|
Hümanizmin Perde Arkası
Hümanizm" kavramı çoğu insanın aklında olumlu mesajlar
çağrıştırır. "İnsan sevgisi", "barış", "kardeşlik" gibi.
Ancak felsefi anlamda hümanizmin daha da önemli bir
anlamı vardır: Hümanizm, "insanlık" kavramını, insanların
yegane amaç ve odak noktası haline getiren bir düşüncedir.
Bir başka deyişle, insanı, Yaratıcımız olan Allah'tan
yüz çevirmeye, sadece kendi varlığı ve benliği ile ilgilenmeye
çağırır. Hümanizmin bu anlamı, özellikle de kelimenin
Batı dillerindeki kullanımında belirgindir. Hümanizmin
İngilizce'deki sözlük anlamı şu şekildedir:
En iyi değerler, karakterler ve davranışların
doğaüstü bir otoritede değil de, insanlarda olduğuna
inanan düşünce sistemi.25
Hümanizmin en açık tarifini ise, bu felsefeye inananlar
yapmıştır. Günümüzün önde gelen hümanist sözcülerinden
biri olan Corliss Lamont, The Philosophy of Humanism
(Hümanizm Felsefesi) adlı kitabında şöyle yazar:
Hümanizm, tüm gerçekliğin bizzat
doğanın kendisinden ibaret olduğuna inanır, evrenin
temel materyali, zihin değil madde-enerjidir... (Hümanizme
göre) Doğaüstü varlıklar gerçek değildir; yani insan
düzeyinde, insanlar doğaüstü ve ölümsüz ruhlara sahip
değildirler ve tüm evren düzeyinde, evrenimizin doğaüstü
ve sonsuz bir Yaratıcısı yoktur.26
Görüldüğü gibi, hümanizmin temeli doğrudan ateizme
dayanmaktadır.
Bu gerçek, hümanistler tarafından da açıkça kabul edilir.
Geçtiğimiz yüzyılda hümanistler tarafından yayınlanan
iki önemli "manifesto" yani beyanname vardır. Birinci
manifesto 1933 yılında yayınlanmış, dönemin bazı ünlü
isimleri tarafından imzalanmıştır. 40 yıl sonra, 1973'te
yayınlanan II. Hümanist Manifesto ise, birincisini teyid
etmiş, ancak aradan geçen zamanın gelişmelerine göre
bazı ilaveler içermiştir. II. Hümanist Manifesto'yu
imzalayan binlerce düşünür, bilim adamı, yazar, medya
üyesi vardır ve bu doküman hala son derece aktif olan
American Humanist Association (Amerikan Hümanist Birliği)
tarafından savunulmaktadır.
Manifestoları incelediğimizde, her ikisinde de en temel
görüşün; evrenin ve insanın yaratılmadığı, kendi başına
var olduğu, insanın kendisinden başka hiçbir varlığa
karşı sorumlu olmadığı, Allah inancının insanları ve
toplumları geri götürdüğü gibi, bilinen ateist dogma
ve propagandalar olduğu görülür. Örneğin I. Hümanist
Manifesto'nun ilk altı maddesi şu şekildedir:
Biz aşağıdaki görüşleri ilan ediyoruz:
- Dinsel hümanistler, evrenin kendi başına var olduğunu
ve yaratılmadığını kabul ederler.
- Hümanizm, insanın doğanın bir parçası olduğuna ve
sürekli bir işlemin (sürecin) sonucunda oluştuğuna
inanır.
- Hayat hakkında organik görüşü kabul eden hümanistler,
zihin ve beden arasındaki geleneksel dualizmi reddederler.
- Hümanizm, insanın kültür ve medeniyetinin, antropoloji
ve tarih tarafından açıkça tanımlandığı gibi, insanın
doğal ortamıyla ve sosyal birikimiyle olan ilişkisinden
kaynaklanan kademeli bir gelişimin ürünü olduğunu
kabul eder. Belirli bir kültür içinde doğan birey,
büyük ölçüde o kültür tarafından şekillendirilir.
- Hümanizm ileri sürer ki, evrenin modern bilim tarafından
tanımlanan doğası, insan değerlerine ait herhangi
bir doğaüstü ve kozmik garantiyi kabul edilemez hale
getirir...
- Bizim kanaatimiz gelmiştir ki,
teizm, deizm, modernizm ve çeşitli "yeni düşünce"lerin
zamanı geçmiştir.27
Yukarıdaki maddeler, materyalizm, Darwinizm, ateizm
ve agnostisizm gibi isimler altında ortaya çıkan ortak
bir felsefenin ifadeleridir. İlk maddede "evren sonsuzdan
beri vardır" şeklindeki materyalist dogma öne sürülmektedir.
İkinci madde, insanın, evrim teorisinin öne sürdüğü
gibi, yani yaratılmadan var olduğu iddiasıdır. Üçüncü
maddede, insan ruhunun varlığı reddedilmekte, insanın
maddeden ibaret olduğu iddia edilmektedir. Dördüncü
maddede "kültürel evrim" iddiası öne sürülmekte ve insanın
"fıtratının" (yaratılıştan gelen özelliklerinin) varlığı
reddedilmektedir. Beşinci madde, Allah'ın evren ve insan
üzerindeki hakimiyetini reddetmektedir. Altıncı madde
ise, "Teizm"in, yani Allah inancının terk edilmesi gerektiğini,
bunun "zamanın gereği" olduğunu savunmaktadır.
Hümanizm, insanın "yaratılmamış" olduğu iddiasını,
felsefesinin temel doktrini haline getirmiştir. I. Hümanist
Manifesto'nun ilk iki maddesi, doğrudan bu doktrini
ifade eder. Hümanistler bu iddialarında bilimin kendilerini
desteklediği iddiasındadırlar.
Oysa yanılmaktadırlar. I. Hümanist Manifesto'nun yayınlanmasından
bu yana, bu felsefenin hümanistlerce "bilimsel gerçek"
gibi gösterilen iki dayanağı (yani sonsuzdan beri var
olan evren fikri ve evrim teorisi) doğrudan bilimin
kendisi tarafından çürütülmüştür:
1) Sonsuzdan beri var olan (yani
yaratılmamış) evren fikri, I. Hümanist Manifesto'nun
yazıldığı yıllarda başlayan bir dizi astronomik ve fiziksel
bulgu ile çürümüştür. Günümüzde, ortaya çıkan bilimsel
kanıtlar nedeniyle, bilim dünyası "evrenin yaratılışı"
anlamına gelen Big Bang'i kabul etmektedir ve bu, hümanistleri
çıkmaza sokmaktadır. Ateist düşünür Anthony Flew'un
ifadesiyle, "Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça
sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından
savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı
olduğu iddiasını." 28 (Ayrıntılı bilgi
için bkz. Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı, 1999)
2) I. Hümanist Manifesto'nun en büyük bilimsel dayanağı
konumundaki evrim teorisi de yine Manifesto'nun kaleme
alınmasından sonraki on yıllar içinde bilimsel olarak
büyük bir çöküş yaşamıştır. Modern biyoloji, canlıların
evrim teorisinin öne sürdüğü gibi doğa kanunlarının
ve rastlantıların ürünü olmadıklarını, her organizmada
yaratılışı kanıtlayan "bilinçli tasarım" örnekleri bulunduğunu
göstermektedir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya,
Hayatın Gerçek Kökeni, 2000)
I. Hümanist Manifesto'nun insanlığı geride bırakan
veya çatışmaya sürükleyen etkenin dini inançlar olduğu
şeklindeki çarpık iddiası da, tarihsel tecrübelerle
çürümüştür. Hümanistler, dini inançlar ortadan kaldırıldığında
insanlığın mutluluk ve huzur bulacağını öne sürmüşler,
oysa bunun tam aksi yaşanmıştır. I. Hümanist Manifesto'nun
yayınlanmasından 6 yıl sonra patlak veren II. Dünya
Savaşı, tamamen din-dışı bir ideoloji olan faşizmin
insanlığa getirdiği felaketlerin belgesidir. Hümanist
bir ideoloji olan komünizm, önce Sovyetler Birliği'nde,
ardından da Çin, Kamboçya, Vietnam, Kuzey Kore, Küba
ve çeşitli Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde insanlığa
eşi benzeri görülmemiş bir vahşet yaşatmış, toplam 120
milyon insanın hayatına mal olmuştur. Batı tipi hümanizmin
(kapitalist sistemlerin) de kendi toplumlarına ve dünyanın
diğer bölgelerine barış ve mutluluk getiremediği açıktır.
Manifesto'nun en belirgin özelliği ise, 1933 yılındaki
ilk manifestonun din aleyhtarı çizgisini aynen korumasıydı:
1933'te olduğu gibi, hümanistler
hala, geleneksel teizmin, özellikle de duaları işiten,
insanları dikkate alan ve dualarına cevap veren Tanrı
inancının, kanıtsız ve zamanı geçmiş bir inanç olduğu
düşüncesindedirler... Vahiy, Tanrı, ibadet veya inanç
kavramlarını insan ihtiyaçlarının veya tecrübelerinin
üzerine çıkaran geleneksel, dogmatik veya otoriter dinlerin,
insan türüne zarar verdiğine inanıyoruz... Teist olmayanlar
olarak, Tanrı'yla değil insanla, kutsallıkla değil doğayla
işe başlıyoruz.29
John Lennon, "Hayal
et ki hiçbir din yok" şeklindeki sözleriyle,
hümanist felsefenin 20. yüzyıldaki önemli propogandacılarından
biriydi.
|
Bunlar son derece yüzeysel izahlardır. Dini anlamak
için derin bir akıl ve kavrayış gerekir. Bunların başlangıç
noktası ise, samimiyet ve ön yargıdan uzak olmaktır.
Hümanizm ise, ilk baştan dine ve Allah'a karşı çıkan
insanların, bu ön yargılarını akılcı ve bilimsel gibi
gösterebilme çabasından başka bir şey değildir. Hümanistlerin,
Allah inancını ve İlahi dinleri "kanıtsız ve zamanı
geçmiş inançlar" olarak tarif etmeye çalışmaları ise,
aslında yeni bir fikir değil, binlerce yıldır inkarcılar
tarafından ileri sürülen bir iddianın tekrarıdır. Allah
Kuran'da bu inkarcı düşünceyi şöyle bildirir:
Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Ahirete
inanmayanların kalpleri ise inkarcıdır ve onlar müstekbir
(büyüklenmekte) olanlardır.
Şüphesiz Allah, onların saklı tuttuklarını ve açığa
vurduklarını bilir; gerçekten O, müstekbirleri sevmez.
Onlara "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Eskilerin
masalları" dediler. (Nahl Suresi, 22-24)
Ayetlerde, inkarcıların din için hep "eskilerin masalları"
dedikleri ve bu inkarın gerçek nedeninin kalplerindeki
büyüklenme hissi (kibir) olduğunu haber vermektedir.
"Hümanizm" denilen felsefe ise, ayette tarif edilen
bu inkarcı düşüncenin sadece bu çağa ait bir tanımıdır.
Bir başka deyişle hümanizm, bu felsefenin bağlılarının
iddia ettiği gibi "yeni" bir düşünce değil, tarihin
eski dönemlerinden beri inkarcıların "dünya görüşü"
olmuş olan köhne bir yanılgıdır. Nitekim hümanizmin
Avrupa tarihindeki seyrini incelediğimizde, bu konuda
çok somut gerçekler ortaya çıkmaktadır.
Hümanizmin Kabalistik Kökenleri
Kabala'nın, Allah'ın İsrailoğulları'na verdiği hak
dinin içine giren, onu dejenere eden ve asıl kökenleri
Eski Mısır'a uzanan bir öğreti olduğunu incelemiştik.
Bu öğretinin temelinde ise, insanı "yaratılmamış, sonsuzdan
beri var olan ilahi bir varlık" olarak gören sapkın
bir anlayış yattığını görmüştük.
İşte Avrupa'ya hümanizm bu kaynaktan girdi. Hıristiyanlık
inancında Allah'ın varlığına ve tüm insanların O'nun
yarattığı aciz kullar olduğuna iman esastı. Ancak Tapınakçı
geleneğin Avrupa'da yayılmasıyla birlikte, Kabala bazı
düşünürleri cezbetmeye başladı. Böylece 15. yüzyılda
Avrupa fikir dünyasına damgasını vuran hümanizm akımı
başladı.
Hümanizm ile Kabala arasındaki bu bağlantı, tarihsel
olguların perde arkasını araştıran pek çok kaynakta
vurgulanır. Bu kaynaklardan biri, Vatikan Papalık Kutsal
Kitap Enstitüsü'nde tarih profesörü olan ünlü yazar
Malachi Martin'in The Keys of This Blood (Bu Kanın Anahtarları)
adlı kitabıdır. Prof. Martin, hümanistlerde açıkça gözlemlenen
Kabala etkisini şöyle anlatıyor:
Rönesans İtalyası'nın erken dönemlerinde
kendini gösteren alışılmışın dışındaki belirsizlik ve
isyan atmosferinde, kurulu düzenin tüm kontrolünü etkisiz
hale getirmeyi amaçlayan hümanist derneklerin faaliyetleri
başladı. Bu tür amaçlara sahip olduklarından bu dernekler,
en azından başlangıç için, gizlilik yoluyla korunmalıydılar.
Ancak gizliliğin yanı sıra bu hümanist grupların belirgin
bir özellikleri daha vardı; bu dernekler Kilise ve diğer
otoriteler tarafından yapılmış olan İncil'in geleneksel
yorumuna ve Kilisenin sivil ve politik alanda getirdiği
felsefi ve dini zorunluluklara başkaldırıyorlardı...
Bu cemiyetlerin Kutsal Kitabın orijinal mesajı ile ilgili
farklı yorumları vardı. Bu anlayışlarını Kuzey Afrika'da,
özellikle Mısır'da bulunan birtakım mezhep ve doğaüstü
kaynaklardan alıyorlardı; bunların başında da Yahudi
Kabalası geliyordu... İtalyan hümanistleri zamanla Kabala
konusunda daha da ileri giderek, Kabala'yı bir yol gösterici
olarak kabul ettiler. Gnosis (Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde
doğmuş ve yine Kabala ile bağlantılı olan metafizik
gelenek) kavramını tekrar yorumladılar. Ve bu kavramı,
büyük ölçüde bu dünya merkezli hale getirdiler. Yapmak
istedikleri şey, Kabala yoluyla, tabiatın gizli güçlerini
sosyopolitik amaçlar için kullanmaktı.30
Kısacası, o dönemde kurulan hümanist dernekleri, Avrupa'ya
hakim olan Katolik kültürün yerine kökenleri Kabala'dan
gelen yeni bir kültür yerleştirmek, bu amaca yönelik
bir "sosyopolitik değişim" gerçekleştirmek hedefindeydiler.
Bu kültürün kaynağında, Kabala'nın yanında, Eski Mısır
öğretileri bulunması ise ilginçti. Prof. Martin şöyle
yazıyor:
Bu hümanist cemiyetlerin üyeleri, 'Kainatın Ulu Mimarı'nı
aradıklarını ve kendini ona adadıklarını söylüyorlardı.
'Kainatın Ulu Mimarı', dört kutsal İbranice harfle yani,
YHWH ile tanımlanıyordu... Hümanistler, bunun yanı sıra,
piramit ve göz gibi genelde Mısır kaynaklı olan sembolleri
de aldılar.31
Hümanistlerin, günümüz masonluğunda hala kullanılan
"Kainatın Ulu Mimarı" kavramını kullanmaları ise oldukça
ilginçti. Bu durum, hümanistler ile masonlar arasında
bir ilişki olduğuna işaret ediyordu. Nitekim Prof. Martin
bu konuda şunları yazıyor:
Bu arada, Avrupa'nın diğer kuzey bölgelerinde, hümanistlerle
paralel olan daha önemli bir birlik oluştu. Hiç kimsenin
önemini hemen kavrayamadığı bir birlik... 1300'lerde
Kabalist-hümanist cemiyetler kendilerini yeni yeni oluşturmaya
başlamışken, İngiltere, İskoçya ve Fransa'da Ortaçağ
duvarcı loncaları bulunmaktaydı. Bu loncalar, yavaş
yavaş mason locaları haline geldiler. Ve o dönemlerde
yaşayan hiç kimse masonlarla İtalyan hümanistler arasında
bir fikir birliği olduğunu tahmin edemezdi... Masonluk,
hümanistler gibi Roma Katolik Kilisesi'nden tamamen
uzaklaştı. Ve yine, İtalyan hümanist mezhebinde olduğu
gibi masonlar, kendilerini büyük bir gizlilik prensibi
içinde koruyorlardı.
Bu iki grubun başka ortak yönleri
de vardı. Spekülatif masonluğa ait yazı ve kayıtlardan
İtalyan hümanistlerindeki Kainatın Ulu Mimarı inancının
masonlarca da aynen kabul edildiği anlaşılıyordu...
Bu 'Ulu Mimar', (Katolik inancından farklı olarak) maddesel
evrenin bir parçası ve 'aydınlanmış' düşünce yapısının
bir ürünüydü... (Hümanistlerin ve masonların kabul ettiği)
bu yeni inancın, klasik Hıristiyan inancı ile uzlaşan
hemen hiçbir yönü yoktu. Günah, cehennem, cennet, peygamberler,
melekler, rahipler ve Papa gibi pek çok kavram inkar
ediliyordu.32
Kısacası, Avrupa'da 14. yüzyılda, kökenleri Kabala'ya
dayanan hümanist ve masonik bir örgütlenme doğmuştu.
Ve bu örgütlenme, Allah'ı Yahudilikte, Hıristiyanlıkta
ve İslam'da olduğu gibi, tüm kainatın yaratıcısı, hakimi
ve tüm insanların tek Rabbi ve İlahı olarak görmüyordu.
Bunun yerine, "Kainatın Ulu Mimarı" gibi farklı bir
kavram kullanıyordu ve kastettikleri bu varlık, onlara
göre "maddesel evrenin bir parçası"ydı.
Bir başka deyişle, 14. yüzyıl Avrupası'nda ortaya çıkan
bu gizli örgütlenme, Allah'ı üstü kapalı olarak inkar
ediyor, "Kainatın Ulu Mimarı" kavramı altında, maddi
evreni ilah olarak kabul ediyordu.
Bu çarpık inancın daha açık bir tarifini görmek istersek,
bir anda 20. yüzyıla uzanabilir ve günümüz masonlarının
kendi üyelerine mahsus olarak çıkardıkları yayınlara
bakabiliriz. Örneğin en kıdemli Türk masonlarından biri
olan Selami Işındağ'ın, genç masonları eğitmek için
yazdığı ve 1977 yılında sadece masonlara mahsus olarak
yayınlanan Masonluktan Esinlenmeler adlı kitabında,
masonların "Evrenin Ulu Mimarı" hakkındaki inancı şöyle
anlatılır:
Masonluk Tanrısız değildir. Ama onun
benimsediği Tanrı kavramı, dinlerdekinin aynı değildir.
Masonlukta Tanrı bir yüce prensiptir. Evrimin son aşaması,
doruğudur. Öz varlığımızı eleştirerek, kendi kendimizi
tanıyarak, bilerek, bilim, akıl ve erdem yolundan yürüdükçe,
onunla aramızdaki açı azalabilir. Sonra, onda insanların
iyi ya da kötü nitelikleri yoktur. Kişileştirilmemiştir.
Doğanın ve insanların yöneticisi sayılamaz. Evrendeki
büyük ve yüce çalışmanın, birliğin, harmoninin Mimarıdır.
Evrendeki tüm varlıkların toplamıdır. Herşeyi kapsayan
total güçtür, enerjidir. Bütün bunlara karşın, onun
bir başlangıç olduğu benimsenemez... Büyük bir gizem
(sır)dır.33
Yine aynı kaynakta, masonların "Kainatın Ulu Mimarı"
derken, aslında doğayı kastettikleri, yani "doğaya tapındıkları"
şöyle ifade edilir:
Doğa dışında bizi yöneten, düşünü
ve davranışlarımızdan sorumlu bir güç olamaz... Masonik
ilke ve öğretiler, temellerinde bilim ve akıl bulunan
bilimsel gerçeklerdir. Ekosizmin temel koşulu budur…
Tanrı salt evrimdir. Bunun bir ögesi de doğanın gücüdür.
Böylece salt gerçek de evrenin kendisi ve onu kapsayan
enerjidir… 34
Türk masonlarının üyelerine özel yayın organlarından
biri olan Mimar Sinan dergisinde ise, aynı masonik felsefe
şöyle açıklanır:
Evrenin Ulu Mimarı sonsuza doğru
bir eğilim demektir. Sonsuza bir gidişi anlatır. Bize
göre bir "yaklaşım"dır. Sonsuzluktaki saltığı (absolu/tamlık),
mükemmeli, aramak ve tekrar tekrar aramak demektir.
Düşünen Masonla, kısacası bilinç'le, yaşanan an arasında
bir mesafe oluşuyor.35
İşte masonların "biz Allah'a inanıyoruz, aramıza ateist
olanları kesinlikle almayız" derken kastettikleri "inanç"
budur. Masonluk gerçekte Allah'a değil, kendi felsefesi
içinde ilahlaştırdığı "doğa", "evrim", "insanlık" gibi
hümanist ve natüralist kavramlara tapınmaktadır.
Nitekim masonik literatürü biraz incelediğimizde, bu
örgütün aslında "örgütlü hümanizm"den başka bir şey
olmadığı ve amacının tüm dünyada din-dışı, hümanist
bir düzen kurmak olduğu ortaya çıkar. 14. yüzyıl Avrupası'nın
hümanist derneklerinde doğan fikirler, günümüz masonları
tarafından aynı şekilde korunmakta ve savunulmaktadır.
|