| ROMANTİZMİN
DİĞER İDEOLOJİLERİ
... "Andolsun, kullarından 'miktarları tesbit
edilmiş bir grubu' (kendime uşak) edineceğim.
Onları - olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım,
en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin
olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim
ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim."
Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse,
kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır.
(Nisa Suresi, 118-119) |
Önceki bölümde romantizmin "romantik milliyetçilik"
adı altındaki etkilerini inceledik. Şimdi bir de yelpazenin
diğer uçlarına bakalım ve romantizmin insanları sürüklediği
diğer bazı belaları inceleyelim. İlk incelememiz gereken
ideoloji, insanlığa en az romantik milliyetçilik kadar
"kan kusturmuş" olan komünizmdir.
KOMÜNİST ROMANTİZM
Komünizm, sözde "akılcı" bir ideoloji olarak doğmuştur.
İdeolojiyi kuranlar, yani Karl Marx (1818-1883) ve Friedrich
Engels (1820-1895) materyalist felsefeyi benimsemişler
bunu toplum bilimlerine uygulayarak "tarihin kuralları"nı
belirlediklerini düşünmüşlerdir. Marx, tarihi çeşitli
evrelere ayırmış, o dönemde İngiltere gibi ileri ülkelerde
"kapitalist evre"nin yaşandığını, bunun ardından kaçınılmaz
olarak bir işçi devriminin geleceğini ve sosyalist evrenin
başlayacağını öne sürmüştür. Marx, bu devrimin kendiliğinden,
yani işçilerin kendi insiyatifi ile gerçekleşeceği ve
İngiltere gibi sanayileşmiş ülkelerde yaşanacağı kehanetinde
bulunmuştur.
Ancak Marx'ın kehanetleri tutmamıştır. Tutmadığı da
onun ölümünden sonraki 30-40 yıl içinde açıkça görülmüştür.
İngiltere'de veya bir başka sanayileşmiş ülkede bir
devrim olmamış, aksine işçilerin sosyal ve ekonomik
şartlarında iyileşme yaşanmıştır.
Komünizmin Akılcılık İddiasının Geçersizliği
Bu durumda Marx'ın teorisinin, tarihteki pek çok yanılgı
gibi bir hata olarak değerlendirilmesi ve bir kenara
bırakılması gerekirdi. Ama öyle olmamıştır. Kendilerine
"Marxistler" adı verilen bir grup insan, Marx'ın gerçekleşmeyen
kehanetlerini zorla da olsa gerçekleştirme çabasına
girişmiştir. Marx'ın "kendiliğinden olacak" dediği devrim
bir türlü olmayınca, bunu silah zoruyla yapacak örgütler
kurmaya ve "devrimcilik" yapmaya karar vermişlerdir.
Marx'ı bu şekilde yeniden yorumlayan ve Marx'ın tutmayan
kehanetlerini bahaneler oluşturarak açıklamaya çalışan
en önemli Marxist, Lenin'dir.
Lenin, devrimin İngiltere gibi ileri ülkelerde olamayacağını,
bunun yerine Rusya gibi sanayileşmemiş ülkeleri denemeleri
gerektiğini, komünizmin burada başarıya ulaşacağını
ve sonra da tüm dünyaya yayılacağını ileri sürmüştür.
Bu hayalini gerçekleştirmek için Rusya içinde ve dışında
uzun yıllar devrim hazırlığı yapmış, I. Dünya Savaşı'nın
karmaşası içinde aradığı fırsatı bulmuş ve iktidara
gelmiştir.
Ama Lenin'in kehanetleri de aynı Marx'ınki gibi boşa
çıkmıştır. Ne kurduğu sistem başarıya ulaşmış, ne de
komünizm sandığı gibi dünyaya yayılmıştır. Bugün Lenin'in
kurduğu Soyvetler Birliği tarih olmuş durumdadır. Sovyet
işgali ve baskısıyla komünist yapılmış ülkelerde de
komünist sistem çökmüştür. Komünizm, 20. yüzyılın en
büyük ve en başarısız deneyi olarak kabul edilmektedir.
Marxizmin bir yanılgı olduğu, sadece kehanetlerinin
ve kurduğu sistemlerin çökmesiyle değil, aynı zamanda
dayandığı felsefenin çökmesiyle de ispatlanmış durumdadır.
Marxizmin temeli olan materyalist felsefenin tüm temel
varsayımları, 20. yüzyıl içindeki bilimsel keşiflerle
yalanlanmıştır. Örneğin;
1. Materyalizm, evrenin sonsuzdan
beri var olduğunu, dolayısıyla maddenin yaratılmadığını
savunmuştur. Oysa 20. yüzyılda kabul edilen Big Bang
teorisi, maddenin ve zamanın yoktan yaratıldığını göstermiştir.
Bu teori, evrenin bundan 10-15 milyar yıl önce yoktan
var olduğunu, yokluk içinde birden ufak bir hareketin
belirdiğini ortaya koymuştur. Yani Big Bang'in gösterdiği
gerçek, hiçbir şey mevcut değilken, bu hiçlik içinde
birden bir hareket, hareketin ardından da madde ve zamanın
meydana geldiğidir. İşte bu, materyalistlerin iddialarını
tamamen çökertmiş, maddenin, zamanın ve hareketin Allah
tarafından yaratıldığının delili olmuştur.
2. Materyalizm, maddenin ve zamanın
birer "mutlak" kavram olduklarını, yani hep var olan,
değişmeyen, sabit kalan esaslar olduklarını savunmuştur.
Oysa Einstein'in Rölativite Teorisi, madde gibi zamanın
da mutlak bir kavram olmadığını, değişken bir algı olduğunu
göstermiştir.
3. Materyalizm, insan zihninin sadece
maddesel etkenlerle açıklanabileceğini, insanın bütün
zihinsel işlevlerinin maddeye indirgenebileceğini iddia
etmiştir. Oysa beynin detaylarının keşfedilmesi, beyinde
hiçbir karşılığı bulunmayan zihinsel işlevlerini ortaya
koyarak, insan zihninin madde-ötesi bir varlığa, yani
"ruh"a ait olduğunu tasdik etmiştir.
4. Materyalizm, canlıların yaratılmadığını,
Darwin'in evrim teorisinde iddia edildiği gibi rastlantılarla
oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu iddia da 20. yüzyıldaki
bilimsel bulgularla çürümüş, canlılarda reddedilemez
bir "tasarım" bulunduğu ve tüm canlıların yaratılmış
olduğu anlaşılmıştır.
Bir fikir, bir ideoloji
uğruna kendilerini yakan insanlar aslında aşırı
bir duygusallık içindedirler. Sonucunu akılcı
bir şekilde değerlendirmeden sözde "cesaret" gösterileri
yapabilmektedirler. |
Eğer bir ideoloji akılcı olduğunu iddia ediyorsa, ancak
iddiaları akıl ve bilim karşısında geçersiz kalıyorsa,
dahası yaşanan somut olaylar o ideolojinin tüm öngörülerini
boşa çıkarıyorsa, o zaman bu ideolojinin hiçbir iddiası
kalamaz. Bu ideolojiyi benimsemiş kişilerin de onu terk
etmeleri gerekir. Dolayısıyla eğer komünistler romantizm
ve hayalperestlikle değil de akıl, mantık ve sağduyu
ile hareket eden kimseler olsalardı bugüne kadar komünizmi
yüzlerce kez terketmiş olurlardı.
Ne var ki komünizm temelde romantizm üzerine kurulu
bir ideoloji olduğundan onun bağlıları da akılcılık
ve bilimsellikten uzak bir biçimde bu sisteme bağlı
kalmayı ve bu köhne sistemi gerçeklere gözü kapalı olarak
savunmayı sürdürmektedirler. Daha en başında, yani Marx'ın
en temel kehanetlerinin gerçekleşmediği görüldüğünde
bu ideoloji bir kenara bırakılmalıydı. Oysa bırakılmadı.
Dünyanın dört bir yanında türeyen "devrimciler", Marx'ın
hayallerini gerçekleştirmek uğruna eylemlere giriştiler.
Devrimler, iç savaşlar, gerilla mücadeleleri, terör
eylemleri düzenlediler.
Soyvetler Birliği ve tüm Doğu Bloku çöktü, Kızıl Çin
kapitalist ekonomiyi benimsedi, ama hala komünizm bırakılmadı.
Hala dünyada ve ülkemizde komünist örgütler faaliyetlerini
sürdürüyor. Sözünü ettikleri "devrim"in bir
hayal olduğunu bilmelerine rağmen, sırf komünizmi bırakmamak
uğruna kan dökmeye devam ediyorlar. Kendi arkadaşlarını
ve kendi bedenlerini diri diri ateşe verip yanarken
komünist marşlar söyleyecek kadar romantik, kör ve amaçsız
bir inatla komünizme bağlılıklarını koruyorlar.
Bu durum, komünizmin akılcı bir ideoloji olmadığını,
bu ideolojiyi savunanların onu akılcı bir değerlendirmeyle
değil de bir başka nedenle benimsediklerini gösterir.
Bu nedene çoğu kimse "fanatizm", "bağnazlık", "sabit
fikirlilik" der. Bu tespitte bir hata yoktur. Ama biraz
derinlemesine incelendiğinde, söz konusu fanatizmin
altında, romantizmin çok büyük bir rol oynadığı ortaya
çıkmaktadır.
Bir başka deyişle, komünizm de romantizmin büyüsünden
güç almaktadır.
Komünist Romantizmin Örnekleri
Komünistlerin yaşadığı romantik ruh halini ilk başta
çoğu kişi fark etmez, çünkü komünistler hep bilimden,
felsefeden, akıldan söz ederler. Oysa söz konusu kavramları
da romantik bir bakış açısıyla algılamaktadırlar. Bilimin
ortaya koyduğu, ama işlerine gelmeyen sonuçları, "burjuva
bilimi" diye gözü kapalı bir biçimde reddederler. Hatta
Stalin bu bakış açısını sistemleştirmiş ve kendi döneminde
"burjuva bilimi" ve "proletarya bilimi" diye saçma ve
yapay bir ayrım yapmıştır.
Öte yandan komünistlerin yayınlarına, dergilerine,
şiirlerine ya da marşlarına detaylı olarak bakıldığında,
aslında yoğun bir romantizm yaşadıkları görülmektedir.
Bazı kavramları putlaştırmışlar ve onlara karşı aşırı
duygusal bir bağlılık geliştirmişlerdir. Bunların başında
"devrim" kavramı gelir. Bir komünist
için devrim, tüm kötülüklerin sonu ve tüm iyiliklerin
başlangıcıdır. Sözünü ettiği bu devrim hakkında hiçbir
akılcı değerlendirme yapmaz. Devrim niye yapılacaktır?
Devrim olduğunda, pek çok masum insanın kanı boşuna
akacak, bütün toplum acı çekecektir, buna ne gerek vardır?
Devrim olmadan da fakir insanların yaşam şartları düzelemez
mi? Devrim olduğunda ekonominin durumu ne olacaktır?
Ülke nasıl yönetilecek, iç karışıklıklar nasıl bastırılacak,
dış tehlikeler nasıl bertaraf edilecektir?

Komünist romantizmin önemli sembollerinden biri
de bu tarz posterlerdir. Bunlar halkın komünist
ideolojiyle ve komünist liderlerle duygusal bağlantısını
ayakta tutma amacına hizmet etmektedir. |
Bu gerçekçi soruların bir komünist için hiçbir önemi
yoktur. Varsa yoksa tek amaç devrimdir. Eğer üstteki
gibi sorulara bir cevap vermesi gerekirse, Lenin'in,
Stalin'in veya Mao'nun yazdığı kitaplardan kalıplaşmış
sözleri alıp aktarır ancak bu soruların cevaplarını
gerçekçi olarak düşünmeye yanaşmaz. Onu devrim fikrine
en çok bağlayan etken ise, bu konuda yazılan duygusal
şiirler, bestelenen ateşli marşlardır. Komünist
edebiyatta sık sık "çiçekler içindeki güzel ülke"den,
"uzaklardaki kızıl güneş"ten vs. bahsedilir. Aslında
devrim kavramı ile komünist arasındaki ilişki, bir tür
romantik aşk hikayesi gibidir. Üniversitelerdeki, kitap
fuarlarındaki, kültür merkezlerindeki komünistlere ait
standlar, komünistlerin toplandığı barlar, kafeler incelendiğinde,
bu romantizmin çeşitli sembollerle ayakta tutulduğu
görülür. Zincirlerini kıran güçlü proleterya
posterleri, sıkılmış yumruk figürleri, sosyalizm uğruna
savaşmaktan ve ölmekten söz eden devrim şarkıları, komünist
romantizmin en yaygın sembolleridir.
Bu romantizm kimi zaman kıyafetlere de yansır. Sırtına
haki renkli bir parka geçiren, başına da komando kepi
giyen komünist bir genç, kendisini Latin Amerika'nın
komünist gerilla lideri Che Guevara ile özdeşleştirir.
Zaten odasında veya özel eşyalarının arasında büyük
olasılıkla bir "Che" posteri vardır.
Komünist romantizmin bir diğer ilginç örneği, kendilerine
acı çektirmekten ve diğer insanların kendilerine acımasını
sağlamaktan ilginç bir zevk almalarıdır. Örneğin
cezaevinde "açlık grevi"ne başlayarak
çok basit bir amaç uğruna kendisini ölüme doğru sürükleyen
komünist militan, bu eyleminin kendisine verdiği acı
ve ızdıraptan zevk duymakta, bir yandan da çektiği acı
nedeniyle diğer insanların kendisine duyduğu acıma hissinden
ve ilgiden haz almaktadır. Öte yandan arkadaşları tarafından
"dava adamı" olarak bilinmekten ve takdir edilmekten
romantik bir zevk almaktadır.
Komünistlerin acı çekmekten aldıkları romantik zevk,
bazen çok uç noktalara varabilir. Komünist militanlar,
yaptıkları eylemlerde kendilerini canlı canlı yakmak,
seçtikleri bir arkadaşlarını demir parmaklıklara bağlayarak,
üzerine yanıcı madde döküp ateşe vermek, sonra da karşısına
geçip o yanarken komünist marşlar söylemek gibi korkunç
bir vahşet uygulamaktadırlar. Bu romantik şiddeti gerçekleştiren
militanların, aynen Nazi mitinglerindeki kalabalıklar
gibi, bir tür "bilinç kayması" halinde oldukları, tamamen
duygusal ve psikolojik bir trans haline geçtikleri,
kaydedilen görüntülerden anlaşılmaktadır.
Komünistlerin, hedeflerine asla ulaşamayacaklarını
bildikleri halde ısrarla ideolojilerine bağlı kalmaları,
bir tür inatla mümkün olmaktadır. "Yanlış da olsa, başarıya
ulaşamayacak da olsa, ben komünistim ve sonuna kadar
öyle kalacağım" düşüncesiyle körü körüne bir bağlılık
sergilemektedirler.
|