Onlar, yalnızca; "Rabbimiz Allah'tır"
demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip
çıkarıldılar...Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin
olarak yardım eder.
Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır. (Hac Suresi,
40)
GİRİŞ
Vicdan Sahibi İnsanlara Bir Çağrı...
İnsan sıkça rastladığı olaylara karşı hemen bir alışkanlık
kazanır. Hatta zaman içinde bu alışkanlık öyle bir hal
alır ki, ilk gördüğünde kendisinde şiddetli bir şaşkınlık
ya da tepki oluşturan olaylar, bir süre sonra rutin
konulara dönüşür.
Dünya üzerinde süren savaşlar ve çatışmalar da böyle
olaylardandır. Bir ülkede bir işgalin, katliamın veya
soykırımın başlaması dünyanın dört bir yanında ilk önce
şiddetli bir tepki oluşturur. Örneğin Bosna'da ilk çatışmaların
başladığı günleri düşünelim, ya da Çeçenistan'ı, Filistin'i...
Yakın zamanda babasının kucağında İsrail askerlerinin
kurşunlarına hedef olan Filistinli çocuğun görüntüsü,
kundaklarında katledilen Çeçen bebekler, Bosna'da büyük
bir soykırıma maruz kalan kadınlar, yaşlılar, gençler...
İnsanlar, bu görüntüleri gördükleri ilk günlerde içlerinde
duydukları tepkiyi, birşeyler yapma isteğini sık sık
dile getirmişlerdir. Ancak ardı arkası kesilmeyen haberler
zaman içinde dikkatlerini çekmez olur. Her gün yeni
kişiler ölür, kadınlar tecavüze uğrar, çocuklar kurşunlara
hedef olur, mayınlara basıp kolunu ya da bacağını kaybeder...
Ancak insanların ilk günlerde verdikleri tepkiler yerini
garip bir duyarsızlığa bırakır. Hatta gazeteleri aldıklarında,
savaş haberlerinden çok hemen yan sütunda yer alan magazin
içerikli bir haber ilgilerini çeker. Çünkü Filistin'de,
Çeçenistan'da, Keşmir'de ya da Doğu Türkistan'da her
gün birkaç kişinin ölmesi, "sıradan bir haber" haline
gelmiştir.
Dahası bu vahşetleri sanki makul birer siyasi gelişme
gibi gösteren bir propaganda da bir taraftan yürürlüktedir.
Bu nedenle birçok insan, Çeçenistan'da devam eden büyük
katliamı Rusya'nın bir iç sorunu, Filistin'de yaşananları
İsrail ile Filistin arasında bir toprak mücadelesi,
Keşmir halkına yönelik devam eden Hint zulmünü ise bölgenin
stratejik konumundan kaynaklanan bir problem olarak
değerlendirmektedir. Diğer pek çok nedenin yanında,
tarihi ve ekonomik nedenlerin de çatışmaların meydana
gelmesinde etkili olduğu doğrudur.
Çeçenistan Rusya için hem ekonomik hem de stratejik
açıdan çok önemlidir. Fanatik Yahudilerin Kudüs'e ve
diğer Filistin topraklarına yönelik işgal niyetleri
asırlardan beri süregelmektedir. Ancak Çeçen halkının
komünist Rus yönetiminden gördüğü baskının, Afrika'daki
Müslüman halkların maruz kaldığı şiddetin, Balkanlar'daki
Müslümanların tüm dünyanın gözleri önünde gördükleri
şiddetli baskının ve uygulanan etnik temizliğin tek
nedeni ekonomi ya da iç sorunlar değildir. Bu insanların
temsil ettikleri Müslüman kimlik bu çatışmaların ana
nedenlerinden birini oluşturmaktadır.
Bu insanlar Allah'a iman ettikleri, hayatlarını inançlarının
gerektirdiği şekilde geçirmek istedikleri ve çocuklarını
da inançlı kimseler olarak yetiştirmeyi amaçladıkları
için çeşitli baskılara maruz kalmaktadırlar. Güçlü bir
İslam devleti ya da İslam ülkelerinin oluşturduğu güçlü
bir birlik ise pek çok Batılı ülkede büyük bir rahatsızlık
uyandırmakta, pek çoğunun da çıkarlarını tehdit etmektedir.
Konunun bir başka yönü ise, insanların büyük bir bölümünün
Sudan'da, Cezayir'de, Endonezya'da, Patani'de, Burma'da,
Cibuti'de, Tunus'ta yaşayan Müslümanların karşı karşıya
bulundukları zorluklar, baskılar, her gün bir yenisi
gerçekleşen şiddet eylemleri, açlık ve sefalet hakkında
hiç bilgi sahibi olmamalarıdır. Bu kişilerin, varlıklarından
haberdar olmadığı iman sahibi kişilere yardım elini
uzatmaları elbette mümkün olmayacaktır.
Bir kesim ise yapılan zulüm ve haksızlıkların farkındadır.
Ancak bu kişilere yardım edebileceğini, zulmün engellenmesi
için çaba sarf edebileceğini aklına dahi getirmez. Üstelik
hiçbir şey yapamayacağı konusunda kendisini o kadar
inandırmıştır ki, ne okuduğu haberler ne de gördüğü
görüntüler vicdanında en ufak bir etki bile oluşturmaz.
Oysa iman eden bir insan, her duyduğundan ve her gördüğünden
sorumlu olduğunu bilir. Çünkü Allah Kuran'da tüm iman
edenlere zavallı insanlara yardım etmeleri için şöyle
seslenmektedir:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve:
"Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize
katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından
bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan
zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi,
75)
Allah'ın ayetteki emrini tutan iman ve vicdan sahibi
kişilerin olan bitenlere gözlerini kapamaları, onları
görmezlikten gelmeleri mümkün değildir. Bir Müslümanın
dünya üzerinde böylesine şiddetli bir zulüm devam ederken,
rahat yatağında kayıtsızca uyuması, boş işlerle oyalanması,
yalnızca kendi eğlencesini ve çıkarlarını düşünmesi
imkansızdır. Çünkü iman eden bir kişi haksız savaşların,
katliamların, zulmün, açlığın, ahlaki dejenerasyonun,
kısaca dünya üzerindeki tüm sorunların temel çözüm yolunun
Kuran ahlakının insanlar arasında yaygınlaşması olduğunu
bilmektedir.
Bu bilgi ona çok büyük bir sorumluluk yüklemiştir;
dünyaya İslam dinini ve dinin getirdiği güzellikleri
anlatmak, Kuran ahlakını yaymak ve dinsizliğe karşı
çok yönlü fikri bir mücadele yürütmek ve bu mücadelenin
yaygın olarak yürütülmesi için çalışmak...
Bu kitap yazılırken amaçlanan da, dünyanın dört bir
yanındaki mazlum Müslümanların durumlarını tüm açıklığıyla
ortaya koymak ve vicdanlı insanları bu gerçeği düşünüp
çözüm yolları aramaya davet etmektir.
Şu gerçek hiç unutulmamalıdır. İçinde bulunduğumuz
devir, gaflete kapılmaya, sessiz kalmaya, umursuz davranmaya,
dünya hayatının kısa yararının peşine düşmeye, nefsani
tartışma ve çekişmelerle vakit öldürmeye uygun bir devir
değildir. Milyonlarca Müslüman bu kadar büyük bir zulüm
altındayken tüm insanların kurtuluşu için bir çaba içerisinde
olmamak, çok büyük bir vicdansızlık olur. Ve kuşkusuz
insanı ahirette büyük bir vebal altında bırakabilir.
Vicdan sahibi her insan bu gerçekleri düşünmek ve gereğini
yerine getirmekle sorumludur.
İSLAM DÜNYASININ DÜŞMANLARI
Müslümanların Karşısındaki Anti-İslami
Enternasyonal
İslam dünyası coğrafyası, en Batı'da Afrika'nın Atlas
Okyanusu kıyılarında yer alan Fas'a ve Moritanya'ya
kadar uzanmaktadır. En doğuda ise Pasifik Okyanusu kıyılarındaki
Endonezya'ya kadar varır. Bu büyük coğrafyada yaşayan
farklı milletlerden yaklaşık 1 milyar Müslümanın büyük
bölümü, son iki yüzyıl içinde, sırf "Müslüman" kimliklerinden
dolayı, çeşitli saldırı, baskı, terör ve hatta katliamlarla
yüzyüze kalmıştır. Çünkü pek çok Müslüman İslam'a nefretle
bakan yönetimlerin hakimiyeti altında yaşamak zorunda
bırakılmıştır.
Bugün İslam dünyasına baktığımızda; Bosna-Hersek'te,
Cezayir'de, Tunus'ta, Eritre'de, Mısır'da, Afganistan'da,
Keşmir'de, Doğu Türkistan'da, Çeçenistan'da, Tayland'da,
Filipinler'de, Burma'da ya da Sudan'da dünya Müslümanlarının
ezilmeye, baskı altına alınmaya ve yok edilmeye çalışıldığını
açıkça görebiliriz. Bu sayılan coğrafyalardaki Müslümanlar
görünüşte farklı düşmanlarla karşı karşıyadırlar. Bosna'da
Sırplar, Keşmir'de Hindular, Kafkaslar'da Ruslar, Cezayir,
Mısır, Fas gibi ülkelerde de baskıcı rejimler tarafından
Müslümanlar hedef alınmaktadırlar. Ama her nedense,
birbirinden bağımsız gibi gözüken bu İslam-karşıtı güçler,
hep benzer mantıklarla hareket etmekte, benzer stratejiler
izlemektedirler. İşte bu noktada karşımıza söz konusu
güçlerin ortak bir yönü olan "dinden uzak kimlikleri"
çıkar.
Allah'ın varlığını inkar eden, -başta tahrif edilmemiş
tek hak din İslam olmak üzere- İlahi dinleri kendi kurdukları
din dışı (seküler) sistemler için büyük bir düşman olarak
gören ve bu nedenle de dine ve dindarlara karşı çok
şiddetli bir savaş açan bu güçler dinsiz ideolojileri
temsil etmektedirler. Bugün devam eden İslam karşıtı
savaşın temeli de dinsizlikle beslenmekte ve kökenleri
çok eskilere dayanmaktadır.
Sömürgecilik ve İslam Düşmanlığı
1700'lerin başında İslam dünyasının neredeyse tamamına
hakim olan üç büyük imparatorluk bulunuyordu: Hindistan'da
Mogul İmparatorluğu vardı. İran ve çevresinde Safavi
Devleti hüküm sürüyordu. Üçüncü ve en büyük imparatorluk
ise, tüm Balkan Yarımadası'nı, Anadolu'yu, Mezopotamya'yı,
Arap Yarımadası'nı ve Kuzey Afrika'yı yöneten büyük
Osmanlı Devleti'ydi.
Ancak bu üç imparatorluk zamanla yok oldu. I. Dünya
Savaşı bittiğinde, dünya üzerindeki Müslümanların çok
büyük bir bölümü, Müslüman olmayan yönetimlerin hakimiyetinde
yaşar hale geldi. Bu yönetimler, sömürgecilerdi. İngiltere
ve Fransa gibi klasik sömürgecilere, 1920'lerde Sovyet
Rusya ve Faşist İtalya da katıldı. Bu ülkelerin her
biri, İslam dünyasının bir bölümünü işgal etti ve sömürdü.
Müslüman halka karşı ise en acımasız katliam ve işkenceleri
uygulamaktan çekinmedi. İngiltere ve Fransa, Ortadoğu,
Kuzey Afrika ve Uzakdoğu'daki Müslüman ülkelerin doğal
kaynaklarını kendi ulusal menfaatleri için kullanıyorlardı.
Sovyet Rusya, tüm Kafkasya ile Orta Asya'yı ele geçirdi
ve bu bölgelerdeki Müslümanları komünist rejimin baskısı
altında köleleştirdi. Libya'yı 1911 yılında işgal etmiş
olan İtalya, 1930'larda da Habeşistan'a karşı kanlı
bir işgale girişti.
İngiltere ve Fransa'nın Ortadoğu politikasının önemli
bir özelliği, bölgeyi kendi menfaat ilişkilerine uygun
yapay devletlere bölmekti. Ortadoğu'daki bu yapay düzenleme,
bir türlü bitmek bilmeyecek çatışmaların da tohumuydu.
Bu iki Avrupalı sömürgeci güç, II. Dünya Savaşı'nın
ardından Ortadoğu'yu terk etmek zorunda kaldılar. Ama
arkalarında kendilerinden çok daha acımasız, saldırgan
ve yıkıcı bir sömürgeci güç bıraktılar: İsrail.
Çok kısa bir biçimde özetlediğimiz bu tablonun geneline
baktığımızda, İslam dünyasının 19. yüzyılın başlarından
itibaren, dış güçler tarafından hedef alındığını açıkça
görürüz. Dünya Müslümanları geçen 200 yıllık süre boyunca,
bu güçler tarafından işgal edilmiş, sömürgeleştirilmiş,
baskı ve zulüm görmüştür ve hala görmeye devam etmektedir.
İslam'a Düşman İdeolojilerin
Temeli
İslam dünyasına yönelen düşmanları analiz ettiğimizde,
bu düşmanların üç temel fikri kökeni olduğunu görürüz:
1) Batı emperyalizmi: Örneğin, yukarıda değindiğimiz
İngiliz ve Fransız sömürgeciliği.
2) Faşizm/Aşırı milliyetçilik: Örneğin, İtalyan faşizmi,
İsrail ya da İslam dünyasında iç savaşlar çıkaran çeşitli
faşizan gruplar.
3) Komünizm: Örneğin, Sovyet Rusya, Kızıl Çin, Kızıl
Khmer dönemi Kamboçya, Afgan komünistleri ve Ortadoğu'daki
çeşitli komünist örgütler.
Dikkat edilirse, her üç etken de, 19. yüzyılda ortaya
çıkmış ve 20. yüzyılda gelişmiş fikirlere dayanmaktadır.
Bu ise, bizlere İslam dünyasının düşmanının şu veya
bu millet veya medeniyet (örneğin Batı medeniyeti) değil,
asıl olarak söz konusu milletleri veya medeniyetleri
eli kanlı birer zalim haline getiren "ideolojiler" olduğunu
gösterir. Bu ideolojiler 19. yüzyılda dünyanın büyük
bölümüne hakim olmuş ve hakim olduğu her coğrafyaya
zulüm ve vahşet götürmüştür. İslam dünyasını işgal eden,
parçalayan, yağmalayan, köleleştiren, katliamdan geçiren
güçler, aslında bu ideolojilerdir.
Üstte saydığımız üç temel ideolojiye baktığımızda ise,
hepsinin temelinde Batı'nın "dinsizleşmesinin" yattığını
görürüz. Her üç temel ideoloji de, Batı dünyasının Allah
inancından ve dinden uzaklaşıp, materyalist bir dünya
görüşünü benimsemesiyle ortaya çıkmıştır.
Bu teşhisi doğrulayan çok önemli bir gerçek, her üç
ideolojinin de, "ateizmin bilimsel temeli" olarak gösterilen,
dünya tarihinde ilk kez ateist ve dinsiz felsefenin
"objektif gerçek" olarak lanse edilmesine imkan sağlayan
Darwin'in evrim teorisine dayanmasıdır.
Darwinizm, Sömürgecilik ve Faşizm
Bağlantısı
Darwinizm, sömürgeciliğin sözde bilimsel temeli olmuştur.
Çünkü Darwin, insan ırklarını ileri sürdüğü hayali evrim
süreci içinde farklı basamaklara yerleştirmiştir. Avrupalı
Beyaz Adam'ı en ileri ırk saymış, Asyalı ve Afrikalı
kavimleri ise neredeyse maymunlarla aynı düzeyde göstermiştir.
Dahası, tüm insanlığın daimi bir çatışma ve yaşam mücadelesi
sürdürdüğünü, bu mücadele içinde Batı'nın kazanmasının
ve diğerlerini köleleştirmesinin "doğanın kanunu" olduğunu
öne sürmüştür. Darwin, İnsanın Türeyişi adlı kitabında
şöyle yazmıştır:
Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte,
medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden
silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan
insansı maymunlar da… kuşkusuz elimine edilecekler.
Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk
daha da genişleyecek…
Darwin’in iddiasına göre yaşam mücadelesi içinde zayıf
bireyler elenirken, güçlü ve uygun yapıya sahip bireyler
de seçilip hayatta kalıyorlardı. Dahası, bu mücadelenin
evrimsel gelişme için gerekli olduğunu, yani bazı insan
ırklarının yok edilmesinin insanlığın gelişmesini sağlayacak
bir süreç sayıldığını savunmuştu.
"Sosyal Darwinizm" olarak anılan bu bilim dışı hurafeler,
dönemin ilkel bilim düzeyi içinde büyük kabul görmüş
ve Avrupa emperyalizminin temel meşruiyet kaynağı haline
gelmiştir. Kısacası Darwinizm, emperyalizmin "bilimsel"
temelidir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Darwin'in
Türk Düşmanlığı, Global Yayıncılık, 1999)
Sosyal Darwinizm, emperyalizm kadar ırkçılık, aşırı
milliyetçilik ve faşizmin de kaynağıdır. Faşizmin kurucuları
sayılan 19. yüzyıl teorisyenlerinin hepsi (örneğin Friedrich
Nietzsche, Heinrich von Treitschke, Francis Galton,
Ernst Haeckel) Darwin'in evrim teorisinden ve özellikle
"yaşam mücadelesi" kavramından şiddetle etkilenmiş kimselerdir.
İlk faşist rejimi kuran İtalyan diktatör Mussolini,
gençlik yıllarında Darwin'i öven makaleleriyle dikkat
çekmiş koyu bir Darwinisttir. Hitler'in ve diğer Nazi
kurmaylarının yazılarında, Sosyal Darwinizm'den ilham
aldıkları çok açık olarak görülmektedir. (Ayrıntılı
bilgi için bkz. Harun Yahya, Darwinizm'in Kanlı İdeolojisi:
Faşizm, Global Yayıncılık, 2001)
Komünist İdeolojinin İslam Düşmanlığı
Darwinizm komünizmin de temelidir. Bu gerçek, komünizmin
iki kurucusu olan Marx ve Engels tarafından açıklıkla
ifade edilmiştir. Her ikisi de koyu birer ateist olan
Marx ve Engels, dini inançların yok edilmesini komünizm
açısından zorunlu görüyorlardı ve evrim teorisinin de
bu hedefe hizmet ettiğini anlamışlardı.
Engels, Darwin'in kitabı yayınlanır yayınlanmaz Marx'a
şöyle yazdı: "Şu anda kitabını okumakta olduğum Darwin,
tek kelimeyle muhteşem." Marx ise 19 Aralık 1860 tarihinde
Engels'e yazdığı cevabında şöyle diyordu: "Bizim görüşlerimizin
doğal tarih temelini içeren kitap, işte budur." Marx,
bir başka sosyalist dostu Lasalle'a 16 Ocak 1861'de
yazdığı mektupta ise, "Darwin'in yapıtı büyük bir yapıttır.
Tarihteki sınıf mücadelesinin doğa bilimleri açısından
temelini oluşturuyor." diyerek, evrim teorisinin komünizm
için önemini açıklıyordu.
Komünizme ilave yorumlar getiren Lenin, Troçki, Stalin,
Mao gibi diktatörler de Darwin'e olan ideolojik bağlılıklarını
hem ifade etmişler hem de fiili olarak göstermişlerdir.
Evrim teorisi tüm komünist rejimlerde eğitimin ve hatta
tarım politikalarının temeli haline gelmiş, tüm komünist
akımlar aradıkları fikri temeli Darwinizm'de bulmuşlardır.
Darwin'in evrim teorisini benimseyen komünist ideoloji
için toplum bir "havyan sürüsü"dür. İnsan ise "insan-hayvan-makine"
arasında kalan cansız, ruhsuz, donuk bir varlıktır ve
değersizdir. "Zaten sürüde çok var, bir tane kaybolsa
birşey olmaz" mantığı geçerlidir. Çalışamayan ya da
sakat olanlar sürüden atılır, ölüme terk edilir. Hastalıklı
ve zararlı olarak kabul edilir. Af, merhamet, vefa duygusu
yoktur. İnsanlar öldükten sonra yok olacaklarına inandıkları
için, yaşama dört elle vahşice sarılırlar. Herkesi düşman
ve kendi yaşam mücadelesinde rakip gördükleri için,
her hareketi kendi aleyhlerinde yorumlar ve kin tutarlar.
İşte böyle her türlü insani ve manevi değerden, güzel
ahlaktan uzak bir toplum oluşturan komünist ideoloji
doğal olarak dine düşmandır. Çünkü dinin getirdiği güzel
ahlak, sevgi, şefkat, merhamet, fedakarlık, yardımlaşma,
affedicilik gibi özellikler komünizmin hedeflediği modele
uymamaktadır.
Lenin, 1905 yılında Novaya Zihn dergisinde yayınlanan
"Sosyalizm ve Din" başlıklı yazısında ise dini sözde
dağıtılması gereken bir "sis" olarak tanımlamış ve dine
karşı komünistlerce yürütülmesi gereken bir ateizm propagandası
tarif etmiştir. Yine Lenin, 1909 yılında Rus Sosyal
Demokrat Partisi'nin (sonraki Komünist Parti) lideri
olarak kaleme aldığı ve Proleterya dergisinde yayınlanan
"Proleterya Partisinin Din Konusundaki Tutumu" başlıklı
makalede şunları yazar:
Marx ve Engels'in çeşitli kereler tekrarladıkları gibi
Marksizm'in felsefi temeli, Fransa'daki 18. yüzyıl maddeciliğinin
ve Almanya'daki Feuerbach (19. yüzyılın ilk yarısı)
maddeciliğinin tarihsel geleneklerini benimsemiş olan,
tamamen ateist ve dine karşı tavırdaki diyalektik maddeciliktir...
"Din, halkı uyutmak için kullanılan afyondur." Marx'ın
bu sözü din konusundaki Marksist görüşün temel taşıdır.
Oysa Marx bu sözüyle dine olan düşmanlığını ifade etmekte
ve din konusundaki cahilliğini gözler önüne sermektedir.
Onun dine yönelik bu ifadeleri gerçekleri ifade etmemektedir.
Çünkü Allah insanlara düşünmeyi, araştırmayı emreder.
İnsanları düşünmemeye, söylenenleri hiç düşünmeden bir
hayvan sürüsü gibi uygulamaya yönelten ise komünizm
gibi dinsiz ideolojilerdir. Düşünmeyen insanın gerçeklerden
tamamen uzak kalacağı ve yanlışlarla, yanılgılarla dolu
bir hayat süreceği açıktır. İnsanın, dünyanın yaratılış
amacını ve kendisinin yeryüzünde bulunuş amacını kavraması
"düşünmekle" mümkün olur. Çünkü Allah herşeyi bir amaçla
yaratmıştır. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:
Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında
bulunanları bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye
yaratmadık. Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak
onların çoğu bilmezler. (Duhan Suresi, 38-39)
Dolayısıyla her insanın başta kendisinin, daha sonra
evrende gördüğü herşeyin ve yaşamı boyunca karşılaştığı
her olayın yaratılış amacını düşünmesi gerekir. Düşünmeyen
bir insan gerçekleri ancak öldükten sonra Allah'ın huzurunda
hesap verirken anlar, ama artık çok geç kalmıştır. Allah
bize dünya hayatında fırsat vermişken düşünmek ve düşündüklerimizden
sonuç çıkararak gerçekleri görmek ahiret hayatımızda
bizlere büyük bir kazanç sağlayacaktır. Bu nedenle Allah,
elçileri ve kitapları aracılığı ile tüm insanları, kendilerinin
ve tüm evrenin yaratılışı hakkında düşünmeye çağırmıştır:
Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah,
gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak
ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır.
Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar
ediyorlar. (Rum Suresi, 8)
Dine düşman olan kişiler ise -komünist liderler gibi-
insanları dinden uzaklaştırmak için türlü iftiralar
atar, dinin düşünmeyi engellediğini öne sürerler. Ancak
buraya kadar anlattıklarımızdan ve Kuran ayetlerinden
de anlaşıldığı gibi din, bu iftiraların aksine insanlara
düşünmeyi emreder.
Sonuç
Kısacası, İslam dünyasının düşmanı olan üç ideolojinin
de, aynı kaynaktan, 19. yüzyılda Batı dünyasını ele
geçiren dinsiz kültürden çıkmış olduğu aşikardır.
Bu durum, dinsizliğe karşı yürütülecek fikri mücadelenin
ne kadar önemli olduğunu bize bir kez daha göstermektedir:
Dinsizlik sadece insanların imanlarını yok ederek onların
ahiretlerini mahvetmeye çalışan bir güç değildir. Aynı
zamanda, dünyayı da mahvetmeyi, bir karmaşa ve savaş
alanına çevirmeyi hedeflemektedir. Müslümanları ise
bu karmaşa ve savaş ortamında en büyük hedef olarak
belirlemektedir.
Dolayısıyla dinsizliğe karşı fikri mücadele, hem büyük
bir imani hizmet hem de dünyayı saran "fitne"ye karşı
verilecek büyük bir "moral savaşı"dır. Halen dünyanın
dört bir yanında, dinsiz sistemler tarafından ezilen
pek çok Müslümanın var oluşu, bize bu mücadelenin ne
kadar önemli olduğunu hatırlatan bir gerçektir. Dinsizliğe
(ve dinsizliğin dayanakları olan felsefe, ideoloji ve
Darwinizm gibi sözde bilimsel teorilere) karşı kazanılacak
her fikri zafer, aynı zamanda dünyadaki mazlum Müslümanlara
yardım anlamını taşıyan bir moral zaferidir.
|