| 11
- Archaeopteryx, Sürüngenlerle Kuşlar Arasındaki
Kayıp Halka Değildir
Archaeopteryx |
Archaeopteryx adlı 150 milyon yıllık kuş fosili, evrimciler
tarafından 19. yüzyıldan beri "evrimin en büyük fosil
kanıtı" olarak gösterilmiştir. Bu kuşun bazı sürüngen
özellikleri gösterdiği ve bu yüzden sürüngenler ile
kuşlar arasındaki "kayıp halka" olduğu iddia edilmiştir.
Ancak Archaeopteryx'in tam bir uçucu kuş olduğunu gösteren
son bulgular bu iddiayı geçersiz kılmıştır. Dahası,
kuşların sözde sürüngen ataları olarak kabul edilen
teropod dinozorları Archaeopteryx'ten çok daha gençtirler.
Bu ise evrimcilerin gizlemeye çalıştıkları bir gerçektir.
12 - Ünlü 'Atın Evrimi'
Senaryosu Fosil Kayıtları Tarafından
Yalanlanmaktadır
Onlarca yıldır, "atın evrimi", evrim teorisinin en
iyi belgelenmiş kanıtlarından biri olarak gösterilmiştir.
Farklı devirlerde yaşamış dört ayaklı memeliler küçükten
büyüğe doğru dizilmiş ve bu "at serileri" doğa tarihi
müzelerinde sergilenmiştir. Oysa son yıllardaki araştırmalar,
at serilerindeki canlıların birbirlerinin atası olmadığını,
sıralamaların çok hatalı olduğunu, atın atası olarak
gösterilen canlıların gerçekte attan daha sonra ortaya
çıktıklarını ortaya koymaktadır.
13 - Evrimcilerin Maymun Adam
Hikayeleri Hiçbir Delile Dayanmamaktadır
Evrimciler tamamen gerçek
dışı resimler çizmekte, fosillerin rekonstrüksiyonlarını
yapmaktadırlar. Hayal güçlerini yansıtmaktan başka
bir anlamı olmayan bu çizim ve rekonstrüksiyonlar,
evrimcilerin propaganda malzemesi olmuştur. İnsanlara,
evrim senaryolarını telkin etmek için kullanılan
bu yöntemin hiçbir bilimsel temeli yoktur. |
Darwinizm'in en önde gelen aldatmacası, insanların
maymun benzeri canlılardan evrimleştiği iddiasıdır.
Bu iddia, oluşturulan binlerce hayali çizim ve maket
yoluyla kitlelere empoze edilir. Oysa gerçekte "maymun-adamlar"ın
yaşamış olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. İnsanın en
eski atası olarak ileri sürülen Australopithecus, şempanzelerden
pek farklı olmayan soyu tükenmiş bir maymun türüdür.
Evrim şemasında Australopithecus'un sonrasına yerleştirilen
Homo erectus, Homo sapiens neanderthalensis, Homo sapiens
archaic gibi sınıflamalar ise, farklı insan ırklarıdır.
Bu sınıflamalar ile günümüz insanları arasındaki küçük
anatomik farklar, günümüzde de Avustralya yerlileri,
Pigmeler, Eskimolar gibi farklı insan ırkları arasında
görülmektedir.
14 - % 99 Maymun-İnsan Benzerliği
İddiası Bir Aldatmacadan İbarettir
Zaman zaman gündeme gelen "insan ve maymun genlerinin
% 99 benzerliği" ifadesi yıllar önce kasıtlı olarak
üretilmiş propaganda amaçlı bir slogandır.
Öncelikle, her iki türün DNA'larının kıyaslanabilmesi
için ikisinin de gen haritasının bilinmesi gerekir.
Ancak şu ana kadar yalnızca insanın genetik haritası
çıkartılmıştır. Şempanze içinse henüz böyle bir çalışma
yapılmamıştır.
Sansasyonel şekilde duyurulan araştırmalarda insandaki
30.000 genin sadece 97'si (binde 3'ü) karşılaştırılabilmiştir.
Bu kadar yetersiz bir araştırma ile insan maymun arası
bir soy bağı kurmak tamamen evrimci ön yargılardan kaynaklanmaktadır.
Evrimcilerin bu genellemesi, sadece 3'er cümlesi okunmuş
kalınca iki kitabın %99 benzer olduğunu ilan etmek kadar
saçmadır.
İki canlının genleri kısmen benzediği için benzerlik
oranı seçilen genlere göre değişkenlik gösterir. Hiç
benzemeyen genler seçilirse elde edilen sonuç %0; tamamen
aynı genler seçilirse %100 çıkar. Kaldı ki, evrimcilerin
yansıtmak istediklerinin aksine insan, genlerini sadece
şempaze ile paylaşmaz. İnsan ile meyve sineği veya balina
genlerinin karşılaştırıldığı bir çalışmada tamamen aynı
genler seçilirse insan %100 meyve sineği ya da %100
balina çıkabilecektir!
Sonuç olarak insan ve maymunun bütün genlerinin %99
aynı olduğunu iddia etmenin hiçbir bilimsel dayanağı
yoktur.
15 - İnsan Bilincinin Kaynağı
Evrim Değil, Yaratılıştır
Evrim teorisi insan bilincinin nasıl ortaya çıktığını
kesinlikle açıklayamaz. Şuursuz atomlar ve tesadüfler;
medeniyetler kuran, sanat eserleri meydana getiren,
tıptan arkeolojiye kadar birçok bilim dalı oluşturan,
felsefeler üreten, sevinen, hayranlık duyan, besteler
yapan, dinlediği müzikten zevk alan, yediği yoğurdun
tadından hoşlanan, dostları olan, vefa, sadakat, sevgi
gibi kavramları bilen, özleyen, kendisini oluşturan
atomları inceleyen, uzay araçları inşa eden, mikroskobu,
ampulü icat eden insan bilincini oluşturamaz. Bilincin,
insanı sadece bir madde yığını olarak gören materyalist
felsefe ile açıklanması mümkün değildir. Beyindeki atomlar
hissedemez, bilemez, konuşamazlar. Bilinç insan ruhuna
ait bir özelliktir ve insana ruhunu veren Allah'tır.
16 - Canlılarda Körelmiş
Organlar Olduğu İddiası Doğru Değildir
Uzun zamandır evrimci kaynaklarda canlılardaki bazı
organların işlevsiz olduğu ileri sürülmekte ve bunların
o canlıların atalarından miras kalmış ancak artık kullanmadıkları
organlar olduğu iddia edilmektedir. Örneğin insan vücudundaki
appendiks (apandisit) veya kuyruk sokumu, yıllarca "körelmiş
organ" sayılmıştır. Oysaki son yılların bilimsel araştırmaları,
tüm bu organların önemli işlevleri olduğunu ortaya koymuştur.
Evrimcilerin 20. yüzyıl başında çıkardıkları "körelmiş
organlar listesi" bugün tamamen çürümüş durumdadır.
Aynı şekilde, evrimcilerin öne sürdükleri "hurda DNA"
kavramı, yani DNA'nın büyük bölümünün işe yaramaz olduğu
iddiası da yapılan yeni keşiflerle çürütülmüştür.
17 - Proteinlerin Tesadüfen Oluşmaları
Kesinlikle İmkansızdır
Hayatın yapı taşı olan proteinlerin tesadüfen oluşmaları
matematiksel olarak imkansızdır. Örneğin, bileşiminde
288 amino asit bulunan ortalama büyüklükteki bir protein
molekülünün tesadüfen oluşma ihtimali 10300'de 1 ihtimaldir.
(Bu, 1 rakamının sağına 300 tane sıfır gelmesiyle oluşan
astronomik bir sayıdır.) Bu ihtimalin pratikte gerçekleşmesi
ise imkansızdır. (Matematikte 1050'de 1'den küçük ihtimaller
pratikte "sıfır ihtimal" kabul edilirler.) Tek bir proteinin
bile tesadüfen oluşmasını açıklayamayan evrim teorisi,
hücrenin ve daha kompleks yapıların nasıl meydana geldiğini
asla açıklayamaz.
18 - Cansız Moleküllerin
Tesadüfen Biraraya Gelmesi Canlılığı
Açıklayamaz
Bir protein molekülünün tesadüflerle meydana geldiğini
varsaysak dahi canlılığın tesadüfen kendiliğinden oluşması
imkansızdır.
Çünkü proteinden hücreye gitmek için, daha binlerce
aşama gereklidir. Öncelikle, oluşan bu protein, o ortamda
ultraviyole ışınlarına ve şiddetli mekanik etkilere
rağmen hiçbir bozulmaya uğramadan, sabırla hemen yanıbaşında
diğerlerinin tesadüfen oluşmasını beklemelidir. Sonra
yeterli sayıda ve aynı noktada oluşan bu proteinler
anlamlı şekillerde biraraya gelerek hücrenin organellerini
oluşturmalıdır. Aralarına hiçbir yabancı madde, zararlı
molekül, işe yaramaz protein zinciri karışmamalıdır.
Sonra bu organeller son derece planlı ve organize bir
biçimde biraraya gelip, gerekli enzimleri de yanlarına
alıp bir zarla kaplanmalı, bu zarın içi de bunlara ideal
ortamı sağlayacak özel bir sıvıyla dolmalıdır. Oysa
bu aşamaların her biri ayrı ayrı imkansızdır.
19 - Hücre Büyük Bir Şehirden
Daha Komplekstir
Evrimci senaryoya göre, bundan dört milyar yıl kadar
önce, ilkel dünya atmosferinde birtakım cansız kimyasal
maddeler tepkimeye girmiş, yıldırımların, sarsıntıların
etkisiyle karışmış ve ilk canlı hücre ortaya çıkmıştır.
Oysa hücre, bilim adamlarının benzetmesiyle, New York
şehri kadar kompleks bir yapıya sahiptir. Hücrenin içinde
enerji üreten santrallerden, protein üreten fabrikalara,
hammaddeleri taşıyan kargo sisteminden DNA'yı tercüme
eden şifre çözücülere, haberleşme sistemine kadar birçok
yapı, kusursuz bir organizasyon içinde sürekli faaliyet
halindedir. Evrimcilerin hücrenin tesadüfen meydana
geldiği iddiasına inanmak, New York şehrinin tüm binaları,
otoyolları, taşıma sistemleri, elektrik ve su şebekesi
vs ile birlikte, tesadüfen meydana gelen fırtına, deprem
gibi doğa olayları neticesinde kendiliğinden ortaya
çıktığını iddia etmek kadar mantıksız ve saçmadır.
20 - Hücre Yapılarındaki
Tasarım, Evrim Teorisinin Geçersizliğini Gösteren
Bir Delildir
İnsan vücudundaki yaklaşık 200 farklı tipteki hücre
mükemmel tasarımları sayesinde farklı görevler üstlenirler.
Örneğin sinir hücrelerinin omurilikten ayağa kadar uzanan
yaklaşık 1 metrelik uzantıları vardır. Bu sayede uyarılar
tek bir hat üzerinden hızla gidecekleri bölgeye ulaşırlar.
Kan hücreleri ise sadece 7 mikrometre boyundadır. Böylece
mikroskobik boyuttaki kılcal damarlardan sıkışmadan
geçebilirler. Gözdeki ışığa duyarlı retina hücrelerinde
ışığa duyarlı pigmentleri ve sinir bağlantısını taşıyan
çok sayıda zar vardır. Bu sayede göz hücreleri ışığa
duyarlıdır. İnce bağırsakta da görevine uygun şekle
sahip, besinleri emici hücreler vardır. Tüm bu hücreler
tek bir hücrenin bölünerek çoğalmasından oluşmuştur.
Peki tüm bu hücrelerin tasarımını, görevleri için en
uygunu olan kusursuz şekillerini şuursuz atomlar ve
tesadüfler mi üstlenmişlerdir? Evrim teorisinin kesinlikle
açıklayamayacağı bu olağanüstü organizasyon ve tasarım,
Allah'ın yaratışının bir delilidir.
|