| HZ. İBRAHİM'İN
KAVMİNİN ÖZELLİKLERİ
Hz. İbrahim'in Dini
İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif
(tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel
dinli kimdir?.. (Nisa Suresi, 125)
Tarih boyunca insanlar İbrahim Peygamberin hangi dine
mensup olduğu konusunda tartışmışlardır. Yahudiler onu
tüm Yahudilerin peygamberi olarak kabul eder ve kendilerinin
Hz. İbrahim'in yolunu izlediklerini ileri sürerler.
Hıristiyanlar, Hz. İbrahim'in Yahudilerin peygamberi
olduğunu kabul eder, ancak onun kendisinden sonra gelecek
olan Hz. İsa'ya tabi olduğunu iddia ederek Yahudilerden
ayrılırlar.
Kısacası Hz. İbrahim Yahudiler tarafından "Yahudi",
Hıristiyanlar tarafından da "Hıristiyan" olarak gösterilir.
Oysa Allah Kuran'da, Hz. İbrahim'in ve soyunun dini
konusunda tartışanların bu konuda hiçbir bilgilerinin
olmadığını haber vermektedir:
Yoksa siz, gerçekten İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın,
Yakub'un ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını
mı söylüyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi biliyorsunuz,
yoksa Allah mı? Allah'tan kendisinde olan bir şehadeti
gizleyenden daha zalim olan kimdir? Allah, yaptıklarınızdan
gafil değildir." (Bakara Suresi, 140)
Ayrıca Allah Hz. İbrahim'in Hıristiyan mı, Yahudi mi
olduğunun tartışılmasının akılsızca bir tartışma olduğunu
diğer ayetlerde şu şekilde bildirmektedir:
Ey Kitap Ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz?
Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir.
Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? İşte sizler böylesiniz;
hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hiç bilginiz
olmayan bir konuda ne diye tartışıp-duruyorsunuz? Oysa
Allah bilir, sizler bilmezsiniz. (Al-i İmran Suresi,
65-66)
Hz. İbrahim hakkında en doğru bilgiyi bize öğreten
kaynak Kuran'dır; çünkü Kuran, Allah'ın tahrif edilmemiş
olan tek kitabıdır. İnsanlar yol göstericileri olan
Kuran'ı değil de, başka kaynakları rehber edinirlerse
büyük bir yanılgının içine düşerler. Kuran'da detaylı
olarak açıklanan bir konuyu göz ardı eden insanlar,
kendi zanları ve inançları doğrultusunda konulara açıklama
getirmekten çekinmezler. Halbuki iman edenler her konuda
olduğu gibi, peygamberler ve soyları hakkında bir yorum
yaparken de Kuran ayetlerini ve Peygamber Efendimizin
sünnetini esas alırlar. Bilirler ki, insanlara doğru
olmayan bilgileri öğretmeye çalışmak, özellikle de peygamberler
hakkında zan ve tahminde bulunup çekişmek Allah'ın beğenmediği
bir ahlaktır.
Hiç şüphesiz, Hz. İbrahim'in dini hakkındaki kesin
gerçeği de yine sadece tüm insanların rehberi olan Kuran'dan
öğrenebiliriz:
İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyandı: ancak,
O hanif (muvahhid) bir Müslümandı, müşriklerden de değildi.
(Al-i İmran Suresi, 67)
Allah Kuran'da Hz. İbrahim'in Yahudi veya Hıristiyan
olmadığını, "hanif" bir dine mensup olduğunu kesin olarak
ifade etmektedir. "Hanif" kelimesi, "Allah'ın emrine
teslim olup, Allah'ın dininden hiçbir konuda caymayan,
ihlaslı kişi" anlamını taşımaktadır. Hz. İbrahim'in
"hanif" olarak vurgulanan özelliği, Allah'a bir ve tek
olarak iman etmesi ve teslim olmasıdır.
Başka bir ayette ise Rabbimiz, Hz. Muhammed (sav)'e,
Hz. İbrahim'in dinine uymasını emretmektedir:
Sonra sana vahyettik: "Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in
dinine uy. O, müşriklerden değildi." (Nahl Suresi, 123)
Allah insanlardan hanif (Allah'ı birleyen) olarak dine
yönelmelerini istemektedir. İnsanın fıtratının hanif
olmaya ve Rabbimiz'e hiçbir şeyi ortak koşmamaya uygun
olduğunu Allah Kuran'da açık bir şekilde vurgulamaktadır:
Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak
dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun
üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme
yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak
insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)
Ayrıca birçok ayetten de anlaşıldığı üzere, "hanif"
kelimesi ile ifade edilen Hz. İbrahim'in dini, özünde
İslam ile aynıdır. Zaten bütün hak dinler, bozulmamış
halleriyle temelde bir ve tek olan Allah'ın rızasını,
rahmetini ve cennetini kazanmak üzerine kuruludur. Bu
hak din, Hz. İbrahim'den sonra oğulları, torunları ve
onun soyundan gelen diğer salih insanlar tarafından
ayakta tutulmuştur. Örneğin Kuran'da, Hz. Yusuf'un hapishane
arkadaşlarıyla yaptığı konuşmaya dikkat çekilmektedir.
Hz. Yusuf konuşurken kendisinin, ataları Hz. İbrahim
ve onun neslinin dinine uyduğunu şöyle ifade etmektedir:
Atalarım İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine uydum.
Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak
şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır,
ancak insanların çoğu şükretmezler. (Yusuf Suresi, 38)
Hangi devirde yaşarlarsa yaşasınlar, "hanif" olan insanların,
yani Müslümanların ortak özellikleri, Allah'a eşler
koşmadan sadece O'nu yüceltmektir. Peygamberlerin ana
görevlerinden biri ise, insanları şirkten ve din ahlakına
karşı olan her türlü uygulamadan kurtarıp asıl dini
yaşamaya davet etmektir. Nitekim Peygamber Efendimizin
hadislerinde de insanlar "Allah'a ortak koşmaktan" men
edilmektedirler:
Dedim ki, 'Ey Allah'ın Resulü,
en büyük günah hangisidir?' Bana: 'Allah seni yaratmış
iken, O'na ortak koşmandır.'2
Allah bir ayetinde de İslam'ın, Hz. İbrahim'in dini
gibi kolay olduğunu bildirmektedir:
... O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük
yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi).
O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da
sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize
şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız
diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a
sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla
ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)
Ayette belirtildiği üzere, Hz. İbrahim gibi bir ve
tek olan Allah'a yönelen ve dini tam anlamıyla yaşayan
insanlar Kuran'da "Müslümanlar" olarak isimlendirilmektedir.
"Müslüman" kelimesi, Arapçadaki "selam" kelimesinden
türemiştir ve "selamete kavuşan" veya "teslim olan"
anlamına gelmektedir. Müslümanlığın özü, Allah'a teslim
olmak ve bu teslimiyetin verdiği selameti (güvenlik
ve huzuru) yaşamaktır. Allah'ın insanlara birer hidayet
önderi olarak gönderdiği peygamberleri de Rabbimiz'e
olan teslimiyetleri, gönülden bağlılıkları ve tevekkülleriyle
bizlere örnektirler. Onlar her işlerinde Rabbimiz'e
yönelen, O'na sığınan, sadece O'nu dost edinen ve O'ndan
yardım isteyen teslimiyetli kimselerdir. Bu nedenle
de Kuran'da her biri "Müslüman" olarak isimlendirilmektedir.
Örneğin Allah Hz. Nuh'a insanlara,
"... Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ve ben, Müslümanlardan
olmakla emrolundum." (Yunus Suresi, 72) şeklinde
söylemesini vahyetmiştir. Yunus Suresi'nde Hz. Musa'nın
kavmine "... Ey kavmim, eğer siz
Allah'a iman edip Müslüman olmuşsanız, artık yalnızca
O'na tevekkül edin." (Yunus Suresi, 84) şeklinde
hitap ettiğini bildirir. Ve yine Kuran'da Hz. Süleyman'ın
Sebe halkına "Bana karşı büyüklük
göstermeyin ve bana Müslüman olarak gelin" (Neml Suresi,
31) diye seslendiği bildirilir. Maide Suresi'nde
ise Allah havarilere şu şekilde vahyetmiştir:
Hani Havarilere: "Bana ve elçime iman edin" diye vahy
(ilham) etmiştim; onlar da: "İman ettik, gerçekten Müslümanlar
olduğumuza sen de şahid ol" demişlerdi. (Maide Suresi,
111)
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, salih müminler
Allah'a teslim olan, katıksız şekilde din ahlakını yaşayan,
ihlas sahibi kimselerdir. Allah bu insanları "Müslüman"
ismiyle şereflendirmiştir.
Hz. Yusuf'un duası ise bizlere bu konuda çok güzel
bir örnektir. Allah bu duayı şöyle haber vermektedir:
"... Göklerin ve yerin Yaratıcısı, dünyada ve ahirette
benim Velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son
ver ve beni salihlerin arasına kat." (Yusuf Suresi,
101)
Hz. İbrahim'in Allah'a olan coşkulu imanı, derin sevgisi,
Rabbimiz'in bütün emirlerine gönülden boyun eğişi, itaati
ve üstün ahlakı Kuran'da birçok kez vurgulanmaktadır.
Bu ayetlerden bazıları şu şekildedir:
"Rabbimiz, ikimizi Sana teslim olmuş
(Müslümanlar) kıl ve soyumuzdan Sana teslim olmuş (Müslüman)
bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini (yer veya
ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz,
Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin." (Bakara Suresi,
128)
Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde (O:)
"Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti. (Bakara Suresi,
131)
Her Müslüman, Hz. İbrahim'in gösterdiği güzel ahlakı,
Allah'a imanındaki samimiyeti, Allah'a olan teslimiyetindeki
ve itaatindeki derinliği örnek almalıdır. Hz. İbrahim'in
tebliğ yaparken gösterdiği dirayet ve kararlılık da,
kuşkusuz ki örnek alınması gereken önemli özelliklerdendir.
Ayetlerde de gördüğümüz gibi, Allah Hz. İbrahim'i tüm
insanlara örnek kılmıştır. Ayetlerde Hz. İbrahim gibi
diğer peygamberler de Allah'a teslim olmuş, hanif Müslümanlar
olarak anılmaktadırlar. Bu dinlerin hepsi, temeli Hz.
İbrahim'in dinine dayanan hak dinlerdir. Hıristiyanlık
ve Yahudilik zaman içinde tahrif olmuş, Allah'ın vahyettiği
zamanki hallerinden uzaklaşmışlardır. Ancak ilk vahyedildikleri
dönemde hepsi, Allah'ı birleyen, şirki en büyük günah
olarak kabul eden, sadece Allah'ın rızası için yaşamayı
öğütleyen hak dinlerdi.
Bugün hem Yahudilerin hem de Hıristiyanların Hz. İbrahim'e
gösterdikleri saygı ve sevgi ise, onları İslam ile ortak
bir zeminde buluşturan önemli değerlerden biridir. Her
üç İlahi dinin mensupları da, Hz. İbrahim'in insanlara
gösterdiği şekilde Allah'a inanmakta ve O'na kulluk
etmeyi hedeflemektedirler. Bu nedenle Hz. İbrahim ve
onun hanif dini, Müslümanlar ile Kitap Ehli arasında
ortak bir kelimedir. (Ancak Hıristiyanların ve Yahudilerin
Hz.İbrahim'in dinini bazı yönlerden yanlış yorumladıklarını
göz önünde bulundurmak gerekmektedir.) Bir Kuran ayetinde
Müslümanların Kitap Ehli'ni bu ortak kelimeye davet
ettikleri şöyle haber verilir:
De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek
(olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına
kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım
ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı
Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin
ki: "Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız." (Al-i
İmran Suresi, 64)
Hz. İbrahim'in, Dinini Tebliğ Etmesi
Her peygamber kendi kavmine Allah'ın emir ve yasaklarını
bildirmekle görevlendirilmiştir. Nuh kavmine gönderilen
Hz. Nuh, Semud kavmine gönderilen Hz. Salih, Lut kavmine
gönderilen Hz. Lut, Medyen halkına gönderilen Hz. Şuayb,
İsrailoğulları'na gönderilen Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer
tüm peygamberler Allah'ın mutlak varlığını insanlara
anlatmış, onları din ahlakını yaşamaya çağırmışlardır.
Ancak Allah'ın peygamberlik makamıyla şereflendirdiği
bu kutlu insanlar kimi zaman kavimlerinin büyük çoğunluğunun
inkarı ile karşılaşmışlardır. Allah'ın dinini kabul
etmek istemeyen bu inkarcılar sadece kendilerine gönderilen
peygamberleri reddetmekle kalmamışlar, aynı zamanda
onlara karşı çok yönlü bir mücadeleye girmişlerdir.
Kendilerine gelen elçileri çirkin iftiralarla, tehdit
ve saldırılarla engellemeye çalışmışlardır. Hatta Allah'ın
insanlara hidayet önderi olarak seçtiği bu değerli insanları
yurtlarından sürmeye, tutuklamaya, öldürmeye çalışmışlardır.
Allah Enfal Suresi'nde inkar edenlerin Peygamberimiz
Hz. Muhammed'e kurdukları tuzakların başarısızlıkla
sonuçlanacağını şu şekilde haber verir:
Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek
veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar
bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir
karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına
karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)
Kitabın ilk bölümünde de belirttiğimiz gibi, Hz. İbrahim'in
kavmi kendi yaptıkları taştan ve tahtadan heykellere,
putlara tapıyor, sadece onlara dua ediyorlardı. Atalarından
gelen bu sapkın inanca körü körüne bağlanmışlardı. Hz.
İbrahim ise, bu topluma tek başına Allah'ın varlığını
ve birliğini anlatacak kararlılığa ve güçlü bir imana
sahipti.
Tarih boyunca birçok toplumda "çoğunluk", üstünlük
anlamına gelmiştir. Bir toplumda çoğunluğun düşünce
ve inancı ne yöndeyse, o düşünce ve inanç çoğu zaman
doğru kabul edilmiştir. Cahiliye toplumlarında çoğunluğa
karşı koymak zordur. Pek çok insan, çoğunluğun baskısı
altında ezilir ve hatalı olduğunu bildiği halde pek
çok düşünce ve uygulamaya boyun eğer. Ancak peygamberler
ve onları izleyen salih müminler böyle değildirler.
Onlar çok büyük çoğunluklara kararlılıkla karşı koyabilmişlerdir.
Toplumlarından gördükleri baskı, tehdit ya da saldırılar
karşısında büyük bir cesaret örneği sergileyerek Allah'ın
dinine sadakat göstermişler, ibadetlerini ve Rabbimiz'in
emirlerini titizlikle yerine getirmişlerdir. Bunun nedeni
ise, her zaman sadece Allah'tan korkmuş ve O'na güvenip
dayanmış olmalarıdır.
 |
Mezopotamya'da
Ay ve Güneş'e tapan topluluklar büyük bir çoğunluk
oluşturuyorlardı. Agade Kralı Naram Sin'in de
sözde Ay tanrısı tarafından kutsandığına ve üstün
güçlere sahip olduğuna inanılıyordu. (Yanda) Ay'a
secde eden sapkın Naram Sin ve onun batıl inançlara
sahip putperest halkına ait bir zafer yazıtı görülmektedir.
|
Hz. İbrahim de bütün putperest kavmini tek başına karşısına
almıştır. Rabbimiz'in, "Gerçek
şu ki, İbrahim tek başına bir ümmetti." (Nahl Suresi,
120) şeklinde övdüğü Hz. İbrahim'in karşısına
aldığı kişilerin arasında kendi babası da bulunmaktadır.
O, elleriyle yonttukları taş ve tahta parçalarından
ibaret olan putların hiçbir zaman ilahlık vasfına sahip
olamayacağını, tek İlah'ın Allah olduğunu sabırla anlatmıştır.
Tüm topluma bu şekilde karşı gelerek, dinlerinin batıl
olduğunu anlatması ve düşmanlık gösteren insanlarla
güzellikle mücadele etmesi, Hz. İbrahim'in Allah'a olan
güçlü imanını, tevekkülünü, teslimiyetini, samimiyetini
ve üstün karakterini tüm açıklığıyla gözler önüne sermektedir.
Hz. İbrahim Allah'a olan güçlü imanı sayesinde cesur
ve kararlı bir kişidir. Kavmine söylediği şu sözlerde,
onun cesur karakteri açıkça görülmektedir:
Kavmi onunla çekişip-tartışmaya girdi. Dedi ki: "O
beni doğru yola erdirmişken, siz benimle Allah konusunda
çekişip-tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin O'na şirk
koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın benim
hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim, ilim bakımından
herşeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek
misiniz? Hem siz, O'nun haklarında hiçbir delil indirmediği
şeyleri Allah'a ortak koşmaktan korkmazken, ben nasıl
sizin şirk koştuklarınızdan korkarım? Şu halde 'güvenlik
içinde olmak bakımından' iki taraftan hangisi daha hak
sahibidir? Eğer bilebilirseniz." (Enam Suresi, 80-81)
Hz. İbrahim'in kavmine yaptığı tebliğde, onun Allah'a
olan derin ve coşkulu imanının çok güzel örnekleri görülmektedir.
Hz. İbrahim, Rabbimiz'in ona verdiği üstün kavrayış
ve hikmet sayesinde son derece etkileyici konuşmalar
yapmış, çok hikmetli örnekler vermiştir. Eğer hikmet
gözüyle değerlendirilirse Müslümanlar bu tebliğ yöntemlerinden
günümüzde de istifade edebilir, insanları Allah'a iman
etmeye Hz. İbrahim'in yöntemiyle davet edebilirler.
Bu nedenle ilerleyen sayfalarda Hz. İbrahim'in tebliğindeki
hikmetli açıklamalarından bazılarını inceleyeceğiz.
Hz. İbrahim'in Babasına Yaptığı Tebliğ
Tebliğ yapmak, yani diğer insanları Allah'a bir ve
tek olarak iman etmeye davet etmek, her Müslümanın sorumluluklarındandır.
Bu ibadet, Kuran'da "iyiliği emredip kötülükten menetmek"
olarak ifade edilir. Bu salih amelin de temelinde, insanların
"uyarılıp korkutulmaları", yani Allah'ın tüm kainatı
yoktan var ettiği, her insanın Rabbimiz'e karşı sorumlu
olduğu ve ahiret gününde mutlaka Allah'a hesap vereceği,
dünya işlerinin karşılığını ahirette göreceği gibi çok
önemli gerçeklerin bildirilmesi ve hatırlatılması vardır.
Ancak bir kişiyi Kuran'da kastedilen anlamda uyarıp-korkutabilecek
olanlar, sadece Allah'a samimi olarak iman eden, O'ndan
içli bir saygıyla korkup sakınan, ihlas sahibi Müslümanlardır.
Allah onlara doğruyu yanlıştan ayırma gücü, hikmet ve
akıl vermiştir. Konuşulan kişinin karakterine, ruh haline
ve hayata bakış açısına göre anlatım yapılması, sözün
en güzel şekilde söylenmesi, karşı tarafın verdiği tepkilerin
çok iyi değerlendirilmesi ve bu tepkilere göre yeni
yöntemler izlenmesi gerekir. Bir kişiye dahi tebliğde
bulunmak ciddi bir çaba gerektirirken, tüm toplumu uyarmak
ve hatta Kuran'da bahsedildiği gibi "babaları uyarılmamış
kavimlere", yani din ahlakından uzak yaşam süren, bilgisiz
kitlelere dini anlatmak oldukça ağır bir sorumluluktur.
Allah bir ayetinde tebliğin "hikmetle ve güzel öğütle"
yapılmasını şöyle emreder:
Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla
en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin
yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.
(Nahl Suresi, 125)
Her Müslüman, Allah'ın varlığını ve Kuran ahlakının
güzelliklerini mutlaka diğer insanlara da anlatıp tavsiye
etmekle yükümlüdür. Allah Kuran'da bunun yöntemlerini
de öğretmiştir. Kuran ayetlerinde iman edenlerin öncelikle
yakınlarını Allah'a ve ahiret gününe iman etmeye davet
etmelerini bildirmiştir. Rabbimiz ayetlerinde şu şekilde
buyurmaktadır:
Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarıp-yakarma,
sonra azaba uğratılanlardan olursun. (Öncelikle) En
yakın hısımlarını (aşiretini) uyar. (Şuara Suresi, 213-214)
Hz. İbrahim'in babasına yaptığı tebliğ, bu konuya örnektir.
Hz. İbrahim babasına putlara tapınmanın Allah'a ortak
koşmak anlamına geldiğini ve insanın bir tek Allah'a
kulluk etmesi gerektiğini çok hikmetli bir biçimde anlatmıştır.
Allah Kuran'da Hz. İbrahim'in babası Azer'e yaptığı
tebliği şu ayetlerle anlatmaktadır:
Hani İbrahim, babası Azer'e (şöyle)
demişti: "Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu,
ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum."
(Enam Suresi, 74)
Hani babasına demişti: "Babacığım,
işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan
şeylere niye tapıyorsun? "Babacığım, gerçek şu ki, bana,
sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tabi ol, seni
düzgün bir yola ulaştırayım." (Meryem Suresi, 42-43)
Hz. İbrahim'in babasına yaptığı tebliğde iman edenlerin
örnek alması gereken en önemli hususlardan biri, inkar
eden kişi ne kadar kibirli ve zorlu olursa olsun, ona
Allah'ın emir ve tavsiyeleri anlatılırken sabırlı davranılması
ve güzel bir anlatım yapılması gerektiğidir.
Hz. İbrahim'in bu tutumu aynı Hz. Musa'nın Firavun'a
tebliğindeki tutumu gibidir. Hz. Musa da, Allah'ın "Ona
yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya
içi titrer-korkar." (Taha Suresi, 44) emri gereği
Firavun'a tebliğ yaparken ılımlı ve yumuşak bir üslup
kullanmıştır.
Hz. İbrahim'in babasına yaptığı tebliği ve babasının
verdiği karşılığı Allah ayetlerinde şöyle haber verir:
"Babacığım, şeytana kulluk etme, kuşkusuz
şeytan, Rahman (olan Allah)a başkaldırandır."
"Babacığım, gerçekten ben, sana Rahman
tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum, o zaman
şeytanın velisi olursun."
(Babası) Demişti ki: "İbrahim, sen
benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bir son
vermeyecek olursan, andolsun, seni taşa tutarım; uzun
bir süre benden uzaklaş, git."
(İbrahim:) "Selam üzerine olsun, senin
için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim, çünkü, O, bana
pek lütufkardır" dedi. "Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan
kopup-ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki,
Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım." (Meryem Suresi,
44-48)
 |
Onun
kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara
bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını
görmüyorlar mı?
(Taha Suresi, 89)
(solda) MÖ 2500-1100
yıllarından kalma bir put.(sağda) Asurlular taştan,
tahtadan yapılmış putlarının kendilerini felaketlerden
koruduğuna inanacak kadar büyük bir gaflet içindeydiler.
Hadad isimli put da Kral Esarhaddon (MÖ 7. yy)
tarafından koruyucu putlar arasında sayılıyordu.
|
 |
Hz. İbrahim ve babası arasında geçen bu konuşmalar
bizler için çok önemli hikmetler içermektedir. Öncelikle
Hz. İbrahim'in son derece cesur ve tevekküllü tavrı
dikkat çekicidir. Hz. İbrahim ölüm pahasına da olsa
Allah'ın emrini yerine getirmiş ve babasını hidayete
davet etmiştir. Babasının sevgisini, yardımını, imkanlarını
kaybetmeyi göze almış, onun tehditlerini önemsememiş
ve kendisine "benden uzaklaş, git" demesine karşılık,
çok büyük bir tevekkül ve sabır göstermiştir. Allah'ın
kendisine yardım edeceğini ve doğru yolu göstereceğini
bilmiş, bunun verdiği rahatlık ve güven içinde davranmıştır.
Yaşadığı evden haksız yere uzaklaştırılmasının üzerine
hemen Allah'a dua etmesi ve O'nun duasına icabet edeceğine
güvenmesi, bir Müslümanın sahip olması gereken örnek
tevekkül ve ihlası göstermektedir. Dahası, Hz. İbrahim,
kendisine karşı bu kadar düşmanca davranan babasına
karşı çok güzel bir ahlak göstermiş, ılımlı üslubunu
korumuş ve ona "babacığım" diye hitap etmeyi sürdürmüştür.
Bu, her Müslümanın örnek alması gereken çok üstün bir
ahlak özelliğidir. O, babasına büyük bir şefkat ve itidalle
yaklaşmış, onu mütevazi bir biçimde hidayete çağırmış,
ama babası inkarda direnince hemen Allah'a sığınıp babasından
uzaklaşmıştır. Hz. İbrahim'in bu tavrı, bir Müslümanın
diğer insanlara bakışındaki tek ölçünün Allah'ın rızası
olması, "Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek
(hoşlanmamak)" olması gerektiğini göstermektedir. Allah
her Müslümanın sahip olması gereken bu vasfı ayetlerde
şöyle haber verir:
Kendilerine onların gerçekten çılgın ateşin arkadaşları
oldukları açıklandıktan sonra -yakınları dahi olsa-
müşrikler için bağışlanma dilemeleri peygambere ve iman
edenlere yaraşmaz. İbrahim'in babası için bağışlanma
dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi.
Kendisine, onun gerçekten Allah'a düşman olduğu açıklanınca
ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim, çok duygulu, yumuşak
huyluydu. (Tevbe Suresi, 113-114)
Hz. İbrahim ile babası Azer arasındaki konuşmalarda
dikkat çekici olan bir diğer husus, Azer'in şirk dinine
olan şiddetli bağlılığıdır. Öyle ki, bu bağlılık kendi
kanından olan ve yıllarca büyütüp, yanında tuttuğu ve
kendisine karşı da son derece saygılı davranan oğlunu
ölüm ile tehdit etmesine kadar varmaktadır. Hz. İbrahim'in,
Azer tarafından böylesine ağır bir şekilde tehdit edilmesinin
tek sebebi, onun yalnızca Allah'a ibadet etmesi ve kavminin
şirk dinini reddetmesidir. Azer, oğlu Hz. İbrahim'i
"taşa tutmakla" tehdit edecek kadar azgınlaşmıştır.
Bu durum, inkarcıların zalim, tahammülsüz ve baskıcı
karakterinin bir örneğidir.
Hz. İbrahim'in Öğüt Verdiği İnkarcı
Kuran'da, Hz. İbrahim'in insanları Allah'a iman etmeye
davet ederken karşılaştığı azgın bir hükümdardan bahsedilmektedir.
Tarihi kaynaklarda "Nemrud" olarak anılan bu inkarcı
ile Hz. İbrahim arasında önemli bir konuşma geçmiştir:
Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim'le
tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim
Rabbim diriltir ve öldürür" demişti; o da: "Ben de öldürür
ve diriltirim" demişti... (Bakara Suresi, 258)
Ayette belirtildiği üzere mal, mülk ve iktidarından
dolayı böbürlenen bu kişi, Hz. İbrahim'le tartışmaya
girerek kendisinin de yaratma vasfına sahip (Allah'ı
tenzih ederiz.) olabileceği gibi büyük ve akılsızca
bir iftirada bulunmuştur. Malıyla, mülküyle övünen bu
kişi kendini ilahlaştırmakta, Allah'ı inkar etmektedir.
Kibirinden dolayı Allah'ın tüm kainat üzerindeki güç
ve kudretini görmek istememektedir.
İnkarcı kişi -tarihi kaynaklara göre Nemrud- kendisine
Allah'ın varlığını ve birliğini tebliğ eden Hz. İbrahim
ile tartışmaya girer. Allah'a karşı büyüklenen bu kişiye
Hz. İbrahim'in verdiği cevap ise, son derece hikmetli
ve akılcıdır:
… "Şüphe yok, Allah Güneş'i doğudan
getirir, sen de onu batıdan getir" deyince, o inkarcı
böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu
hidayete erdirmez. (Bakara Suresi, 258)
… İğrenç bir pislik olan
putlardan kaçının, yalan söz söylemekten de kaçının.
Allah'ı birleyen (Hanif)ler olarak, O'na ortak
koşmaksızın. Kim Allah'a ortak koşarsa, sanki
o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya
rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.
(Hac Suresi, 30-31) |
Allah'ın varlığını ve kudretini insanlara anlatan peygamberler
her zaman bu örnekteki gibi hikmetli ve akılcı anlatımlar
kullanmışlardır. Allah'a olan samimi imanları onların
tebliğlerini etkili kılmış, inkarcıların sapkın bakış
açıları bu şekilde geçersiz hale gelmiştir. Kendilerini
doğru yolda zanneden, mallarına, güçlerine ve şirk koştukları
putlarına güvenen inkarcılar ise, iman edenler karşısında
her açıdan çok çaresiz kalmışlardır. Çünkü Allah'ın
mükemmel yaratışını ve sonsuz gücünü anlatan iman sahipleri
karşısında batıl inançlarının savunmasını yapabilmeleri
mümkün değildir. Onlar her zaman yenilmeye, ayetteki
ifadeyle "afallamaya", cevapsız kalmaya mahkumdurlar.
Hz. İbrahim'in verdiği cevapta dikkat çeken bir diğer
yön ise, onun samimiyeti ve doğallığıdır. İçten gelen,
samimi bir anlatım şekli Allah'ın izni ile her zaman
insanların kalplerine ve vicdanlarına etki eder. Çünkü
Allah'ın varlığı apaçıktır ve mümin bu kesin gerçeği
içinden geldiği gibi doğal bir üslupla anlatır. Ancak
bu anlatım karşısında etkilenseler dahi, insanların
bir bölümü şeytanın etkisine kapılarak inkarda ısrar
ederler. Genellikle dinden uzak yaşayan bu insanlar,
Hz. İbrahim ile tartışmaya giren kişi gibi zenginliğin,
güzelliğin veya mevkinin kendi çabalarının bir ürünü
olduğunu düşünerek kibirlenirler. Kendilerine haksız
bir üstünlük payesi vererek Allah'ın büyüklüğünü unuturlar.
Şeytan onları sahip oldukları güç ve iktidarı kullanarak
kibire sürükler. Bu şekilde Allah'a kulluk etmelerini
engellemek ister.
Müminler de tebliğ yaparken birçok insanla karşılaşırlar.
Bunların çoğu, büyüklenerek Allah'ın gücünü ve kudretini
hakkıyla göremez. Bu durumda Müslümanların yapmaları
gerekenlerden biri, Hz. İbrahim gibi onların kibirlerini
ortadan kaldıracak, Allah'ın karşısında ne kadar aciz
olduklarını kendilerine hissettirecek örnekler vermek
olmalıdır. Bunun sonucunda inkar eden kişi artık kibirlenmesinin,
malı ile övünmesinin Allah'ın gücü karşısında hiçbir
önemi olmadığını anlayacaktır. Kendi güç ve kudretinin
sınırlı olduğunu, ölümü ile birlikte herşeyin yok olacağını,
Allah'ın ise tek mutlak güç olduğunu vicdanı ile hissedecektir.
Hz. İbrahim'in, kendisiyle tartışmaya giren kişiye
karşı kullanmış olduğu anlatım şekli, tebliğde akılcı,
hikmetli ve sonuca yönelik konuşmanın ne kadar önemli
olduğunu da göstermektedir. Müslüman, hiçbir zaman tartışmaya
dayalı ve sonuç getirmeyecek konuşmalara girmemelidir.
Aksine her zaman için karşı tarafın psikolojik durumunu
ve mantık örgüsünü tahlil ederek, onun batıl inançlarını
ortadan kaldıracak, ona Allah'ın varlığını gösterecek
etkileyici ve akılcı izahlar kullanmalıdır. Bu etkili
ve hikmetli anlatım şekline ise, ancak imanda derinleşmiş,
Allah'ın ayetlerini uygulamada titiz davranan ve Allah'tan
çok korkan insanların sahip olabilecekleri açıktır.
Çünkü hikmet Allah'ın bir lütfudur ve onu Allah'tan
talep etmek gerekir.
Allah bir ayette "Kime dilerse
hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene
büyük bir hayır da verilmiştir..." (Bakara Suresi, 269)
şeklinde buyurarak, bu sırrı bizlere haber vermektedir.
Hz. İbrahim'in Kavmine Yaptığı Tebliğ
Bir Müslüman, inkar ya da gaflet içindeki bir insana
nasıl tebliğ yapmalıdır? Onu dine nasıl davet etmelidir?
Allah Kuran'da tebliğ ibadetinin, iyi düşünülmüş yöntemler
ve üsluplarla yürütülmesi gerektiğine işaret etmektedir.
Tebliğin tek bir yöntemi yoktur. Yöntem, karşıdaki kişinin
durumuna, içinde bulunduğu şartlara, düşüncelerine ve
inançlarına göre değişir. Örneğin Allah ayetlerinde,
Hz. Nuh'un insanlara Kendi varlığını hem "açıkça
ilan" ettiğinden, hem de "gizli gizli
yollarla" anlattığından, onları dine yöneltecek
dolaylı yöntemler kullandığından bahsetmektedir. (Nuh
Suresi, 9)
Hz. İbrahim'in kendi kavmine yaptığı tebliğde de çok
önemli örnekler bulunmaktadır. Onun en dikkat çekici
yöntemlerinden biri, kavmine Allah'ı anlatırken onların
vicdanlarını harekete geçirecek, onları düşündürecek
yöntemler izlemesidir. Onlara sorular sorarak düşünmelerini
sağlamış ve böylece içinde bulundukları sapkınlığı ispat
etmiştir. Taptıkları sahte ilahların şuursuz birer tahta
ve taş parçasından ibaret olduğunu onlara göstermiş,
ince bir planla onların da aklen ve kalben buna ikna
olmalarını sağlamıştır. Kavminin asırlardır içinde yaşadığı
şirk sistemini bu tebliğ yöntemiyle çökertirken, onlara
Allah'ın varlığını ve birliğini de açıklamıştır. Allah
Kuran'da Hz. İbrahim'in tebliğini şöyle bildirir:
Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti
ki: "Bu benim Rabbimdir." Fakat kayboluverince: "Ben
kaybolup-gidenleri sevmem" demişti. Ardından Ay'ı, doğar
görünce: "Bu benim Rabbim" demiş, fakat o da kayboluverince:
"Andolsun" demişti, "Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse
gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum." Sonra Güneş'i
doğar görünce: "İşte bu benim Rabbim, bu en büyük" demişti.
Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: "Ey kavmim,
doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.
Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri
ve yeri Yaratan'a çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim."
(Enam Suresi, 76-79)
Hz. İbrahim'in bu ayetlerde belirtilen Ay, Güneş ve
yıldızlar hakkındaki yorumları, kendisinin gerçek düşünceleri
değil, kavmine yönelik bir tebliğ yöntemi gibi gözükmektedir.
(En doğrusunu Allah bilir.) Çünkü gece vakti gördüğü
yıldızların ve Ay'ın kısa bir zaman sonra (Güneş'in
doğmasıyla) yok olacağını, Güneş'in ise doğduktan sonra
tekrar batacağını elbette Hz. İbrahim de bilmektedir.
Ancak müşrik olan kavmi akıl ve muhakemeden yoksun olduğu
için, Hz. İbrahim böyle aşamalı bir anlatım yöntemi
tercih etmiş olabilir.
Kitabın ilk bölümünde de üzerinde durduğumuz gibi,
o dönemin putperest toplumları kendi yaptıkları heykellerin
yanı sıra Güneş, Ay gibi gök cisimlerine de tapınmaktaydılar.
İşte bu nedenle Hz. İbrahim onların ilahlık atfettikleri
bu cisimlerin neden ilah olamayacaklarını, onlara soru-cevap
yoluyla açıklamak istemiş olabilir. Bunun için önce
yıldızları bir ilah olarak göstermiş, kavminin dikkatini
onlara çekmiş, ardından bunların aslında bir ilah olamayacağını
Allah'ın kendisine ilham ettiği şekilde ispat etmiştir.
Hz. İbrahim'in söylediği "Ben kaybolup-gidenleri
sevmem" ifadesi de yine kavmine yönelik önemli
bir mesajdır: Bu şekilde, "ilah" vasfına sahip olan
varlığın, asla ölmeyen ve yok olmayan bir varlık olduğunu
dolaylı olarak anlatmıştır. (En doğrusunu Allah bilir.)
Nitekim bunlar, Rabbimiz'in "Baki" (devam eden, fani
olmayan) ve "Kaim" (idare edip ayakta tutan) sıfatlarıdır.
Hz. İbrahim bunun ardından, aynı yöntemi, kavminin
sözde ilahlarından biri olan Ay için kullanmış ve Ay'ın
bir ilah olmayacağını onlara yine akılcı bir yolla göstermiş
olabilir. Daha sonra aynı mantığı Güneş için de kullanmış
ve bu arada özellikle Güneş'in "en büyük" olduğuna dikkat
çekmiş olabilir. Böylece, kavminin ilah olarak edinmesi
muhtemel olan en büyük maddi varlığı da devreden çıkarmıştır.
Güneş'in ötesinde, kavminin görebileceği daha büyük
bir maddi varlık yoktur ve dolayısıyla bunun bir ilah
olmadığının anlatılması, şirk sistemine önemli bir darbedir.
Hz. İbrahim, en sonunda da "ben müşriklerden
değilim" sözleri ile tüm bunları Allah'ın yarattığını,
O'nun tek gerçek İlah olduğunu ve kendisinin de Allah'a
şirk koşmadan iman ettiğini açıklamıştır. Hz. İbrahim'in
bu sözlerinden onun şirk sistemini çok yakından bildiği
anlaşılmaktadır. O, tüm bu örnekleri bir tebliğ yöntemi
olarak vermiş ve bu şekilde onların bozuk mantıklarını,
sapkınlıklarını ortaya çıkarmak istemiştir. Nitekim
ayetlerden büyük bir azgınlık içindeki kavminin onunla
tartışmaya çalıştığı anlaşılmaktadır:
"Onu ve kavmini, Allah'ı
bırakıp da güneşe secde etmektelerken buldum,
şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir, böylece
onları (doğru) yoldan alıkoymuştur..."
(Neml Suresi, 24) |
Kavmi onunla çekişip-tartışmaya girdi.
Dedi ki: "O beni doğru yola erdirmişken, siz benimle
Allah konusunda çekişip-tartışmaya mı girişiyorsunuz?
Sizin O'na şirk koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak
Allah'ın benim hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim,
ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek
misiniz?" (Enam Suresi, 80)
Hz. İbrahim kavmine tebliğ yaparken Allah'ın ilhamıyla
hareket etmiştir. İzlediği yöntemlerden, verdiği örneklerden
Hz. İbrahim'in Allah'ın vahyi ile hareket ettiği anlaşılmaktadır.
Allah "Bu, İbrahim'e, kavmine
karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz, dilediğimizi derecelerle
yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin, hüküm ve hikmet
sahibidir, bilendir." (Enam Suresi, 83) ayetiyle
Hz. İbrahim'e kavmine karşı deliller verdiğini haber
vermektedir.
Hz. İbrahim'in kullandığı bu tebliğ yöntemi, tüm Müslümanlar
için örnektir. Bir mümin de tebliğ yaparken karşı tarafın
çürük ve temelsiz fikirlerini birer birer çökertmeli
ve bunun kesin delillerini ortaya koymalıdır. Bunun
arkasından da tebliğ yaptığı kişileri Allah'a iman etmeye
ve yalnızca O'na kulluk etmeye davet etmelidir. Eğer
bir insanın kendisine put edindiği kavramlar yıkılmaz
ve bu kavramları şirk koşmasına neden olan mantıklar
ortadan kaldırılmazsa, o kişinin Allah'a gerçek anlamda
iman etmesi ve gerçek anlamda Müslüman olması zorlaşır.
Putların yıkılması, örneğin insanların kapıldıkları
batıl ideolojilerin, felsefelerin veya birtakım maddi
varlıkların terk edilmesi, gerçek imanın şartıdır.
Hz. İbrahim'in tebliğinden onun Allah'a olan sevgisi,
coşkulu imanı ve Allah'ın emirlerini uygulamadaki titizliği
açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Kavmine ve babasına
yönelik yaptığı bir diğer tebliğ yöntemi de onun Allah'ın
seçip beğendiği ve insanlara üstün kıldığı, kutlu bir
insan olduğunu bizlere en güzel şekilde göstermektedir.
Allah ayetlerde şu şekilde bildirmektedir:
Onlara İbrahim'in haberini de aktar-oku: Hani babasına
ve kavmine: "Siz neye kulluk ediyorsunuz?" demişti.
Demişlerdi ki: "Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli
onların önünde bel büküp eğiliyoruz." Dedi ki: "Peki
dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı? Ya da
size bir yararları veya zararları dokunuyor mu?" "Hayır"
dediler. "Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk."
(İbrahim) Dedi ki: "Şimdi neye tapmakta olduğunuzu gördünüz
mü? Hem siz hem de eski atalarınız?" (Şuara Suresi,
69-76)
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, Hz. İbrahim
kavmine putlara tapmanın ne kadar büyük bir sapkınlık
ve akılsızlık olduğunu çeşitli yöntem ve örneklerle
anlatmıştır. Ancak kavminin bu hatırlatmalara karşı
verdiği tek cevap, "biz bunu atalarımızdan gördük" olmuştur.
Önceki bölümde de üzerinde durduğumuz gibi bu cevap
cahiliye toplumunda çok sık rastlanan, batıl inançları
meşrulaştırmak için kullanılan, alışıldık bir cevaptır.
Ve hak dinin karşısında hiçbir dayanağı yoktur. Bu ayetlerin
devamında Hz. İbrahim, kavmini Allah'a iman etmeye davet
etmekte ve onlara Rabbimiz'i tanıtmaktadır:
"İşte bunlar gerçekten benim düşmanımdır; yalnızca
Alemlerin Rabbi hariç; Ki beni Yaratan ve bana hidayet
veren O'dur; Bana yediren ve içiren O'dur; Hastalandığım
zaman bana şifa veren O'dur; Beni öldürecek sonra diriltecek
olan da O'dur; Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını
umduğum da O'dur;" (Şuara Suresi, 77-82)
Ayetlerde de görüldüğü gibi, Hz. İbrahim'in kavmi şirk
koştukları putlarına tapınmakta kararlı olduklarını
sürekli tekrarlamaktadırlar. Hz. İbrahim ise onlara
Rabbimiz'i en güzel sıfatlarıyla överek karşılık vermektedir.
Allah kainatta bulunan canlı ya da cansız tüm varlıkları,
yoktan var edendir. Dünya üzerindeki tüm nimetleri insanların
hizmetine veren, onlara saymakla bitiremeyecekleri kadar
eşsiz güzellikleri bahşedendir. İnsanın dünyaya gelişi,
büyümesi, yemesi, içmesi, yürümesi, hareket etmesi,
konuşması, gülmesi, kısacası tüm hayatı Allah'ın dilemesiyle
gerçekleşmektedir. Hz. İbrahim'in de ayetlerde bildirdiği
gibi, insan hastalandığı zaman ona şifayı veren, iyileştirip,
eski sağlıklı haline kavuşturan alemlerin Rabbi olan
Allah'tır. Allah izin vermedikçe ne ilaçların ne de
doktorların insanlara şifa vermesi mümkün değildir.
İnsanı var ettiği gibi eceli geldiği zaman canını alacak
olan da Allah'tır. İnsan daha dünyaya gelmeden önce
kaç yıl, kaç gün, kaç saat, hatta kaç saniye hayatta
kalacağı Allah Katında belirlenmiştir. İnsanın hayatı
boyunca başına gelecek olan her detay, söyleyeceği her
söz, yapacağı her hareket kaderinde yazılmıştır. İnsan
Allah'ın takdir ettiği kaderinin dışında tek bir hareket
yapmaya ya da tek bir söz söylemeye güç yetiremez.
Allah dünya hayatını insanlara bir deneme olarak yaratmıştır.
İnsanlara bir hidayet önderi olarak elçilerini göndermiş,
hidayet rehberi olarak da ayetlerini vahyetmiştir. Her
insan ahiret gününde hayatı boyunca yaptıklarıyla hesaba
çekilecektir. Rabbimiz'e iman eden, O'ndan korkup sakınan,
Allah'ın emir ve yasaklarına titizlikle uyan, tüm hayatını
O'nun rızasını, rahmetini umarak salih amelle geçiren
iman sahipleri eşsiz nimetlerle karşılaşacaklardır.
Allah kullarına karşı çok merhametli, çok bağışlayıcı
ve çok şefkatli olandır. Allah hesap gününde iman eden
kullarının kötülüklerini örteceğini, onların hatalarını
bağışlayacağını ve onlara sonsuz cennet nimetleriyle
karşılık vereceğini vaat etmiştir.
Burada çok önemli bir konuyu daha hatırlatmakta fayda
vardır: İnsanın tebliğ yaparak diğer insanları hidayete
eriştirme gücü yoktur. Tebliğ mümin için bir ibadettir.
Bu ibadetin karşılığında, kendisine tebliğ yapılan kişinin
iman edip etmemesi tamamen Allah'ın hidayet vermesine
bağlıdır. Allah nasip etmezse hiç kimse iman edemez.
Nitekim Hz. İbrahim'in Allah'a olan imanından aldığı
güçle yaptığı bu tebliğe karşılık, Allah'tan korkmayan,
vicdanlarının sesini dinlemeyen ve akletme yeteneğinden
yoksun olan kavmi, inkarda ısrarcı davranmıştır. Ayrıca
iman etmeyi kabul etmemekle kalmayıp, aynı zamanda daha
da azgınlaşarak Hz. İbrahim'i ölümle tehdit etmişlerdir.
Hatta, biraz sonra inceleyeceğimiz gibi, Hz. İbrahim'i
ateşe atmaya kalkmışlardır. İşte bu nedenle şu gerçek
unutulmamalıdır: İman eden bir kişi çevresindeki insanları
ihlasla ve kararlılıkla Allah'a iman etmeye davet etmeli,
ancak onların iman etmemelerinden dolayı bir üzüntüye
kapılmamalıdır.
Rabbimiz bir ayetinde "... Hak
Rabbiniz'dendir; artık dileyen iman etsin, dileyen inkar
etsin..." (Kehf Suresi, 29) şeklinde buyurmakta
ve Peygamberimiz (sav)'e "Onlar
mü'min olmayacaklar diye neredeyse kendini kahredeceksin
(öyle mi?)" (Şuara Suresi, 3) şeklinde bildirmektedir.
Allah Yusuf Suresi'nde şu şekilde buyurmaktadır:
Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman
edecek değildir. Oysaki sen buna karşı onlardan bir
ücret de istemiyorsun. O, alemler için yalnızca bir
'öğüt ve hatırlatmadır.' (Yusuf Suresi, 103-104)
Hz. İbrahim'in kavminin, içinde bulundukları sistemin
saçma olduğunu vicdanen görmelerine rağmen inkarda diretmelerinin
sebeplerinden biri, menfaatlerine olan düşkünlükleridir.
Yaşamakta oldukları şirk sistemi, onlara çeşitli dünyevi
menfaatler sağlamaktadır ve bu kurulu düzenin değişmesi
onların çıkarları ile çatışmaktadır. (Aynen Mekke'deki
putlar sayesinde büyük ticari karlar elde eden Mekke
liderlerinin, Peygamber Efendimizin tebliğine karşı
çıkmaları gibi.) Bu, gerçekte Allah'ın peygamberleri
için takdir ettiği bir kanundur. Kuran'da belirtildiği
üzere, her dönemde gönderilen elçilere karşı çıkılmış;
peygamberler ölüm ile tehdit edilmiş ve asılsız iftiralara
uğramışlardır. Bu mübarek, kıymetli insanlar, kimi zaman
büyücülükle, kimi zaman delilik, kimi zaman da "şairlik",
yani Allah adına sözler uydurmak şeklinde çirkin ve
asılsız iftiralarla suçlanmışlardır. Bir başka deyişle,
peygamberleri suçlayanlar, onları sapkın, kendilerini
ise hak yolda ilan etmek gibi bir sahtekarlığa başvurmaktan
çekinmemişlerdir.
Ancak unutulmamalıdır ki, bu insanlar büyük bir akılsızlığın
kuşatması altındadırlar. Menfaatlerini korumaya çalışırlarken
aslında kendilerini kendi elleriyle sonsuza kadar sürecek
bir azaba sokmaktadırlar. Allah güzel ahlakları, takvaları,
derin imanları ile tüm insanlara örnek kıldığı peygamberlerine
isyan eden insanların uğrayacakları sonu şöyle haber
vermiştir:
... Onlar, Allah'tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine
aşağılanma (damgası) vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini
inkar etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri
nedeniyledir. (Yine) Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları
dolayısıyladır. (Al-i İmran Suresi, 112)
Hz. İbrahim'in Putlara Kurduğu Tuzak
Kuran'da bildirildiğine göre, Allah Kendisi'nden korkan
kullarına "doğruyu yanlıştan ayırt etme" yeteneği verir.
Bu, sadece müminlere has olan çok büyük bir lütuf, üstün
bir nimettir. Hz. İbrahim'in, kavmini Allah'a iman etmeye
davet ederken izlediği yöntemler, aldığı kararlar ve
kullandığı üslup, Allah'ın seçkin kullarına bahşettiği
bu büyük nimetin önemli örnekleridir.
Hz. İbrahim'in hayatındaki bu örneklerden biri, kavminin
putlarına kurduğu tuzaktır. Hz. İbrahim, çok sayıda
olan bir topluluğa karşı tek başına mücadele vermiştir.
Bu, elbette tehlikeli bir ortamın varlığını ve dolayısıyla
da tedbir alınması gerektiğini gösterir. Nitekim Hz.
İbrahim de inkarcıların kendisine zarar vermelerini
ve tebliğinin önünü kesmelerini önlemek için tedbirler
almıştır. Örneğin etrafındaki müşrikleri uzaklaştırmak
için "hastayım" demiştir:
Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizler neye tapıyorsunuz?
Birtakım uydurma yalanlar için mi Allah'tan başka İlahlar
istiyorsunuz? Alemlerin Rabbi hakkındaki zannınız nedir?"
Sonra yıldızlara bir göz attı. "Ben, doğrusu hastayım"
dedi. Böylelikle arkalarını çevirip ondan kaçmaya başladılar.
(Saffat Suresi, 85-90)
Hz. İbrahim inkarcı topluluğu kendinden uzaklaştırdıktan
sonra putların yanına gitmiş ve onları parçalamıştır:
Bunun üzerine onların ilahlarına sokulup: "Yemek yemiyor
musunuz?" dedi. "Size ne oluyor ki konuşmuyorsunuz?"
Derken onların üstüne yürüyüp sağ eliyle bir darbe indirdi.
(Saffat Suresi, 91-93)
Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları
paramparça etti; belki ona başvururlar diye. (Enbiya
Suresi, 58)
Hz. İbrahim'in, putların sadece birini sağlam bırakmış
olmasının da önemli bir hikmeti vardı. Hz. İbrahim'in
kavmi putların bulunduğu yere gittiklerinde, sözde ilahlarının
paramparça olduğunu ve yalnızca en büyük olan putun
kaldığını gördüler. Ve hemen bunu yapan kişiyi aramaya
başladılar. Hz. İbrahim'in putlara ve bu müşrik inanca
olan mücadelesini bildiklerinden dolayı putları onun
kırdığını hemen anladılar ve kendilerince intikam almak
için Hz. İbrahim'i arayıp buldular:
"Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden
biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin
bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler
ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki,
ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar." İbrahim'i
getirdikten sonra; dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza
sen mi yaptın?" (Enbiya Suresi, 59-62)
Bu soru, Hz. İbrahim'in neden en büyük putu kırmayıp
sağlam bıraktığını da ortaya çıkarıyordu:
"Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir;
eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin." (Enbiya
Suresi, 63)
İnkarcılar, Hz. İbrahim'in bu cevabı üzerine putların
konuşmaya güç yetiremeyeceğini ister istemez düşündüler
ve anladılar. O güne kadar bu taş parçalarının hiçbir
gücü olamayacağını anlatan Hz. İbrahim'e inanmayan bu
insanlar, onun bu hikmetli planı ile bu gerçeği kavradılar:
Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; "Gerçek
şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler. (Enbiya
Suresi, 64)
Ancak inkarcıların bu pişmanlığı kısa sürdü. Gerçeği
anlamış olmalarına rağmen, sırf kendilerine atalarından
miras kalan ve geçici dünyevi menfaatleri ile uyuşan
şirk sistemini sürdürmek için Hz. İbrahim'e tekrar karşı
çıktılar:
Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun,
bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin. Dedi
ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan
ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size
ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak
mısınız? Dediler ki "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu
yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun." (Enbiya Suresi,
65-68)
Hz. İbrahim'in bu kıssada sergilediği tavırlar, ince
bir plan ve hikmeti göstermektedir. Kavmine "hastayım"
diyerek onları yanından uzaklaştırmış ve böylece kendisine
rahat bir faaliyet imkanı oluşturmuştur. Sonra putları
kırmış, ama en büyük olan putu ayakta bırakmıştır. Bunu,
putların kırıldığını gören kavminin vereceği tepkilerin
neler olabileceğini düşünerek yapmıştır. Hz. İbrahim'in
kurduğu bu tuzak, onun Allah'ın vahyi ile hareket eden,
üstün akıl ve basiret sahibi bir elçi olduğunu bizlere
göstermektedir. O, Allah'ın ilhamıyla çok hikmetli bir
tuzak kurmuş ve Allah'ın izniyle çok güzel bir başarı
elde etmiştir. Putları kırdıktan sonra, bunun en büyük
put tarafından yapıldığını söylemekle kavmini kendi
inançlarını sorgulamaya yöneltmiştir. İlk başta belirlemiş
olduğu plan böylece aşama aşama gerçekleşmiştir.
Hz. İbrahim'in putları kırmasındaki asıl amaçlardan
biri, kavminin sahip olduğu inanç sisteminin ne kadar
akıl dışı olduğunu onlara kavratabilmektir. Çünkü eğer
bu yaptıklarının saçmalığını anlamazlarsa, tekrar yeni
putlar oluşturup onlara aynı şekilde tapınmaya devam
edeceklerini biliyordu. Bu nedenle önemli olan, putlara
tapmanın Allah'ın vahyine ve imana karşı olan batıl
bir sapkınlık olduğunu onlara kavratmaktır.
Yemeyen, içmeyen, hareket edemeyen heykellerin bir
insana zarar verebileceğini ya da bir fayda getirebileceğini
düşünmek, çok büyük bir akılsızlıktır. Bunu düşünenler,
yani putperestler bir sıkıntı ya da zorlukla karşılaştıklarında
putlardan medet ummakta, onlardan yardım istemekte,
onların istemeyeceğini düşündükleri bir şey yapmamaktadırlar.
Çünkü bu putlardan korkmakta, cansız putların tüm kainatı
ve canlıları var ettiklerine, tüm evreni yönetip yönlendirdiklerine,
insanlara sağlık, bereket, rızık, güç, anlayış verdiğine
inanmaktadırlar. Böylesine büyük bir gaflete kapılacak
derecede akıl ve anlayıştan yoksundurlar. Allah müşriklerin
ne kadar büyük bir sapkınlık içinde olduklarını ayetlerde
şu şekilde haber verir:
Oysa (bu şirk koştukları güçler ve
nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir, ne
kendi nefislerine yardım etmeğe. Onları hidayete çağırırsanız
size uymazlar. Onları çağırırsanız da, suskun dursanız
da size karşı (tutumları) birdir. (Araf Suresi, 192-193)
Onların yürüyecek ayakları var mı?
Ya da tutacakları elleri mi var? Veya görecek gözleri
mi var? Yoksa işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortak
koştuklarınızı çağırın, sonra bir düzen (tuzak) kurun
da bana göz bile açtırmayın." (Araf Suresi, 195)
Ancak bu anlayışsızlığın sadece Hz. İbrahim döneminde
kaldığını sanmak ise büyük bir yanılgı olur. Putperestlik
hala yaşamaktadır, farklı isimler altında olsa bile.
Örneğin Hz. İbrahim'in karşılaştığı putperestlerin inançları,
günümüzdeki Darwinistlerin inandıkları dogmalarla çok
büyük bir benzerlik göstermektedir.
Hz. İbrahim'in Putperest Kavmi
ile Günümüz Darwinistleri
Arasındaki Benzerlikler
Hz. İbrahim dönemindeki müşrik kavimler taştan, topraktan
ve tahtadan heykeller yapıyor, daha sonra kendi elleriyle
yaptıkları bu putlara tapıyorlardı. Sapkın inanışları
gereği, tapındıkları heykellerin kainatın işleyişi üzerinde
bir güce sahip olduğuna inanıyorlardı. Bu batıl inanışa
göre, putlar karar alma, bunları uygulama, canlıları
cezalandırma ya da ödüllendirme yetkilerine sahipti.
Bir başka deyişle söz konusu müşrikler, bu heykelleri
oluşturan cansız maddenin, sözde yaratma ve insanları
yönetme gücüne sahip olduğunu sanıyorlardı. Hiç şüphesiz
bu çok büyük bir sapkınlık, Allah'ın Kuran ayetlerinde
bildirdiği çok büyük bir günahtır. Nitekim Allah bir
Kuran ayetinde şu şekilde buyurmaktadır:
Gerçekten, Allah, Kendisi'ne şirk koşulmasını bağışlamaz.
Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a
şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş
olur. (Nisa Suresi, 48)
Günümüzde de Darwin'in evrim teorisini savunanlar,
Hz. İbrahim döneminde yaşayan bu insanların sapkın inanışlarına
çok benzer bir batıl anlayışın peşinden gitmektedirler.
Onlar da karbon, hidrojen, oksijen, kalsiyum, magnezyum,
demir gibi elementlerin, çeşitli mineraller içeren çamurlu
suyun, zaman ve tesadüflerin yardımı ile üstün bir güce
ve hür iradeye sahip olduğuna inanmaktadırlar. Darwinistlerin
sapkın iddialarına göre, dünyanın ilk dönemindeki çamurdan,
zaman içinde tesadüflerin yardımı ile canlılık meydana
gelmiştir. Doğadaki tüm güzellikleri, hayvanları ve
en önemlisi şuurlu bir insanı oluşturma kararını sözde
yine bu çamurlu su, zaman ve tesadüf üçlüsü almıştır.
Bu batıl inancın kökeni, cansız maddeleri akıl ve irade
sahibi, karar alabilen ve bu kararları uygulayabilen
varlıklar olarak kabul etmeye kadar gitmekte ve böylece
madde adeta bir ilah olarak görülmektedir. Bu durumda
evrende görülen her varlığın kendi kendine ve tesadüfler
sonucunda meydana geldiği iddia edilmekte ve her varlık
tesadüflerle birlikte ilah olarak kabul edilmektedir.
(Allah'ı tenzih ederiz.) Oysa kendi bedeninden başlayarak,
çevresini saran canlı ve cansız varlıkları inceleyen
her insan, tüm kainatı sonsuz bir güce, akla ve ilme
sahip olan bir Yaratıcı'nın var ettiğini görecektir.
Allah; sizi yarattı, sonra
size rızık verdi, sonra sizi öldürmekte, daha
sonra sizi diriltmektedir.Ortaklarınızdan bunlardan
herhangi birini yapacak var mı?..
(Rum Suresi, 40) |
Üzerinde yaşadığı gezegenden bedeni arasındaki kusursuz
uyuma, uzaydaki galaksiler, yıldızlar ve tüm diğer gök
cisimleri arasındaki dengeden saymakla bitiremeyeceğimiz
kadar eşsiz nimetlerle bezenmiş yeryüzüne kadar her
bir detay, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi bir Yaratıcı'nın
varlığının delillerindendir. O üstün Yaratıcı, alemlerin
Rabbi olan Yüce Allah'tır. Rabbimiz insanın biraz düşünerek
bulabileceği bu apaçık gerçeği Hz. İbrahim gibi elçileri
aracılığı ile de tüm insanlara bildirmiştir. Ne var
ki, tarih boyunca birçok insan kendilerine anlatılan
gerçekleri inkar etmişler, Allah'ın varlığını inkarda
diretmişlerdir. Allah, son vahyi olan Kuran'da bu tür
insanların varlığını şöyle bildirir:
Olanca yeminleriyle, eğer kendilerine bir ayet gelse,
kesin olarak ona inanacaklarına dair Allah'a yemin ettiler.
De ki: "Ayetler, ancak Allah Katındadır; onlara (mucizeler)
gelse de kuşkusuz inanmayacaklarının şuurunda değil
misiniz? Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin
inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları
içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terk ederiz. Gerçek
şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler
konuşsaydı ve herşeyi karşılarına toplasaydık, -Allah'ın
dilediği dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak
onların çoğu cahillik ediyorlar. (Enam Suresi, 109-111)
Görüldüğü gibi şuursuz minerallerin, atomların ve tesadüflerin
kusursuz ve eksiksiz tasarımlar ortaya çıkardıklarını
iddia etmekle totemlerin önünde eğilip tahta heykelden
sağlık ve bereket istemek, aynı sapkınlığın devamından
başka bir şey değildir. Değişen tek şey bu sapkınlığa
verilen isimler, bunu tarif etmek için kullanılan kavramlardır.
Hz. İbrahim'in içinde yaşadığı, Allah'a ortaklar koşan
sapkın toplumun sahip olduğu inanca göre kainatı düzenleyen,
yöneten, canlıları yönlendiren, hareket ettiren çeşitli
putlar vardı. Darwinistler de benzer bir biçimde tüm
canlıların ve kainattaki kusursuz tasarımın cansız maddelerin
(atomların, moleküllerin, doğa güçlerinin, cisimlerin
kimyasal ve fiziksel özelliklerinin) etkisiyle oluştuğuna
inanırlar. Bir putperestin putlara böyle bir gücü atfetmesi
gibi, Darwinistler de "maddenin kendi kendini örgütlemesi",
"doğanın türleri yaratması" gibi kavramlarla cansız
maddelere hayali bir yaratma gücü atfeder, onları putlaştırırlar.
Evrim teorisini savunan popüler yayınlarda bu durum
açıkça gözlenebilir. Bu yayınlarda yer alan yazılarda
Darwinistlerin putlarından sıkça bahsedilir, bu putların
en başındaki put ise "Tabiat Ana" olarak isimlendirilir.
Bu sapkınlığı savunanlar kainattaki tüm gelişmelerin,
değişimlerin sözde Tabiat Ana'nın -ya da Doğa'nın- yönlendirmesi
ve iradesiyle gerçekleştiğine inanırlar. Canlılardaki
kusursuz güzellikleri, tüm canlıların meydana gelişini,
ölümlerini, doğal felaketleri Tabiat Ana'dan bilir,
onun gazabı ya da mucizesi olarak yorumlarlar. Doğadaki
bir güzellikten bahsederken "doğanın insana armağanı",
bir felaketten bahsederken de "tabiat ananın gazabı"
gibi sapkınlıklarını gözler önüne seren cümleler sarf
ederler. Ancak Tabiat Ana'nın gücünü nereden aldığına,
ne ya da kim olduğuna dair hiçbir açıklama yapmazlar.
Bu, elbette çok büyük bir akılsızlık, çok çirkin bir
iftiradır. Söz konusu kişiler Allah'a açıkça şirk koşmakta
ve bu çarpık inançlarını da sözde bilimsel bir temele
dayandırmaya çalışmaktadırlar. Darwinizm'in çağdaş eleştirmenlerinden
biri olan Amerikalı düşünür Prof. Philip Johnson, evrim
teorisine ve genel olarak çağımızdaki materyalist felsefeye
olan inancın bir tür putperestlik olduğunu şöyle anlatır:
İnkar, her zaman için biz insanlar
için saptırıcı bir tutku olmuştur. Açık ateizm ise,
inkarın sadece inkarın en yüzeysel şeklidir... (İnkarın)
bir diğer eski stratejisi ise, Yaratıcı'nın yerine,
kontrolümüz altındaki bir başka varlığı yerleştirmektir.
Bunun ismi putperestliktir. İlkel kabileler
putlarını tahtadan veya kilden yaparlardı. Çağdaş entelektüeller
ise, kendi teorilerini putları haline getirmektedirler...
'Tanrı' kelimesini kullansalar bile, bunu tesadüf
ve doğa kanunları gibi göstermektedirler. Bu stratejiyi
kullananların tümü, Yaratıcı'nın yerine yaratılmış varlıkları
koymaktadırlar ve zaten bu da putperestliğin özüdür.3
Gerçekten de "Tüm kainatı yoktan var eden Rabbimiz'in
yerine, kendileri de yaratılmış olan aciz varlıkları
koymak" (Allah'ı tenzih ederiz), binlerce yıldır süregelen
putperestliğin temelidir. İşte Hz. İbrahim de aynı sapkın
hayat görüşüne sahip olan kavmiyle mücadele etmiştir.
Allah ayetlerinde bu durumu şu şekilde bildirir:
(İbrahim) Hani babasına demişti: "Babacığım,
işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan
şeylere niye tapıyorsun? (Meryem Suresi, 42)
(İbrahim) Hani babasına ve kavmine
demişti ki: "Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte
olduğunuz bu temsili heykeller nedir? "Biz atalarımızı
bunlara tapıyor bulduk" dediler. Dedi ki: "Andolsun,
siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz."
(Enbiya Suresi, 52-54)
Maddenin bir bilinç sahibi olmadığı, dolayısıyla maddi
varlıklara bilinç atfetmenin büyük bir yanılgı olduğu
açıktır. Atomların, moleküllerin, çamurlu suyun ya da
tesadüflerin bir şuuru, karar alma gücü, düşünme yeteneği
yoktur. Atomlar şuursuz, cansız maddelerdir. Oysa evrende
var olan herşeyin ancak üstün bir şuur ve iradenin varlığıyla
hayat bulabileceği açık bir gerçektir. Bu üstün şuur
ve iradenin tümü alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir.
Tüm kainat, sonsuz ilim sahibi olan Allah'ın yaratmasıdır.
Kainatın her ayrıntısında Allah'ın yaratışındaki kusursuzluk,
üstün akıl ve olağanüstü ilim açıkça görülmektedir.
Allah canlı cansız tüm varlıkları yoktan var etmiş,
bu varlıkların her birine insanı büyük bir hayranlık
içinde bırakan mükemmel özellikler bahşetmiştir.
Hz. İbrahim Ay'ın, Güneş'in ya da yıldızların bir yaratıcı
güçleri olamayacağını insanlara göstermiş ve bu şekilde
onları şirk koşmaktan vazgeçip Allah'a iman etmeye çağırmıştır.
Bu sırada izlediği yol ise -daha önce de belirttiğimiz
gibi- bizler için çok önemli işaretler içermektedir.
Hz. İbrahim önce "olamazları" -yani putperestliğin temelini
oluşturan inançların neden batıl ve geçersiz olduğunu-
insanlara Allah'ın ilhamı ile en hikmetli ve en etkili
şekilde göstermiştir. Onun kullandığı bu yöntem, tüm
iman sahipleri için önemli bir yol göstericidir. Günümüzde
bazı çevreler, Darwinizm ve materyalizm gibi ateist
felsefelerin geçersizliğinin ve bunları savunan kimselerin
yanılgılarının ortaya konmasını gereksiz görmektedirler.
Onlara göre Allah'ın üstün yaratış sanatının anlatılması
yeterlidir ve Darwinizm'in geçersizliğinin anlatılmasına
gerek yoktur. Oysa bu, son derece hatalı bir bakış açısıdır.
Çünkü insanların yıllardır alıştıkları hatalı düşünme
şekillerini düzeltmenin en önemli yollarından biri,
onların akıllarında yer eden tüm soru işaretlerinin
birer birer açıklanmasıdır. Bu nedenle de insanlara
Allah'ın varlığının delillerini, Rabbimiz'in yaratış
gerçeklerini anlatırken, bir yandan da evrim teorisinin
neden geçersiz olduğunun da mutlaka açıklanması gerekir.
Böylece insanlar kendi fikirlerinin ne kadar dayanaktan
yoksun olduğunu, yıllarca büyük bir aldatmacanın peşinden
gittiklerini kavrayacak ve Allah'ın varlığının apaçık
bir gerçek olduğunu daha kolay anlayacaklardır.
Darwinizm'in neden geçersiz olduğunun madde madde anlatılması,
bu anlayışı savunan insanların tüm dayanaklarını ortadan
kaldırır. Böylece bütün "yanılgılar ve imkansızlıklar"
ortaya konmuş olur. Hz. İbrahim de Allah'a olan coşkulu
imanından kaynaklanan üstün kavrayışı ve basireti sayesinde,
taştan ve tahtadan putların ya da Güneş'in, Ay'ın, yıldızların
neden ilah olamayacağını delilleriyle en hikmetli şekilde
ortaya koymuştur. Allah'ın varlığını ve yaratılış gerçeğini
tebliğ eden insanlar da, güzel ahlakı ve güçlü imanı
ile Allah'ın insanlara örnek kıldığı Hz. İbrahim ile
aynı yöntemi izleyebilirler.
Hz. İbrahim'in kavmi ile Darwinistler arasındaki bir
diğer benzerlik de yapılan tebliğ karşısında verdikleri
cevaplardır. Putperestler taştan ve tahtadan heykellerin
hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini anlamış ve bunu kendileri
de dile getirmişlerdir. Allah, "Bunun
üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; 'Gerçek şu
ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)' dediler." (Enbiya
Suresi, 64) ayetiyle bizlere bu gerçeği bildirir.
Ancak gerçekleri apaçık görmelerine ve kalben kabul
etmelerine rağmen inkarda direnmiş, putlarına sadakatte
kararlı olmuşlardır.
Darwinistler de, evrim teorisinin bilim karşısında
tüm dayanaklarını yitirdiğini, günümüzde Darwinizm'i
somut bilimsel delillerle kanıtlamanın imkansız hale
geldiğini çok iyi bilmektedirler. (Detaylı bilgi için
bkz. Evrimcilerin İtirafları, 2. Baskı, Harun Yahya,
Araştırma Yayıncılık) Allah'ın üstün yaratış delillerini
ortaya koyan her çalışma onları daha da büyük bir ümitsizliğe
ve hezimete sürüklemektedir. Canlılardaki kusursuz tasarım
örnekleri, kompleks sistemler, mükemmel yaratılış detayları
bilim adamları tarafından ardı ardına açıklanmakta,
Darwinizm'in iddiaları bilim karşısında birer birer
ortadan kaldırılmaktadır. Ancak Darwinistler bunu açıkça
kabul etmemekte, bu düşüncelerini sadece satır aralarında
ve istemeden dile getirmekte, ama tam anlamı ile kabullenememektedirler.
Bu konudaki her tartışmada Darwinistler teorilerini
körü körüne savunmaya, karşı delilleri görmezden gelmeye
devam etmektedirler.
İşte bu noktada iman edenler çok önemli bir gerçeği
asla unutmamalıdırlar: Önemli olan, bir gerçeği sözle
tasdik etmek, görünürde kabul etmek değildir. Önemli
olan, kalben bu gerçeğin farkında olmaktır. Darwinistler
de yaratılış gerçeğini kalben kabul etmiş durumdadırlar.
Samimi düşüncelerini insanların önünde dile getirmemeleri
bu gerçeği değiştirmemektedir. Üstelik Darwinistlerin
vicdanen yaratılış gerçeğini çok iyi anladıkları halde
reddetmeleri, Kuran'da bizlere bildirilen bir gerçeği
de ortaya koymaktadır: "Sadece az bir topluluğun iman
edeceği".
İman edenlere düşen görev ise, gerçekleri tekrar tekrar
anlatmak, anlamayanlar için yeni yöntemler ve üsluplar
geliştirmek, insanlara Allah'ın dinini en güzel şekilde
tebliğ edebilmek için geniş kapsamlı bir fikri mücadele
yürütmek olmalıdır. Bu mücadeleyi yürütecek kişiler
Allah'a teslimiyetli ve tevekküllü olmalıdırlar. Çünkü
muhatap oldukları kişilere hidayeti verecek olan Allah'tır.
Tüm anlatılanlar, ancak Allah dilerse anlatılan kişilerde
etki uyandıracaktır.
Hz. İbrahim de kavmine tebliğ yaparken çok sabırlı
davranmış, tevekkülü ve teslimiyeti ile tüm insanlara
örnek olmuştur. O, her durumda Allah'ın kendisi ile
birlikte olduğunu bilmiş, her anı olduğu gibi, zor gibi
görünen olayları da Allah'ın yarattığına ve Rabbimiz'in
her olayı en güzel ve en hayırlı şekilde sonuçlandıracağına
iman etmiştir. Kavminin tehditleri karşısında elinden
gelen tüm çabayı göstermiş, ancak sonucun Allah'a ait
olduğunu bilerek, O'na dayanıp güvenmiştir. Allah, onun
bu güzel tevekkülü karşısında onu daima güçlü ve başarılı
kılmıştır.
Hz. İbrahim'in Ateşe Atılmak İstenmesi
Putlarının kırılmasından dolayı öfkelenen inkarcılar,
Hz. İbrahim'e şiddetle ve baskıyla karşılık vermeyi
kararlaştırmışlardır. Bunun için de Hz.İbrahim'i ateşe
atarak yakmak gibi büyük bir zalimliğe başvurmuşlardır:
Dediler ki: "Onun için (yüksekçe) bir bina inşa edin
de onu çılgınca yanan ateşin içine atın." Böylelikle
ona bir tuzak hazırlamak istediler. Oysa Biz, onları
alçaltılmışlar kıldık. (Saffat Suresi, 97-98)
Başka bir ayette de Allah, kavminin Hz. İbrahim'e ne
kadar düşmanca yaklaştığını, onu mutlaka öldürmek için
tuzak hazırladıklarını şu şekilde bildirir:
Bunun üzerine kavminin (İbrahim'e) cevabı yalnızca:
"Onu öldürün ya da yakın" demek oldu. Böylece Allah
onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman eden bir
kavim için ayetler vardır. (Ankebut Suresi, 24)
Müşriklerin, Allah'ın varlığının delillerini açıkça
gördükleri halde, içlerinde Hz. İbrahim'i ateşe atacak
kadar büyük bir öfke hissetmeleri, bu kişilerin elçilere
ve iman sahiplerine olan kin ve tahammülsüzlüklerinin
önemli bir örneğidir. Allah Kuran'da inkarcılar tarafından
ateşe atılan diğer bazı müminlerin de haberini vermektedir:
Kahrolsun Ashab-ı Uhdud; 'Tutuşturucu-yakıt dolu o
ateş,' Hani kendileri (ateş hendeğinin) çevresinde oturmuşlardı.
Ve mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. Onlardan,
yalnızca 'üstün ve güçlü olan,' övülen Allah'a iman
ettiklerinden dolayı intikam alıyorlardı. (Buruc Suresi,
4-8)
Ancak Allah inkarcıların tüm tuzaklarını olduğu gibi,
zulmünü de boşa çıkarır. Müminler, kendilerine yapılan
işkenceden dolayı Allah Katında büyük bir sevap kazanırken,
onlara bu zulmü yapan inkarcılar ebedi cehennem azabına
müstahak olurlar.
İlk bakışta Hz. İbrahim'in çok sayıda inkarcı tarafından
yakılarak öldürüleceği zannedilmektedir. Fakat ölüm
ancak Allah'ın dilemesiyle olduğu gibi, ateş de ancak
Allah'ın dilemesi ile "yakma" özelliğine sahip olmaktadır.
Herşeyi Yaratan Allah, o an ateşe Hz. İbrahim'e karşı
"soğuk ve esenlik" olmasını emretmiş, inkar edenlerin
tuzaklarını kendi başlarına geçirmiştir:
Biz de dedik ki: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve
esenlik ol." Ona bir düzen kurmak istediler, fakat Biz
onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık. Onu ve Lut'u
kurtarıp içinde, alemler için bereketler kıldığımız
yere (ülkeye) çıkardık. (Enbiya Suresi, 69-71)
Allah tüm elçilerine yardım ettiği gibi, Hz. İbrahim'e
de bu zor anında en güzel şekilde yardım etmiştir. Hz.
Musa'ya tam Firavun ve askerlerinin yetiştiği anda denizin
yarılarak yol açılması ve arkasından Firavun ordusunun
denizde boğulması gibi, Hz. İbrahim'e kurulan tuzak
da büyük bir mucizeyle bozulmuştur. İbrahim Peygamber
inkar edenlerin kurdukları bu tuzak karşısındaki dirayetiyle,
cesaretiyle ve tevekkülü ile müminlere örnektir. Son
derece güçlü bir imanı olduğu için başına gelen bütün
olayların bir kader üzerine yaratıldığının, Allah'ın
bir planı olduğunun şuurundadır. Bunun için olumsuz
gibi görünen bir olayda da Allah'ın yardımının ve desteğinin
her zaman müminlerin yanında olacağını bilmiştir. Çünkü
bu Allah'ın vaadidir; Allah müminlerin
aleyhine inkar edenlere yol vermez. (Nisa Suresi, 141)
Müminlerin de Allah'a olan imanıyla, tevekkülü ve güzel
ahlakıyla ayetlerde övülen İbrahim Peygamberi kendilerine
örnek alarak, zorluklar karşısında her zaman Allah'a
güçlü bir tevekkül göstermeleri ve herşeyi yaratanın
Allah olduğunu asla unutmamaları gerekir.
Nitekim zarar getireceği düşünülen olayların tümü aslında
birer imtihan olarak ve yine müminlerin hayrına gerçekleşmektedir.
Bu durumda Müslümanın daima şevkli ve azimli olması
ve her zaman Rabbimiz'e dayanıp güvenmesi Allah'ın rızasını
kazanmaya en uygun tavır olacaktır.
Bundan dolayı inkarcıların tuzak, komplo ve saldırıları
müminin hüzne kapılmasına ve sıkıntı duymasına kesinlikle
sebep olmaz. Aksine her zaman için şevkinin artmasına
ve Allah'a yakınlaşmasına vesile olur. Nitekim Allah
Kuran'da Peygamberimiz (sav)'e bu konuda şöyle emretmiştir:
Sabret; senin sabrın ancak Allah iledir.
Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli-düzenlerden
dolayı sıkıntıya düşme. Şüphesiz Allah korkup-sakınanlarla
ve iyilik edenlerle beraberdir. (Nahl Suresi, 127-128)
"Bize ne oluyor ki, Allah'a
tevekkül etmeyelim? Bize doğru olan yolları O
göstermiştir.Ve elbette bize yaptığınız işkencelere
karşı sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah'a tevekkül
etmelidirler."
(İbrahim Suresi, 12) |
Hz. İbrahim'e Gelen Elçiler
Allah'ın Hz. İbrahim'e verdiği en büyük nimetlerinden
biri onu melekleri ile desteklemesidir. Rabbimiz'in
Kuran'da haber verdiğine göre, Hz. İbrahim'e insan suretinde
gelen melek elçiler onun evinde konuk olmuşlardır:
Sana İbrahim'in ağırlanan konuklarının
haberi geldi mi? Hani, yanına girdiklerinde: "Selam"
demişlerdi. O da: "Selam" demişti. "Yabancı bir topluluk."
(Zariyat Suresi, 24-25)
Andolsun, elçilerimiz İbrahim'e müjde
ile geldikleri zaman; "Selam" dediler. O da: "Selam"
dedi (ve) hemen gecikmeden kızartılmış bir buzağı getirdi.
(Hud Suresi, 69)
Görüldüğü gibi Hz. İbrahim, gelen konukların farklı
kişiler olduklarını hemen anlamıştır. Buna karşın hiç
tanımadığı bu konuklarına karşı çok üstün bir misafirperverlik
örneği göstermiş, hemen çok güzel ikramlarda bulunmuştur.
Hz. İbrahim'in tanımadığı misafirlerine hemen ikramda
bulunması, onun üstün ahlakının bir tecellisidir. İkramın,
misafirlerden bir talep gelmeden yapılması, Müslümanların
örnek almaları gereken ince düşünce özelliklerinden
biridir. Hz. İbrahim'in gösterdiği ince düşünce örneklerinden
bir diğeri de, bu ikramı sezdirmeden hazırlamasıdır:
Hemen (onlara) sezdirmeden ailesine gidip, çok geçmeden
semiz bir buzağı ile geldi. Derken onlara yaklaştırıp
(ikram etti); "yemez misiniz?" dedi. (Zariyat Suresi,
26-27)
Hz. İbrahim konuklarına aç olup olmadıklarını sormamış,
dahası bir yemek hazırlığı yaptığını dahi onlara fark
ettirmemiştir. Çünkü insanın evine gelen bir misafir
yemek yeme ihtiyacı olduğunu söylemekten mahçup olabilir
ve izzet-i nefsinden dolayı bunu dile getiremeyebilir.
Hz. İbrahim'in yemeği sezdirmeden hazırlatması, misafirlere
duyulan saygının ve ilginin bir göstergesidir.
Hz. İbrahim konuklarına "semiz, kızartılmış bir buzağı"
ikram etmiştir. Bu da sunulan yemeğin son derece lezzetli
ve güzel olduğunu göstermektedir. Onlara olabilecek
en leziz, en taze ve en zevk veren yiyeceklerden birini
hazırlamıştır. Hz. İbrahim'in, ikramda bulunurken "yemez
misiniz" diye sorması da, yine Allah'ın tüm insanlara
örnek kıldığı bu kutlu elçisinin üstün ahlakının ve
ince düşünceli tavrının çok güzel örneklerindendir.
Elçilerin Getirdiği Müjdeler
Hz. İbrahim'in konukları, onun kendilerine sunduğu
yiyeceklerden yememişlerdir:
Ellerinin ona uzanmadığını görünce (İbrahim durumdan)
hoşlanmadı ve içine bir tür korku düştü. Dediler ki:
"Korkma. Biz Lut kavmine gönderildik." (Hud Suresi,
70)
Konuklarına çok sıcak davrandığı ve onlara ikramda
bulunduğu halde, onların ikram edilen yemekleri yememeleri,
Hz. İbrahim'e ortada bir olağanüstülük olduğunu göstermiştir.
İnsan suretinde kendisine gelmiş olan bu melekler, kuşkusuz
çok nezih ve asil bir ahlak sergilemişlerdir. Nitekim
Hz. İbrahim de onların çok kıymetli misafirler olduklarını
hemen teşhis ettiği için kendilerine karşı son derece
misafirperver davranmıştır. Elçiler, buna karşılık kendi
kimliklerini açıklamışlar ve sonra da Hz. İbrahim'i
salih bir çocukla müjdelemişlerdir:
Yanına girdiklerinde "Selam" demişlerdi. O da: "Biz
sizden korkmaktayız" demişti. Dediler ki: "Korkma biz
sana bilgin bir çocuk müjdelemekteyiz." (Hicr Suresi,
52-53)
Elçilerin bu müjdesi karşısında Hz. İbrahim ve hanımı
şaşırmışlardır. Çünkü her ikisinin yaşı da oldukça ilerlemiştir.
Üstelik Hz. İbrahim'in hanımının da çocuğu olmamaktadır.
Elçilerin bu müjdesine karşılık Hz. İbrahim onlara şu
sözlerle karşılık vermiştir:
Dedi ki: "Bana ihtiyarlık gelip-çökmüşken
mi müjdeliyorsunuz? Beni ne ile müjdelemektesiniz?"
Dediler ki: "Seni gerçekle müjdeledik; öyleyse umut
kesenlerden olma." (Hicr Suresi, 54-55)
Karısı ayaktaydı, bunun üzerine güldü.
Biz ona İshak'ı, İshak'ın arkasından da Yakub'u müjdeledik.
"Vay bana" dedi (kadın). "Ben kocamış bir kadın iken
ve şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım? Gerçekten
bu, şaşırtıcı bir şey!.." (Hud Suresi, 71-72)
Bu, Hz. İbrahim için büyük bir mucizenin haberiydi.
Elçilerin bu haberine çok şaşıran Hz. İbrahim'in eşi,
hayretle kendisinin nasıl doğum yapacağını sorduğunda,
elçiler onun bu sorusuna, "...
Öyle. Senin Rabbin buyurdu. Çünkü O, hüküm ve hikmet
sahibidir, bilendir." (Zariyat Suresi, 30) diye
cevap vermişlerdir. Allah başka bir ayetinde de, Hz.
İbrahim ve eşinin bu emre şaşırmamaları gerektiğini
bildirmiştir:
Dediler ki: "Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Allah'ın
rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir, ey ev halkı
şüphesiz O, övülmeye layık olandır, Mecid'tir." (Hud
Suresi, 73)
Elçiler, Hz. İbrahim'e ayrıca şöyle bir hatırlatmada
da bulunmuşlardı:
Dediler ki: "Seni gerçekle müjdeledik; öyleyse umut
kesenlerden olma." (Hicr Suresi, 55)
Allah'tan umut kesmek, dinden uzak yaşayan insanlara
ait bir ruh halidir. Bu insanlar birtakım beklentileri
yerine gelmediğinde ümitsizliğe kapılır ve isteklerinin
hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğine inanırlar. Bu, onların
Allah'ı gereği gibi takdir edemediklerini gösterir.
Hz. İbrahim ise daima Allah'tan ümitvar olarak güzel
ahlak özelliği göstermiştir.
Mümin, Allah'ın gücünün farkında olarak, herşeyi Allah'tan
ister ve ümitvar olur. Unutulmamalıdır ki, sebepleri
ve bunlara bağlı olarak doğan sonuçları yaratan, dünya
üzerindeki kanunları koyan Allah'tır. Allah eğer bir
şeyin olmasını dilerse ona sadece "Ol" der ve o olay
hemen gerçekleşir. Allah Katında herşey mümkün olduğu
için mümin her talebinde ümit içindedir. Allah sonsuz
kudretini bir Kuran ayetinde şu şekilde bildirmektedir:
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) Yaratan'dır.
O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL"
der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)
Bu sırrı kavrayan insan, aşılması imkansız gibi görünen
engelleri de Allah'ın bir hikmetle yarattığını bilir.
Kısırlığı yaratan Allah, istediği anda bunu tersine
çevirebilir. Nitekim Hz. İbrahim kıssasında da bu şekilde
olmuş, Allah ilerlemiş yaşlarına ve eşi kısır olmasına
rağmen ona bilgin bir çocuk vermiştir. Öldüren de, dirilten
de, yaşatan da yalnızca Allah'tır.
Ayetlerde Allah mucizevi bir olayı bizlere bildirmiş
ve çocuk sahibi olmaları mümkün olmayan Hz. İbrahim
ve eşini bir çocuk sahibi kılacağını haber vermiştir.
Bu ayette aynı zamanda günümüzde kısırlığın tedavisinde
ve tıp biliminde yaşanan gelişmelere de bir işaret bulunuyor
olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Elçilerin Hz. İbrahim'e Getirdiği Diğer Haberler
Hz. İbrahim'e gelen elçilerin getirdikleri birinci
haber, çocuk müjdesidir. İkinci haber ise, Hz. İbrahim'le
birlikte iman etmiş olan Lut Peygamberin inkarcı kavminin
yakında helak edileceğidir. (Lut Peygamber, Hz. İbrahim'le
aynı dönemde, aynı coğrafyada yaşamıştır ve eşcinsel
bir kavmi bu sapıklıktan vazgeçmeye ve iman etmeye davet
etmiştir. Kitabın 2. bölümünde Hz. Lut'un hayatını inceleyeceğiz.)
Elçilerin verdiği bu haberi Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:
(İbrahim) dedi ki: "Şu halde sizin asıl isteğiniz nedir,
ey elçiler?" "Doğrusu biz, suçlu-günahkar bir kavme
gönderildik" dediler. "Üzerlerine çamurdan taşlar yağdırmak
için. Rabbinin Katında ölçüyü taşıranlar için işaretlenmiştir."
(Zariyat Suresi, 31-34)
Elçiler ile Hz. İbrahim arasındaki konuşma ayetlerde
şu şekilde haber verilmektedir:
Bizim elçilerimiz İbrahim'e bir müjde
ile geldikleri zaman, dediler ki: "Gerçek şu ki, biz
bu ülkenin halkını yıkıma uğratacağız. Çünkü onun halkı
zalim oldular." Dedi ki: "Onun içinde Lut da vardır."
Dediler ki: "Onun içinde kimin olduğunu biz daha iyi
biliriz. Kendi karısı dışında, onu ve ailesini muhakkak
kurtaracağız. O (karısı) arkada kalacak olanlardandır."
(Ankebut Suresi, 31-32)
İbrahim'den korku gittiği ve ona müjde
geldiği zaman, Lut kavmi konusunda Bizimle çekişip-tartışmalara
giriyor(du). Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu
ve gönülden (Allah'a) yönelen biriydi. "Ey İbrahim,
bundan vazgeç. Çünkü gerçek şu ki, Rabbinin emri gelmiştir
ve gerçekten onlara geri çevrilmeyecek bir azab gelmiştir."
(Hud Suresi, 74-76)
Allah'ın elçilerinin getirdikleri helak haberi, bir
başka surede şöyle haber verilir:
Dediler ki: "Gerçekte biz, suçlu-günahkar olan bir
topluluğa gönderildik. Ancak Lut ailesi hariçtir; biz
onların tümünü muhakkak kurtaracağız. Ama karısını (kurtaracaklarımız)
dışında tuttuk, o, geride kalanlardandır." (Hicr Suresi,
58-60)
Allah, içinde müminlerin bulunduğu bir toplumu asla
helak etmeyeceğini Kuran'da bildirmektedir. Bu nedenle
Allah gönderdiği haberci meleklerle Hz. İbrahim'e ve
Hz. Lut'a ne yapmaları gerektiğini haber vermektedir.
Böylece Hz. Lut ve Hz. İbrahim o bölgeden ayrılarak
hicret etmişlerdir.
Hz. İbrahim'in Oğulları: Hz. İsmail ve Hz. İshak
Hz. İbrahim'e gelen elçiler, gerçekte onun daha önceden
Allah'a etmiş olduğu duanın icabetini müjdelemişlerdir.
Bu dua, Hz. İbrahim'in Allah'tan salih bir varis istemesidir:
"Rabbim, bana salihlerden armağan et" (Saffat Suresi,
100)
Hz. İbrahim, Allah'tan, özellikle kendi soyundan bir
evlat değil, salih bir insan istemektedir. Hz. İbrahim'in
Allah'a olan duası, kendisinden sonra dini ayakta tutacak
herhangi bir salih Müslümandır. Hz. İbrahim'in bir evlat
beklentisi içinde olmadığı, elçilere verdiği cevaplardan
da anlaşılmaktadır. Elçiler kendisini "bilgin bir çocukla"
müjdelediklerinde, "Bana ihtiyarlık
gelip-çökmüşken mi müjdeliyorsunuz? Beni ne ile müjdelemektesiniz?"
(Hicr Suresi, 54) diye cevap vermiştir. Ancak
Allah Hz. İbrahim'e mümin bir soy yaratmak istemiş,
bu nedenle bir mucize gerçekleştirerek kısır ve yaşlı
olan hanımını çocuk sahibi olmaya elverişli kılmıştır.
Ve daha önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi bu müjdeyi
elçileri vasıtasıyla haber vermiştir:
"Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik." (Saffat
Suresi, 101)
Hz. İbrahim'de gördüğümüz bu örnek, onun soyundan gelen
Hz. Zekeriya için de geçerlidir. Allah Kuran'da Hz.
Zekeriya'nın duasını ve daha sonradan onu salih bir
çocukla müjdelenmesini şöyle haber verir:
(Bu,) Rabbinin, kulu Zekeriya'ya rahmetinin zikridir.
Hani o, Rabbine gizlice seslendiği zaman; Demişti ki:
"Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık
aleviyle tutuştu; ben Sana dua etmekle mutsuz olmadım.
Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım adına korkuya
kapıldım, benim karım da bir kısırdır. Artık bana Kendi
Katından bir yardımcı armağan et. Bana mirasçı olsun.
Yakup oğullarına da mirasçı olsun. Rabbim, onu razı
olunan kıl. (Allah buyurdu:) "Ey Zekeriya, şüphesiz
Biz seni, adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz;
Biz bundan önce ona hiçbir adaş kılmamışız. Dedi ki:
"Rabbim, karım kısır iken, benim nasıl oğlum olabilir?
Ben de yaşlılığın son basamağındayım." (Ona gelen melek:)
"İşte böyle" dedi. "Rabbin dedi ki: -Bu Benim için kolaydır,
daha önce sen hiçbir şey değil iken, seni yaratmıştım."
(Meryem Suresi, 2-9)
Hz. İbrahim gibi Hz. Zekeriya da Allah'tan salih birer
varis istemişlerdir. Hiç unutulmamalıdır ki, eğer bir
insana Allah hidayet vermemişse, hiç kimse onu doğru
yola eriştiremez. Nitekim Allah Kuran'da "...
Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek
olanları daha iyi bilendir." (Kasas Suresi, 56)
şeklinde buyurmaktadır. Rabbimiz bu konuda bizlere Hz.
Nuh'un oğlunu da bir örnek olarak vermiştir. Bu kişi,
Hz. Nuh gibi samimiyeti, sabrı, tevekkülü ve güzel ahlakıyla
alemlere örnek kıldığı, kıymetli bir elçisinin oğludur.
Ancak Hz. Nuh'un kendisini çağırdığı hidayet yoluna
uymamış ve inkarcılardan olmuştur. Allah Hz. Nuh'un
oğlunu tufanda diğer inkarcılar ile birlikte helak etmiştir.
(Hud Suresi, 43)
Rabbimiz Hz. İbrahim'i ise salih çocuklarla müjdelemiştir.
Kuran'da Allah'ın peygamberlik makamıyla şereflendirdiği
bu mübarek kulların Hz. İsmail ve Hz. İshak oldukları
bildirilmektedir. Onlar da Hz. İbrahim gibi Allah'a
olan bağlılıkları, güzel ahlakları ve teslimiyetleri
ile seçkin kılınan kutlu elçilerdir. Kuran'da Hz. İbrahim'in
Hz. İshak ve Hz. İsmail ile müjdelendikten sonra Rabbimiz'e
olan samimi duası ve şükrü şu şekilde haber verilmektedir:
"Hamd, Allah'a aittir ki, O, bana ihtiyarlığa rağmen
İsmail'i ve İshak'ı armağan etti. Şüphesiz Rabbim, gerçekten
duayı işitendir." (İbrahim Suresi, 39)
Rabbimiz Kuran'da Hz. İsmail'in; "hayırlı olanlardan
olduğu" ve "alemlere üstün kılındığı"nı
bildirir. Ayetlerde İsmail Peygamber için "vaadinde
doğruydu ve gönderilmiş bir peygamberdi" (Meryem Suresi,
54-55) şeklinde buyurulmaktadır. Allah Kuran'da
Hz. İsmail'den razı olduğunu da tüm insanlara bildirmektedir.
Hz. İshak, henüz Hz. İbrahim hayatta iken, Rabbimiz
ona Hz. Yakub'u armağan etmiştir. Hz. Yakub da Allah'ın
peygamberlik makamıyla şereflendirdiği salih bir mümindir.
Allah Kuran'da bu seçkin kulunun üzerindeki nimetini
tamamladığını (Yusuf Suresi, 7) bildirmektedir. Hz.Yakub
ayetlerde Allah'a olan samimi imanı, katıksızca ahiret
yurdunu anan ihlas sahibi bir kul oluşu (Sad Suresi,
46) ile övülen mübarek bir insandır. Allah, Hz. İshak'ın
ve Hz. Yakub'un üstün ahlak özelliklerini ayetlerde
şöyle haber verir:
Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki
asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık.Ve gerçekten
onlar, Bizim Katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.
(Sad Suresi, 46-47)
Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de
Yakub'u; her birini salihler kıldık. Ve onları, Kendi
emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara
hayrı kapsayan-fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi
vahyettik. Onlar Bize ibadet edenlerdi. (Enbiya Suresi,
72-73)
Biz ona, salihlerden bir peygamber
olarak İshak'ı da müjdeledik. (Saffat Suresi, 112)
Kuran'da Hz. İbrahim her işinde Rabbimiz'e yönelmesi,
samimi ve içten bir şekilde O'na dua etmesi ve Allah'a
imanda kararlı olması ile övülmektedir. Hz.İbrahim başına
gelen her türlü zorluk ve sıkıntı karşısında gösterdiği
teslimiyetli tavrı tüm iman sahipleri için bir örnektir.
Hz. İbrahim'in çocukları ile ilgili duası da bu samimiyeti
açıkça göstermektedir:
"Rabbimiz gerçekten ben çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i
Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim;
Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım).
Böylelikle Sen insanların bir kısmının kalblerini onlara
ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır.
Umulur ki şükrederler." (İbrahim Suresi, 37)
Allah Hz. İbrahim'in ve soyunun üzerindeki büyük lütfunu
Yusuf Suresi'nde şu şekilde bildirir:
Böylece Rabbin, seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan
(kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce
ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini) tamamladığı gibi
senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır.
Elbette Rabbin bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Yusuf Suresi, 6)
Allah, Hz. İbrahim'i güzel, hayırlı ve temiz bir soy
ile ödüllendirmiştir. Kavmi itaatsiz, kibirli ve Allah'ı
inkarda direnen bir topluluk iken, Hz. İbrahim'in kendinden
sonra kavmine mirasçı bırakacağı oğulları ise peygamber
olarak seçilmiştir:
Ve ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik, hepsini hidayete
eriştirdik; bundan önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u,
Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidayete
ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.
(Enam Suresi, 84)
Hz. İsmail ve Hz. İshak, Hz. İbrahim ile birlikte insanları
Allah'a iman etmeye davet etmişlerdir. Hz. İsmail, babası
Hz. İbrahim ile birlikte kutsal Kabe'yi inşa etmiştir.
Hz. İbrahim'in Kabe'yi İnşa Etmesi
Allah Kuran'da Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail ile birlikte
Kabe'yi inşa ettiğini bildirmektedir. Arabistan'ın Mekke
kentinde bulunan Kabe, insanların sadece Allah'a ibadet
etmek için kullanacakları bir mekan olarak inşa edilen
ilk yapıdır. Allah, "insanlar için ilk kurulan ev" olan
Kabe'de "Hz. İbrahim'in makamı"nın bulunduğunu şöyle
bildirir:
Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan
Ev, Bekke (Mekke) de, o, kutlu ve bütün insanlar için
hidayet olan (Ka'be)dir. Orada apaçık ayetler (ve) İbrahim'in
makamı vardır. Kim oraya girerse, o güvenliktedir. Ona
bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın
insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de inkâr ederse, şüphesiz,
Allah alemlere karşı muhtaç olmayandır. (Al-i İmran
Suresi, 96-97)
Hz. İbrahim, Allah'ın kendisine verdiği Kabe'yi inşa
görevini, oğlu Hz. İsmail ile birlikte yerine getirmiştir.
Allah Kuran'da, bu konuda Hz. İbrahim'e şöyle vahiyde
bulunduğunu bildirmiştir:
Hani Biz İbrahim'e Ev'in (Kabe'nin)
yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:)
"Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam
edenler, rükua ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz
tut. İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya, gerekse
uzak yollardan gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana
gelsinler. Kendileri için birtakım yararlara şahid olsunlar
ve kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine
belli günlerde Allah'ın adını ansınlar. Artık bunlardan
yiyin ve zorluk çeken yoksulu da doyurun. (Hac Suresi,
26-28)
Makam-ı İbrahim, Hz. İbrahim'in
Kabe'yi inşa ederken iskele olarak kullandığı
taşın bulunduğu yerdir. |
Allah Hz. İbrahim'e Kabe'nin temizlenmesini emretmiştir.
Bu, fiziksel bir temizlik olabileceği gibi, manevi anlamda
da bir temizlik olabilir. Dolayısıyla bu ayetle Allah
Kabe'nin hem fiziksel anlamda hem de manevi anlamda
(şirkten ve Allah'tan başkalarına tapan müşriklerin
kirinden) temizlenmesini emretmiştir. Allah bir diğer
ayette, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in Kabe'yi inşa görevlerini
şöyle bildirmektedir:
İbrahim, İsmail'le birlikte Ev'in (Ka'be'nin)
sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti):
"Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten
ve bilensin" (Bakara Suresi, 127)
Hz. İbrahim ve Hz. İsmail Kabe'yi inşa ederlerken,
yani fiili bir iş ve ibadet yaparlarken sürekli Rabbimiz'e
dua etmişlerdir. Peygamberlerin bu güzel özelliğini
örnek alarak Allah'a her konuda dua edebilir, bir iş
yaparken de Allah'tan yardım dileyebilir, O'nu zikir
ve tesbih edip yüceltebiliriz. Çünkü Allah, insanın
gizlisinin gizlisini bilen, onu her an işiten, gören
ve her yaptığından haberdar olandır. Müminler Allah'ın
bütün dualarına icabet edeceğini bilir ve dua etmeyi
Allah'a yakınlaşmak için bir vesile olarak görürler.
Kimi zaman bazı insanlar sadece belirli zamanlarda,
belirli yerlerde dua edebileceklerini zannederek duayı
belli bir şekile sokmaya çalışırlar. Oysa peygamberlerin
Kuran'da haber verilen duaları da bize göstermektedir
ki, mümin bir iş yaparken de, yatarken de, otururken
de içinden Allah'a dua edebilir, her zaman Allah'a yönelebilir.
Bunun için hiçbir kural yoktur. İnsan her an Allah'a
yönelebilir, her an O'nu kalben anıp, en güzel isimleri
ile Rabbimiz'i yüceltebilir.
Hz. İbrahim ve Oğlunun Kurban İmtihanı
Allah'ın Hz. İbrahim kıssasında haber verdiği olaylardan
biri de kurban olayıdır. Hz. İbrahim'in ve oğlu Hz.
İsmail'in başından geçen bu denemeyi Rabbimiz ayetlerde
şu şekilde haber verir:
Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. Böylece (çocuk)
onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona):
"Oğlum" dedi. "Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken
gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun." (Oğlu İsmail)
Dedi ki: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah,
beni sabredenlerden bulacaksın." Sonunda ikisi de (Allah'ın
emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail'i kurban
etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. Biz ona: "Ey İbrahim"
diye seslendik. "Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz
Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz." Doğrusu
bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanı fidye
olarak verdik. (Saffat Suresi, 101-107)
Allah yukarıdaki ayetlerde Hz. İbrahim'i nasıl bir
denemeden geçirdiğini bizlere aktarmaktadır. İslam alimleri
de bu ayetleri genelde aynı şekilde tefsir ederler.
Örneğin Elmalılı Hamdi Yazır, Kuran-ı Kerim tefsirinde,
Hz. İbrahim'in rüyasında gördüklerinin bir vahiy olduğunu,
bu vahyin yerine getirilmesinin ise bir emir olduğunu
belirtmektedir. Ayetlerin devamını ise şu şekilde açıklamaktadır:
... Bunun üzerine onu zorla yapmaya
kalkışmayıp, önce yerine getirilme şeklini istişare
etmek üzere böyle görüşünü sorarak tebliğ etti ki, bununla
ilk önce onun itaat ve boyun eğmekle ecir ve sevaba
ermesini temin etmek istedi. Düşünmeli, bunu söylerken
"Ey yavrucuğum!" diye hitap eden bir babanın kalbinde
ne yüksek bir şefkat duygusu çarpıyor ve ona ne kadar
büyük bir vazife aşkı, Allah sevgisi hakim bulunuyordu...
İşte bunun böyle İlâhî bir emir olduğunu anlayan ve
Allah'ın sabredenlerle beraber olduğunu bilen o yumuşak
huylu oğul "Ey babacığım!" dedi, "Ne emrolunuyorsan
yap. Beni inşaAllah sabredenlerden bulacaksın."4
Ömer Nasuhi Bilmen'in tefsirinde Hz. İbrahim ve oğlunun
başından geçen bu deneme şu şekilde izah edilmektedir:
Hazret-i İbrahim de oğlu da Allah-u
Teala'nın emrine itaat edip teslimiyet gösterdiler ve
İbrahim Aleyhisselam oğlunu (alnının bir yanı üzerine
yatırdı) onu boğazlamak için öyle bir vaziyete bulundurdu...
Onun rahmani bir rüya olduğunu anlayarak emr olunduğun
vazifeyi yapmaya azmettin, sabrın, emri İlahi'ye itaatin
tezahür etmiş oldu. Artık Hak Teala lütfetmiş, o oğlun
yerine bir kurban hayvanının kesilmesini emir eylemiş,
Hazreti İbrahim'i, öyle bir fedakarlıktan kurtarmıştır.
5
Ayetlerden ve tefsirlerden Hz. İbrahim ve oğlu Hz.
İsmail'in Allah'a olan kalpten itaatleri, teslimiyetleri
ve gönülden bağlılıkları açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
Bu üstün ahlak tüm iman edenlere çok güzel bir örnek,
eşsiz bir rehberdir. Bu nedenle tüm iman edenler onların
yolunu izlemeli ve Allah'ın ayetlerini uygulamadaki
titizlikleri, zorluk ya da sıkıntılar karşısındaki tavizsiz
tavırları, sabırlı ve tevekküllü kişilikleriyle tanınmalıdırlar.
Allah Saffat Suresi'nin devamında şu şekilde bildirir:
Sonra gelenler arasında ona (hayırlı
ve şerefli bir isim) bıraktık. İbrahim'e selam olsun.
Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz
o, Bizim mü'min olan kullarımızdandır. (Saffat Suresi,
108-111)
|