| MEŞRU
SEVGİ VE GAYRİMEŞRU SEVGİ
Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi
yöneltiyorsunuz; oysa onlar Hak'tan size geleni
inkâr etmişlerdir...
(Mümtehine Suresi, 1) |
Duygusallık yani diğer bir deyişle romantiklik, çoğu
zaman "sevgi" duygusu adı altında etkisini gösterir.
Örneğin, romantik milliyetçiler, kendi milletlerini
çok sevdiklerini söyleyerek başka milletlere karşı husumet
besler ve hatta saldırganlık gösterirler. Bir genç kıza
aşık olan, onu hayatının yegane odak noktası haline
getiren, "sana aşığım" diye şiirler yazarak, hatta intihara
yeltenecek kadar ileri giderek bu genç kızı adeta "ilahlaştıran"
bir gencin çıkış noktası yine "sevgi" kavramıdır. Eşcinseller,
yani Allah'ın haram kıldığı bir sapkınlığı hayasızca
ve ısrarla uygulayan kimseler de, birbirlerinde "sevgi"
bulduklarını söylerler.
Sevgi, elbette Allah'ın insana bahşettiği güzel bir
duygudur. Ama önemli olan, bu sevginin kime ve ne düşüncelerle
beslendiği, yani gerçek sevgi olup olmadığıdır. Duygusallığın
yol açtığı sapkın sevgi anlayışı ile Allah'ın bize Kuran'da
öğrettiği gerçek sevgi anlayışı bu noktada birbirinden
ayrılır.
Bu konuları kitabın içinde inceleyeceğiz. Ancak ön
bir bilgi olması bakımından Kuran'a göre sevginin kıstasını
açıklayalım: Kuran'a göre sevgi, ona layık olanlara
gösterilir. Sevgiye layık olmayanlar ise sevilmez. Hatta
onlara "buğz" edilir, yani kalben soğukluk duyulur.
Kimin sevgiye layık olduğu ise, sahip olduğu ahlaka
göredir.
Öte yandan Allah'a karşı isyankar olanlar ise sevgiye
layık değildirler. Bu insanlara karşı sevgi beslemek,
çok önemli bir hatadır ve Allah bu konuda iman edenleri
şöyle uyarır:
Ey iman edenler, Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz;
oysa onlar haktan size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz
olan Allah'a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de
(yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır... (Mümtehine
Suresi, 1)
Ayette görüldüğü gibi iman edenler inkarcılara karşı
sevgi yöneltmezler. Ancak burada önemli bir konuyu hatırlatmakta
yarar vardır. Mümin, dini inkar eden bir insana karşı
kalbinde bir sevgi duymasa da, o insanın iman etmesi,
müslüman olması için elinden gelen herşeyi yapar. Yani
burada bahsedilen "sevgi beslememe" durumu, karşıdaki
insana öfke duyma, onun iyiliğini istememe anlamına
gelmez. Aksine Allah'a iman eden bir insan öğüt alabilecek,
doğru yolu bulabilecek her insana dini tebliğ etmek,
cennetin ve cehennemin varlığını hatırlatmak, ölüm ve
hesap günü ile karşı tarafı uyarıp korkutmak görevlerini
eksiksiz olarak, şevkle yerine getirir.
Ayrıca tüm çabasına rağmen bir insan iman etmese de
yine Müslümanın adil tavrında bir değişiklik olmaz.
Müminlere zarar vermeye, insanlar arasında bozgunculuk
ve kargaşa çıkarmaya kalkışmadığı sürece her insana
aynı hoşgörüyü gösterir. Çünkü Allah müminlere şöyle
emretmiştir:
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan,
sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan
ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz.
Çünkü Allah, adalet yapanları sever... (Mümtehine Suresi,
8-9)
Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız,
size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış
(furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi
bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir.
(Enfal Suresi, 29) |
Bu ayetlerde ve Mümtehine Suresi'nin 1. ayetinde Allah
bizlere pek çok hikmetle birlikte önemli bir bakış açısı
da öğretmektedir: Bir insanın duyguları, onun için yönlendirici
olmamalıdır. Çünkü duygular insanı son derece yanlış
noktalara götürebilir. İnsanın, duygularına göre değil,
aklına ve iradesine, Allah'ın emirlerine göre hareket
etmesi, dahası duygularını da akıl ve iradesiyle terbiye
etmesi gereklidir.
Akılcılıktan uzaklaşıp,
duygularının kontrolüne giren bir insan kolayca
hiddetlenebilir, kinlenebilir, akla aykırı hareketlerde
bulunur ve bunu da "ne yapayım, çok istiyorum,
içimden geliyor" gibi çaresizlik dolu sözlerle
savunurlar. Oysa bir şeyin bir insanın "içinden
gelmesi", o şeyin doğru ve meşru olduğu anlamına
gelmez. |
Bu gerçeği, duygusallık batağına düşmüş her insanın
hayatında görebiliriz. Kalbindeki istek, hırs, tutku,
nefret veya öfke gibi duygulara esir olmuş yüzmilyonlarca
insan, akla aykırı işler yaparlar ve bunu da "ne yapayım,
seviyorum işte" veya "ne yapayım, çok istiyorum, içimden
geliyor" gibi çaresizlik dolu sözlerle savunurlar. Oysa
bir şeyin bir insanın "içinden gelmesi", o şeyin doğru
ve meşru olduğu anlamına gelmez. İnsanın nefsi kendisine
daima kötülüğü emretmekte, şeytan da onu daha büyük
kötülükler için kışkırtmaktadır. "Ne yapayım, içimden
geliyor" diyerek Allah'ın rızasına aykırı işler yapan
insan, aslında nefsinin ve şeytanın oyuncağı olmuştur.
Allah bu insanlardan Kuran'da şöyle söz eder:
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir
ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini
mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi
gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir?
Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi,
23)
|