerini
büyük evrimsel değişimleri ortaya koyacak şekilde
göstermedeki başarısızlıklarıdır… At genellikle oluşturulmuş
tek örnek olarak anılır. Ancak gerçekte Eohippus'tan
Equus'a olan çizgi çok düzensizdir. Ebatlarda sürekli
bir artış iddiasındadır ancak gerçek şudur ki bazı
varyantlar Eohippus'tan daha küçüktür, daha büyük
değil. Farklı kaynaklardan örnekler görünürde ikna
edici bir dizi oluşturacak şekilde bir araya getirilebilir
ancak bunların zaman içinde bu şekilde gerçekten sıralandığına
dair hiçbir kanıt yoktur." (8)
Kasım 1980'de Chicago Doğa Tarihi Müzesi'nde 150 evrimcinin
katılımıyla yapılan toplantıda söz alan evrimci Boyce
Rensberger atın evrimi senaryosunun fosil kayıtlarında
hiçbir dayanağı olmadığını ve atın kademeli evrimleşmesi
gibi bir sürecin hiç yaşanmadığını şöyle anlatmıştır:
"Yaklaşık 50 milyon yıl önce yaşamış dört tırnaklı,
tilki büyüklüğündeki canlılardan bugünün daha büyük
tek tırnaklı atına bir dizi kademeli değişim olduğunu
öne süren ünlü atın evrimi örneğinin
geçersiz olduğu uzun zamandır bilinmektedir. Kademeli
değişim yerine, her türün fosilleri bütünüyle farklı
olarak ortaya çıkmakta, değişmeden kalmakta, sonra
da soyu tükenmektedir. Ara formlar bilinmemektedir."
(9)
Quammen'i, atın hayali evrimi serisine dahil edilen
canlıların bazı durumlarda aynı dönemde, hatta bir arada
yaşadıklarını gösteren bulgular da yalanlamaktadır.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 1981 yılında gün
ışığına çıkmıştır. ABD'nin Nebraska eyaletinde, bir
volkan patlaması sonucu aniden lav altında kalmış ve
iskeletleri günümüze kadar korunmuş binlerce canlının
on milyon yıl yaşındaki fosilleri ele geçirilmiştir.
Bu buluşla, evrimcilerin hayali at serisine göre ata-torun
oldukları iddia edilen ve birbirinden farklı zamanlarda
yaşadıkları varsayılan üç tırnaklı ve tek tırnaklı atların
yanyana yaşadıkları ortaya çıkarılmıştır. Ne ilginçtir
ki, bu anlattıklarımızın kaynağı National Geographic
dergisidir. (10)
Balinanın evrimi masalı
"Bir grup ayının doğal seleksiyonla, yaşam alanlarında
giderek daha suya uyumlu hale gelmesi, giderek daha
büyük ağızlar kazanmaları ve bunun balina kadar büyük
bir canlıya dönüşmüş olmalarında hiçbir zorluk görmüyorum."
(11)
Nehir kenarında balık avlayan ayıları seyreden Darwin,
balinaların kökeni konusundaki hayalini kitabında (Türlerin
Kökeni) böyle ifade etmiş ancak bu kısmı kitabının ilerleyen
baskılarından çıkarmayı seçmişti. Ne var ki Darwin'i
izleyen evrimciler, kendisinin sınırsız hayalgücünün
göstergesi olarak kalan bu masalı, ufak tefek değişikliklerle
sahiplenmekte sakınca görmediler. Ve balinanın ayıdan
değil ama başka kara memelilerinden evrimleştiği masalını
bilimsel bir gerçekmiş gibi anlatmaya devam edegeldiler.
Şimdi, Darwinist mitolojinin önemli temsilcilerinden
National Geographic'in de farklı davranmadığı, evrim
dogması uğruna savunulan bu büyük masalı evrim lehinde
kanıt olarak göstermeye çalıştığı görülmektedir.
Balinalar ile bunların ataları olduğu öne sürülen kara
memelileri arasında suyun korunumu, görme ve haberleşme
gibi temel fizyolojik özellikler açısından büyük farklılıklar
vardır. Şimdi balinalardaki tasarımı inceleyerek, evrim
masalının önündeki bilimsel açmazları ele alalım:
Balinaların vücutlarındaki suyu
koruyan özel tasarım
Balinalar suda yaşamalarına karşın, ihtiyaç duydukları
suyu denizin tuzlu suyundan karşılamazlar. Yaşamak için
tatlı suya ihtiyaç duyarlar. Bu canlıların su ihtiyaçlarını
nasıl karşıladıkları tam olarak bilinmemekle birlikte
ihtiyaçlarının büyük kısmını, okyanustaki suya göre
yüzde otuz kadar daha az tuz içeren diğer deniz canlılarını
yiyerek giderdikleri düşünülmektedir. Tatlı suyun kıt
bulunduğu bu ortamda canlının bedeninde suyun olabildiğince
fazla korunması ve tüketimin olabildiğince az tutulması
şeklinde kritik kısıtlamalar ortaya çıkmaktadır. Su
miktarı balinalar için çok önemlidir ve bundan dolayı
balinalar aynen develerde olduğu gibi terlemezler. Böbrekleri,
ürenin konsantrasyonunu, balinaya su kazandıracak şekilde
ayarlarlar.
Balina sütü neden yağlıdır?
Su ihtiyacına yönelik bir başka hassas ayar, dişi balinanın
sütündeki yağ oranında ortaya çıkar. Anne balina yavrusunu
peynir kıvamındaki çok yoğun bir sütle besler. Bu süt
insan sütünden on kez daha yağlıdır. Sütün bu derece
yağlı olmasının birtakım kimyasal sebepleri vardır.
Yağ, yavru tarafından vücuda alındıktan sonra işlenirken
yan ürün olarak su açığa çıkar. Böylece anne, en az
su kaybıyla yavrusunun su ihtiyacını gidermiş olur.
Balinaların gözlerindeki tasarım
Balinaların göz tasarımında ve haberleşme sistemlerinde
de kara memelerinde örneği bulunmayan, kompleks ayarlamalar
mevcuttur. Kara memelilerinde toz ve darbeleri engelleyici
olarak göz kapağı bulunur. Balinalarda ise gözleri farklı
bir tehlikeye, derinlerdeki basınca karşı koruyan sert
bir tabaka vardır. Ayrıca balinaların göz tasarımında
kırılma indeksi, bir gösteri havuzunda suyun altından
sıçrayan bir katil balinanın suyun seviyesinden altı
metre yükseklikteki balığı mükemmel bir hassaslıkla
yakalamasını mümkün kılar. Bunun yanısıra, balinanın
gözleri, kara memelilerindekinden farklı olarak, kafanın
iki yanında bulunur, böylelikle akıntılara karşı korunmuş
olur. Gözlerdeki çubuk hücreleri ile koni hücrelerinin
oranındaki ayarlama sayesinde, ışığa hassasiyet renk
ve diğer detaylara hassasiyete oranla fazladır. Bu oranın
yanısıra gözlerde fosfor bulunması, derin denizlerin
karanlık ortamında görmelerini kolaylaştıran bir tasarımdır.
Balinaların kullandığı matematiksel
hesaplama
Balinaların yiyecek kaynakları ve birbirlerinin yerini
belirlemede kullandıkları asıl algı görme değil, duymadır.
Birçok balina deniz dibindeki karanlık bölgelerde bir
tür doğal "sonar" sayesinde avlanır. Balinanın
beyni, bilim adamlarınca henüz tam olarak anlaşılamayan
bir şekilde, klik sesleri çıkarır. Objenin balinaya
olan uzaklığı matematiksel bir hesaplama ile anlaşılır.
Balinanın beyni, çıkardığı seslerin objeye çarpıp geri
döndüğü hızı, bu iş için gerekli zamanla çarpar ve çarpımı
ikiye böler. Elde edilen sonuç, objenin kendisine uzaklığıdır.
Üstelik balina ses dalgalarını, beyniyle belli bir noktaya
odaklama ve bir ışık hüzmesi gibi gönderme yeteneğine
de sahiptir. Geriye dönen dalgalar, hayvanın beyninde
analiz edilir ve yorumlanır. Bu yorum, hayvana karşısındaki
cismin biçimini, büyüklüğünü, hızını ve konumunu açıkça
belli eder. Hayvanın kafatası yapısı, beyni bile tahrip
edecek kadar sürekli ve şiddetli bir biçimde yaydığı
ses bombardımanından korunmak için ses yalıtımlıdır.
Bu canlılardaki sonik sistem inanılmaz derecede hassastır.
Öyle ki Amerikan donanması teknolojisini geliştirmek
için, deniz memelilerindeki sonar tasarımını taklit
etmektedir . (12)
Yavru balinalara özel tasarımlar
Balinadaki mükemmel tasarımlar bunlarla sınırlı değildir.
Bir yavru balinanın ağız tasarımı, annesinin memelerinin
şekline öyle uygun bir şekilde tasarlanmıştır ki, yavru
balina sütü hiçbir kayba uğratmaksızın ve de ağzına
deniz suyu almaksızın emebilir. Ayrıca uzun dalışlar
için yüklü miktarda oksijeni depolayabilen ciğerlere
ve kulak zarlarını basınçtan koruyan bir tasarıma da
sahiptirler.
Her biri açık bir tasarıma işaret eden bu ayarlamalar,
kara memelilerinde bulunmayan, balinalara özgün ayarlamalardır.
National Geographic ise okurlarının aklı bir
yana bırakıp bütün bunların evrimle ortaya çıktığına
inanmalarını beklemektedir. National Geographic,
balinaların bilinçli olarak tasarlandığını inkar etmekte,
balinanın, günün birinde denizde yaşamaya karar veren
bir kara memelisinden hiçbir bilinci olmayan, geleceği
göremeyen rastlantısal mutasyon ve doğal seleksiyon
mekanizmalarıyla evrimleşmesi sonucu ortaya çıktığını
savunmaktadır.
Peki ama hangi mutasyon balinanın sözde atası olan
memelide bir sonar meydana getirebilir? Mutasyonların
etkisi ve beynin balinanın yaşamı açısından önemi göz
önüne alındığında, mutasyonların beyni tahrip edip balinayı
sakat ya da ölü bırakacağı açıktır. Beyin bu rastlantısal
süreçte tahrip olacağı yerde, nasıl olup da ses dalgaları
üreten, bunları belli noktalara odaklayabilen ve objelerin
yerini matematiksel hesaplamalarla belirleyen mükemmel
bir sonar kazanabilir? Hangi tesadüf, Amerikan donanmasının
teknoloji geliştirme birimlerinin dahi erişemediği sonar
kalitesini üretebilir? Hangi mutasyonlar bir kara memelisinin
ayaklarını yüzgeçlere çevirebilir ve tonlarca ağırlığı
itebilen kuyruğu meydana getirebilir?
Kuşkusuz bu sorular suyu verimli şekilde kullanmayı
mümkün kılan sistemler, emzirme sistemi ve göz ve kulaklardaki
basınca karşı korumalı sistemler hakkında da sorulabilir.
Ancak National Geographic'in bu sorulara verebileceği
hiçbir makul açıklama bulunmamaktadır. Bu soruların
tek cevabı vardır. Balinalar bir anda eksiksiz bir şekilde
yaratılmışlardır. Allah diğer bütün canlıları olduğu
gibi balinaları da ihtiyaçları olan tüm sistemlerle
kusursuz olarak yaratmıştır. Bir Kuran ayetinde şöyle
buyrulmaktadır:
Ey insanlar, Allah'ın üzerinizdeki
nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın
dışında bir başka Yaratıcı var mı? O'ndan başka İlah
yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz? (Fatır
Suresi, 3)
(National Geographic'in fantastik balina masalı iddiasına
verilmiş detaylı bir cevap için bkz. http://www.harunyahya.com/70national_geographic_sci29.php)
National Geographic'in embriyoloji
hakkındaki yanılgısı
Quammen'in National Geographic'deki makalesinde yaptığı
bir hata da, bir zamanlar "rekapütilasyon yasası"
olarak bilinen bir efsaneyi tekrarlamaktır. Rekapütilasyon
yasası, Alman bir biyolog olan Ernst Haeckel'e aittir
ve Darwin de embriyoloji ile ilgili iddiasında büyük
ölçüde Haeckel'den "ilham almıştır". Rekapütilasyon
yasası, canlıların embriyolojik gelişimlerinin, sözde
evrimsel atalarının soyoluşuları sırasında geçirdiği
hayali aşamaları takip ettiğini iddia eder ve "bireyoluş
soyoluşun tekrarıdır" şeklinde özetlenir.
Quammen'in bu iddiaya makalesinde yer vermesi, kendisi
adına bu konudaki önemli bir bilgi eksikliğinin göstergesidir.
Haeckel'in iddialarının bilimsel dayanaktan yoksun olduğuna
ve sunduğu kanıtları yapay olarak ürettiğine dair itirazlar
136 yıl önce başlamış (13)
, rekapütilasyon yasasının bilimsel bir tartışma
olarak sonu da en az 80 yıl kadar
önce gelmiştir. (14) Neo-Darwinizm'in
kurucularından George Gaylord Simpson bile, günümüzden
42 yıl önce; "Haeckel evrimsel gelişimi yanlış
bir şekilde ortaya koydu. Bugün
canlıların embriyolojik gelişimlerinin geçmişlerini
yansıtmadığı artık kesin olarak biliniyor"
diyerek bu gerçeği kabul etmiştir. (15)
Dahası, National Geographic'in hala savunmakta sakınca
görmediği rekapütilasyon masalı, 1997 yılında bir İngiliz
embriyoloğun ifade ettiği şekliyle "biyoloji tarihindeki
en meşhur sahtekarlık"la ilgilidir. Haeckel, 1868'de
yazdığı Natürliche Schöpfungsgeschichte (Doğal
Yaratılış Tarihi) adlı kitabında yer verdiği insan,
maymun ve köpek embriyosu resimlerini, kendi iddiasını
destekleyecek şekilde kasıtlı olarak çarpıtmıştır.
Bu sahtekarlığın çarpıcı bir yönü, aynı zamanda Darwinist
dogmatizmin "asırlık bir anıt"ını oluşturmasıdır.
Yakın bir zamana kadar, ders kitapları da dahil olmak
üzere, bazı Darwinist kaynaklar ya sahte çizimleri aynen
kullanmaya ya da rekapütilasyon masalını anlatmaya devam
etmişlerdir. Harvard profesörü evrimci Stephen Jay Gould
sağduyulu bir tavır göstermiş ve bu konuda bir özeleştiri
getirmiştir:
"Sanırım bu çizimlerin, modern ders kitaplarının
çoğunda olmasa bile önemli kısmında sürekli kullanımına
yol açan düşüncesiz dolaşımın, bir yüzyıl boyunca
sürmüş olması karşısında hem hayrete kapılma hem de
utanma hakkına sahibiz." (16)
National Geographic, sahte çizimleri kullanmış
değildir. Ama açık bir şekilde, geçersizliği en az 80
yıl önce ortaya çıkmış olan rekapütilasyon masalını
hala bir Darwinizm argümanı olarak kullanmakta sakınca
görmemektedir.
National Geographic'i Stephen Jay Gould'un
özeleştirisini düşünmeye davet ediyoruz.
National Geographic'in
morfoloji hakkındaki yanılgıları
Quammen, Darwin'in morfolojiyle ilgili iddialarını
ele aldığı bölümde oldukça ilginç ve düşündürücü bir
yaklaşım sergilemektedir. Hayvanat bahçesinin, kuşlar,
maymunlar, büyük kediler, timsahlar ya da akvaryumda
balıklar şeklinde organize edilmiş olmasını bir evrim
kanıtı olarak yorumlamaktadır. Quammen'e göre canlıların
familya, takım ve alem kategorilerinde hiyerarşik bir
sistemle sınıflanabilir olmaları evrimsel bir sürecin
ürünü olmalıdır.
Ancak Quammen'in hiyerarşik sınıflamayı bir evrim kanıtı
olarak savunması saçmadır. Çünkü yaşam formlarının hiyerarşik
olarak sınıflanabilir olması evrimcilerce ortaya atılıp
sonradan doğrulanmış bir öngörü değildir. Modern sınıflama
sisteminin babası olan İsveçli bilim adamı Carl Linnaeus,
yoktan yaratılışa inanmış bir bilim adamıdır ve bu sınıflamanın
bilinçli tasarım ürünü olduğunu kabul etmiştir. Bu da
günlük gözlemlerimizle uyumlu, sağduyuya dayalı bir
kabuldür. Hiyerarşik olarak sınıflanabilir olma özelliği,
bilinçli tasarım ürünlerinden iyi bilinen bir özelliktir.
Örneğin taşıtlar, kara, hava ve deniz taşıtları olarak
sınıflandırılabilir, bunlar daha alt kategorilere ve
bu alt kategoriler de daha küçük alt kategorilere ayrılabilir.
Ancak bu sınıflama, sözkonusu taşıtların maddenin evrimleşmesiyle
ortaya çıktıklarını göstermez.
Nitekim önde gelen evrimcilerden Mark Ridley, New
Scientist dergisinde yayınlanan bir makalesinde,
bunu şöyle ifade etmektedir:
"Türlerin hiyerarşik olarak genuslara, ailelere,
ve bu şekilde başka kategorilere sınıflandırılabilir
olması evrim lehinde bir argüman değildir. Herhangi
bir obje grubunu, varyasyonları evrimsel olsun ya da
olmasın hiyerarşik olarak sınıflamak mümkündür."
(17)
Quammen'in ön yargısı
Quammen'in bu konuda yazdıkları, iddiasını desteklemekten
son derece uzak olduğu gibi, ön yargılarını bilimsel
kanıtlar yerine kullandığını açığa vurmaktadır:
"Bu tür sıralı benzerlikler örgüsüne -hepsi
tek bir kaynaktan çıkan benzer tür kümelerin daha
geniş kümeler içine yerleştirilmesine- diğer koleksiyonlarda
rastlanmaz. Kaya ya da müzik aletleri ya da mücevherleri
sınıflandırmaya çalıştığınızda buna denk birşey bulamazsınız.
Peki neden? Çünkü kaya türleri ve mücevher tarzları,
ortak atalardan türeyen kesintisiz bir soy zincirini
yansıtmaz. Ancak biyolojik çeşitlilik yansıtır. Herhangi
bir türle bir diğeri arasındaki ortak özelliklerin
sayısı, bu iki türün ortak bir atadan ne kadar yakın
bir dönemde ayrılmış olduğunu belirler."
Quammen canlılardaki hiyerarşik kategorizasyonu, ortak
atadan türeyen kesintisiz bir soy zincirini yansıttığı
gerekçesiyle ayrı bir yere koymaktadır. Ancak "kesintisiz
evrimsel soy zinciri" ifadesi, Quammen'in Darwin'i
haklı gösterme çabasında çaresiz bir 'etiketleme' çabasıdır.
Yukarıda da açıklandığı gibi, canlı kategorileri arasında
herhangi evrimsel bir bağın kanıtı olarak savunulabilecek
hiçbir fosil kaydı bulunmamaktadır. Önde gelen evrimci
paleontolog Stephen J. Gould, "Ders
kitaplarımızı süsleyen evrim ağaçları sadece dallarının
uçlarında bilgi taşımaktadırlar" diyerek
canlı kategorileri arasında varsayılan evrimsel bağların
bilimsel kanıtlara dayanmadığını kabul etmektedir. (18)
Kısacası Quammen'in canlı kategorileri arasında olduğunu
iddia ettiği "evrimsel soy zinciri"nin kaynağı,
fosil kayıtları gibi bilimsel veriler değil, kendisinin
dogmatik zihnidir.
Omurgalılardaki beş parmaklılık
yanılgısı
Quammen, yarasa, insan, yunus gibi çeşitli omurgalılarda
paylaşılan beş parmaklılığın ortak atadan türeyişten
kaynaklandığını iddia etmektedir. Bu iddiası söz konusu
canlıların ön ve arka ayaklarında temelde aynı plan
bulunmasına karşın bunların birbirlerinden kolaylıkla
ayrılabilir olmasına dayanmaktadır (homoloji iddiası).
Elbette ki Quammen'in bu iddiası sadece modern bilimin
gerçeklerinden habersiz bazı okuyucular için göz boyayıcı
olabilecek bir iddiadan başka bir şey değildir. Moleküler
biyoloji alanındaki gelişmeler, morfolojiye dayalı bu
iddiayı kesin olarak geçersiz kılmıştır. Buna yol açan
çarpıcı bir bulgu, ortak atadan kalıtımın ürünü olduğu
varsayılan bu organların üretiminin, ortak değil, farklı
canlılarda farklı genler tarafından kontrol ediliyor
oluşudur.
Evrimci biyolog William Fix, bu bulgu karşısında beşparmaklılık
hakkındaki evrimci tezin çöküşünü şöyle anlatır:
"Evrim konusunda homoloji fikrine sıkça başvuran
eski ders kitaplarında, farklı hayvanların iskeletlerindeki
ayakların yapısı üzerinde özellikle duruluyordu. Dolayısıyla
bir insanın kolunda, bir kuşun kanatlarında ve bir
yarasanın yüzgeçlerinde bulunan pentadactyl (beşparmaklı)
yapı, bu canlıların ortak bir atadan geldiklerine
delil sayılıyordu. Eğer bu değişik
yapılar, mutasyonlar ve doğal seleksiyon tarafından
zaman zaman modifiye edilmiş aynı gen-kompleksi tarafından
yönetiliyor olsalardı, bu teorinin de bir anlamı olacaktı.
Ama ne yazık ki durum böyle değildir. Homolog organların,
farklı türlerde tamamen farklı genler tarafından yönetildiği
artık bilinmektedir. Ortak bir atadan gelen benzer
genler üzerine kurulmuş olan homoloji kavramı çökmüş
durumdadır." (19)
National Geographic'in
körelmiş Darwinizm'i
Quammen, Darwin'in iddialarının modern bilimin bulgularıyla
çürütüldüğü gerçeğini anlamamakta dikkat çekici bir
ısrar göstermektedir. Bunun göstergelerinden biri de,
büyük bir hurafeden ibaret olan körelmiş organlar iddiasını
tekrarlamasıdır. Makalede, memelilerde erkek memesi,
bazı yılanlarda arka bacak kalıntısı olduğu iddia edilen
yapılar, kınkanatlarda kanat örtüsü altında yer alan
ama kullanılmayan kanatlar gibi organların evrimsel
bir süreçten atık olan işlevsiz organlar olduğu öne
sürülmektedir. Bu iddianın sahibi Quammen bilimsel gelişmelerin
ortaya koyduğu açık bir sonucu göz ardı etmektedir:
20. yüzyılın başında 180 kadar olduğu öne sürülen körelmiş
organlar listesi, tıbbi araştırmalarda elde edilen bulgular
karşısında yok olma noktasına gelmiştir. Apandisit,
plica semilunaris gibi bir dönem körelmiş organ olarak
gösterilen çok sayıda organın fonksiyonları birer birer
ortaya çıkarılmıştır. (20) Zaten
"bilim", bilinmeyen olanın insana bilinir
olması sürecidir. Sözde körelmiş olarak kabul edilen
organların fonksiyonlarının zaman içinde ortaya çıkarılması,
mantıksal olarak fonksiyonu bilinmeyen son birkaç organın
fonksiyonunun da yakında ortaya çıkabileceğini gösterir.
Nitekim bugün pek çok evrimci "körelmiş organlar"
hikayesinin cehaletten kaynaklanan bir argüman olduğunu
kabul etmiş durumdadır. Evrimci biyolog S. R. Scadding
Evolutionary Theory (Evrimsel Teori) dergisinde yazdığı
"Körelmiş Organlar Evrime Delil Oluşturur mu?"
başlıklı makalesinde bu gerçeği şöyle ifade eder:
"Biyoloji hakkındaki) bilgimiz arttıkça, körelmiş
organlar listesi de giderek küçüldü... Bir organın
işlevsiz olduğunu tespit etmek mümkün olmadığına ve
zaten körelmiş organlar iddiası bilimsel bir özellik
taşımadığına göre, "körelmiş organlar"ın
evrim teorisi lehinde herhangi bir kanıt oluşturamayacağı
sonucuna varıyorum." (21)
Evrimcilerin körelmiş organlar iddiası, organlardaki
herhangi bir körelmişlikten değil, kendi bakış açılarındaki
körelmişlikten kaynaklanmaktadır. Herhangi bir canlının
varlığı ancak onu yaratan Allah'ın varlığını kanıtlar.
Cansız ve şuursuz atomların, moleküllerin biraraya gelip
de duyan, koklayan, dokunan ve gören insanı meydana
getirmesi ancak Allah'ın kusursuz yaratışının delilidir.
Çünkü koklamayı, duymayı veya görmeyi bilmeyen atomların
hissetmeyi istemeleri ve bunun için biraraya gelmeleri
mümkün olamaz. Madde yığınının aynanın karşısına geçip
de kendisini görmesi ya da maddenin kendi kendini tatması
ve dokunması evrim mantığında bir yere oturtulamaz.
Bu hisler ancak madde üstü bir yaratılış, yani Allah'ın
varlığı ve kusursuz yaratışı ile açıklanabilir. Evrimcilerin
bu apaçık gerçeğe rağmen kendilerini maddenin ve kör
tesadüflerin eseri kabul etmeleri tamamen akıldışı,
körükörüne bir inanca sahip olduklarını gösterir ki
körelmiş organ iddiası da bu körükörüne bakış açısına
ve ön yargıya dayalı bir iddiadır.
Evrimcilerce körelmiş olarak kabul edilen organların
fonksiyonlarının anlaşılması da bunun bir delilidir.
Örneğin yılanların arka bacak kalıntısı olarak gösterilen
yapıların, bazı türlerde çiftleşme sırasında eşlerin
birbirlerine tutunmasına yardımcı olduğu bilinmektedir.
Erkek memesini evrimsel bir sürecin ürünü olarak saymak
ise çarpık bir mantığa dayalıdır. Eğer erkek memesi
evrimsel bir sürecin atığı ise erkekler sadece kadınlardan
meydana gelen bir popülasyondan evrimleşmiş olmalılardır
ki bu, hiçbir evrimcinin savunmayı göze alamayacağı
kadar inanılmaz bir senaryodur. Quammen'in başka bir
örneği olan kınkanatlılar da evrim teorisine bir dayanak
oluşturmamaktadır.
Fonksiyonel kanat geliştirmeyen böcek türleri, genellikle
okyanus adaları gibi kuvvetli rüzgarlara açık yaşam
alanlarında görülmektedir. Kuvvetli rüzgarların estiği
ve etrafı geniş su kütleleriyle çevrili bu ortamda böceklerin
uçması bir avantaj teşkil etmemekte, hatta tehlikeli
hale gelmektedir. Çünkü havada uçan böcekler rüzgarların
etkisine maruz kalmakta ve etraftaki ağaçlara ya da
kayalara çarparak sakatlanmakta veya ölebilmektedirler.
Böylece zemine yakın bir yaşam şekline doğru eğilim
ortaya çıkmış olmaktadır. Yere yakın yaşayan bir böcek
popülasyonu, zamanla kanatları tam olarak gelişmeyen
bireylerden oluşabilmektedir. Çünkü, uçucu böceklerin
aksine, yere yakın yaşayan böceklerin kanat gelişimlerini
engelleyecek mutasyonlar (eğer canlının fizyolojisini
kesintiye uğratmıyorlarsa) böcek için yıkıcı olmaktan
çıkabilmektedir.
Rüzgarlardan etkilenmeyen bir ortamda yaşayan, uçucu
bir böceğin kanat gelişimini engelleyecek bir mutasyon
bu böcek için zararlı ve hatta ölümcül olur. Çünkü normalde,
beslenmek ve düşmanlarından kaçmak için kanatlarını
kullanan böcek, mutasyonun etkisiyle işlevsiz kanatlara
sahip olur ve yaşamını devam ettiremeyerek popülasyondan
elenir.
Buna karşın rüzgarların etkili olduğu bir ortamda yaşayan
ve gideceği yere kanatsız böcekler gibi ayaklarını kullanarak
gitmeye zorlanan böceklerde, kanatlarında meydana gelen
bir mutasyon ölümcül olmayabilir. Çünkü böcek zaten
kanatlarını kullanmadığı bir yaşam şekline alışmıştır
ve kanatlarının sağlam olması ya da bir mutasyonla işlevsiz
hale gelmesi arasında (eğer sözkonusu mutasyon, canlının
genel fizyolojisini etkilemeyen bir mutasyonsa) bir
fark bulunmamaktadır. Kısacası bir mutasyon, bir böceğin
kanatlarını kaybetmesine yol açan yıkıcı bir mutasyon
olduğu halde, kanatların önem taşımadığı bir ortamda
öldürücü olmaktan çıkabilmektedir.
Ancak böyle bir süreçten geçtiği varsayılan kınkanatlıların
kesinlikle evrim delili oluşturduğu söylenemez. Evrim
teorisi organların, zaman içinde daha kompleks hale
gelecek şekilde evrimleştiğini öne sürmektedir. Bu iddiaya
destek olarak öne sürülebilecek olan genetik değişim,
canlıların DNA'sına yeni genetik bilgi ekleyen türden
değişimler olmalıdır. Halbuki, çok açıktır ki, kınkanatlılar
bu süreçte yeni genetik bilgi kazanmamakta, tam aksine
kanat gelişimini kontrol eden genlerde genetik bilgi
kaybına uğramaktadırlar.
Peki kınkanatlılarda görülmeyen bu genetik bilgi kazanımı
başka herhangi bir canlıda görülmüş müdür? Kesinlikle
hayır. Evrimciler değil yeni bir organın, yeni tek bir
proteinin dahi rastlantısal mutasyonlarla ortaya çıkışını
gösterebilmiş değildir.
Kısacası, evrim teorisi canlıların DNA'sına yeni genetik
bilgi eklenmesiyle yeni organlar kazandıklarını iddia
eder ama körelmiş organ argümanı işlev kaybı yani genetik
bilgide kayıpla ilgilidir. Bu yüzden, körelmiş organlar
evrim teorisine bilimsel bir dayanak sağlamamaktadır.
Evrimcilerin bu iddiayı gündeme getirmekteki ısrarlarının
bilimsel değil, psikolojik olan bir sebebi vardır. Materyalizme
körükörüne bir bağlılık göstermeleri; yaratılış gerçeğinin
apaçık delilleri karşısında körelmiş bir bakış açısı
geliştirmelerine yol açmıştır. (Harun Yahya'nın, evrimcilerin
körelmiş bakış açısını kapsamlı olarak çürüttüğü makalesini
buradan
okuyabilirsiniz)
Dr. James P. Gills, Tarpon Springs, Florida'daki St.
Luke's Katarakt ve Lazer Enstitüsü'nün kurucusu, yaratılışçı
bir bilim adamıdır. Dünyaca ünlü bir oftalmolojist (Göz
hastalıkları uzmanı) olan Gills, "Darwinism
Under the Microscope (Darwinizm Mikroskop Altında)"
isimli kitabında evrimi tümüyle geçersiz kılan birçok
yaratılış delilini verir ve bilim adamlarının hala evrimde
ısrar etmesinin, kendilerinin kör tesadüflerin ürünü
olduklarını düşünmelerinin manevi kataraktlardan başka
bir sebebe dayanmadığını yazar. (22)
Antibiyotik bağışıklığını ve
DDT'ye karşı direnci evrim kanıtı zannetme yanılgısı
National Geographic makalesinde, bakterilerin
antibiyotik direnci ile böceklerin DDT gibi böcek öldürücü
ilaçlara karşı bağışıklıklığı evrim kanıtı olarak gösterilmek
istenmektedir. Quammen mikropların ilaçlara karşı görünürde
geliştirdiği bağışıklık konusunda "Darwin'in kuramını,
düşmanımız mikroplar arasındaki bu zorunlu dönüşüm sürecinden
daha iyi ya da dolaysız destekleyen bir kanıt yok"
diyecek kadar iddialı bir çıkış yapmaktadır.
Ancak bakteri bağışıklığını evrim kanıtı olarak gören
Quammen'in heyecanı tamamen yersizdir. Aşağıda bu iki
olgunun neden Darwinizm'e kanıt oluşturmadığı açıklanmaktadır.
Mikroorganizmalara karşı kullanılan "öldürücü
moleküller" olan antibiyotiklerin ilki, 1928 yılında
Alexander Fleming tarafından keşfedilen penisilindir.
Fleming, küf mantarının (mold), Staphylococcus bakterisini
öldüren bir molekül ürettiğini keşfetmiş ve bundan sonra
mikro organizmalardan alınan antibiyotikler çeşitli
bakterilere karşı kullanılır olmuştur. İlk başta kesin
sonuçlar alınmış göründüyse de, bir zaman sonra bir
gerçek ortaya çıkmıştır: Bakteriler antibiyotiklere
karşı zamanla bağışıklık kazanmaktadırlar. Antibiyotiğe
maruz kalan bakterilerin büyük kısmı ölmekte, ama bazıları
bu antibiyotikten etkilenmedikleri gibi hızla çoğalarak
tüm popülasyonu oluşturur hale gelmektedirler. Böylece
bakteri popülasyonunun tamamı, antibiyotiğe dirençli
hale gelmektedir.
Ancak burada bakterilerin mutasyonlarla gelişmesi söz
konusu değildir, çünkü bakteriler söz konusu özelliklere
antibiyotiklere maruz kalmadan önce de sahiptirler.
Scientific American dergisi, evrimci bir yayın olmasına
karşın, Mart 1998 sayısında bu konudaki gerçekleri şöyle
kabul etmiştir:
"Çok sayıda bakteri, daha
ticari antibiyotikler kullanılmaya başlamadan önce
de direnç genlerine sahipti. Bilim adamları
bu genlerin neden evrimleştiklerini ve varlıklarını
sürdürdüklerini kesinlikle bilmiyorlar." (23)
Böceklerin DDT gibi zehirlere karşı görünürde direnç
geliştirmesi de aynı şekilde gerçekleşir ve yine aynı
şekilde bir evrim kanıtı değildir.
Önde gelen evrimci biyologlardan Francisco Ayala; "böcek
zehirlerinin en kapsamlı türlerine karşı gösterilen
bağışıklık, bu insan-yapımı maddelerin böceklere uygulandığında,
o böcek türünün çeşitli genetik varyasyonlarında açıkça
vardı" diyerek bu gerçeği kabul eder. (24)
(Bu konuda en detaylı çalışmaları yapan isimlerden
biri, İsrailli biyofizikçi Dr. Lee Spetner'dır. Spetner,
1997 yılında yayınlanan Not By Chance adlı kitabında,
bakteri bağışıklığının iki farklı mekanizma ile sağlandığını,
ama bunların ikisinin de evrim teorisine hiç bir kanıt
oluşturmadığını göstermiştir. Bu konuda daha detaylı
bilgi için bkz. http://www.darwinizminsonu.com/embriyoloji_01.html
ve http://www.darwinizminsonu.com/embriyoloji_02.html
)
National Geographic makalesinde, bakteri ve
böceklerdeki direncin yanısıra aktarılan bir başka sözde
kanıt, genetik benzerliklerle ilgilidir.
Evrimin gözlemlenebildiği aldatmacası
National Geographic, evrime doğada ve laboratuvarda
fiilen tanık olunabildiğini iddia etmektedir. Ancak
bu, fantastik olduğu kadar dayanaksız bir iddiadır.
New Scientist dergisinin 14 Haziran 2003 tarihli
sayısında yayınlanan "Yeni Türler Nasıl Oluşur?"
(How Are New Species Formed?) başlıklı makalede George
Turner şu önemli "itiraf"ta bulunmuştur:
"Çok değil yakın zaman önce, türlerin nasıl
oluştuğunu bildiğimizi sanıyorduk. Sürecin hemen her
zaman popülasyonların tamamen izole olmalarıyla başladığına
inanıyorduk. Bu genellikle popülasyonun ciddi bir "genetik
darboğaz"dan geçmesinden sonra meydana geliyordu;
(örneğin) hamile bir dişinin uzak bir adaya sürüklenmesinden
ve onun yavrularının birbirleri ile çiftleşmesinden
sonra olabileceği gibi.
Bu sözde "kurucu etki" modelinin
güzelliği, laboratuvarda test edilebilir olmasıydı.
Ama aslında bu hiç destek bulmadı. Evrimci biyologların tüm çabalarına
rağmen, hiç kimse, kurucu bir popülasyondan yeni bir
tür yaratmanın yanına bile yaklaşamadı. Dahası, bildiğimiz
kadarıyla, insanların az sayılarda organizmayı yabancı
ortamlara salmaları sonucunda hiçbir yeni tür oluşmadı."
(25)
Görüldüğü gibi, evrimciler aslında türlerin nasıl oluştuğunu
bilmemektedirler. Yani Quammen'in evrime fiilen tanık
olma iddiası, aslı olmayan bir iddiadan ibarettir. Bu
iddiasına Grant çifti tarafından Galapagos ispinozlarının
gaga boyu üzerinde uzun yıllar yapılan çalışmaları dayanak
göstermesi ise, varyasyonları Darwinizm kanıtı olarak
çarpıtma çabasının bir sonucudur. (Daha fazla bilgi
için bkz. http://www.harunyahya.org/evrim/uba/uba05.html)
Sonuç:
Görüldüğü gibi Darwin yanılmıştır. Ve National
Geographic'in "Darwin yanıldı mı?" sorusunu
sorması, aslında "Freud yanıldı mı?" ya da
"Marx yanıldı mı?" sorusunu sormak kadar saçmadır.
Çünkü Darwinizm de, Freudizm ve Marxizm gibi ömrünü
tamamlamış bir teoridir. National Geographic
dergisini artık bu demode masalın savunculuğunu yapmaktan
vazgeçmeye yaşamın gerçek kökeninin yaratılış olduğunu
kabullenmeye davet ediyoruz.
Bunun için National Geographic'in yapması
gereken şey, ön yargılarını bir yana bırakıp Darwinizm'i
bir dogma olarak benimsemekten vazgeçip bu teoriyi geçersiz
kılan bilimsel kanıtlarla yüzleşmektir. Özellikle son
kırk yılda elde edilen bulgular, Darwinizm'in temelindeki
naturalist felsefenin geçersizliğini kesin olarak ortaya
koymuştur. National Geographic dergisi bu yüzleşmeyi
yaptığı takdirde yaşamın organize kompleksliği ile dayandığı
genetik bilginin bilinçli tasarıma işaret ettiğini,
yani yaşamın tesadüfler ve doğa olayları ile kendiliğinden
evrimleşmediğini, "yaratıldığını" görecektir.
National Geographic -ve diğer tüm Darwinistler-
bugüne kadar bu yüzleşmeden kaçınmış ve bundan teorilerinin
problemlerini örtbas etmede bir yöntem olarak faydalanmış
olabilirler. Ancak bundan böyle bu kaçınmanın teorilerini
ayakta tutma adına bir fayda sağlamayacağının bilincinde
olmalıdırlar. Çünkü, bilim dünyasında, bu örtbas döneminin
artık sona erdiğini haber veren çok önemli bir gelişme
yaşanmaktadır.
ABD'de son on yıldır yaygınlaşan bilinçli tasarım hareketi,
Darwinizm'in dogmalarını birer birer deşifre etmesiyle
geniş bir ilginin odağı olmaktadır. Bu hareketin fikri
dayanağı, "Bilinçli Tasarım Teorisi"dir. Söz
konusu teori, "yüklü miktarda bilgi barındıran,
kompleks biyolojik yapıların ancak bilinç kaynaklı sebeplerle
açıklanabilir olduğunu ve biyoloji alanında bu bilinçli
sebeplerin ampirik olarak incelenebilir olduğunu"
savunmaktadır . (26)
Bilinçli tasarım hareketinin, çok önemli kültürel değişimlerin
dinamiğini oluşturabileceğinin bir göstergesi, ders
kitaplarında yıllardır Darwinizm kanıtı olarak okutulan
delillerin, gerçekte mitoloji, göz boyama, yanlışlıklar
ve hatta sahtekarlıklardan ibaret olduğunu yaygın ve
etkili olarak ortaya koymasıdır. Hareketin lideri California
Berkeley Üniversitesi profesörü Phillip E. Johnson,
"bu teorinin yıkılışının 21. yüzyılda mutlaka gerçekleşeceğini"
vurgulamaktadır. (27)
Burada, Darwinizm'i kritik incelemeden koruma politikasını
ısrarla sürdürmenin National Geographic'ye zararlarını
hatırlatmak da faydalı olacaktır. Hatırlanacağı üzere
National Geographic, Çin'de ele geçirilen Archaeoraptor
fosilini, hakemli bilim dergilerinde tanıtılmasını beklemeksizin,
dünyaya kuşların dinozorlardan evrimleştiğinin kesin
kanıtı olarak duyurmuştu. Ancak daha sonra, fosilin
gerçekte bir kayıp halkayı temsil etmediği, Çinli bir
köylü tarafından "üretilmiş" sahte bir fosil
olduğu anlaşılmıştı .(28) National
Geographic, Darwinizm'e olan körükörüne bağlılığı
yüzünden bu fosili bilim dışı yöntemlerle "kanıt"
olarak kucaklamakta sakınca görmemiş, ama sonunda kendisini
'modern paleontolojinin en büyük utancı' (29)nın
içinde bulmuştu.
Ünlü kuş bilimci Dr. Storrs Olson'a göre; "National
Geographic, uzun zamandır sansasyonel, desteksiz ve
tabloid habercilik yaparak seviyesini düşürmüş durumda"ydı.
(30)
National Geographic'in "Darwin yanıldı
mı" başlıklı makalesinde, en az 80 yıl önce ölmüş
olan rekapütilasyon iddiasının evrim kanıtı olarak sunulması,
bilimin gerektirdiği ciddiyetten yoksun, "desteksiz
ve tabloid habercilik" anlayışının devam ettiğini
göstermektedir. National Geographic akılcı hareket etmemektedir.
Bu anlayışın devamı Darwinizm'e destek sağlamamakta,
aksine National Geographic'in giderek daha belirgin
hale gelen dogmatizmini belgelemektedir.
National Geographic'yi bu noktalar üzerinde
düşünmeye ve yaşamın gerçek kökeninin yaratılış olduğunu
kabullenmeye davet ediyoruz.
Hiç şüphesiz, yerde, gökte ve ikisi arasında olan tüm
canlıların Rabbi, Yüce Allah'tır. Allah bir Kuran ayetinde
şöyle bildirmektedir:
"Sizin ilahınız tek bir ilahtır; O'ndan başka
ilah yoktur; O, Rahman'dır, Rahim'dir (bağışlayan ve
esirgeyendir)." (Bakara Suresi, 163)
1- Charles Darwin, Türlerin Kökeni,
Onur Yayınları, Beşinci Baskı, Ankara 1996, s. 528
2- Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile
of the First Edition, Harvard University Press, 1964,
s. 189
3- Michael Behe, Darwin’s Black Box, 1996
4- Biyocoğrafya alanındaki evrimci tezlerin incelemesi
hakkında daha fazla bilgi için bkz. Walter J. Remine,.
“The Biotic Message: Evolution Versus Message Theory”,
Saint Paul Science; 1st ed edition, 1993. 538 sayfa
5- G. Nelson, N. Platnick, Systematics and Biogeography:Cladistics
and Vicariance, Columbia University Press, 1981, s.
223
6- Fossils and Evolution, Dr TS Kemp - Curator of Zoological
Collections, Oxford University, Oxford Uni Press, p246,
1999
7- Williamson, Peter G. [Assistant Professor of Geology,
Harvard University], "Morphological stasis and
developmental constraint: real problems for neo-Darwinism,"
Nature, Vol. 294, 19 November 1981, p.214; Stephen E.
Jones, http://members.iinet.net.au/~sejones/
8- Gordon Rattray Taylor, "The Great Evolution
Mystery", Abacus, Sphere Books, Londra, 1984, s.
230
9- Boyce Rensberger, Houston Chronicle, 5 Kasım 1980,
Bölüm 4, s. 15.
10- Voorhies M.R., "Ancient Ashfall Creates a Pompei
of Prehistoric Animals," NG, Vol. 159, No. 1, January
1981, ss.67-68,74 ; "Horse Find Defies Evolution"
Creation Ex Nihilo 5(3):15, January 1983, http://www.answersingenesis.org/docs/3723.asp
11- Charles Darwin, On the Origin of Species: A Facsimile
of the First Edition, Harvard University Press, 1964,
s.184.
12- Spotting Mines with Dolphin Sonar, ScienceNow 1998:2
13- L. Rutimeyer, "Referate," Archiv fur Anthropologie,
1868
14- Keith S. Thompson, "Ontogeny and Phylogeny
Recapitulated", American Scientist, cilt 76, Mayıs
/ Haziran1988, s. 273
15- G. G. Simpson, W. Beck, An Introduction to Biology,
New York, Harcourt Brace and World, 1965, s. 241
16- Stephen Jay Gould, “Abscheulich! - Atrocious! -
the precursor to the theory of natural selection”, Natural
History, Mart 2000, s. 45
17- Mark Ridley, “Who Doubts Evolution?” New Scientist,
cilt 90 (25 Haziran 1981), s. 832
18- Gould S.J, "Evolution's Erratic Pace”, Natural
History, May 1977, ss. 13-14
19- Fix, William, The Bone Peddlers: Selling Evolution
(New York: Macmillan Publishing Co., 1984), s. 189
20- Bergman, J. and Howe, G., Vestigial Organs are Fully
Functional, CRS Books, Terre Haute, IN, 1990.
21- S. R. Scadding, "Do 'Vestigial Organs' Provide
Evidence for Evolution?", Evolutionary Theory,
Cilt 5, Mayıs 1981, s. 173
22- James P. Gills and Thomas Woodward, “Darwinism Under
the Microscope”, Charisma House, 2002, sf. 39
23- Stuart B. Levy, "The Challenge of Antibiotic
Resistance, Scientific American, Mart 1998, s. 35
24- Francisco J. Ayala, "The Mechanisms of Evolution",
Scientific American, cilt 239, Eylül 1978, s. 64
25- George Turner, "How Are New Species Formed?",
New Scientist, 14 Haziran 2003, s. 36
26- http://www.arn.org , http://www.discovery.org/csc/
27- Phillip E. Johnson, "Mothballed Science, Touchstone
Magazine, December 2003
28- Archaeoraptor sahtekarlığı hakkında bkz. http://www.harunyahya.org/evrim/hy_20_soruda_evrim/20soru2.html
29- Tim Friend, “The 'missing link' fossil that wasn't”,
USA Today, 02/01/2000
30- National Geographic’e Açık Mektup, Storrs L.Olson
(Smitsonian Institution, Ulusal Doğal Tarih Müzesi,
Kuş Müzesi Müdürü)
|