|
Giriş
Sizin şu satırları okuduğunuz sırada dünyanın dört
bir yanında savaşlar devam ediyor, insanlar ölüyor,
sakat kalıyor, evinden, yurdundan çıkmak zorunda bırakılıyor.
Yağmur, kar altında yüzlerce kilometreyi yürüyerek kateden
mülteciler açlıkla, susuzlukla ve salgın hastalıklarla
mücadele ediyor, fakat bu zulmü yapan kişiler vicdan
rahatlığı içinde hayatlarına devam edebiliyor, yemek
yiyor ve sıcak yataklarında huzurlu bir şekilde uyuyabiliyorlar.
Şu an dünya ülkelerine baktığımızda, adaletin, maddi
gücü elinde bulunduran azınlıklar tarafından, eğer canları
isterse uygulattırdıkları bir prose000000dür haline
gelmiş olduğunu görüyoruz. Eğer "insafa gelirlerse"
ihtiyaç içinde olan bu insanlara yardım eli uzatıyor,
yine "insafa gelirlerse" adaletli davranıyorlar. Dünyanın
dört bir yanında insanlar haksız kazançlar elde ederek,
fakirlerin hakkını yiyerek refah içinde yaşıyorlar.
Suçsuz insanlar cezalandırılırken gerçek suçlular itibar
ve iltifat görüyor.
Kısacası dünyada adaletsizlik hüküm sürüyor.
Peki neden? İnsanlar adaletin gerekliliğine inanmıyorlar
mı?
Aslında adalet dendiğinde herkes temelde aynı kavramları
anlar ve bu kavramlar çoğu insan tarafından kabul görür.
Bu, hiçbir farklılık gözetmeden tüm insanları kapsayan,
insanlar arasındaki dil, din, ırk gibi tüm ayrımlara
rağmen, imkanları hakka uygun bir biçimde paylaştıran,
güçlülerin değil haklıların üstün olduğu bir dünya oluşturmayı
hedefleyen bir adalettir.
İnsanları adaletten uzaklaştıran etken ise, prensipte
kabul ettikleri bu adaleti, kendi çıkarları ile çatıştığında
reddetmeleridir. Örneğin rüşvetin kötü bir yol olduğunu,
rüşvet yiyerek adaletsizlik yapmanın ahlaksızlık olduğunu
sözde herkes kabul eder. Ama kendilerince cazip bir
rüşvet teklifi ile yüzyüze gelen bazı insanlar, birtakım
"gerekçeler" uydurarak, sözde kabul ettikleri bu kıstasları
hiç düşünmeden çiğnerler.
Aynı şekilde, mahkemelerde şahitlik yapan insanların
mutlaka doğru konuşmaları, gerçeği anlatmaları gerektiğini
de herkes bilir ve kabul eder. Oysa bir mahkemede şahit
olarak ifade veren bazı insanlar, kendilerinin veya
yakınlarının çıkarları söz konusu olunca hemen tavır
değiştirir ve kolaylıkla yalan söylerler. Adaleti prensipte
kabul etmekte, ama kendi çıkarlarıyla çatıştığı anda
tereddütsüz olarak çiğnemektedirler. Kamuya açık malların
eşit paylaşılması gerektiğini de yine herkes prensipte
kabul eder. Ancak bir "yardım kampanyası" olduğunda,
dağıtılan mallardan daha fazla, hem de hakkından fazla
alabilmek için pek çok insan birbirini ezer. Yine, çıkarlar
adalete karşı üstün gelmiştir.
Bu şekilde pek çok örnek verebiliriz. Sonuçta karşılaştığımız
gerçek aynıdır: İnsanlar adaletin gerekliliğine inansalar
dahi, kendi çıkarları söz konusu olduğunda adaleti çiğnemektedir.
Bu şekilde düşünen insanlar büyük bir çoğunluğu oluşturdukları
için de, adalet hayali bir kavram olmaya devam etmektedir.
Adaletin yeryüzünde gerçekten uygulanabilmesi içinse,
insanlara, adalet uğruna kendi çıkarlarını bir kenara
bıraktırabilecek bir ahlaka ihtiyaç vardır.
Bu ahlak, Allah'ın bizlere öğrettiği ve emrettiği Kuran
ahlakıdır. Çünkü Kuran ahlakı insanlar arasında hiçbir
ayrım gözetmeden, sadece haktan ve doğrulardan yana,
katıksız bir adaleti emretmektedir. Allah Nisa Suresi'nde
inananlara, kendi aleyhlerinde de olsa adaletli davranmalarını
şöyle emreder:
Ayette de bildirildiği gibi insanlar arasında hiçbir
ayrım gözetmeden, sadece Allah rızası gözetilerek, Allah'tan
korkarak sağlanan adalet gerçek adalettir. Böyle bir
adalet hedeflendiğinde, ne şahsi bir menfaat, ne dostluk,
ne düşmanlık, ne de kişinin hayata bakış açısı, dili,
ırkı, teninin rengi kararlarında etki etmeyecek, sadece
ve sadece haktan yana karar verilecektir. Kuran ahlakının
gerçek anlamda yaşandığı toplumlarda gerçek adaletin,
gerçek huzurun ve güvenin yaşanacağı mutlaktır. Çünkü
ancak Allah'tan korkan, hesap gününde tüm yapıp ettikleriyle
hesaba çekileceğini bilen bir insan gerçek adaleti sağlayabilir.
Nitekim tarih bunun ispatıdır. Allah'ın "Yarattıklarımızdan,
hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan)
bir ümmet vardır." (Araf Suresi, 181) şeklinde bildirdiği
gibi, tarih boyunca adaletin hakim olduğu dönemler yaşanmıştır.
Başta peygamberler ve sonra da onların yolunu izleyen
pek çok adil yönetici yaşadıkları dönemlerde toplum
içerisinde güven ve barış ortamı oluşturmuşlardır. Örneğin
Müslüman Türk milleti, geçmiş yüzyıllarda gerçek adaletin
nasıl sağlanabileceği konusunda tüm dünya ülkelerine
örnek olmuştur. Gerek Selçuklu döneminde gerekse Osmanlı
döneminde, çok farklı dinlere mensup, ayrı dilleri konuşan,
farklı toplumlar aynı bayrağın altında, birarada huzur
içinde yaşamış ve toplumsal adalet sağlanmıştır. Müslüman
Türkler ayak bastıkları heryerde adaletli uygulamalarıyla
tanınmışlar, hoşgörülü, barışçı ve merhametli tavırları
nedeniyle fethedilen ülkelerin halkları tarafından dahi
sevinçle karşılanmışlardır.
Elinizdeki bu kitabın amacı ise, Kuran'daki adaleti
insanlara tarif etmektir. Ancak unutmayın ki, böylesine
huzur ve güven dolu bir hayatı yaşamak için siz de birşeyler
yapmalısınız. Eğer huzur dolu bir hayat yaşamak istiyor
ve gelecek nesillerin de adaletli, güven dolu bir ortamda
büyümelerini istiyorsanız, öncelikle sizin adaleti gözeterek
insanlara örnek olmanız gerekir. Sizin de ayette bildirilen
"adaleti emreden ümmet"ten olmak için önünüzde bir fırsat
var. Unutmayın ki "... Allah,
adaletle hüküm yürütenleri sever." (Maide Suresi, 42)
|