| ROMANTİK
MİLLİYETÇİLİK
Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde, 'öfkeli
soy koruyuculuğu'nu, cahiliyenin'öfkeli soy koruyuculuğunu'kılıp-
kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve
mü'minlerin üzerine 'güven ve yatışma duygusunu'
indirdi...
(Fetih Suresi, 26) |
Romantizm genellikle insanlar arasındaki duygusal ilişkilerle
ilgili bir kavram olarak anlaşılır. Ancak bunun yanında
romantizm, siyasi ideolojilerin bazılarıyla da yakından
ilgilidir. Bunların başında ise, 19. yüzyılın sonlarında
ortaya çıkan ve 20. yüzyılın ortalarına dek dünyada
büyük bir etki uyandıran "romantik milliyetçilik" gelir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, burada eleştireceğimiz
kavram milliyetçilik değil, "romantik milliyetçilik"tir.
Öfkeli Soy Koruyuculuğu
Milliyetçilik, en genel anlamıyla, bir insanın parçası
olduğu milleti ve üzerinde yaşadığı vatanını sevmesi
anlamına gelir. Bu, son derece meşru ve güzel bir duygudur.
Dine aykırı bir yönü olmadığı gibi, insanlığa zarar
veren bir etkisi de yoktur. Bir insanın anne ve babasını
sevmesi nasıl meşru bir duygu ise, kendisini yetiştiren,
ortak bir inanç ve kültüre sahip olduğu milletini sevmesi
de meşru bir duygudur. Nitekim Türk Milliyetçiliği böyle
güzel ve asil bir duygudur; hiç kimse arasında din,
dil, ırk ayrımı yapmadan herkesi kapsar.
Milliyetçilik duygusunun gayrımeşru hale gelmesi, sevginin
tutkuya dönüşmesiyle olur. Bir insan milletini severken,
diğer milletlere karşı sebepsiz yere husumet beslemeye
başlarsa, kendi milletinin çıkarları için diğer milletlerin
ve halkların haklarını çiğnemeyi, örneğin onların topraklarını
ele geçirmeyi, mallarını yağmalamayı hedeflerse, gayrimeşru
bir çizgiye gelmiş demektir. Veya, kendi milletine olan
sevgisini bir tür ırkçılığa dönüştürdüğünde yine gayrimeşru
bir fikir geliştirmiş olur.
Allah bu gayrimeşru milliyetçiliğe Kuran'da dikkat
çekmektedir. Ayetlerde "öfkeli soy koruyuculuğu" olarak
tarif edilen bu düşünce, cahiliyenin (dinden uzak toplumların)
bir özelliği olarak anlatılır:
Hani o inkâr edenler, kendi kalplerinde, 'öfkeli soy
koruyuculuğu'nu, cahiliyenin 'öfkeli soy koruyuculuğunu'
kılıp-kışkırttıkları zaman, hemen Allah; elçisinin ve
mü'minlerin üzerine 'güven ve yatışma duygusunu' indirdi
ve onları "takva sözü" üzerinde 'kararlılıkla ayakta
tuttu." Zaten onlar da, buna layık ve ehil idiler. Allah,
herşeyi hakkıyla bilendir. (Fetih Suresi, 26)
Dikkat edilirse ayette "öfkeli soy koruyuculuğu"ndan
söz edilmekte, buna karşılık Allah'ın müminlere güven
ve yatışma duygusu verdiği bildirilmektedir. Demek ki,
kendi toplumuna (aşiretine veya milletine) yönelik sevgisi
sonucunda öfkeli ve saldırgan bir tavır sergileyen insanların
ruh hali gayrimeşrudur.
Öfkeli soy koruyuculuğu "aklı başında" ruh halini ortadan
kaldırır ve insanları, sırf dilleri, renkleri, kabileleri
veya toplumları ayrı olduğu için birbirlerine karşı
öfkeli bir saldırganlığa yöneltir.
Allah'ın 1400 yıl önce Kuran'da tarif ettiği bu öfkeli
soy koruyuculuğunu bugün dünyanın dört bir yanında görmek
mümkündür. Afrika'da sırf ayrı kabilelerden oldukları
için birbirlerini boğazlayan insanlar vardır. Avrupa'da
bir futbol karşılaşmasını silahlı çatışmaya dönüştüren
ve karşı ülkenin taraftarını, sırf o taraftan olduğu
için öldüresiye döven "holiganlar" boy göstermektedir.
Batı dünyasının genelinde, zencilere, Yahudilere, Türklere,
Afrikalılara veya bir başka azınlığa karşı nefret ve
öfke besleyen, dahası onlara karşı terör eylemleri düzenleyen,
bu amaçla örgütler kuran kesimler bulunmaktadır.
Öfkeli soy koruyuculuğu, pek çok ülkenin en üst kademesini
de etkilemektedir. Basit bir sınır anlaşmazlığını bahane
ederek birbirlerine savaş açan, bu savaşları yıllar
boyunca inatla sürdüren, hem kendi halklarını hem de
karşı ülkenin halklarını sefalete düşüren pek çok ülke
vardır. Bunların karar mekanizmalarında bulunanlar,
öfkeli soy koruyuculuğunun etkisi altındadırlar. Her
biri, ayette tarif edildiği gibi, "kendi kalplerinde
cahiliyenin öfkeli soy koruyuculuğunu kılıp kışkırtan"
cahillerdir.
Bu cahiller, 20. yüzyılın iki büyük felaketi olan I.
ve II. Dünya Savaşları'nı da hazırlamış ve yürütmüş
olan kimselerdir. "Alman kahramanlığı", "İngiliz gururu",
"Rus cesareti" gibi duygusal kavramların etkisi altında
kalarak, hem kendi milletlerine hem de tüm dünyaya büyük
felaketler yaşatmış, iki dev savaşta toplam 65 milyon
insanın kanını dökmüş, onmilyonlarcasını sakat, dul,
öksüz ve yetim bırakmışlardır.
Romantik Milliyetçiliğin Doğuşu
Milliyetçilik Avrupa'da genellikle 18. yüzyılda yayılmış
bir düşünce olarak bilinir. Daha önceden çok sayıda
derebeyinin idaresi altında yaşayan ülkeler, tek bir
merkezi yönetim altında birleşerek ilk ulus-devletleri
kurmuşlardır. İngiltere ve Fransa gibi Avrupa ülkeleri,
milliyetçiliği en erken benimseyen ve ulus-devlet haline
en erken gelen ülkeler olarak bilinirler. 19. yüzyıla
gelindiğinde, Avrupa'daki ülkelerin çoğunluğu milli
birliğini sağlamıştır.
Sadece iki ülke bu gelişimin dışında kalmıştır: Almanya
ve İtalya. Her iki ülkede de prensliklerin veya küçük
şehir devletlerinin iktidarı çok uzun sürmüştür. İtalya
ancak 1870'de, Almanya ise bir yıl sonra, 1871'de milli
birliğini sağlayarak bir ulus-devlet olarak tarih sahnesine
çıkabilmiştir. Bir başka deyişle, her iki ülke de milliyetçiliği
benimsemekte ve uygulamakta diğer Avrupa ülkelerine
göre geç kalmıştır.
20. yüzyılda yaşanan "romantik
milliyetçilik" akımına verilebilecek en iyi örnek
Hitler Almanyası'dır. Tamamen romantizmin etkisiyle
gelişen ırk milliyetçiliği, yol açtığı zulümler
ve insanlığa getirdiği acılarla dünya tarihine
kara bir leke olarak geçmiştir. |
Ancak bu durum, her iki ülkede de Avrupa'nın diğer
ülkelerine göre daha radikal milliyetçilik akımlarının
gelişmesine ve kök salmasına neden olmuştur. Nitekim,
sosyal bilimcilerin genel kabulüne göre, milliyetçiliğin
en uç örnekleri olan Nazizm ve faşizmin bu iki ülkede
doğmuş ve iktidarı ele geçirmiş olmasının nedeni, her
iki ülkede de geç milli birlik nedeniyle yayılan fanatik
milliyetçi duygulardır.
Bu iki ülkede, özellikle Almanya'daki söz konusu fanatik
milliyetçi anlayışa öncülük edenler tarihte "romantik
milliyetçiler" olarak bilinirler. Romantik
milliyetçiliğin temel karakteristik özellikleri, akla
değil duygulara önem vermeleri, mensup oldukları milletin
mistik ve gizemli bir "ruh"a sahip olduğuna inanmaları
ve bu ruhun o milleti diğerlerine üstün kıldığını düşünmeleridir.
Romantik milliyetçiler, 19. yüzyılın sonlarında yaygınlık
kazanan ırkçı teorilerden de etkilenmişler ve Avrupalı
ırkların dünyadaki diğer ırklardan üstün oldukları ve
onları yönetme hakkını ellerinde bulundurdukları gibi
iddialar ileri sürmüşlerdir.
Romantik milliyetçilik, özellikle 19. yüzyılın ilk
iki on yılı içinde Almanya'da hızla yayılmıştır. Paul
Lagarde ve Julius Langbehn gibi yazarlar, Almanların
tüm dünyayı yönetecekleri bir tür hiyerarşik dünya düzeni
kurulması gerektiğini savunmuşlardır. Bunun da tamamen
"Alman ruhu"ndan ve "Alman kanı"ndan kaynaklanan üstünlükle
elde edileceğini, bunun için Almanların eski putperest
inanışlarına dönmeleri ve Hıristiyanlık gibi İlahi dinleri
terk etmeleri gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
Romantik milliyetçiliğin yayılmasında,
o dönemde Almanya'da kurulan mistik (okült) derneklerin
de önemli bir rolü olmuştur. Bu derneklerin ortak dünya
görüşü; insanın aklıyla değil hisleriyle ve sezgileriyle
doğruyu bulabileceği, her milletin bir "halk ruhu"na
sahip olduğu ve Alman halk ruhunun da putperestlik olduğu
gibi birtakım yüzeysel düşüncelerden ibarettir. Bu dernekler,
Hitler'e ve dolayısıyla Nazizm'e de büyük bir zemin
hazırlamıştır. İngiliz tarihçi Michael Howard, "pan-Cermenik
Alman milliyetçiliğinin ruhsal gücünü ve ideolojik kökenini
okült derneklerden aldığını ve okült geleneğin 1920'lerde
doğan Nasyonal Sosyalizm (Nazi) akımına da büyük bir
zemin hazırladığını" yazar.1
Gerçekten de romantik milliyetçiliğin insanlığa katkısı,
tarihin en acımasız ve kanlı rejimlerinden biri olan
Nazizm'e zemin hazırlamaktan başka bir şey olmamıştır.
Romantik Milliyetçiliğin Şizofrenisi
Romantik milliyetçiler, insanın akıl yoluyla değil
de "duygu ve sezgiyle" doğruyu bulacağını düşündükleri
için, son derece tutarsız, karmaşık ve çalkantılı bir
dünya görüşü ve ruh hali geliştirdiler. Amerikalı tarihçi
Profesör Gerhard Rempel, "Reform, Liberation And Romanticism
In Prussia" (Prusya'da Reform, Özgürleşme ve Romantizm)
başlıklı makalesinde romantik milliyetçilerin ruh dünyasını
şöyle tasvir etmektedir:
Nazi Almanyası'nda duygusallığın
etkisiyle transa geçmiş kitleleri, Nazizm'in insanlık
dışı eylemleri adına yönlendirmek kolayca mümkün
olmuştur. |
Romantikler, fantaziye, duygusallığa ve sembolizme
kaçmayı tercih ettiler. Ruhsal olarak sürekli ölümle
ilgilendiler, gecenin karanlığı içinde melankolik buhranlar
yaşadılar. (Romantik milliyetçiliğin önderlerinden)
Novalis, "hayat ruhun bir hastalığından ibarettir" diyordu.
Burada karşımıza çıkan etken, estetik karamsarlığın
başlangıcıdır... Romantizm, insan ruhunun derinliklerindeki
akıldışı (irrasyonel) güçleri açığa çıkardı... Novalis
tüm dünyaların ve çağların hayal etmenin büyüsü ile
birleştirilebileceğine inanıyordu... Savaş hakkındaki
yurtsever edebiyatın gelişmesiyle birlikte, "ruhun dansı"
denen bu düşünce toplumun geniş kitlelerine de yayılmış
oldu....
Alman Romantikleri, estetizm kültünü
geliştirdiler ki bu, aklın reddedilmesine ve gerçekliğin
bir anda aniden kavranması girişimine dayanıyordu. Bu
teoriye göre, şiirsel olan, mutlak gerçeğin ta kendisiydi.2
Romantik milliyetçiliğin temeli, duyguların "asıl dünya"
kabul edilmesine dayanıyordu. Bu hayalperest düşünce,
gerçeklerden tamamen kopuk, kendi ruh çalkantıları içinde
yaşayan insanlar meydana getirdi. Romantizmin insanı
gerçeklerden koparan, birtakım duygulara esir eden bu
etkisini, bir akıl hastalığı olan şizofreniye benzetmek
mümkündür. (Şizofreni hastaları, gerçeklerden tamamen
kopar ve kendi hayal dünyaları içinde yaşarlar.)
Bu şizofren ruh halinin bir örneği,
romantik milliyetçilerin bazı normal kavramları putlaştırarak
birer saplantı haline getirmeleriydi. Bunların başında
"kan" ve "toprak" kavramları geliyordu. Almanya'da 20.
yüzyılın başlarında doğan "Blut und Boden" (Kan ve Toprak)
adlı fikri akım, Alman kanının ve Alman topraklarının
kutsallığı olduğunu, Alman soyundan olmayan azınlıkların
bu kanı ve toprağı sözde kirlettiklerini iddia etmişti.
Bu akım Nazi ideolojisine de büyük etkide bulundu. Naziler,
kan dökülmesini kutsal bir eylem olarak görüyorlardı.
Hitler'in 1923 yılındaki başarısız darbe girişimi sırasında
yaralanan Nazilerin kanlarıyla ıslanmış olan bir parti
bayrağı, adeta bir puta dönüştürülmüştü. "Blutfahne"
(Kan Bayrağı) adı verilen bu bayrak olduğu gibi muhafaza
edilmiş ve her Nazi töreninde en kutsal sembol olmuştu.
Hatta Nazi partisinin onbinlerce yeni bayrağı Blutfahne'ye
sürülmüş ve ondaki "kutsal" gücün böylece bu yeni bayraklara
da geçtiği düşünülmüştü.3
Romantik Milliyetçiliğin Kan Dökücülüğü
I. ve II. Dünya Savaşları, romantik milliyetçilerin
kapışmasından başka bir şey değildir. En açık olarak
Almanya'da görülen romantik milliyetçi akım, dönemin
İngiliz, Fransız ve Rus toplumlarında da etkili olmuş
ve bu ülkelerin yönetici kadrolarını savaşa süreklemiştir.
Anlaşmalarla çözülebilecek sorunlar körüklenmiş ve dünya
10 milyon insanın hayatına mal olan bir kıyım yaşamıştır.
I. Dünya Savaşı'nın gelişimini incelemek, romantik
milliyetçiliğin sonuçlarını göstermesi açısından faydalıdır.
Savaşa pek çok ülke katılmış olmasına rağmen temelde
birkaç öncü devlet vardır: Bir tarafta İngiltere, Fransa
ve Rusya, diğer tarafta ise Almanya ve Avusturya-Macaristan.
Savaşın başında bu ülkelerdeki generallerin hepsinin
ortak düşüncesi, birkaç haftaya kalmadan zafere ulaşacakları
yönünde olmuştur. Oysa savaş hiç kimseye zafer getirmemiştir.
Her iki taraf da düşman cephesini yaracağı umuduyla
defalarca birbirine saldırmış, ama hiçbir şey değişmemiştir.
Alman saldırısıyla başlayan ünlü Verdun muharebesinde
toplam 315.000 Fransız ve 280.000 Alman askeri ölmüş,
ama cephe sadece birkaç kilometre geriye kaymıştır.
Aylar sonra İngiliz ve Fransızlar Somme muharebesi ile
karşı saldırıya geçmişler, kanlı çarpışmalar sonucunda
600.000 Alman, 400.000'den fazla İngiliz ve yaklaşık
200.000 Fransız askeri ölmüş, sonuçta Alman cephesi
sadece 11 kilometre geriye püskürtülebilmiştir. Hayatta
kalan askerlerin çoğunda, 3.5 yıl boyunca çamurlu bir
siperde kafalarını kaldırmadan ve sürekli bombardıman
altında yaşamanın getirdiği psikolojik sorunlar baş
göstermiştir.
Bu kan dökücü zihniyet, II. Dünya Savaşı'nda da hayata
geçmiş, toplam 55 milyon kişi, Hitler, Mussolini, Stalin
gibi psikopat ruhlu romantiklerin ihtirasları nedeniyle
ölmüştür.
 
Kan dökücü zihniyet, II.
Dünya Savaşı'nda da hayata geçmiş ve toplam 55
milyon kişi, Hitler, Mussolini, Stalin gibi psikopat
ruhlu romantiklerin ihtirasları nedeniyle ölmüştür.
2. Dünya Savaşı'nın baş aktörleri olan bu zalim
liderler, ütopik ideallerinin peşinde, tüm dünyayı
zulüm ve karanlığa sürüklemişlerdir. |
Yalnızca dünya savaşları değil, farklı ülkeler, kabileler
veya örgütler arasındaki savaş ve çatışmaların temelinde
de romantizmin büyük rolü bulunmaktadır. İçinde yaşadığı
dünyanın şartlarını akılcı olarak düşünemeyen, duygusal
sloganların, kahramanlık hikayelerinin, ateşli marşların
ve şiirlerin etkisiyle silaha sarılan milyonlar, hem
kendilerinin hem de düşman saydıkları kimselerin kanını
dökmüş ve dünyayı karmaşa ve fitne içine düşürmüşlerdir.
Kitabın başında, duygusallığın, insanlığı Allah'ın
yolundan çıkarmak ve belalara uğratmak için şeytan tarafından
kullanılan bir silah olduğunu vurgulamıştık. Şeytanın
insanlara kurmuş olduğu bu tuzak, romantik milliyetçilikte
çok açık şekilde ortaya çıkmaktadır. Allah Kuran'da,
şeytanın, etkilediği insanları nasıl bir çatışma, kargaşa
ve terör ortamına soktuğunu buyurur:
(Allah) Demişti ki: "Git, onlardan kim sana uyarsa,
şüphesiz sizin cezanız cehennemdir; eksiksiz bir ceza.
Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat,
atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar,
mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli
vaadlerde bulun." Şeytan, onlara aldatmadan başka bir
şey vadetmez. (İsra Suresi, 63-64)
Bu ayette, şeytanın, kontrolü altındaki insanları kullanarak
yeryüzünde "sarsıntıya uğratan sesler" ve "yaygaralar
koparan ordular" oluşturacağı anlatılmaktadır ki, romantik
milliyetçiliğin sonuçları da bu şekildedir.
Romantik Milliyetçiliğin Fikri Temeli: Darwinizm
Romantik milliyetçiler, duygusal bir eğilim olan kan
dökücülüğü desteklemek için birtakım felsefi ve sözde
bilimsel açıklamalara da başvurmuşlardır. Bu açıklamaların
temeli, Darwin'in evrim teorisidir.
Teorisi ile dünyaya bela
üzerine bela getiren Charles Darwin |
İngiliz biyolog Darwin, 1859 yılında yayınlanan "Türlerin
Kökeni" adlı kitabında, doğada acımasız bir yaşam mücadelesi
olduğunu, bu mücadelenin canlıları geliştirdiğini ve
yeni türlerin de bu mücadelenin kazanılması ve kaybedilmesine
göre ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Bir başka deyişle
Darwin'e göre gelişmenin anahtarı "çatışma"dır. Darwin
1871 yılında yayınladığı "İnsanın Türeyişi" adlı kitabında
bu fikirlerini daha da vurgulu hale getirmiştir. Dahası,
Darwin bu kitabıyla insan ırklarının bazılarının diğerlerine
göre daha ileri olduğunu öne sürmüş, yani ırkçılığa
zemin sağlamıştır. Darwin Avrupalı beyaz ırkları "ileri
ırklar" olarak sayarken, zencileri, Asyalıları ve hatta
Türkleri de "yarı maymun ilkel ırklar" olarak tanımlamıştır.
Darwin'in teorisinin yayılmasıyla birlikte, ırkçılık
ve çatışmacılık da hızla destek kazanmış, öyle ki bu
iki kavram "bilimsel gerçek" olarak algılanmaya başlamıştır.
Örneğin, I. Dünya Savaşı'nın ardında, Darwinizm'in
bu karanlık telkinini bulmak mümkündür. Yüzbinlerce
askeri bir hiç uğruna ölüme gönderen Alman, Fransız,
İngiliz, Rus veya Avusturyalı generaller, Darwinizm'in
"canlılar çatışarak gelişir ve ırklar da savaşarak yücelir"
şeklindeki sloganına inanmışlar ve böylece savaş emri
vermişlerdir.
I. Dünya Savaşı generallerinden Friedrich von Bernardi,
savaş ve doğadaki savaşım kanunları arasındaki bağlantıyı
şöyle kurmuştur:
Savaş biyolojik bir gereksinmedir,
doğadaki unsurların çatışması kadar gereklidir; biyolojik
yönden yerinde sonuçlar verir, çünkü bu sonuçlar, varlıkların
temel özellikleriyle ilgilidir.4
Avusturya-Macaristan'ın Başkomutanı General Franz Baron
Conrad von Hoetzendorff ise, savaştan sonraki anılarında
şöyle yazmıştır:
Dünya savaşının büyük felaketi,
(insanoğlunun yaşam mücadelesi) prensibiyle tam bir
uyum içinde gerçekleşmiştir. İnsanların ve devletlerin
hayatlarının ana gücüyle oluşan bu savaş, aynen boşalması
gereken bir yıldırım yükü gibi, doğanın bir kuralıdır.5
Alman Şansölyesi (Başbakanı) Theobald von Bethman-Hollweg'in
kişisel danışmanı ve dostu Kurt Riezler, 1914 yılında
şöyle yazmıştır:
Mutlak ve ezeli düşmanlık, insanlar
arasındaki ilişkilerin doğasında vardır. Her yerde gördüğümüz
daimi nefret… insan tabiatının bozulmasından kaynaklanmamaktadır,
aksine doğanın ve yaşamın kaynağının özünde zaten bu
vardır.6
Romantizm, kendi çevresine karşı tutkulu bir bağlılığı,
diğerlerine karşı ise öfke ve nefreti körükler. Bu ruh
hali, Darwinizm'in "ırkların yaşam mücadelesi" kavramına
çok uygun düşmüştür. Darwin'in teorisinin toplum bilimlerine
uyarlanmış haline "Sosyal Darwinizm" adı verilir ve
Sosyal Darwinizm, romantik milliyetçi ve ırkçı akımların
en büyük dayanağı olmuştur. Amerikalı yazar Janet Biehl
"Ecology and the Modernization of Fascism in the German
Ultra-Right" (Ekoloji ve Alman Aşırı Sağında Faşizmin
Modernizasyonu) başlıklı makalesinde bu konuda şunları
yazmaktadır:
Alman aşırı sağında Sosyal
Darwinizm'in derin kökleri vardır... Anglo-Amerikan
Sosyal Darwinizmi'nde olduğu gibi, Alman Sosyal Darwinizmi
de insanların sosyal kurumlarını insani olmayan dünyadan
alınma "doğa yasaları" ile açıklamıştır. Ama Anglo-Amerikan
Sosyal Darwinizmi "uygun olanların kazanması" kavramını
vahşi kapitalist bir ormanda bireysel girişimlerin karı
olarak yorumlarken, Alman Sosyal Darwinizmi
"uygun olanların kazanması" kavramını ezici olarak ırk
kavramında algılamıştır. Dolayısıyla, (bu düşünceye
göre) "en uygun" olan ırk, sürdürdüğü "yaşam mücadelesi"nde
tüm diğer rakiplerini altederek kazanacaktır, kazanmalıdır.7
Almanya'da Sosyal Darwinizm'in
en büyük temsilcisi Ernst Haeckel |
Almanya'da Sosyal Darwinizm'in en büyük temsilcisi,
Ernst Haeckel (1834-1919) isimli ünlü bir Darwinist
biyologtu. Darwin'in çalışmalarından çok etkilenen Haeckel,
kendince Darwinizm'e "katkıda" da bulunmuş ve "Bireyoluş
Soyoluşun Tekrarıdır" (Ontogeny Recapitulates Phylogeny)
olarak özetlenen ve memelilerdeki embriyoların evrim
sürecini yansıttığını öne süren teoriyi ortaya atmıştı.
(Bu teorinin çürüklüğü yıllar sonra kesin olarak anlaşıldı
ve dahası Haeckel'in kullandığı şemalarda sahtekarlık
yaptığı ortaya çıktı.)
Haeckel, "Monist Birliği" adıyla, amacı ateizmi yaymak
olan bir dernek kurmuş ve bu dernek aynı zamanda ırkçılığın
ve romantik milliyetçiliğin merkezi olmuştur. 1920'lerde
Hitler'in önderliğinde gelişen Nazi hareketi, Haeckel'in
fikirlerinden ve Monist Birliği'nden etkilenmiştir.
Konuyu araştıran tarihçi Daniel Gasman, The Scientific
Origins of National Socialism: Social Darwinism in Ernest
Haeckel and the German Monist League (Nasyonal Sosyalizmin
Bilimsel Kökenleri: Ernest Haeckel'de ve Alman Monist
Birliğinde Sosyal Darwinizm) adlı kitabında, şöyle yazar:
Almanya'daki ırkçılıktan ilham
alan Sosyal Darwinizm... varlığını
neredeyse tamamen Haeckel'e borçluydu... (Haeckel'in)
fikirleri, ırkçılık, emperyalizm, romantizm, anti-Semitizm
ve nasyonalizm akımlarının tek bir vücut altında birleşip
tek bir ideoloji haline gelmesine hizmet etti...
Volkism'im (romantik milliyetçi Alman halkçılığının)
gerçekte tamamen akıldışı ve mistik fikirlerine bilimin
ağırlığını katan kişi Haeckel'di.8
Gasman aynı konuda şunları da yazmaktadır:
Denebilir ki, İngiltere'de Darwinizm,
doğal dünyanın sosyal dünyaya bir izdüşümü olarak, "bırakınız
yapsınlar" (laissez faire) kapitalizminin bireyciliğinin
bir uzantısı olduysa, Almanya'da Alman romantizminin
bir izdüşümü olmuştur... Darwinizm'in Almanya'da
aldığı şekil, bir tür sahte bilimsel doğa dini, ırkçılıkla
karışık bir doğaya tapınma mistisizmidir.9
Janet Biehl de aynı konuda "Haeckel,
mistik ırkçılığa ve nasyonalizme inanıyordu, öyle ki
Alman sosyal Darwinizmi ilk başından itibaren
romantik ırkçılığa ve romantik milliyetçiliğe sahte
biyolojik bir temel sağlayan politik bir hareket oldu"
diye yazmaktadır.10
Sonuç
Tüm bunlar, romantizmin tamamen din dışı ve dine aykırı
bir psikoloji ve dünya görüşü olduğunu bir kez daha
göstermektedir. İlk ortaya atıldığı günden itibaren
ateizmle neredeyse eşanlamlı olan Darwinizm'in romantizmle
içiçe olması bu yönde çok açık bir göstergedir.
Romantik milliyetçiliğin Darwinizmle olan ilişkisi
ve Nazi hareketinin oluşumundaki rolü, bize çok önemli
bir başka gerçeği daha göstermektedir: Romantizm, gerek
bireyler gerekse toplumlar için son derece tehlikeli
bir akımdır. Çünkü romantizme kapılan insanlar; kendi
ırklarının tüm diğerlerinden üstün olduğu, savaşlar
çıkararak tüm dünyayı istila etme hakkına sahip olduğu,
başka milletleri ortadan kaldırmasının veya kendisine
köle kılmasının son derece meşru olduğu gibi, tamamen
akla, sağduyuya ve vicdana aykırı düşüncelere kolayca
kapılabilmektedirler.
 |
Nazi Almanyası, romantizmin bu yıkıcı
ve zulmedici etkisini gösteren en önemli tarihsel örneklerden
biridir. Naziler'in 1933 yılında iktidara gelmesiyle
birlikte, Hitler ve kurmayları Alman toplumuna karşı
adeta "romantik beyin yıkama" kampanyası
başlatmışlar ve romantik milliyetçiliğin en saçma iddialarını
kısa sürede topluma benimsetmişlerdir. 1930'ların sonlarına
gelindiğinde, Alman halkının ezici çoğunluğu, yakında
tüm dünyayı yönetecek 1000 yıllık bir "Alman Krallığı"
(III. Reich) kurulacağına, bu hedefe varmak için Alman
ırkının "saflaştırılması" ve bu amaçla ülkedeki tüm
azınlıkların sürülmesi gerektiğine, Hitler'in metafizik
güçlere sahip şaşmaz ve yanılmaz bir "önder" (Führer)
olduğuna ve kendilerini mutlak zafere taşıyacağına inanmışlardır.
Hitler'in öfkeli, saldırgan, paranoid ve küstah konuşmalarını
gözyaşları içinde dinleyerek kendilerinden geçmiş, adeta
topluca büyülenmişlerdir.
Nazilerin ünlü Nuremberg mitingleri, söz konusu "romantik
beyin yıkama"nın gövde gösterisidir. Amerikalı araştırmacılar
Baigent, Leigh ve Lincoln, bu mitingleri şöyle tarif
ederler:
Şeytanın kışkırtarak duygusallığa
kaptırdığı insanlar, Hitler'i sanki büyülenmişcesine
dinliyor, onun yaptığı insanlık dışı eylemleri
alkışlayabiliyordu. Üstelik bu delilik derecesine
varan romantizmi çocuklarına da öğretiyor, onları
da sapkın bir yola sürüklüyorlardı. |
Kötü şöhrete sahip Nuremberg
mitinglerinde... herşey -üniformaların ve bayrakların
renkleri, konuşmacıların yeri, programın gece yarısına
denk getirilmesi, spot ışıklarının kullanımı, zamanlama-
çok dikkatli şekilde hesaplanırdı. Bu mitinglerde çekilen
filmler, insanların adeta kendi kendilerini
sarhoş ettiklerini, kendilerini bir
tür transa soktuklarını, "Sieg Heil" şeklindeki
Nazi sloganını sürekli tekrarlayarak Hitler'e adeta
taparcasına Nazi selamı verdiklerini göstermektedir.
Kitlelerin yüzünde bomboş bir zihnin getirdiği
mutluluk okunmaktadır... Bu, ikna edici bir
söylemden kaynaklanmamaktadır. Aksine, aslında Hitler'in
söylemleri hiç de ikna edici değildir. Hemen her zaman
sıradan, çocukça, aynı şeyi tekrar eden ve içeriği boş
konuşmalardır. Ama bu konuşmayı yapış şekli zehirli
bir enerjiye sahiptir, bir davul ritmi gibi hipnotize
edicidir. Ve bu, kitle psikolojisinin getirdiği bulaşıcılıkla,
etrafı çevrilmiş bir alana sıkıştırılan binlerce insanın
etkisiyle eklendiğinde ... kitle histerisi
meydana getirmektedir... Hitler'in mitinglerinde görülen
şey, psikologların genellikle mistik deneyimleri açıklamak
için kullandıkları "bilinç kayması" durumudur.11
Kısacası, Nazi mitingleri, insanları tamamen akıldan
uzaklaştıran ve romantizmin büyüsüne sokan kitle hipnoz
seanslarıdır. Bu romantik histeri, II. Dünya Savaşı'nı
ateşleyerek 55 milyon insanın yaşamına mal olmuştur.
Nazizm, romantizmin yıkıcı etkilerinin sadece bir örneğidir.
Romantizm, insanları akıldan uzaklaştırdığı, akıl yerine
duyguların hakimiyetine soktuğu için, onları her türlü
sapkınlığa sürükleyebilir. Bu yüzden romantik bir insanı
herhangi bir yöne çekmek kolaydır. Eğer içinde bulunduğu
ortam o yöndeyse, kısa zamanda ateşli bir ırkçı ve faşist
haline gelebilir. Bunun tam tersi bir ortamda bulunduğunda
ise, bu kez komünist bir militan olur, Leninist marşlar
söyleyerek masum insanlara saldırır, hatta kendisini
ateşe verip yakacak kadar gözü döner. Son derece acımasız
ve haşin olan bir romantiği, birkaç saat sonra gözyaşları
içinde hıçkıra hıçkıra ağlarken görmek de mümkündür.
Akıl ortadan kalktıktan ve insan duygularına -daha doğrusu
şeytanın nefsinde kışkırttığı tutkulara- esir olduktan
sonra, delilikte bir sınır yoktur.
|