|
Müslümanın Hayatının Amacı: Allah Rızası
Müslümanlarla diğer insanlar arasındaki fark nedir?
Bu soruya Müslüman olmayanlardan farklı cevaplar gelebilir.
Onlar, Müslümanlarla aralarında kültürel ve ahlaki bazı
ayrılıklar olduğunu söyleyebilirler. Müslümanların "dünya
görüşü"nün farklı olduğunu, onların bazı "değer"lere
inandıklarını, kendilerinin ise bu "değer"leri kabul
etmediklerini öne sürebilirler. Müslümanların kendilerinden
"ideolojik" farklılıklar taşıdıklarını belirtebilirler.
Ama aslında bu söyledikleri, yalnızca temel bir farklılığın
sonuçları olarak ortaya çıkmış ve yalnızca "gözle görülür"
özellik taşıyan bazı farklılıklardır. Onlar, Müslümanların
gerçekte kendilerinden ne yönde farklı olduklarını çoğunlukla
anlayamazlar. (Zaten bu farkı anlamamış oldukları için
Müslüman değillerdir.)
Müslümanları diğerlerinden ayıran temel özelliğin ne
olduğundan söz etmeden önce bir noktayı hatırlatmakta
fayda var: "Müslüman" derken, nüfus cüzdanında "Müslümandır"
ibaresi bulunan insanı kastetmiyoruz. Müslüman, Allah'ın,
dinine bağlananlara verdiği bir isimdir. Kuran'da tarif
edilen Müslümanları diğer insanlardan ayıran temel fark,
bu insanların Allah'ın sonsuz kudretinin farkında olmalarıdır.
Allah'ın sonsuz kudretinin farkında olmak ise -geleneksel
inançların korunmasından ötürü- bir Yaratıcı'nın var
olduğunu tasdik etmek demek değildir. Kuran'da bu gerçeğe
şöyle dikkat çekilmektedir:
De ki: "Göklerden ve yerden sizlere
rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan
kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran
kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir?" Onlar: '"Allah"
diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak
mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır.
Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki,
nasıl hala çevriliyorsunuz?" (Yunus Suresi, 31-32)
Ayette soru sorulan kişi, Allah'ın varlığını tasdik
eden ve O'nun sıfatlarını kabul eden, ama tüm bunlara
rağmen, "Allah'tan korkup-sakınma" özelliğinden yoksun
olan ve Allah'tan yüz çevirmiş biridir.
Allah'ın büyüklüğünü kavramak bunu sözle tasdik etmekten
ibaret değildir. Müslümanlar Allah'ın varlığının ve
büyüklüğünün farkına varan, O'ndan "korkup-sakınan"
ve hayatlarını farkına vardıkları bu büyük gerçeğe göre
düzenleyen insanlardır. Diğerleri ise, ya Allah'ı inkar
edenler, ya da Allah'ın varlığını üstteki ayette tarif
edilen kişi gibi bir tarzda tasdik etmesine rağmen Allah'tan
"korkup-sakınmayanlar"dır.
Bu özellikteki insanların yaşamları, kendilerini yaratmış
olan Allah'ın farkında olmadan kurulmuş yaşamlardır.
Bunlar hayatlarının, kim tarafından, nasıl ve neden
başlatıldığını gözardı ederler. Kendi zihinlerinde,
Allah'a ve O'nun dinine yer olmayan yeni bir hayat kurmaya
çalışırlar. Kuran'da ise, böyle bir yaşamın boş ve çürük
bir temele dayandığı, yıkımla bitmeye mahkum olduğu
şu hikmetli benzetmeyle anlatılır:
Binasının temelini, Allah korkusu ve
hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa
binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup
onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan
kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.
(Tevbe Suresi, 109)
Ayette de haber verildiği gibi, Kuran'da tarif edilen
şekilde bir imana sahip olmayanların yaşamları, "yıkılacak
yar"ların kenarlarına kuruludur. Onların hayattaki tek
amaçları "bu dünya"da mutluluğu ve rahatlığı elde etmektir.
Bu insanların çoğu, kendine "zengin olmak" gibi bir
hedef belirler. Bu hedefine ulaşmak için elinden geleni
yapacak, tüm fiziki ve beyinsel gücünü zengin olmak
için kullanacaktır. Kimisi de hayattaki amacını "itibar
sahibi ve ünlü bir insan olmak" olarak saptar. Bunu
elde etmek için de elinden gelen herşeyi yapar. Örneğin
ünlü bir sanatçı olup, "saygın" bir insan haline gelebilmek
için elindeki bütün imkanları kullanır, fedakarlıklara
katlanır. Ama bunların hepsi, ölümle birlikte yok olacak
olan boş hedeflerden başka bir şey değildir. Hatta birçoğu
henüz hayattayken de kaybedilebilir.
Oysa mümin, Allah'ın varlığının ve gücünün farkındadır.
Allah'ın onu niçin yarattığını ve ondan neler istediğini
bilir. Bu sayede - diğer insanlar için kesin bir yıkımdan
başka bir şey olamayan - ölümün de sırrını çözer: Ölüm
bir yok oluş değil, asıl hayata geçiş aşamasıdır.
Müslüman olmayanlar, hayatlarının tesadüfen ve "kendi
kendine" oluştuğunu sandıkları gibi, hayatlarını bitiren
ölümün de "kendi kendine" oluşan bir "kaza" olduğunu
düşünürler. Oysa hayatı yaratan da ölümü yaratan da
Allah'tır. Bir tesadüf ya da kaza olmayan ölümü, Allah
özel olarak yaratmış, zamanı ve yeri Allah katında belli
olan bir olaydır.
İşte mümin de, Allah'ın herşeye hakim olduğunu bilen
ve ölümün bir son değil, asıl hayata (ahiret) geçiş
aşaması olduğunu kavrayan insandır. Bu gerçeklerin farkındayken
de, elbette diğerleri gibi hayatını "yıkılacak bir yarın
kenarına" kurmaz. Hayatın, ölümün ve ölüm-sonrası gerçek
hayatın asıl sahibinin kim olduğunu ve kim tarafından
yaratıldığını bildiği için, Allah'a yönelir. Parayı,
makam ve mevkiyi, fiziki güzelliği Allah yaratmıştır.
Bunlar ancak, Allah'ın koyduğu kurallar sayesinde kısa
bir süre işleyecek olan "sebep"lerdir. Allah'ın yaratmış
olduğu sistemin anahtarı ise Allah'ın rızasıdır. Çünkü
Allah sadece rızasına uyanları doğru yola iletecektir:
Allah, rızasına uyanları bununla (Kuran'la)
kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle
karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir.
(Maide Suresi, 16)
Müslüman, Allah'ın rızasını aradığı için Müslümandır.
İşte Müslümanı, diğerlerinden ayıran en önemli fark
buradadır. Müslümanlar, dini Allah'ın rızasını kazanmak
için izlenecek bir yol olarak görürken, birçokları için
din, birtakım inançları içeren kurallar bütünüdür ve
hayatlarında önemli bir yeri yoktur.
Zaten gerçek Müslümanlarla, Müslüman taklidi yapan
ikiyüzlüler (münafıklar) arasındaki ayrım da burada
ortaya çıkar. Müslümanlar, dini Allah'ın rızasını kazanmak
için izlenecek bir yol olarak kabul ederken, münafıklar
bunu kendi çıkar ve isteklerini tatmin etmeye yarayacak
bir araç olarak görürler. Müslümanların namazı "huşu"
(Allah'a karşı saygı dolu bir korku) içinde kılarken
(Müminun Suresi, 1-2), münafıkların bunu insanlara "gösteriş"
olsun diye (Maun Suresi, 6) yapmaları da bundandır.
Aynı şekilde münafıklar, Allah yolunda yapılan harcamayı
(infak) da gerçekte Allah rızası için değil, yine insanlara
gösteriş olsun diye yaparlar:
Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret
gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye
malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı
geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak
bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak
bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar
kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler.
Allah, kafirler topluluğuna hidayet vermez. (Bakara
Suresi, 264)
Allah Rızası İçin Ciddi Bir Çaba
İnsanlar kendilerine tek hedef olarak belirledikleri
dünya nimetlerini elde etmek için çok büyük bir çaba
gösterirler. Zengin olmak, statü kazanmak ya da başka
menfaatler için ellerinden gelen herşeyi yaparlar. Çok
kısa süre içinde tümüyle ellerinden gidecek olan "az
bir değer" (Tevbe Suresi, 9) uğruna büyük bir yarış
içine girerler.
Çok daha büyük bir karşılığa, Allah'ın rızasına ve
cennetine talip olan mümin de bu hedefleri için ciddi
bir çaba gösterecektir. Kuran'da, müminin bu özelliği
şöyle tarif edilir:
Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını)
isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız,
sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve
kovulmuş olarak gider. Kim de ahireti ister ve bir mümin
olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte
böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 18-19)
Mümin Allah rızası ve ahiret için "ciddi bir çaba gösterek"
çalışır. Malını ve canını Allah için "satmıştır". Kuran'da
müminlerin bu özelliği şöyle anlatılır:
Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında
onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını
satın almıştır... (Tevbe Suresi, 111)
Allah'a "malını ve canını satmış" olan bir insan, Allah
rızası için karşılaşacağı hiçbir zorluktan etkilenmeyecektir.
Allah rızası dışında hiçbir şeye yönelmeyecektir. Bedeni
ve sahip olduğu mallar "onun" değildir ki, bunlar konusunda
kendi nefsinin bencil tutkularına uysun. Bedeninin ve
sahip olduğu herşeyin sahibi Allah'tır, tüm bunları
O'nun istediği şekilde kullanacaktır.
Bunların yanısıra göstereceği çabanın gerçekten ciddi
olup olmadığı da denenecektir. Allah yolunda hiçbir
şeyden çekinmemelidir. Çünkü münafıklar da, eğer kendileri
için "yakın bir yarar" görürlerse, görünüşte Allah rızasına
uygun bir işe -Allah'ın rızasını değil de, bu "yakın
yarar"ı elde edebilmek için- girişebilirler:
Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer
olsaydı, onlar (münafıklar) mutlaka seni izlerlerdi.
Ama zorluk onlara uzak geldi. "Eğer güç yetirseydik
muhakkak seninle birlikte çıkardık." diye sana Allah
adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar.
Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.
(Tevbe Suresi, 42)
Dolayısıyla mümin olmanın ölçüsü, Allah rızasına karşı
içli bir istek duymak ve gerektiğinde bu yolda fedakarlık
göstermekten kaçınmamaktır. Müminler, "katıksızca
(ahiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri"dirler.
(Sad Suresi, 46) Mümin, Allah'ın rızasının yanında
başka çıkarlar gözetmez. Allah'tan rızasını, rahmetini
ve cennetini umar, çünkü "Erkek
olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde
bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir 'çekirdeğin
sırtındaki tomurcuk kadar' bile haksızlığa uğramayacaklardır."
(Nisa Suresi, 124)
Görüldüğü gibi Kuran'da tarif edilen mümin modeli son
derece açık ve nettir. Allah'a ve ahirete "kesin bir
bilgiyle" (Lokman Suresi, 4) iman edip, sonra da Allah
yolunda "ciddi bir çaba" gösterenlerin yurdudur cennet.
Allah'a ancak "bir ucundan ibadet" edip, Allah'ın rızasının
yanında kendi basit çıkarlarını korumaya çalışanların
durumu ise, Kuran'da şöyle açıklanmaktadır:
İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan
ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla
tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek
olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir,
ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi,
11)
Müminin asıl hedefi ahirettir, ama bu onun dünyada
yalnızca zorluk ve sıkıntıyla dolu bir hayat yaşayacağı
anlamına gelmez. Karşılaşacağı zorluk ve sıkıntılar,
onun denenmesi ve olgunlaşması içindir.
Müminin karşılaşacağı zorluklar, aslında dışarıdan
zor gibi görünen, fakat tam bir teslimiyetle içine girildiğinde,
Allah'ın her türlü zorluğu kaldırdığı olaylardır. Örneğin,
Hz. İbrahim imanından dolayı ateşe atılmak istendiğinde
tam bir Müslüman gibi karşılık vermiş, inancından ve
Allah'ın emirlerinden hiçbir taviz vermeyerek ateşe
atılmayı göze almıştır. Ateşe atılmak, dışarıdan bakan
biri için bir insanın dünyada başına gelebilecek en
büyük fiziksel işkencedir. Fakat Allah'ın bu denemesini
en güzel, en teslimiyetli bir biçimde karşılayan Hz.
İbrahim, dışarıdan zorlu görünen bu olaydan Allah'ın
yardımıyla hiçbir zarar görmeden kurtulmuştur. Bu olayları
haber veren ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
(İbrahim) Dedi ki: "O halde, Allah'ı
bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan
şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah'tan başka
taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?"
Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın
ve ilahlarınıza yardımda bulunun." Biz de dedik ki:
"Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol." Ona
bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat Biz onları
daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık. (Enbiya Suresi,
66-70)
Nitekim Allah Kendi rızası için sahip oldukları herşeyi
ortaya koyanların hiçbir zarar görmeden, maddi ve manevi
kazançlarla geri döndüklerini ayetlerinde şöyle haber
verir:
Onlar, kendilerine insanlar: "Size
karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun"
dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter,
O ne güzel vekildir" diyenlerdir. Bundan dolayı, kendilerine
hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah'tan
bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına
uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. İşte
bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan
korkmayın, eğer mü'minlerseniz, Ben'den korkun. Küfürde
'büyük çaba harcayanlar' seni üzmesin. Çünkü onlar,
Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah, onları
ahirette pay sahibi kılmamayı ister. Onlar için büyük
bir azab vardır. Onlar, imana karşılık küfrü satın alanlardır.
Onlar, Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. Onlar
için acıklı bir azab vardır. (Al-i İmran Suresi, 173-177)
Sonuçta Allah'ın rızasını arayan ve gözeten bir mümin
için hiçbir sıkıntı, zorluk ve üzüntü yoktur. Yalnızca,
Allah'ın dünyada bir imtihan olarak yarattığı ve müminin
tevekkül, sabır ve teslimiyetini denediği olaylar vardır.
Bunlar dışarıdan bakıldığında sıkıntı ve zorluk gibi
görünen, içine girildiğinde ise Allah'ın kesin bir rahmetiyle
karşılaşılan olaylardır.
Ayrıca Allah Kuran'da, mümin kullarına kaldırabileceklerinden
fazla yük yüklemeyeceğini de bildirmiştir:
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden
başkasını yüklemez... (Bakara Suresi, 286)
Allah, Kendisine gereği gibi kulluk eden bir mümin
için ne dünyada ne de ahirette hiçbir azap dilememiştir.
Tam tersine her iki hayatta da güzellik onlarındır:
(Allah'tan) Sakınanlara: "Rabbiniz
ne indirdi?" dendiğinde, "Hayır" dediler. Bu dünyada
güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret
yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu
ne güzeldir. Adn cennetleri; ona girerler, onun altından
ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri şey vardır.
İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir. (Nahl
Suresi, 30-31)
Allah rızasını gözetmede zaaf gösteren, Allah'a tam
bir teslimiyet göstermeyen, nefsini daha ön planda tutan
kimselerin başına, bu tür hatalı davranışlarından ötürü,
Allah'ın bir uyarısı olarak azap, zorluk ve sıkıntı
gelir. Müminler hata yaptıklarında, Allah'tan bir nevi
"şefkat tokadı" şeklinde kendilerine gelen bu sıkıntılardan
ders alıp, tevbe eder ve davranışlarını düzeltirler.
İnkarcılar ise, dünyada yaşadıkları süre boyunca Allah'ın
kendilerini uğrattığı zorluk ve sıkıntılardan, belalardan
ibret almaz ve ahiretteki büyük sonsuz azabı hakedecek
bir duruma gelirler.
Nefsini Tanımak
Kuran'ın insan hakkında verdiği önemli bilgilerden
biri de onun "nefis sahibi" olduğudur. Arapçada "insanın
kendisi" anlamına gelen nefs, benlik kelimesiyle de
tanımlanabilir.
Kuran'da insan nefsinin iki tarafı olduğunu bildirilmiştir.
Buna göre insanın içinde kötülüğü emreden bir taraf
ve o kötülükten sakınmayı emreden diğer bir taraf bulunmaktadır.
Bu konu ile ilgili ayetler şöyledir:
Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim
verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve
kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran
da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)
Ayetlerden de anlaşıldığı gibi kötülük her insanın
nefsinde vardır. Ancak bunu temizleyip arındıran kurtulacaktır.
Müminler nefislerindeki kötülüklere teslim olmaz, Allah'ın
ilham ettiği şekilde ondan sakınırlar. Hz. Yusuf'un
söylediği: "Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten
nefis, Rabbimin kendisini esirgediği dışında var gücüyle
kötülüğü emredendir." (Yusuf Suresi, 53) sözü, müminlerin
nasıl düşünmesi gerektiğini göstermektedir.
Nefs "var gücüyle kötülüğü emreden" olduğuna göre,
mümin sürekli olarak nefsine karşı uyanık olmak durumundadır.
Nefs sürekli olarak ona Allah'ın rızasının dışında alternatifler
sunar ve bu alternatifleri süslü gösterir. Fakat mümin,
Allah korkusu sayesinde, nefsin bu "şaşırtıp-saptırıcı"
özelliğine kanmaz. Daima Allah'ın rızasına uygun bir
yaşam geçirmek için doğrulara yönelir.
Şirkten Kaçınmak
Şirk, kısa tarifiyle Allah'ın yanında O'ndan başka
bazı varlıkları da ilah kabul etmektir. Bu tarifin üzerine,
çoğu kişi, aslında şirk içinde olmalarına rağmen "biz
Allah'tan başka ilah tanımıyoruz ki" diyebilir. Bu,
onların "şirk"in ne olduğunu anlamamış olmalarından
kaynaklanmaktadır. Zaten, Kuran'da bildirildiğine göre,
Allah'a ortak koşup şirk içinde olanların bir bölümü,
bu durumlarını kabul etmemektedirler. Bu kişilerin sözleri
Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
Onların tümünü toplayacağımız gün;
sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: "Nerede (o bir şey)
sanıp da ortak koştuklarınız?" (Bundan) Sonra onların:
"Rabbimiz olan Allah'a and olsun ki, biz müşriklerden
değildik" demelerinden başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.)
(Enam Suresi, 22-23)
Bu nedenle kimse bu konuda kendinden emin olmamalı,
şirk içinde olmaktan Allah'a sığınmalıdır. Çünkü şirk,
çok büyük bir günahtır. Allah diğer günah ve hataları
affedebileceğini ama şirki asla affetmeyeceğini Kuran'da
şöyle bildirmiştir:
Gerçekten, Allah, Kendisine şirk koşulmasını
bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar.
Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla
iftira etmiş olur. (Nisa Suresi, 48)
Bu kadar büyük bir "günah ve iftira" olan şirk, insanın,
Allah'a ait olan özellikleri kendi zihninde başka varlıklara
vermesiyle başlar. Oysa varlıklarda yer alan özellikler
(güç, güzellik, zeka vb.) onlara "ait" değildir; Allah
geçici ve belirli bir süre için onlara vermiştir.
Allah'ın bir ve tek olma vasfı, Kuran'da şöyle anlatılır:
De ki: O Allah, birdir. Allah, Samed'dir
(herşey O'na muhtaçtır, daimdir, hiçbir şeye ihtiyacı
olmayandır). O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Ve
hiçbir şey O'nun dengi değildir. (İhlas Suresi, 1-4)
Yukarıdaki ayetlerde bildirildiği gibi, Allah hiçbir
şeye muhtaç değildir, ama herşey O'na muhtaçtır. Ve
hiçbir şey O'nun dengi değildir. Bu gerçek reddedilip,
bazı varlıkların Allah'a muhtaç olmadığı düşünüldüğü
anda ise "şirk" başlar. O zaman, herşeyin Allah'ın kontrolünde
olduğu unutulur, O'na muhtaç olmayan bazı varlıkların
var olduğu ve bunların O'ndan bağımsız olarak davranabildiği
gibi gerçek dışı bir inanç doğar. Böyle varlıkların
olduğu zannedilince, Allah'tan başka bir de onlardan
yardım istenmeye, onların rızası aranmaya, onların kuralları
kabul edilmeye başlanır. Oysa ki, Allah'a şirk koşmayan
müminler, tüm gücün O'nun elinde olduğunu bildiklerinden
yalnızca O'na yönelirler. Müminlerin sözleri Kuran'da
şöyle haber verilir:
Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca
Sen'den yardım dileriz. (Fatiha Suresi, 4)
Şirk koşanlar ise aslında kendilerine yardıma güç yetiremeyecek
varlıklara yönelmektedirler. Çünkü ilah olarak kabul
ettikleri de kendileri gibi aciz kullardır. Ayetlerde
şöyle buyrulmaktadır:
Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir
şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar? Oysa (bu
şirk koştukları güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma
güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım etmeğe.
Onları hidayete çağırırsanız size uymazlar. Onları çağırırsanız
da, suskun dursanız da size karşı (tutumları) birdir.
Allah'tan başka taptıklarınız sizler gibi kullardır.
Eğer doğru iseniz, hemen onları çağırın da size icabet
etsinler. (Araf Suresi, 191-194)
Dolayısıyla şirk hem büyük bir iftira, hem büyük bir
aldanma, hem de büyük bir akılsızlıktır. Ayetlerde şirk
koşanların ne kadar büyük bir akılsızlık içinde oldukları
şöyle tarif edilir:
Ey insanlar, (size) bir örnek verildi;
şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta
olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler dahi-
gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan
bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar.
İsteyen de güçsüz, istenen de. Onlar, Allah'ın kadrini
hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir,
azizdir. (Hac Suresi, 73-74)
Şirk, değişik şekillerde ortaya çıkar. Allah'tan başka
varlıklar ilah olarak kabul edildiği için, onların rızası
aranmaya başlanır. Onlardan medet umulur ve onların
hükümleri kabul edilir. Böylece insan, kendisini kendi
eliyle milyonlarca hayali ilahın boyunduruğuna sokmuş
olur. Aynı kendisi gibi aciz varlıklardan medet umar.
Oysa şirk koşan insan, büyük bir çıkmaz ve "zulüm" içindedir.
Bu gerçek bir Kuran ayetinde şöyle haber verilir:
"... Şüphesiz şirk, gerçekten büyük
bir zulümdür." (Lokman Suresi,13)
Ama şunu da belirtmek gerekir ki bu
insan, kendi kendine zulmetmektedir. Çünkü "Şüphesiz
Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar,
kendi nefislerine zulmediyorlar." (Yunus Suresi, 44)
|