|
Giriş
Okuduğunuz kitapta incelenen konu, "masonluğun dine
karşı verdiği savaşın tarihi" olarak da özetlenebilir.
Kitabın ilerleyen bölümlerinde, Avrupa'yı dinden uzaklaştıran,
bunun yerine materyalist felsefenin hakimiyeti altında
yeni bir düzen kuran ve sonra da bu düzeni Avrupa dışındaki
diğer coğrafyalara ihraç etmeye kalkan masonluğun gerçek
hikayesi anlatılacaktır. Masonluğun bu düzeni kurmak
ve korumak için hangi yöntemleri kullandığı da ortaya
çıkarılacaktır.
Dahası, masonluğun gerçek felsefesi gözler önüne serilecektir.
Masonların, "insan sevgisi", "akıl ve bilim yolu" gibi
olumlu kavramlarla kamufle ettikleri din-karşıtı materyalist
felsefeleri açıklanacak, bunun geçersizliği ve gerçek
kökenleri üzerinde durulacaktır.
Tapınakçılar'dan Eski Mısır'a
Haçlılar
Masonluğun tarihini inceleyen uzmanların çoğunun ortak
görüşü, örgütün tarihinin Haçlı Seferleri'ne kadar uzandığıdır.
Elbette ki masonluk resmi olarak 18. yüzyılın başlarında
İngiltere'de kurulmuş ve tanımlanmıştır, ama aslında
örgütün arka planı, belirttiğimiz gibi Haçlı Seferleri'ne,
yani 12. yüzyıla dayanmaktadır. Bu eski hikayenin odak
noktası ise, "Tapınak Şövalyeleri" (Templar Knights)
veya kısaca "Tapınakçılar" (Templars) olarak bilinen
bir Haçlı tarikatıdır.
Haçlı Seferleri her ne kadar Hıristiyan inancının bir
ürünü olarak anlaşılsa da, aslında temeli maddi çıkarlara
dayanan savaşlardır. Avrupa'nın büyük bir yoksulluk
ve sefalet içinde yaşadığı bir devirde, Doğu'nun ve
özellikle de Ortadoğu'daki Müslümanların refah ve zenginliği,
Avrupalıları cezbetmiştir. Bu motivasyonun, Hıristiyanlığın
dini sembolleriyle süslenmesi sonucunda, dini görünümlü,
fakat gerçekte dünyevi amaçlara yönelik bir "Haçlı"
düşüncesi doğmuştur. Hıristiyanların daha önceki devirlerde
temelde barışçı bir siyaset izlerken, ani bir dönüşle
savaşçılığa eğilim göstermelerinin nedeni budur.
Haçlı Seferleri'ni başlatan kişi, Papa II. Urban'dı.
1095 yılında topladığı Clermon Konseyi ile, o zamana
kadar Hıristiyan dünyasında hakim olan barışçıl doktrini
değiştirdi ve "kutsal toprakların Müslümanların elinden
kurtarılması amacıyla" bir kutsal savaş çağrısında bulundu.
Ardından, hem profesyonel savaşçıların hem de on binlerce
sıradan insanın katıldığı dev bir "Haçlı Ordusu" oluştu.
Tarihçiler Papa II. Urban'ın bu girişiminde,
kendisine rakip olan bir diğer papa adayını gölgede
bırakabilme isteğinin rol oynadığını düşünürler. Papa'nın
çağrısına heyecanla tabi olan Avrupalı krallar, prensler,
aristokratlar veya diğer insanlar da aslında temelde
dünyevi niyetlerle bu savaş çağrısını kabullenmişlerdi.
"Fransız şövalyeleri daha fazla toprak ummuş, İtalyan
tacirleri Doğu Avrupa limanlarında ticareti büyütmeyi
hayal etmiş... çok sayıdaki yoksul insan, sadece normal
yaşamlarının zorluklarından kaçabilmek için sefere katılmıştı."1
Nitekim bu aç gözlü kitle, yol boyunca pek çok Müslümanı
-ve hatta Yahudiyi- sırf "altın ve mücevher bulma" hayaliyle
öldürdü. Hatta Haçlılar, öldürdükleri insanların karınlarını
deşerek, "ölmeden önce yuttuklarına" inandıkları altın
ve değerli taşları araştırıyorlardı. Haçlıların maddi
hırsı o kadar büyüktü ki, VI. Haçlı Seferi'nde Hıristiyan
Konstantinapolis'i (yani İstanbul'u) dahi yağmalamaktan
çekinmemişler, Ayasofya'daki Hıristiyan fresklerinin
altın kaplamalarını sökmüşlerdi.
İşte kendilerine "Haçlılar" denen
bu güruh, pek çok yeri yakıp-yıktıktan, pek çok Müslümanı
kılıçtan geçirdikten sonra 1099 yılında Kudüs'e vardı.
Yaklaşık 5 hafta süren uzun bir kuşatmanın ardından
şehir düştü ve Haçlılar kente girdiler. Bir tarihçinin
ifadesiyle "Buldukları tüm Arapları ve Türkleri öldürdüler...
Erkek veya kadın, hepsini katlettiler."2
Haçlılardan biri, Raymund of Aguiles, bu vahşeti "övünerek"
şöyle anlatıyordu:
Görülmeye değer harika sahneler gerçekleşti.
Adamlarımızın bazıları -ki bunlar en merhametlileriydi-
düşmanların kafalarını kesiyorlardı. Diğerleri onları
oklarla vurup düşürdüler, bazıları ise onları canlı
canlı ateşe atarak daha uzun sürede öldürüp işkence
yaptılar. Şehrin sokakları, kesilmiş kafalar, eller
ve ayaklarla doluydu. Öyle ki, yolda bunlara takılıp
düşmeden yürümek zor hale gelmişti. Ama bütün bunlar,
Süleyman Tapınağı'nda yapılanların yanında hafif kalıyordu.
Orada ne mi oldu? Eğer size gerçekleri söylersem, buna
inanmakta zorlanabilirsiniz. En azından şunu söyleyeyim
ki, Süleyman Tapınağı'nda akan kanların yüksekliği,
adamlarımızın dizlerinin boyunu aşıyordu.3
Haçlı Ordusu Kudüs'te iki gün içinde
yaklaşık 40 bin Müslümanı üstte anlatılan yöntemlerle
vahşice öldürdü.4 Haçlılar, Kudüs'ü
kendilerine başkent yaptılar ve sınırları Filistin'den
Antakya'ya kadar uzanan bir Latin Krallığı kurdular.
Bu tarihten sonra Haçlıların Ortadoğu'da tutunabilme
mücadelesi başladı. Kurdukları devleti ayakta tutabilmek
için örgütlenmeleri gerekiyordu. Bu nedenle daha önce
benzeri bulunmayan "askeri tarikatlar" kuruldu. Bu tarikatların
üyeleri, Avrupa'dan Filistin'e göç edip, burada bir
tür manastır hayatı yaşıyor, bir yandan da Müslümanlara
karşı savaşmak üzere askeri eğitim görüyorlardı.
İşte bu tarikatlardan biri, diğerlerinden farklı bir
yol tuttu. Ve tarihin akışına etki edecek bir değişim
yaşadı. Bu tarikat, "Tapınakçılar" tarikatıydı.
Tapınakçılar
Tapınakçılar ya da tam adıyla "İsa'nın ve Süleyman
Tapınağı'nın Fakir Askerleri" adlı tarikat 1118 yılında,
yani Kudüs'ün Haçlılar tarafından ele geçirilmesinden
yaklaşık 20 yıl sonra kuruldu. Tarikatı kuranlar, Hugh
des Payens ve Godfrey of St. Omer adlı iki Fransız şövalyesiydi.
İlk başta 9 kişiden oluşan tarikat giderek büyüdü. Kendilerine
"Süleyman Tapınağı" ile ilgili bir isim verilmesinin
nedeni, üs olarak seçtikleri yerin, bu yıkık tapınağın
yeri olan "tapınak tepesi" olmasıydı. Bu yer aynı zamanda
Mescid-i Aksa'nın da bulunduğu yerdi.
Tapınakçılar kendilerini "yoksul askerler"
olarak tanımlamışlardı, ancak kısa sürede zenginleştiler.
Avrupa'dan Filistin'e gelen Hıristiyan hacıların yolculukları
tamamen bu tarikatın kontrolündeydi ve hacılardan topladıkları
paralarla büyük bir servetin sahibi oldular. Dahası,
ilk kez "bankacılık" benzeri bir çek-senet sistemi kurdular.
Hatta BBC yorumcuları Michael Baigent ve Richard Leigh'e
göre bir tür Ortaçağ kapitalizmi oluşturmuşlar ve faiz
işleterek "modern bankacılığa öncülük" etmişlerdi.5
Tapınakçılar Müslümanlara karşı yürütülen Haçlı saldırılarının
ve katliamlarının da baş sorumlularındandı. Nitekim
bu nedenle, Haçlı Orduları'nı 1187 yılındaki Hıttin
Savaşı'nda yenilgiye uğratan ve ardından Kudüs'ü kurtaran
büyük İslam kumandanı Selahaddin Eyyubi, Hıristiyanların
büyük bölümünü bağışlamasına rağmen, Tapınakçılar'ı
işledikleri katliamlara bir karşılık olmak üzere idam
ettirmişti. Kudüs'ü kaybetmelerine ve pek çok kayıp
vermelerine rağmen Tapınakçılar varlıklarını sürdürdüler.
Filistin'deki Hıristiyan varlıklarının giderek küçülmesine
rağmen, Avrupa'daki güçlerini artırarak başta Fransa
olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde "devlet içinde
devlet" oldular.
Bu siyasi güç, kuşkusuz Avrupa'daki kralları rahatsız
ediyordu. Ancak sadece kralları değil, aynı zamanda
din adamlarını da rahatsız eden bir başka özelliği daha
vardı Tapınakçılar'ın: Tarikatın giderek Hıristiyan
inancından koptuğu, Kudüs'teki varlığı sırasında garip
bazı mistik öğretiler benimsediği, bu öğretiler gereğince
tuhaf ayinler düzenlediği söylentileri yayılıyordu.
Kiliseden kaçan Tapınakçılar'ı
himayesi altına alan İskoçya Kralı Robert Bruce.
|
Ve sonunda 1307 yılında, Fransa Kralı Philip le Bel
ve Papa V. Clement'in ortak bir kararı ile tarikat hakkında
tutuklama kararı çıktı. Tapınakçılar'ın bir kısmı kaçmayı
başardıysa da çoğu yakalandı. Bunun ardından uzun bir
sorgu ve yargı dönemi başladı. Ve çoğu, gerçekten "sapkın"
olduklarını, Hıristiyan inancını terk ettiklerini, ayinlerinde
Hz. İsa'ya hakaretler ettiklerini kabul ettiler. Sonunda,
Tapınakçılar'ın "büyük üstad" adını verdikleri liderleri,
en başta da en büyük üstad Jacques de Molay, 1314 yılında
Kilise ve Kral'ın onayı ile idam edildiler. Çoğu hapse
mahkum edildi. Tarikat dağıtıldı ve resmi olarak tarihten
silindi.
Ancak tarikatın "resmi" olarak yok
olması, fiilen gerçekten yok olduğu anlamına gelmiyordu.
Öncelikle, 1307 yılındaki ani tutuklama sırasında Tapınakçılar'ın
bir kısmı kaçıp izlerini kaybettirmeyi başarmışlardı.
Çeşitli tarihsel kayıtlarla da desteklenen bir teze
göre, bu kaçak Tapınakçılar'ın önemli bir bölümü, 14.
yüzyıl Avrupası'nda Katolik Kilisesi'nin otoritesini
tanımayan yegane Krallığa, yani İskoçya'ya sığındılar.
İskoç Kralı Robert Bruce'un himayesi altında yeniden
örgütlendiler. Bir süre sonra da, varlıklarını sürdürmek
için iyi bir kamuflaj yöntemi buldular: Ortaçağ'da Britanya
Adasındaki en önemli "sivil toplum örgütü" olan duvarcı
loncalarına sızdılar ve bir süre sonra da bu locaları
tamamen ele geçirdiler.6
Duvarcı loncaları, modern çağın başlarında adlarını
değiştirdiler ve "mason locaları"na dönüştüler. (Mason
kelimesinin sözlük anlamı, "duvarcı ustası"dır.) Masonluğun
en eski kolu olan İskoç Riti ise, 14. yüzyılın başında
İskoçya'ya sığınan Tapınakçılar'dan miras kalmıştı.
Nitekim İskoç Riti'nin en üst derecelerine verilen isimler,
Tapınakçı tarikatında asırlar önce şövalyelere verilen
ünvanlardı. Bugün de hala öyledir.
Kısacası, Tapınakçılar yok olmamışlar ve sahip oldukları
felsefe, inanç ve ritüelleri masonluk çatısı altında
sürdürmüşlerdir. Bu tez, bugün mason ya da mason olmayan
pek çok Batılı tarihçi tarafından kabul görür. Tezi
ispatlayan çok sayıda tarihsel kanıt vardır. Yeni Masonik
Düzen adlı kitabımızda bu kanıtlar detaylı olarak incelenmiştir.
Masonluğun kökeninin Tapınakçılar'a dayandığı tezi,
Türk masonlarının kendi üyelerine mahsus olarak yayınladıkları
dergilerde de sık sık belirtilir. Masonlar, bu konuda
oldukça açık sözlüdürler. Türk masonların kendi üyelerine
mahsus yayınlarından biri olan Mimar Sinan dergisinde,
Tapınakçı (Templier) tarikatı ile masonluk arasındaki
ilişki şöyle açıklanmaktadır:
Kilise'nin baskısıyla, Fransa Kıralı'nın,
1312 yılında, Templier Tarikatını kapatması ve mallarını
Kudüs'teki Saint Jean şövalyelerine vermesi ile Templier'lerin
etkinliği ortadan kalkmadı. Bunların büyük bir çoğunluğu
o zaman çalışmakta olan Avrupa'daki mason localarına
sığındılar. Templier'lerin başkanı Mabeignac ise çevresindeki
bir gurup Templier ile, İskoç duvarcısı kılığında ve
Mac Benach takma adıyla İskoçya'ya sığındı. İskoç kıralı
Robert Bruce onları çok iyi karşıladı ve İskoçya'daki
mason locaları üzerinde büyük bir etkinliğe sahip olmalarını
sağladı, bunun sonucunda, İskoç locaları hem mesleki
hem de düşünsel açıdan büyük bir aşama kazandılar. Mac
Benach sözcüğü bugün bile masonlarca saygı ile kullanılır.
Templier mirasının sahibi İskoç Masonları, Fransa'ya
çok yıllar sonra bu mirası iade ettiler ve bugün İskoç
usulü olarak bilinen ritin temelini Fransa'da attılar.7
Sonuçta, masonluğun kökeninin Tapınakçı tarikatına
kadar uzandığı, masonların bu tarikatın felsefesini
yaşattıkları açık bir gerçektir. Bunu kendileri de kabul
etmektedirler. Ama kuşkusuz önemli olan, bu felsefenin
ne olduğudur. Tapınakçılar neden Hıristiyanlıktan çıkıp
"sapkın" bir tarikat olmuşlardır? Onları buna iten nedir?
Kudüs'te büyük bir değişim yaşamalarına sebep olan şey
nedir? Edindikleri bu felsefenin, masonluk aracılığıyla,
dünya üzerindeki etkisi ne olmuştur?
Tapınakçılar ve Kabala
Her ikisi de mason olan İngiliz yazarlar Christopher
Knight ve Robert Lomas, The Hiram Key (Hiram Anahtarı)
adlı kitaplarında masonluğun kökeni hakkında önemli
gerçekler açıklarlar. Yazarlara göre masonluğun Tapınakçılar'ın
bir devamı olduğu açık bir gerçektir. Ancak bunun da
ötesinde araştırdıkları konu, Tapınakçılar'ın kökeninin
ne olduğudur.
Yazarların tezine göre, Tapınakçılar Kudüs'te bulundukları
dönemde gerçekten de büyük bir değişim yaşamışlar, Hıristiyanlık
inancı yerine başka öğretiler kabul etmişlerdir. Bunun
temelinde ise, Kudüs'teki Süleyman Tapınağı'nda "keşfettikleri
bir giz" yatar. Zaten Tapınakçılar'ın Kudüs'teki asıl
hedefleri, Süleyman Tapınağı'nın harabelerini araştırmak
olmuştur. Yazarlar, Tapınakçılar'ın "Filistin'e giden
Hıristiyan hacıları korumak" şeklindeki görüntüsünün
sadece bir kılıf olarak kullanıldığını, tarikatın asıl
hedefinin çok daha farklı olduğunu şöyle açıklarlar:
Tapınakçılar'ın kurucularının herhangi
bir zaman hacılara koruma sağladıklarına dair hiçbir
kanıt yoktur, ama öte yandan Herod Tapınağı'nın (Süleyman
Tapınağı'nın yeniden inşa edilmiş hali) yıkıntıları
altında yoğun araştırma kazıları yaptıklarına dair son
derece ikna edici kanıtlar buluyoruz.8
Bu konuda kanıtlar bulan yegane araştırmacılar The
Hiram Key kitabının yazarları değildir. Fransız tarihçi
Gaetan Delaforge şu benzer yorumu yapmaktadır:
(Tapınakçılar tarikatını kuran) Dokuz
şövalyenin gerçek amacı, Yahudiliğin ve Eski Mısır'ın
gizli geleneklerinin özünü içeren kalıntılar ve yazıları
bulabilmek için bölgede araştırma yapmaktı.9
19. yüzyılın sonlarında Kudüs'te
arkeolojik bir çalışma yürüten İngiliz Kraliyet araştırmacısı
Charles Wilson da, Tapınakçılar'ın Kudüs Tapınağı'nın
kalıntılarını araştırmak için oraya gittikleri kanısına
varmıştır. Wilson, Tapınak'ın temellerinin altında bazı
araştırma ve kazı izlerine rastlamış ve incelemeleri
sonucunda bunların Tapınakçılar'a ait araçlar olduğunu
belirlemiştir. Söz konusu araçlar halen Tapınakçılar
hakkında büyük bir arşive sahip olan İskoçyalı Robert
Brydon'un kolleksiyonundadır.10
The Hiram Key kitabının yazarları, Tapınakçılar'ın
bu araştırmalarının sonuçsuz kalmadığını, bu tarikatın
gerçekten de Kudüs'te, "dünya görüşlerini değiştiren"
önemli bir şeyler bulduklarını yazmaktadırlar. Pek çok
araştırmacı da aynı kanıdadır. Tapınakçılar'ın Hıristiyan
bir dünyada doğmalarına, Hıristiyan kökenden gelmelerine
rağmen, Hıristiyanlıktan tamamen farklı bir inanca ve
felsefeye bağlanmalarına neden olan, onları sapkın ayinlere,
kara büyü ritüellerine yönelten bir "kaynak" olmalıdır.
İşte bu kaynak, pek çok tarihçinin ortak görüşüyle,
Kabala'dır.
Kabala, kelime anlamıyla "sözlü gelenek" demektir.
Ansiklopedilerde veya sözlüklerde, Yahudi dininin mistik,
ezoterik (batıni) bir kolu olarak tarif edilir. Bu tanıma
göre, Kabala, Tevrat'ın ve diğer Yahudi dini kaynaklarının
gizli manalarını araştıran bir öğretidir. Ancak konuyu
biraz daha yakından incelediğimizde, karşımıza daha
farklı gerçekler çıkmaktadır. Bu gerçeklerin bizi ulaştırdığı
sonuç ise, Kabala'nın, Yahudiliğin temeli olan Tevrat'tan
da önce var olan, Tevrat'ın vahyedilmesinden sonra Yahudiliğin
içinde yayılan, "pagan" yani putperest kökenli bir öğreti
olduğudur.
Kabala hakkındaki bu ilginç gerçeği, yine ilginç bir
kaynak, Türk masonlarından Murat Özgen Ayfer, Masonluk
Nedir ve Nasıldır? adlı kitabında şöyle anlatır:
Ne zaman doğmuş ve nasıl gelişmiş
olduğu tam ve kesin bir şekilde bilinmeyen Kabala, özellikle
Yahudi dini ile bağlantılı olmak üzere, metafizik nitelikli,
kendine özgü bir ezoterik sistemi olan bir gizemci felsefenin
genel adıdır. Yahudi gizemciliği olarak benimsenmekle
birlikte, içerdiği öğelerden birçoğu, aslında Tevrat'ın
ortaya çıkışından çok daha eski bir tarihte oluşturulmuş
bulunduğunu göstermektedir.11
Fransız tarihçi Gougenot des Mousseaux
da, Kabala'nın aslında Yahudilikten daha eski olduğunu
belirtmektedir.12
Yahudi tarihçi Theodore Reinach ise,
Kabala'yı "Yahudiliğin damarlarına giren ve onu tamamen
ele geçiren gizli bir zehir" olarak tarif eder. Salomon
Reinach ise Kabala'yı "insan zihninin en kötü sapmalarından
biri" olarak tanımlamaktadır.13
Kabala'nın "insan zihninin en kötü sapmalarından biri"
olarak görülmesinin nedeni, bu öğretinin büyük ölçüde
"büyü" ile ilgili olmasıdır. Kabala, binlerce yıldır
hemen her türlü büyü ritüelinin temel taşlarından birini
oluşturmuştur. Kabala ile uğraşan hahamların büyü gücüne
sahip olduğuna inanılmıştır. Yahudi olmayan pek çok
insan da Kabala'nın gizeminden etkilenmiş, bu öğretiyi
kullanarak büyü ile uğraşmıştır. Ortaçağ'ın sonlarında
Avrupa'yı saran, özellikle simyacılar tarafından benimsenen
batıni (ezoterik) çalışmaların kökeninde de Kabala'nın
büyük rolü vardır.
İşte garip olan nokta da buradadır: Yahudilik, Tevrat'ın
Hz. Musa'ya vahyedilmesi ile doğmuş İlahi bir dindir.
Ama bu dinin içinde, din tarafından yasaklanan büyücülüğü
temel uğraşı olarak benimseyen Kabala adlı bir öğreti
bulunmaktadır. Bu durum, üstte aktardığımız yorumları
doğrulamakta, yani Kabala'nın aslında Yahudiliğe dışarıdan
giren bir unsur olduğunu göstermektedir.
Peki nedir bu unsurun kaynağı?
Yahudi tarihçi Fabre d'Olivet bu
soruya "Eski Mısır" cevabını verir. Fabre d'Olivet'e
göre, Kabala'nın kökeni Eski Mısır'a uzanmaktadır. Kabala,
İsrailoğulları'nın bazı liderlerinin Eski Mısır'dan
öğrendikleri, sonra da nesilden nesilden aktardıkları
sözlü bir gelenektir.14
Bu nedenle, bu kitapta inceleyeceğimiz Kabala-Tapınakçılar-Masonluk
zincirinin tam kökenini bulmak için, Eski Mısır'a bakmak
gerekmektedir.
Eski Mısır'ın Büyücüleri
Firavunlar ülkesi Eski Mısır, dünya tarihinin bilinen
en eski uygarlıklarından biridir. Aynı zamanda en baskıcı
uygarlıklardan biri olarak kabul edilir. Eski Mısır'ın
günümüze ulaşmış olan görkemli yapıları, yani piramitler,
sfenksler veya obeliskler, yüz binlerce köle işçinin
yıllar boyunca kırbaç ve açlık tehdidiyle ölesiye çalıştırılmalarıyla
inşa edilmiştir. Mısır'ın mutlak hakimleri olan Firavunlar,
kendilerini "ilah" olarak göstermiş ve tebalarının kendilerine
tapınmasını istemişlerdir.
Eski Mısır hakkında bize bilgi ulaştıran kaynakların
birisi, elbette Eski Mısır'ın kendi yazıtlarıdır. 19.
yüzyılda ele geçen bu yazıtlar, aynı dönemde uzun çalışmalar
sonucunda Mısır alfabesinin çözülmesiyle anlaşılmış
ve Mısır tarihi hakkında pek çok bilgi ortaya çıkmıştır.
Ancak bu yazıtlar, Mısır'ın resmi tarihçileri tarafından
yazıldığı için, temelde bu medeniyeti övmeye yönelik
taraflı yorumlarla doludur.
Bize bu konuda en doğru bilgiyi ulaştıran kaynak ise,
elbette, Mısır hakkında detaylı bilgiler verilen Kuran-ı
Kerim'dir.
Allah Kuran'da Hz. Musa kıssasında Mısır'daki sistem
hakkında da önemli bilgiler verir. Ayetlerde açıklandığı
gibi, Mısır'da iki önemli güç odağı bulunmaktadır: Firavun
ve onunla birlikte söz sahibi olan yönetici kadro. Bu
kadro çoğu zaman Firavun üzerinde önemli bir güce sahiptir.
Firavun onlara danışır ve zaman zaman onların telkinlerine
göre hareket eder. Aşağıdaki ayetler, bu yönetici kadronun
Firavun üzerindeki etkisine işaret etmektedir:
Musa dedi ki: "Ey Firavun, gerçekten,
ben alemlerin Rabbinden (gönderilme) bir elçiyim."
"Benim üzerimdeki yükümlülük, Allah'a
karşı ancak gerçeği söylemektir. Rabbinizden size apaçık
bir belge ile geldim. Artık İsrailoğulları'nı benimle
gönder."
(Firavun) Dedi ki: "Eğer gerçekten
bir ayet getirmişsen ve doğru sözlülerden isen, bu durumda
onu getir (bakalım)."
Böylelikle (Musa) asasını fırlatınca,
anında apaçık bir ejderha oluverdi.
(Bir de) Elini sıyırdı, o da anında
bakanlara bembeyaz (görünüverdi).
Firavun kavminin önde gelenleri dediler
ki: "Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür.";
"Sizi topraklarınızdan sürüp-çıkarmak
istiyor. Bu durumda ne buyuruyorsunuz?"
Dediler ki: "Onu ve kardeşini şimdilik
bekletiver, şehirlere de toplayıcılar yolla";
"Bütün bilgin büyücüleri sana getirsinler."
(Araf Suresi, 104-112)
Dikkat edilirse, ayetlerde, Firavun'a akıl veren, onu
Hz. Musa'ya karşı kışkırtan ve yöntemler gösteren bir
kadrodan söz edilmektedir. Mısır tarihinin kayıtlarına
baktığımızda, bu "kadro"nun iki temel unsuru olduğu
görülür: Ordu ve rahipler.
Ordunun neden önemli olduğunu açıklamaya gerek yoktur;
Firavun rejiminin temel fiziki gücünü oluşturur. Ancak
rahiplerin durumuna biraz daha yakından bakmak gerekir.
Eski Mısır'daki rahipler, Kuran'da "büyücüler" olarak
bahsedilen sınıftır. Firavun rejiminin "fikri dayanağını"
oluşturmuşlardır. Kendilerinde özel bir güç ve gizli
bir ilim olduğuna inanmışlar, Mısır halkını bu otorite
ile etkilemiş ve Firavun yönetimine olan bağlılıklarını
sağlamışlardır. Mısır kayıtlarında "Amon rahipleri"
olarak bilinen bu sınıf, astronomi, matematik, geometri
gibi konuların yanında, büyücülük ve kahinlik gibi batıl
inanışlar üzerine yoğunlaşmıştır.
Eski Mısır'daki söz konusu rahipler sınıfı, kendi içine
kapalı ve özel bir ilme sahip olan (veya olduğunu düşünen)
bir tarikattır ve bu gibi örgütlenmelere "ezoterik"
örgütler denir. Türk masonlarının kendilerine özgü yayınlarından
biri olan Mason dergisinde, masonluğun kökeninin bu
gibi ezoterik tarikatlar olduğu anlatılır ve özellikle
Eski Mısır rahiplerinden bahsedilir:
İnsanlarda düşünce geliştikçe bilim
artmış, bilim arttıkça da ezoterik sistem içeriğinde
saklamaların konuları genişlemiştir. Bu gelişme içinde,
aslında Doğu'da Çin ve Tibet'te başlayarak Hindistan
kanalıyla Mezopotamya ve Mısır'a geçmiş olan ezoterik
uygulama, oralarda binlerce yıl sürmüş ve özellikle
Mısır'da esas egemen güçler olan rahiplerin bilgilerinin
temelini oluşturmuştur.15
Peki Eski Mısır rahiplerinin ezoterik felsefesinin
günümüz masonlarıyla nasıl bir ilişkisi olabilir? Binlerce
yıl önce yıkılmış olan -ve Kuran'da inkara dayalı bir
sistemin klasik modeli olarak anlatılan- Eski Mısır'ın
günümüze yansıması var mıdır?
Bu sorunun cevabını bulmak için, Eski Mısır rahiplerinin
evrenin ve yaşamın kökeni hakkındaki inançlarına bakmak
gerekir.
Eski Mısır'ın Materyalist Evrim
İnancı
İngiliz mason yazarlar Christopher Knight ve Robert
Lomas, The Hiram Key (Hiram Anahtarı) adlı kitaplarında
Eski Mısır'ın masonluğun kökeninde çok önemli bir yeri
olduğunu anlatırlar. Yazarlara göre Eski Mısır'dan çağdaş
masonlara miras kalan en önemli düşünce ise, "kendi
kendine var olan ve rastlantılarla evrimleşen evren"
fikridir. Bu ilginç gerçeği şöyle açıklamaktadırlar:
Eski Mısırlılar maddenin her zaman
için var olduğuna inanıyorlardı; onlar için bir yaratıcının
mutlak olarak hiçlikten bir şey yapmasını düşünmek mantık
dışıydı. Onların görüşüne göre, dünya, kaosun içinden
düzenin doğmasıyla oluşmuştu... Bu kaotik duruma "Nun"
adı veriliyordu ve aynı Sümerlerin tanımı gibi... karanlık,
güneşsiz, sulu bir derinlikti, bu derinliğin kendi içinde
bir gücü vardı, bu yaratıcı güç kendi kendine düzenin
başlamasını emretmişti. Kaosun maddesinin içinde yer
alan bu gizli güç, kendi varlığının bilincinde değildi;
o bir olasılıktı, düzensizliğin rastgeleliği ile birleşmiş
bir potansiyeldi.16
Dikkat edilirse burada anlatılan inanç, günümüzde materyalist
felsefe tarafından savunulan ve "evrim teorisi", "kaos
teorisi", "maddenin öz örgütlenmesi" gibi terimlerle
bilim dünyasının gündeminde tutulan görüşlerle tam bir
uyum içindedir. Nitekim Knight ve Lomas da üstteki satırların
ardından konuya şöyle devam etmektedirler:
Şaşırtıcıdır ki, bu yaratılış tarifi,
günümüzde modern bilim tarafından kabul edilen görüşle,
özellikle de karmaşık dizaynların tamamen evrimleşerek
ve matematiksel olarak kendini tekrarlayarak düzensiz
yapılardan çıkabileceğini savunan "kaos teorisi" ile
kusursuz bir uyum içindedir.17
Knight ve Lomas, Eski Mısır inançlarının "modern bilim"
ile uyum içinde olduğu iddiasındadırlar, ancak aslında
"modern bilim" derken kast ettikleri, başta vurguladığımız
gibi, evrim teorisi veya kaos teorisi gibi materyalist
kuramlardır. Bu kuramlar, her ne kadar hiçbir bilimsel
dayanakları olmasa da, son iki yüzyıldır zorla bilime
empoze edilmekte, bilim tarafından desteklenen görüşler
gibi sunulmaktadır. (Bu kuramları bilim dünyasına empoze
edenlerin kimler olduğunu ise ilerleyen bölümlerde inceleyeceğiz.)
Kuşkusuz şu ana kadar anlatılanlar anlamlı bir tablo
oluşturmaktadır. Eski Mısır'ın büyücülerinin felsefesinin
hala canlı olması ve bu canlılığı günümüze taşınmasında
etkili olmuş bir zincirin (Kabala-Tapınakçılar-Masonluk
zincirinin) izlerinin bulunması, bir rastlantı değildir.
Acaba gerçekten de 18. yüzyıldan bu yana dünya tarihine
damgasını vuran, devrimler, felsefeler ve sistemler
kuran masonluk, Eski Mısır büyücülerinden gelen bir
felsefenin mi mirasçısıdır?
Bu sorunun cevabının daha açık ortaya çıkması için,
buraya kadar kısaca özetlediğimiz tarihsel akışı biraz
daha yakından incelemek gerekmektedir. |