|
Ölüm
Ölüm sizi her an yakalayabilir. Kimbilir o an, belki
de şu andır ya da size
çok yaklaşmıştır. Belki de bu satırlar ahlakınızı
yeniden düşünmeniz için ölümünüzden önce size tanınmış
son bir fırsat, son bir hatırlatma, son bir uyarıdır.
Siz bu satırları okurken bir saat sonra hayatta kalacağınızdan
emin olamazsınız. Bir saat sonra hayatta olsanız, bir
sonraki saate erişeceğinizin hiçbir garantisi yoktur.
Saat değil bir dakika, hatta bir saniye sonra bile hayatta
olacağınız kesin değildir. Bu kitabı sonuna kadar okuyup
bitireceğinizin de hiçbir garantisi yoktur. Ölüm size,
büyük bir ihtimalle, bir dakika öncesinde ölmeyi hiç
aklınızdan geçirmediğiniz bir anda gelecektir. Mutlaka
öleceksiniz, tüm sevdikleriniz de ölecek, sizden önce
ya da sonra mutlaka ölecekler. Bundan 100 sene sonra
dünya üzerinde sizin tanıdığınız hiçbir canlı insan
kalmayacak.
Her insanın, kendi hayatı hakkında bitmek tükenmek
bilmeyen planları vardır. Liseyi bitirmek, üniversiteye
girebilmek, mezun olmak, iş sahibi olmak, ev sahibi
olmak, evlenip çoluk çocuk sahibi olmak, çocuğunu büyütmek,
emekli olmak, huzurlu bir hayata kavuşmak gibi... Bunların
dışında, herkesin, kendi içinde bulunduğu durum ve şartlara
göre daha binlerce konuda çok kapsamlı plan ve tasarıları
vardır.Oysa bu planların hiçbirinin gerçekleşeceği kesin
değildir. Buna karşın ölüm, yüzde yüz gerçekleşecektir.
Yıllarca çalışıp çabalayıp üniversiteye giren bir öğrenci
okuluna giderken ölebilir. Ya da yeni işe giren bir
kişi işine giderken veya evlenenler düğünden dönerken
ani bir trafik kazası sonucunda ölebilirler. Başarılı
bir iş adamı ise, işlerini çabuk halledebilmek, gideceği
yere daha çabuk ulaşıp vakit kazanmak ve daha çok şeyler
yapabilmek için uçak yolculuğunu tercih eder. Fakat
uçak kaza düşebilir ve hayatı hiç düşünmediği şekilde
son bulabilir.Geriye kalan planlarını gerçekleştiremeden,
bir daha asla tamamlanmayacak bir şekilde yarıda bırakarak,
dönüşü olmayan bir yere giderler... Oysa o gittikleri
yer için hazırladıkları hiçbir planları yoktur. Gerçekleştiremeyecekleri
planları yıllarca en ince ayrıntısına kadar düşünmüşlerdir,
ama gerçekleşeceği kesin olan ölüm hakkında hiçbir şey
düşünmemişlerdir.
Peki akla ve bilince sahip bir insan hangisine öncelik
vermelidir? Gerçekleşeceği kesin olan hakkında mı, yoksa
olmayan hakkında mı plan kurmalıdır? İnsanların bir
kısmı, kesin olmayana önem verirler. Hayatın hangi safhasında
olursa olsun bütün planlarını, gelecekte daha iyi ve
daha mükemmel bir hayata kavuşabilmek için yaparlar.
Eğer insan ölümsüz olsaydı, bu davranış gerçekten de
mantıklı olacaktı. Fakat bütün planlar, ölüm denen mutlak
sona mahkumdur. Bu nedenle, kesin olan ölümü bırakıp
kesin olmayanları önemsemek, kesinlikle akıl dışıdır.
Ama insanlardan bazıları, akıllarını kaplamış garip
bir gaflet hali nedeniyle bir türlü bu açık gerçeği
fark edemezler. Uzun y?llar yaşayacaklar?n? hatta hiç
ölmeyeceklerini varsayarak sadece dünyada belirledikleri
hedeflere ulaşmak için çabalarlar. Ölümle birlikte başlayacak
olan gerçek hayatlar?n? düşünmezler. Ona yönelik bir
haz?rl?k yapmazlar. Hesap günü bu gerçekle yüz yüze
kald?klar?nda ise telafisi olmayan bu büyük hatadan
dolay? çok derin bir pişmanlık duyarlar.
Bu kitap, insana bu çok önemli gerçekleri düşündürmek
ve hızla yaklaşan büyük olayı haber vermek için yazılmıştır...
Bu büyük olay, kesindir.Dolayısıyla, düşünmekten kaçmak,
hiçbir şekilde çözüm değildir.
GAFLETİN KALIN PERDESİ
İnsan bencil yaratılmıştır ve kendi çıkarlarını ilgilendiren
şeyler hakkında son derece hassastır. Ancak her konuda
kendi çıkar ve menfaatlerini en ince ayrıntısına kadar
düşünen ve hesaplayan insanın doğrudan doğruya kendisini
ilgilendiren ölüm konusunda kayıtsız ve umursuz olması
son derece hayret vericidir. "Kesin bilgiyle iman etmeyenler"e
özgü olan bu ruh halini Allah, Kuran'da tek bir kelimeyle
tanımlamıştır: "Gaflet".
Gafletin anlamı, şuurundaki bulanıklık ve kapalılıktan
ötürü, bir insanın gerçekleri tam olarak algılayamayıp,
sağlıklı değerlendirmeler yapamaması ve buna bağlı olarak,
gereken sağlıklı tepkileri verememesidir. Bir ayette
Allah şöyle buyurur:
İnsanların sorgulama (zamanı) yaklaştı,
kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. (Enbiya
Suresi, 1)
Ölümcül, çaresiz bir hastalığa yakalanan birisinin
öleceğine kesin gözüyle bakılır. Fakat ona bu gözle
bakanların da er ya da geç ölecekleri kesindir. Gaflet
yüzünden, işin bu yönü bu tarz kişilerin aklına gelmez.
Oysa belki de ölüm, kendisini bu "ölümcül hasta"dan
çok daha önce, hiç ummadığı bir anda yakalayacaktır.
Yakınları, ölüm döşeğindeki hastalarının durumuna üzülürler.
Ama bir gün kesinlikle ölecek olan kendilerine de üzülmek
akıllarına gelmez. Oysa, bir olayın eninde sonunda gerçekleşeceği
kesinse, bunun yakın ya da uzak olması verilen tepkiyi
değiştirmemelidir.
Eğer ölmek üzere olanlar için üzülmek gerekiyorsa,
yalnızca ölüm anında değil herkes birbiri ve kendisi
için şimdiden üzülmeye başlamalıdır. Ya da içinde bulunduğu
gafleti yırtmalı, ölümün gerçek anlamını kavramalıdır.
Bunun için de, öncelikle gafleti doğuran sebepleri
tanımak yararlı olabilir.
Gafletin Nedenleri
- Tefekkür ve akletme eksikliği:
Bazı insanlar ciddi konular üzerinde düşünmeye pek alışık
değildir. Düşünmeden yaşamaya alışık olduklarından,
ölümü de çok uzak görürler. Günlük sorunların, zihinlerini
yeterince meşgul ettiğini düşünürler. Küçük konularla
o dar zihinlerini doldurur, küçük sorunlarda boğulur
ve ölüm gibi önemli konuları düşünemezler. Herhangi
birinin ölümüyle karşılaştıklarında ya da ölümle ilgili
bir konu açıldığında, "Allah gecinden versin, Allah
kimsenin başına vermesin, Allah sıralı versin..." gibi
sözlerle kendilerini avutur, konuyu en kısa zamanda,
yine düşünmeden geçiştirmeye çalışırlar.
- Yaşamın karmaşa ve hareketliliği: Yaşam öylesine
akıcı ve hareketlidir ki kendini olayların akışına kaptıran
insan özel bir çaba göstermezse, eninde sonunda kendisini
yakalayacak olan ölüm gerçeğini göz ardı edebilir. Bu
durum, özellikle imana sahip olmadığı için kader, tevekkül,
Allah'a teslim olma gibi kavramlara yabancı insanlar
için geçerlidir. Bu gibi insanlar kendilerini bildikleri
andan itibaren kendi deyimleriyle "dünyalarını kurtarmaya"
bakarlar. Bu tip insanlar sürekli yeni dünyevi planlar,
çıkarlar, hedefler peşinde koşarlar; bunlarla oyalanmaktan
ölümü düşünmeye fırsat bulamazlar Hiç ummadıkları bir
anda da hazırlıksız ve şaşkın bir şekilde ölüm gerçeğiyle
karşılaşırlar. Ama artık çok geçtir...
- Doğum yanılgısı: Gafletin
sebeplerinden birisi de doğumun varlığıdır. Her gün
doğumlar ve ölümler olur. Yeryüzünün nüfusu hiç eksilmez,
hatta günden güne artar. İnsan kendisini bu döngünün
etkisine kaptırınca sanki doğumlar ölümleri telafi ediyor,
yaşam böylece dengeleniyor gibi bir yanılgıya kapılabilir.
Bu da ölüme karşı bir gaflet perdesi oluşmasına sebep
olur. Oysa şu andan itibaren hiçbir doğumun gerçekleşmeyeceği
bir döneme girsek, insanların birbiri ardına öldüğünü
ve dünya nüfusunun hızla sıfıra doğru gittiğini görsek...
İşte o zaman ölüm insana tüm dehşetiyle kendisini hissettirir.
Kendini Kandırma Yöntemleri
Ölümü göz ardı ettiren ve gafleti doğuran nedenlerin
dışında bir de insanların kendi kendilerini avutmak
için kullandıkları savunma mekanizmaları vardır. Bu
kendini kandırma yöntemlerini birkaç madde halinde inceleyebiliriz.
- Yaşlılık dönemine erteleme düşüncesi: Bu savunma
mekanizması gençlerde ve orta yaşlılarda görülür. Bunu
kullanan insan, genelde 60-70 yıl yaşayacağını hesaplar
ve ancak ömrünün son yıllarını bu tür konulara ayırmaya
karar verir. Böylece, ölüme ve öbür dünyaya hazırlanmak
için de yaşamından bir pay ayırmış olduğunu düşünür
ve vicdanını rahatlatır.
Halbuki bir saniye sonra yaşayacağının bile garantisi
olmayan, daha ne kadar yaşayacağını, nerede ve ne zaman
öleceğini asla bilmeyen bir insanın böyle uzun vadeli,
sonuçsuz hesaplar yapmasının ne büyük bir gaflet olduğu
ortadadır. Her gün etrafında kendisiyle yaşıt hatta
daha genç pek çok kişi ölür. Gazeteler ölüm ilanlarıyla
doludur. Televizyonlarda her gece birçok ölüm haberi
izler. Çoğu zaman, büyük küçük, kendi yakınlarının ölümlerine
tanık olur. Fakat etrafındaki insanların bir gün hatta
belki de yarın, kendi ölümüne de tanık olacaklarını,
kendi ölüm ilanını okuyacaklarını aklına getirmez. Kaldı
ki, o beklediği "yaşlılık" sınırına kadar yaşasa bile
bir şey değişmeyecek, sahip olduğu zihniyeti değiştirmediği
sürece, ölümle karşı karşıya gelene dek erteleme mantığını
sürdürecektir. Allah bir ayette şöyle buyurur:
Ertelemek ancak inkarda bir artıştır… (Tevbe Suresi,
37)
-"Cehennemde cezamı çker
ve çıkarım" mantığı: Toplumda oldukça
yaygın olan bu görüş, gerçekte doğru bilinmemektedir.
Kuran'ın hiçbir yerinde bir süre Allah'ın dilemesi dışında
cehennemde ceza görüp, sonra bağışlanarak cennete alınanlardan
söz edilmez. Tam tersine, konu ile ilgili tüm ayetlerde,
kıyamet günü müminlerin ve inkarcıların kesin bir biçimde
ayrılacakları, müminlerin ebediyen cennete girecekleri,
inkarcıların ise ebediyen cehenneme, aşağılık bir azabın
içine sürülecekleri ve Allah dilemedikçe oradan çıkamayacakları
bildirilmiştir:
Dediler ki: "Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize
değmeyecektir." De ki: "Allah Katından bir ahid mi aldınız?
-ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı
bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?" Hayır; kim
bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık)
onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır.
İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar,
orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 80-82)
Bir diğer ayette şöyle denir:
Bu, onların: "Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle
dokunmayacak" demelerindendir. Onların bu iftiraları,
dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.
(Al-i İmran Suresi, 24)
Cehennem, insanın hayal gücünün alamayacağı kadar büyük
acıları yaşayacağı bir yerdir. Cehennem Allah'ın "Kahhar",
"Cebbar" sıfatlarının en şiddetli tecelli ettiği ve
dünyadaki hiçbir azapla kıyaslanamayacak azaplarla dolu,
korkunç bir ortamdır. Parmağının ucu yanınca bile canı
çok acıyan aciz bir insanın rahat ve umursuz bir şekilde
böyle bir azabı belirli bir süre için bile olsa göze
aldığını söylemesi, akletmediğinin açık bir göstergesidir.
Allah'ın azabını hafife alan, sonsuz azap çekme ihtimalini
rahatlıkla karşılayan bir kimse gerçekte Allah'ın kadrini
gereği gibi takdir edemeyen, akledemeyen bir insandır.
-Ben zaten cennete gireceğim mantığı: Kendilerinin
mutlaka cennete gireceğini iddia eden insanlar vardır.
Dünyada iyilik olarak tanımladıkları ufak tefek birtakım
şeyleri yaparak ve kötülük olarak tanımladıkları birtakım
şeylerden uzak durarak, cennete gideceklerini sanırlar.
Din hakkındaki bilgileri kulaktan dolma, hurafelerle
dolu safsatalardan öteye geçmeyen bu insanlar, gerçekte
Kuran'da tarif edilen güzel ahlakla hiçbir ilgisi olmayan,
kendi uydurdukları bir din anlayışına sahiptirler. Sorulduğunda
kendilerini "Müslüman" olarak tanıtabilirler. Oysa Kuran'a
göre bu inanca sahip olan kişiler Allah'a birçok şeyi
ortak koştukları için gerçek Müslümanlar değillerdir.
Kehf Suresi'nde böyle bir insanın durumu şöyle anlatılır:
Onlara iki adamın örneğini ver; onlardan birine iki
üzüm bağı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık,
ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik. İki bağ da
yemişlerini vermiş, ondan (verim bakımından) hiçbir
şeyi noksan bırakmamış ve aralarında bir ırmak fışkırtmıştık.
(İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı.
Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben,
mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından
da daha güçlüyüm." Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece)
bağına girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok
olacağını sanmıyorum" dedi. "Kıyamet-saatinin kopacağını
da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam,
şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." Kendisiyle
konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: "Seni topraktan,
sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün
(eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan
(Allah)ı inkar mı ettin?" "Fakat, O Allah benim Rabbimdir
ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam." (Kehf Suresi,
32-38)
Yukarıdaki ayetlerde anlatılan bahçe sahibi, "Rabbime
döndürülecek olursam" ifadesiyle, Allah'a ve ahiret
gününe kesin bilgiyle iman etmediğini, ve bu konuda
şüphe içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Buna karşın,
kendisinin üstün bir mümin olduğu iddiasındadır ki Allah'ın
kendisini cennetle ödüllendireceğinden emindir. Günümüzde
bu zihniyete sahip kişilerin var olduğunu görmekteyiz.
Bu kişiler Allah'a karşı samimiyetsiz bir tutum içinde
olduklarını aslında için için kendileri de bilirler,
fakat bu gerçek onlara hatırlatılmak istense bunu kabul
etmeyip hemen kendilerini temize çıkarmaya çalışırlar.
Din ahlakını yaşamanın önemsiz olduğunu öne sürer, mahalledeki
dindar görünümlü kişilerin aslında ne kadar namussuz,
ahlaksız olduğunu iddia ederek kendilerini masum göstermeye
uğraşırlar. Kalplerinin temiz olduğunu, kimsenin kötülüğünü
istemediklerini, kimsenin malında, mülkünde, ailesinde
gözleri olmadığını söyleyerek "iyi insan" olduklarını
ispatlamaya kalkarlar. Dilencilere sadaka verdiklerini,
komşuya ikramda bulunduklarını, senelerce gece gündüz
çalıştıklarını, insanlara hizmet ettiklerini, bundan
daha iyi Müslümanlık olmadığını savunurlar.
Samimiyetsizliklerinin en büyük göstergesi ise, sahip
oldukları sapkın din anlayışına dayanak bulmak için
birtakım bahaneler üretmeleridir. Kendi yaşamlarını
meşrulaştırmak için kullandıkları, "en büyük ibadet
çalışmaktır", "mühim olan kalp temizliğidir" gibi ifadeler
en çok rastlanılan örneklerdendir. Bu ifadeler Kuran'da
bildirildiği üzere din öne sürülerek Allah'a karşı yalan
söylemekten ibarettir:
Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?
Hiç mi öğüt alıp-düşünmüyorsunuz?
Yoksa sizin apaçık olan bir deliliniz
mi var?
Eğer doğru söylüyorsanız, öyleyse getirin
kitabınızı. (Saffat Suresi, 154-157)
- Çifte standart mantıklar: İnsan,
farklı bir kendini kandırma yöntemi daha geliştirmiş
olabilir. Ölüm aklına geldiğinde sonsuza dek yok olacağını
düşünür ve bunun dehşetiyle Allah'ın vaat ettiği sonsuz
bir hayatın "var olabileceğine" yüzde elli ihtimal verir.
Böylece kendi içinde bir nevi umut ışığı yakar. Öte
yandan, Allah'ın kendisine yüklediği birtakım sorumluluklar
olduğu aklına gelince de, diğer yüzde elli ihtimali
düşünür. "Nasılsa toprak olup yok olacağım, ölümden
sonra hayat yoktur" diyerek hesap verme, cehennem azabıyla
karşılaşma gibi korku ve endişelerini bastırır. Her
iki durumda da gaflet halinin ona verdiği bir nevi sarhoşluk
hali içerisinde ölüm onu yakalayıncaya kadar yaşamını
sürdürür.
Gafletin Sonucu
Önceki bölümlerde, ölüm, insana yaşadığı sürece kendini
hatırlatır demiştik. Ya bu hatırlatmalar ona fayda verir
ve birtakım konuları tekrar gözden geçirmesi, hayata
ve olaylara bakış açısını yeniden düzenlemesi gerektiğini
ciddi bir şekilde düşünmeye başlar. Ya da sözünü ettiğimiz
savunma mekanizmaları devreye girer, kalbinin ve gözünün
önündeki gaflet perdesi günden güne daha da kalınlaşmaya
başlar.
İşte inkarcıların bir kısmının yaşlanıp ölüme iyice
yaklaştıkları halde, ölümü büyük bir sakinlikle, akılsızca
bir rahatlıkla beklemeleri bu perdenin kalınlığının
göstergesidir. Çünkü ölüm onlara artık yalnızca güzel
ve tatlı bir uykuyu, huzur ve sakinliği, ebedi bir rahatlığı
çağrıştırmaktadır.
Oysa onları yoktan var edip yaratan, sonra öldürüp
tekrar diriltecek olan Allah onlara azapla geçirecekleri
ebedi bir hayatı, ebedi bir pişmanlığı ve mutsuzluğu
vaat etmiştir. Onlar da bu gerçeği, tam ebedi uykuya
dalacaklarını sandıkları ölüm anında bizzat görürler.
Çünkü, ölümün bir yokoluş olmadığını, aksine kendileri
için azapla dolu yeni bir dünyanın başlangıcı olduğunu
anlarlar. Canlarını alan ölüm meleklerinin dehşet verici
gelişi, o büyük azabın ilk habercisidir. Bu nedenle
Kuran'da, ölümden sonraki yaşamı reddeden inkarcılardan
söz edilirken "Öyleyse melekler,
yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları
zaman nasıl olacak?" (Muhammed Suresi, 27) denir.
Bu anda, inkarcıların ölümden önceki küstah ve kibirli
tavırları yerini dehşet, pişmanlık, çaresizlik ve sonsuz
bir acıya bırakır. Allah Kuran'da, bu durumu şöyle haber
verir:
Dediler ki: "Biz yer (toprağın için) de yok olup gittikten
sonra, gerçekten biz mi yeniden yaratılmış olacağız?"
Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar edenlerdir. De
ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, hayatınıza son
verecek, sonra Rabbiniz'e döndürülmüş olacaksınız."
Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş
olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir
kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım,
artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye
yalvaracakları zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 10-12)
Ölümden Kaçış Yoktur
İnsan özellikle gençliğinde ölümü hiç aklına getirmek
istemez. Bunu bir son olarak gördüğü için ölümün düşüncesinden
bile kaçar. Düşünmemek onun için en rahat kaçış yoludur.
Oysa fiziksel kaçış ölüme bir çare olmadığı gibi, ölümü
aklına getirmekten kaçınarak ölümden kurtulabilmek de
mümkün değildir. Dahası, ölümü aklına getirmemek de
mümkün değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi insan,
her gün önüne gelen gazetelerde mutlaka ölüm haberleriyle,
ölüm ilanlarıyla karşılaşır. Yolda giderken bir cenaze
arabasına rastlar ya da bir mezarlığın önünden geçer.
Zaman içinde yakınları ve akrabaları ölür. Onların cenazelerine
gittiğinde ve evlerini ziyaret ettiğinde, mutlak gerçekle
yüzyüze kalır. Başkalarının, özellikle de sevdiklerinin
ölümünü gördükçe, kendi sonunu düşünür.

İnsan ne kadar direnirse dirensin, nereye sığınırsa
sığınsın, nereye kaçarsa kaçsın, aslında farkında olmadan
her an kendi ölümüne doğru koşar. Önünde başka bir kapı,
tercih veya çıkış yolu yoktur. Geri sayım sürekli devam
eder. Ne yöne dönerse ölüm onu oradan karşılar. Allah'ın
kanununda bir değişme olmaz. Kaderde belirlenmiş bir
anda ve yerde ölüm onu yakalar. Kuran'da, Allah bu gerçeği
şöyle haber verir:
De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız
ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra
gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah) a döndürüleceksiniz;
O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi,
8)
Her nerede olursanız ölüm sizi bulur,
yüksekçe yerlerde tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile...
(Nisa Suresi, 78)
Bu nedenle insanın yapması gereken, kendini kandırmayı
ya da gerçekleri göz ardı etmeyi bir kenara bırakıp
Allah'ın kaderinde tespit ettiği süreyi en iyi şekilde
değerlendirebilmektir. Bu sürenin ne zaman biteceğini
de yalnız Allah bilmektedir.
GERÇEK ÖLÜM VE GÖRÜNEN ÖLÜM
Ruhun Ölümü (Gerçek Ölüm)
Nasıl öleceğinizi, ölümün nasıl bir şey olduğunu, ölürken
neler olacağını hiç düşündünüz mü?
Şimdiye dek, önce ölüp sonra da dirilerek insanlar
arasına dönen ve neler görüp, neler hissettiğini anlatan
hiç kimse olmamıştır. Bu nedenle ölümün nasıl bir durum
olduğunu, bir insanın ölüm anında neler hissettiğini
bilmemize teknik olarak imkan yoktur.
Ancak insana hayatını veren ve zamanı gelince de geri
alan Allah, ölümün nasıl gerçekleştiğini Kitabında bizlere
bildirmiştir. Bu nedenle, ölümün nasıl gerçekleştiğini,
ölmekte olan bir insanın gerçekte neler yaşayıp, neler
hissettiğini ancak Kuran'dan öğrenebiliriz.
Kuran'a baktığımızda ise oldukça önemli bir gerçekle
karşılaşırız. Çünkü Kuran'da haber verilen ve tarif
edilen ölüm, "tıbbi ölüm"den, yani diğer insanlar tarafından
gözlemlenen ölümden çok farklıdır.
Öncelikle, bazı ayetlerde ölüm anında, ölecek kişi
tarafından görülen, fakat diğer insanlar tarafından
gözlemlenemeyen olaylar yaşandığı bize haber verilir.
Vakıa Suresi'nde şöyle buyrulmaktadır:
Hele can boğaza gelip dayandığında, Ki o sırada siz
(sadece) bakıp, durursunuz, Biz ona sizden daha yakınız;
ancak görmezsiniz. (Vakıa Suresi, 83-85)
İşte bu ayetlerde bize ölüm hakkında çok önemli ve
değişmez gerçekler haber verilir: Ölüm anında, ölen
kişinin yaşadıkları ile dışarıda onu izleyen kişilerin
gördükleri şeyler çok farklıdır. Örneğin hayatı boyunca
iflah olmamış azılı bir inkarcı, dışarıdan bakıldığında,
uykusu sırasında ölmüş gibi algılanabilir. Oysa o anda
başka bir boyuta geçen ruhu, büyük acılar içinde ölümü
tadmaktadır. Ya da tam tersine, acı çektiği sanılan
bir müminin ruhu, bedeninden, melekler tarafından "güzellikle"
ayrılır.
Kısaca, "bedenin tıbbi ölümü" ile, Kuran'da tarif edilen
ölüm gerçekte çok farklı olaylardır.
İşte "tadılan" bu gerçek ölüm, az önce belirttiğimiz
gibi inkarcılar için büyük bir azap, müminler içinse
büyük bir nimet ve güzelliktir. İnkarcıların canlarının
"zorluk" içinde çıktığı da Kuran'da bildirilir. Ayetlerde
bu "zorluk" ayrıntılı olarak tarif edilir.
- Ölüm anında inkarcının sırtına ve yüzüne
vurularak canının alınması:
Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura
canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? İşte böyle;
çünkü gerçekten onlar, Allah'ı gazablandıran şeye uydular
ve O'nu razı edecek şeyleri çirkin karşıladılar; bundan
dolayı (Allah,) amellerini boşa çıkardı. (Muhammed Suresi,
27-28)
- Ölümün şiddetli sarsıntıları ve meleklerin inkarcıya
ölüm anında, ebedi azaplarını müjdelemeleri:
... Sen bu zalimleri, ölümün 'şiddetli
sarsıntıları' sırasında meleklerin ellerini uzatarak
onlara: "Canlarınızı (bu kıskıvrak yakalanıştan) çıkarın,
bugün Allah'a karşı haksız olanı söylediğiniz ve O'nun
ayetlerinden büyüklenerek (yüz çevirmeniz) dolayısıyla
alçaltıcı bir azabla karşılık göreceksiniz" (dediklerinde)
bir görsen... (Enam Suresi, 93-94)
Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına
vurarak: "Yakıcı azabı tadın" diye o inkar edenlerin
canlarını alırken görmelisin. Bu, ellerinizin önceden
takdim ettiği işler yüzündendir. Yoksa şüphesiz Allah
kullara zulmedici değildir. (Enfal Suresi, 50-51)
Ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, inkar eden bir
kişinin ölümü kendisi için büyük bir azaptır. Dışarıdaki
yakınları onun rahat yatağında huzurlu bir şekilde öldüğünü
sanırlarken o, gerçekte, maddi ve manevi çok büyük bir
azabın içine girmiştir. Ölüm melekleri, acı vererek
ve aşağılayarak onun canını bedeninden çıkarırlar. Kuran'da,
bu melekler, inkarcıların canlarını bedenlerinden,
"ta en derinden acıyla sökerek çıkaranlar" (Naziat
Suresi, 1) olarak tarif edilirler.
Başka bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman,
"Son müdahaleyi yapacak kim" denir. Artık gerçekten,
kendisi de bir ayrılık olduğunu anlamıştır. (Kıyamet
Suresi, 26-28)
İşte inkarcı, artık hayatı boyunca inkar etmiş olduğu
o büyük gerçekle yüzyüzedir. Ölümle birlikte, yaşamı
boyunca işlediği büyük suçun, inkarının cezasını çekmeye
başlayacaktır. Meleklerin sırtına vura vura, canını
en derinden sökerek almaları, kendisini bekleyen sonsuz
azabın yalnızca çok hafif bir başlangıcıdır.
Bunun aksine, ölüm, mümin için büyük bir mutluluk ve
neşenin başlangıcıdır. Ruhu en derinden acıyla sökülen
inkarcının aksine müminin ruhu, "yumuşacık çekip alanlar"
tarafından (Naziat Suresi, 2), "güzellikle" ve "selamla"
(Nahl Suresi, 32), adeta uykuda ruhun acısızca bedenden
ayrılıp farklı bir boyuta geçmesi gibi alınır.
Ölümün gerçeği işte budur. Dışarıdaki insanlar, yalnızca
tıbbi ölümü bilirler; hayati fonksiyonları sona ermek
üzere olan bir beden görürler. Ölen kimseyi seyredenler,
ne onun yüzüne ve sırtına vurulduğunu, ne ayaklarının
dolaştığını, ne de canının köprücük kemiğine dayandığını
görürler. Bu görüntü ve hislerle yalnızca ölen kişinin
ruhu muhatap olur. Oysa gerçek ölüm, dışarıda insanların
göremeyeceği bir boyutta ölen kişi tarafından bütün
yönleriyle "tadılmakta"dır. Bir başka deyişle, ölüm
sırasında yaşanan olay, bir "boyut değişikliği"dir.
Müminin Ölümü:
1. Kaçınılmaz olduğunu bildiği ve yaşamı süresince
hazırlık yaptığı ölümle karşılaşır.
2. Canını almaya gelen melekler ona selam verip, onu
cennetle müjdelerler.
3. Melekler güzellikle canını alırlar.
4. Ruhu bedeninden yumuşakça çekilip alınır.
5. Arkasından gelecek müminleri müjdelemek, Allah'ın
vaadinin hak olduğunu ve müminler için bir korku ve
üzüntü olmadığını haber vermek ister. Ama buna izin
verilmez.
İnkarcının Ölümü:
1. Hayatı boyunca kendisinden kaçıp durduğu ölümle
buluşur.
2. Ölümü şiddetli sarsıntılar içinde olur.
3. Melekler, ellerini ona doğru uzatır ve onu alçaltıcı
ve yakıcı bir azapla müjdelerler.
4. Melekler, yüzüne ve sırtına vura vura canını alırlar.
5. Ruhu en derinden acıyla sökülür.
6. Ruhu köprücük kemiklerine kadar çekilir ve son müdahale
yapılır.
7. Canı o inkar içindeyken zorluk içinde çıkar.
8. Ölümle yüzyüze geldiği andaki imanı ve tevbesi kabul
edilmez.
9. Gerçeği görmenin verdiği büyük pişmanlık içinde
Allah'tan kendisini dünyaya geri çevirmesini ve kaybettiği
ömrünü telafi etmeyi talep eder. Ama şansını kaybetmiştir.
Bu isteği kabul edilmez.
Dışarıdaki insanların gördüğü "tıbbi ölüm"ün de insana
ders veren çok önemli bir yönü vardır. Tıbbi ölümün
insan bedenini yok edişi, insana çok önemli bazı gerçekleri
kavrama fırsatı verir. Bu nedenle, gerçek ölümün ardından
söz konusu tıbbi ölüme de değinmek, hepimizin bedenini
bekleyen mezar hakkında biraz düşünmek gerekir.
Bedenin Ölümü (Dışardan Görünen
Ölüm)
Ancak geride kalan bedenin karşılaşacakları da ibret
vericidir. Özellikle bu bedene hayattayken gereğinden
fazla değer verenler için.
Peki öldükten sonra bu bedenin başına neler geleceğini
ayrıntılı olarak düşündünüz mü hiç?
Bir gün öleceksiniz. Belki hiç beklenmedik bir şekilde.
Ekmek almak için bakkala giderken yolda bir araba kazası
geçireceksiniz. Ya da amansız bir hastalık hayatınıza
son verecek. Veya bir anda kalbiniz duracak.
Böylece ölümü tatmaya başlayacaksınız.
ÖLDÜKTEN HEMEN SONRA
|
YANARAK ÖLMÜŞ BİR İNSAN
CESEDİ
|
|
AĞZINDAN KÖPÜKLER
GELEREK ÖLMÜŞ BİR İNSAN
|
MEZARDA BÖCEKLER TARAFINDAN
YENMİŞ BİR İNSAN YÜZÜ
|
|
ÖLÜMDEN SONRA
GÖZLERDE MEYDANA GELEN MORARMA
|
CESEDİN PARÇALANMAYA BAŞLAMADAN
ÖNCEKİ DURUMU
|
Bu andan itibaren de, bedeninizle hiçbir ilişkiniz
kalmayacak. Hayat boyu "ben" dediğiniz ve sahiplendiğiniz
o beden, sıradan bir et parçası haline gelecek. Ölümünüzle
birlikte bedeninizi başka insanlar taşımaya başlayacaklar.
Etrafta ağlayanlar, "daha dün buradaydı", "dağ gibi
adamdı" diyenler olacak. Sonra o bedeni alıp evin bir
odasına, belki de morga koyacaklar. Orada bir gece bekleyecek.
Ertesi gün gömme işlemleri başlayacak. Cansız bedeni
alıp gasilhaneye götürecekler. Görevli, kaskatı kesilmiş
olan bedeninizi soğuk suyla yıkayacak. Ancak bu aşamada
ölümün izleri de bedende aşikar hale gelecek. Morarmalar
başlayacak.
Daha sonra bedeni beyaz bir bezle, kefenle saracaklar.
Sonra da tahta tabuta koyup üstüne yeşil bir örtü örtecekler.
Cenaze arabası gelecek, tabutu devralacak. Araba mezarlığa
doğru ilerlerken, yolda hayat devam edecek. Bazı insanlar
cenaze geçiyor diye saygı gösterecek, çoğu kendi işine
bakacak. Sonra mezarlığa gelinecek. Tabut, sizi sevenler
ya da seviyor gibi görünenler tarafından ellerde taşınacak.
Etrafta muhtemelen yine ağlayanlar, sızlananlar olacak.
Sonra o kaçınılmaz yere, mezara gelinecek. Üstünde sizin
isminiz yazılı... Bedeni tabuttan çıkarıp beyaz kefenle
birlikte mezarın içine atacaklar. Ve sonra son iş yapılacak.
Ellerine kürek alanlar, beyaz kefenin içindeki bedenin
üzerine toprak atmaya başlayacaklar. Kefenin ağzını
açıp içine de toprak atacaklar. Ağzınıza, burnunuza,
boğazınıza, gözlerinize topraklar dolacak. Topraklar
yavaş yavaş kefeni örtecek. Biraz sonra işleri bitecek
ve gidecekler. Mezarlık her zamanki derin sessizliğine
bürünecek. Gidenler, kendi hayatlarına geri dönecekler,
ama gömülen beden için artık hayatın hiçbir anlamı kalmamış
olacak. Dünyadaki hiçbir güzellik, hiçbir güzel ev,
güzel insan, güzel manzara artık o beden için bir şey
ifade etmeyecek. Bedeniniz, hiçbir dostunuzla artık
görüşemeyecek. Beden için var olan tek şey, artık yalnızca
toprak ve onun içindeki bakteri ve kurtlar olacak.
Öldükten Sonra Ne Hale Geleceğinizi
Hiç Düşündünüz mü?
Zaten gömülmenizle birlikte bedeniniz hem içten hem
de dıştan gelen etkilerle hızlı bir parçalanma sürecine
girecek.
Vücutta oksijen kalmayacağından, bir süre sonra mikroplar
faaliyete geçerek bedene yayılacaklar.
Karında toplanan gazlar cesedi şişirecek ve bu şişlik
vücudun her tarafına yayılarak, bedeni tanınmaz hale
getirecek.
Bundan sonra gazın diyaframa yaptığı basınçtan dolayı
ağızdan ve burundan kanlı köpükler gelmeye başlayacak.
Çürüme ilerledikçe kıllar, tırnaklar, avuç içleri ve
tabanlar yerlerinden ayrılacaklar.
Bu dış değişmeyle beraber, iç organlarda da (akciğer,
kalp ve karaciğerde) çürüme başlayacak.
En korkunç olay ise bu noktada gerçekleşecek; karın
bölgesinde toplanan gazlar deriyi zayıf noktasından
patlatacaklar ve bedenden tahammül edilmez derecede
pis kokular yayılacak. (Ölü insan kokusu, dünyanın en
iğrenç kokusularındandır.)
Bu süre içinde kafadan başlamak üzere, adaleler de
yerlerinden ayrılacak.
Cilt ve yumuşak kısımlar tamamen dökülecek ve iskelet
gözükmeye başlayacak.
Beyin tamamen çürüyecek ve kil görünümünü alacak, kemikler
bağlantılarından ayrılacak ve iskelet dağılmaya başlayacak...
Bu olay, ceset bir toprak ve kemik yığını haline gelene
kadar böylece devam edecek.
"Ben" sandığınız bedeniniz böylelikle korkunç ve iğrenç
bir şekilde yok olacak. Geride kalanlar sizden söz ederken,
topraktaki tüm kurtlar, böcekler ve bakteriler sizin
etlerinizi kemirecekler.
Eğer bir kaza sonucunda ölür de, gömülmezseniz, o zaman
çok daha feci bir manzara ortaya çıkacak. Bedeniniz,
sıcak havada açıkta kalmış bir et gibi, kurtlanacak,
birkaç gün içinde bir kurt yumağı haline dönüşecek.
Kurtlar, son et parçasını da yiyene kadar iskeletin
kıvrımları arasında dolaşacaklar.
Böylece "en güzel bir biçimde" yaratılmış olan insan
hayatı, olabilecek en korkunç biçimde sona erecek.
Peki neden?
İnsan vücudunun öldükten sonra bu hale getirilmesi
Allah'ın dilemesiyledir. Ve bunun çok büyük bir hikmeti
vardır. İnsan, kendisinin aslında bedenden ibaret olmadığını,
bedeninin yalnızca kendisine giydirilmiş geçici bir
kılıf olduğunu, bu korkunç sonu görerek anlamalı, bedenin
ötesinde bir varlığı olduğunu hissetmelidir. İnsan,
sadece bedenden ibaret olamayacağını, bedenin ötesinde
onu bir araç olarak kullanan ruhun var olduğunu anlamalıdır.
Allah kendini "et ve kemikten" ibaret sanan insana,
belki de bunun bir aldanış olduğunu kavratmak için böyle
ibret verici bir son hazırlamıştır.
Ölüme Hazırlık Yapmak
Bu dünya insanların eğitim yeridir. Allah insanlara
dünyada çeşitli sorumluluklar yüklemiş ve onlara gözetmeleri
gereken sınırları bildirmiştir. İnsan, bu sınırları
gözettiği, emredilenleri yerine getirip, yasaklanan
şeylerden sakındığı ölçüde ruhen olgunlaşır, aklı ve
şuuru gelişir. Başına gelen olaylara sabretmesini, hiçbir
durumda Allah'ın dininden taviz vermemeyi, her durum
karşısında Allah'a yönelip dönmeyi, yalnız O'ndan yardım
istemeyi öğrenir. Allah'ı gereği gibi takdir etmeyi,
O'na karşı içli bir sevgi ve saygı dolu bir korku duymayı
öğrenir, Allah'a karşı katıksız bir iman ve tam bir
teslimiyet kazanır. Allah'ın yarattığı nimetlerin değerini
gerçek manada anlar ve bu sayede Allah'a karşı olan
şükrü, sevgisi, yakınlığı ve hayranlığı artar. Sonuçta,
Allah'ın beğendiği üstün akla ve ahlak özelliklerine
sahip ideal bir mümin haline gelir. Bu şekilde her yönüyle
mükemmel yaratılmış olan cennete girmeye layık bir insan
haline gelir.
Kısaca, Allah'ın özel olarak yarattığı bu hikmetli
olay dünyadaki eğitimin bir parçası olan imtihan ortamının
sırrını içerir. İnsan bu dünyada başına gelen sayısız
olaylarla sınanır ve bu imtihandaki başarısı oranında
ebedi hayatında ceza veya mükafata kavuşur. Hiç kimse
kendi imtihanının ne zaman son bulacağını bilemez. Ölüm,
Kuran'da bizlere bildirildiği gibi "süresi belirtilmiş
bir yazıdır". (Al-i İmran Suresi, 145) Bu süre bazen
uzun, bazen de kısadır. Aslında en uzun olarak tanımladığımız
süre bile nadiren 70 ya da 80 senenin üzerine çıkabilir.
Bu nedenle, uzun yaşama hesapları yapmak yerine insan,
Allah'a karşı sorumlu olduğunu ve hesap gününde bütün
yaptıklarının hesabını vereceğini bilerek, Kuran'ın
ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetinin rehberliğinde ve
onun gösterdiği yola uygun olarak yaşamalıdır. Aksi
halde, sonsuz hayatı için bir hazırlık yapmaması, bunun
için kendisine tanınan bu tek ve son fırsatı kaçırması
ve ebediyen cennetten mahrum kalması kendisi için gerçekten
de çok acı bir durum olur. Ebediyen cennetten mahrum
olan biri sonsuz azap mekanı olan cehenneme gidecek
bir ahlak gösteriyor demektir. Bu nedenle dünyada boşa
geçen her saniye hem çok büyük bir kayıp hem de çok
acı bir sonuca doğru atılan yeni bir adımdır.
Madem gerçek budur, öyleyse bu gerçeğin dünyadaki herşeyden
daha önemli olduğunu iyi anlamak gerekir. İnsanın, hayatında
karşısına çıkacak muhtemel olaylar için önceden hazırlık
yaptığı gibi, hatta daha da fazla, ölüm ve sonrası için
benzeri bir hazırlık yapması en mantıklı hareket olacaktır.
Her insan ölümden sonra karşılaşacağı olaylarla da tek
başına muhatap olacaktır. Ebedi kurtuluşu isteyen insanlara,
Allah Kuran'da şöyle emreder:
Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için
neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz
Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Kendileri Allah'ı
unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş
olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta
kendileridir. (Haşr Suresi, 18-19)
|