|
BİLİNÇLİ OLARAK YÖNLENDİRİLMİŞ DENEYLER,
EVRİM TEORİSİNE KANIT OLAMAZ

Urey-Miller deneyi ile birlikte, evrimciler canlılığın yapı taşı olan amino asitlerin, sözde ilkel dünya şartlarında tesadüfen oluşabileceğinin ispatlandığını iddia ettiler. Ancak bu deney bugün pek çok açıdan geçersizliği kanıtlanmış ve evrimcilerin bile, artık savunmayı terk ettikleri bir konudur. |
Hayatın kökeni ile ilgili deneylerden bahsedildiğinde ilk olarak akla Miller deneyi gelir. Evrimci kaynaklarda, hayatın kökenini aydınlattığı iddiasıyla sözde bir delil olarak gösterilir. Ancak deneyin detayları -gerçekleri yansıtmayan koşulları- çoğu zaman göz ardı edilir. Amerikalı kimyacı Stanley Miller, kendi oluşturduğu ve erken dünya atmosferi ile ilgisi olmayan suni koşullarda deneyini gerçekleştirmiştir. Sonuç olarak Stanley Miller'ın amino asit sentezi, gerçekleri yansıtmayan bir ortam esas alınarak yapıldığı için, bilimsel bir bulgu ortaya koymamaktadır.
Ayrıca Miller bu deneyde, sadece amino asit sentezleyebilmiştir. Ancak herhangi bir şekilde amino asit oluşması, kesinlikle canlılık oluşması demek değildir. Amino asitler, vücudun en temel malzemeleri olan proteinlerin yapı taşlarıdır. Yüzlerce amino asit, hücre içinde belirli bir sırayla birleştirilir ve böylece proteinler yapılır. Hücreler de ortalama birkaç bin ayrı türde proteinden meydana gelir. Yani amino asitler, canlıların en basit, en küçük parçalarıdır. Miller'in deneyinin geçerli olmadığı, ilerleyen yıllarda pek çok bilimsel yayına da konu olmuştur.214 (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, Araştırma Yayıncılık)
Miller deneyiyle evrimciler, aslında evrimi kendi elleriyle çürütmüşlerdir. Çünkü deney, amino asitlerin ancak tüm koşulları özel olarak ayarlanmış bir laboratuvar ortamında, bilinçli müdahalelerle elde edilebileceğini kanıtlamıştır. Yani canlılığı ortaya çıkaran güç, bilinçsiz tesadüfler değil, "yaratılış"tır.
Evrimcilerin bu açık gerçeği kabul etmemeleri, bilime tamamen aykırı birtakım ön yargılara sahip olmalarından kaynaklanır. Nitekim Miller Deneyi'ni öğrencisi Stanley Miller ile birlikte organize eden Harold Urey, bu konuda şu itirafı yapmıştır:
Yaşamın kökeni konusunu araştıran bütün bizler, bu konuyu ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayatın herhangi bir yerde evrimleşmiş olamayacak kadar kompleks olduğu sonucuna varıyoruz. (Ancak) Hepimiz bir inanç ifadesi olarak, yaşamın bu gezegenin üzerinde ölü maddeden evrimleştiğine inanıyoruz. Fakat kompleksliği o kadar büyük ki, nasıl evrimleştiğini hayal etmek bile bizim için zor.215
Evrimcilerin hayatın kökeni ile ilgili iddialarına delil gibi sundukları benzeri deneylerin hiçbiri gerçekleri yansıtmamaktadır. Bunun yanı sıra asıl çelişki, evrimcilerin bir yandan hayatın kökenini tesadüfi şuursuz etkilerle açıklarken, bir yandan da deneylerini son derece planlı, bilinçli müdaheleler altında gerçekleştirmeleridir. Dolayısıyla laboratuvarda oluşturdukları ortamda hiçbir şey rastgele değildir.
Aksine, hayatın kökenine evrimci açıklama getirmek için yapılan tüm deneyler, bilinçli, akıl ve bilgi sahibi bilim adamları tarafından, yüksek teknolojik donanıma sahip, özel hazırlanmış laboratuvar koşullarında yapılmaktadır. Böylesine kontrollü bir ortamda, genlerin çeşitli özel enzimler kullanılarak DNA'dan kopartılması, birbirleri ile karıştırılması, daha sonra tekrar hücre içine yerleştirilmesi, ardından faydalı olanların seçilmesi gibi aşamaların tesadüfi etkileri yansıtmayacağı açıktır. Dolayısıyla evrimcilerin canlılığın kökeninde akıl, bilinç ve bilgi bulunmadığı iddiası, geçersizliğini bir defa daha göstermektedir. Moleküler biyolog Michael Behe Darwin's Black Box (Darwin'in Kara Kutusu) adlı kitabında, konu ile ilgili şunları dile getirmektedir:
Buradaki büyük problem şurada yatmaktadır: Kendileri de bir "yapı taşı" olan her nükleotid, çeşitli parçalardan meydana gelmektedir ve bu parçaları oluşturan süreçler, kimyasal anlamda uyumsuzdur. Bir kimyager laboratuvarında malzemeleri ayrı ayrı sentezleyerek, bunları saf hale getirerek ve daha sonra birbirleriyle tepkimeye sokarak kolaylıkla nükleotidleri elde edebilir. Ancak, yönlendirilmeyen kimyasal reaksiyonlar, karşı konulamaz bir şekilde test tüpünün dibinde istenmeyen ürünler ve şekilsiz karmakarışık maddelerle sonuçlanacaktır.216
Yapılan tüm deneyler, aslında hayatın oluşumunun her aşamasında, bilinçli bir kontrolün gerekliliğini kanıtlamaktadır. Prof. Werner Gitt evrime delil olarak sunulan Miller deneyleri hakkında şunları ifade etmektedir:
Bu tür bir deneyde hiçbir zaman bir protein sentezlenmemiştir. Bunlar proteinler değil, proteinoidlerdir. Uzun bir amino asit zinciri ve doğru optik rotasyonu (proteinlerin sol-elli olmalarını sağlamak için kimyada kullanılan bir yöntem) olan gerçek bir protein elde etmiş olsalar bile bu, evrimin başlangıcı olamazdı. Bu proteine ait bilginin saklanabileceği bir şifreleme sistemi olmalıdır ki, sonraki aşamalarda kendini yenileyebilsin. Fakat... bir şifreleme sistemi asla maddeden ortaya çıkamaz. Bu nedenle Miller deneyleri hayatın kökenini açıklama konusunda hiçbir katkıda bulunmamaktadır.217
Ünlü fizikçi Prof. Paul Davies ise daha en baştan, yapılan deneylerdeki yaklaşımın hatalı olduğuna şöyle değinmektedir:
Canlı hücre, en iyi süper bir bilgisayar olarak düşünülebilir. Şaşırtıcı komplekslikteki bir bilgi işlem ve kopyalama sistemi. DNA, özel hayat veren bir molekül değil. DNA, matematiksel kod kullanarak bilgisini ileten bir genetik bankadır. Hücre ile ilgili çalışmaların çoğu, en iyi bilgisayar donanımı gibi maddesel şeylerle değil de yazılım programı gibi bilgi ile tarif edilir. Bir deney tüpünde kimyasalları karıştırarak hayat oluşturmaya çalışmak, düğmelerle ve telleri leğimleyerek Windows 98 programını üretmeye benzer. Bu başarılı olmaz, çünkü soruna yanlış kavramlar düzeyinde yaklaşılıyor.218
Tüm bunlar göstermektedir ki, hücredeki herşeyin daha ilk andan itibaren yerli yerinde, eksiksiz ve en mükemmel şekliyle bulunması zorunludur. En küçük bir eksiklik ya da değişiklik hücrenin sonu anlamına gelecektir. Değil milyarlarca, isterse trilyonlarca kere trilyonlarca sene sürsün, evrim teorisinin iddia ettiği türden bir deneme yanılma sürecinin, canlı bir hücre meydana getirmesi mümkün değildir. Bilinçsiz tesadüflerin, doğa olaylarının tek bir seferde, hücredeki indirgenemez komplekslikteki yapıları ve sistemleri ortaya çıkarmış olmasının ihtimal dışı olduğu, artık bilimsel bir gerçektir. Tüm bu gerçekleri görmelerine rağmen tesadüflere ilahlık atfedenler, boş bir aldanıştadırlar. Allah bu kimselerin batıl inançlarını Kuran'da şöyle bildirmektedir:
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. O'nun dışında, hiçbir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip-yaymaya güçleri yetmeyen birtakım ilahlar edindiler. (Furkan Suresi, 2-3)
DNA'daki Komplekslik Kendiliğinden Düzenlenemez
Fiziğin en temel kanunlarından birisi olan "Termodinamiğin İkinci Kanunu", evrende kendi haline, doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin, zamanla doğru orantılı olarak düzensizliğe, dağınıklığa ve bozulmaya doğru gideceğini açıklar. Canlı, cansız bütün herşey, zaman içinde aşınır, bozulur, çürür, parçalanır ve dağılır. Bu, er ya da geç her varlığın karşılaşacağı mutlak sondur ve söz konusu kanuna göre bu kaçınılmaz sürecin geri dönüşü yoktur. Sidney Üniversitesi'nden biyolog Prof. Michael G. Pittman konu ile ilgili şunları dile getirmektedir:
Zaman işe yaramaz. Canlı bir sistem dışında, biyo-moleküller zamanla tahrip olur, gelişme göstermez. Çoğu zaman dayanabilecekleri süre birkaç gündür. Zaman, kompleks sistemleri bozar. Uzun bir "kelime" (protein) veya bir paragraf, tesadüfler sonucu oluşmuş olsa bile, zaman bunu yok edecektir. Ne kadar çok zaman tanırsanız, bu parçaların kontrolsüz kimyasal ortamda kurtulma ihtimali daha az olacaktır.219

Resimde gördüğünüz tüm detaylar, bulundukları yere bir amaçla konmuştur. Her biri kullanım kolaylığı, estetik, simetri, uyum gibi pek çok yön düşünülerek yerleştirilmiştir. Mantık sahibi hiç kimse, bunun tersini -örneğin eşyaların pencereden esen rüzgarla zaman içinde tesadüf eseri yerleştiğini- iddia etmez. |
Evrimciler, termodinamiğin 2. kanunu ile evrimi uzlaştırma amacıyla, "açık sistem" denilen, sürekli madde ve enerji giriş-çıkışı olan sistemlerde, belli bir düzen oluşabileceğini ispatlamaya çalışmaktadırlar. Bu noktada, iki kilit kavrama açıklık getirilmesi, evrimcilerin yanıltıcı yöntemlerinin ortaya konması açısından önemlidir. Buradaki yanıltma, iki farklı kavramın -"düzenli" ve "organize" kavramlarının- kasıtlı olarak karıştırılmasıdır.
Örneğin rüzgar, tozlu bir odaya girdiğinde, daha önce yere tekdüze olarak yayılmış toz tabakası odanın belli bir kenarına toplanabilir. Bu yine termodinamik anlamda eskisine göre daha düzenli bir ortamdır, fakat toz parçacıkları hiçbir zaman rüzgarın enerjisiyle 'kendi kendilerine organize olarak' odanın tabanında eksiksiz bir insan resmi oluşturamazlar. Sonuç olarak doğal süreçlerle hiçbir zaman kompleks ve organize sistemler meydana gelemez. Ancak zaman zaman yukarıdaki örneğe benzer basit düzenlemeler oluşabilir. Bu düzenlemeler de belli sınırların ötesine geçemezler.
Ne var ki evrimciler, bu şekildeki doğal süreçlerle kendiliğinden ortaya çıkan düzenlenme (self-ordering) olaylarını, evrimin çok önemli bir kanıtı gibi sunmakta ve bunları sözde "kendini organize etme" (self-organization) örnekleri gibi göstermektedirler. Bu kavram kargaşası sonucunda da, canlı sistemlerin doğal olaylar ve kimyasal reaksiyonlar sonucunda kendiliğinden meydana gelebileceğini öne sürmektedirler.
Halbuki başta da belirttiğimiz gibi, organize sistemlerle düzenli sistemler birbirlerinden tamamen farklı yapılardır. Düzenli sistemler basit sıralamalar, tekrarlar şeklinde yapılar içerirken, organize sistemler iç içe geçmiş son derece kompleks yapı ve işlevler içerirler. Ortaya çıkmaları için mutlaka bilinç, bilgi ve akla ihtiyaç vardır. Aradaki bu önemli farkı evrimci bilim adamlarından Jeffrey Wicken şöyle tarif eder:
"Organize" sistemleri "düzenli" sistemlerden dikkatlice ayırt etmek gerekir. İki sistemden hiçbiri "rastgele" değildir, ama düzenli sistemler basit kalıplardan oluştukları için hiç komplekslik taşımazken, organize sistemler her parçası yüksek bilgi içeren dış kaynaklı bir plana göre biraraya gelirler... Organizasyon, bu yüzden işlevsel kompleksliktir ve bilgi taşır.220
Kendiliğinden düzenlenme senaryolarının çıkmaz noktaları, DNA molekülünün yapısı incelendiğinde kolaylıkla görülebilir. Biyokimya ve moleküler biyoloji alanındaki çalışmalar, DNA, RNA gibi geniş bilgi içeren makro-moleküllerin özel dizilimini açıklayamamaktadır. New York Üniversitesi'nde kimya profesörü ve DNA uzmanı olan Robert Shapiro, evrimcilerin "maddenin kendi kendini organize etmesi" konusundaki inançlarını ve bunun kökeninde yatan materyalist dogmayı şu şekilde açıklar:
Bizi basit kimyasalların var olduğu bir karışımdan, ilk etkin replikatöre (DNA veya RNA'ya) taşıyacak bir evrimsel ilkeye ihtiyaç vardır. Bu ilke "kimyasal evrim" ya da "maddenin öz örgütlenmesi" (self-organization) olarak adlandırılır, ama hiçbir zaman detaylı bir biçimde tarif edilmemiş ya da varlığı gösterilememiştir. Böyle bir prensibin varlığına, diyalektik materyalizme bağlılık uğruna inanılır.221
Evrimcilerin "öz örgütlenme" kavramıyla savundukları iddia, cansız maddenin kendi kendini düzenleyip, organize edip, kompleks bir canlı varlık meydana getirebileceği yönündeki inançtır. Bu kesinlikle bilime aykırı bir inançtır, çünkü bütün gözlem ve deneyler, maddenin böyle bir yeteneği olmadığını göstermektedir. Peki evrimciler neden hala "maddenin öz örgütlenmesi" gibi bilimsel olmayan senaryolara inanmaktadırlar? Neden canlı sistemlerde açıkça görülen yaratılış delillerini reddetme konusunda bu kadar ısrarcıdırlar?
Bu soruların cevabı, evrim teorisinin asıl temeli olan materyalist felsefede gizlidir. Materyalist felsefe, sadece maddenin varlığını kabul eder, bu durumda canlılara da sadece maddeye dayalı bir açıklama getirilmesi gerekmektedir. Evrim teorisi bu zorunluluktan doğmuştur ve her ne kadar bilime aykırı da olsa, sırf bu zorunluluk uğruna savunulmaktadır.
Canlılığa getirilebilecek tek açıklama yaratılıştır. Evrimciler Allah'ın varlığını inkar etmek adına her türlü imkansızlığa ihtimal vermekte, her çıkmaz yolu zorlamaktadır. Ancak gerçeklerden ne kadar kaçarlarsa kaçsınlar, karşılarında her zaman Rabbimiz'in varlığının delillerini, yarattıklarındaki üstünlüğü bulacaklardır. Kuran'da inkar edenlerin durumu şöyle bildirilmektedir:
İnkar edenler ise; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur. (Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir. (Nur Suresi, 39)
Neo-Darwinizm Evrim Açmazına Bir Çözüm Olamaz

DNA'nın kopyalaması sırasında ortaya çıkan hatalar, olabilecek en küçük mutasyon olduğu için, neo-Darwinistler, bunu teorileri için kullanabileceklerini düşündüler. Günümüzde bu iddialarının geçersizliği anlaşılmıştır.
1) RNA genomun tamamını kopyalar.
2) İntronlar aradan çıkarılır.
3) Sadece eksonlar birarada olacak gibi kesildiğinde, hücre ek yerine moleküler bir not ekler.
4) Ribozom bu kopyalanmış kısmı tararken, bu notları çıkarır.
5) Eğer ribozom son nottan evvel durursa, araya girmiş anlamsız bozulma için sinyal verir. |
Neo-Darwinizm, Darwin'in evrim teorisini, Avusturyalı biyolog Gregor Mendel'in genetik kalıtım kanunları ile birleştirerek, bilimsel gelişmelere uydurarak ayakta tutma çabasıdır. Modern sentez de denilen neo-Darwinizm, aslında Darwin'in cehaletini tüm açıklığıyla ortaya koyan bir durumdur. Canlılardaki çeşitliliği doğal seleksiyonla açıklamaya çalışan Darwin, canlılardaki özelliklerin kalıtım yoluyla sonraki nesillere aktarıldığını bilmiyordu. Evrim teorisinin bu yeni versiyonu, bu cehaleti örtme çabasının bir sonucudur. Ancak neo-Darwinistler, teoriyi her ne kadar güncelleştirmeye çalışsalar da, baştan çürük temeller üzerine kurulu bir teori olduğu için, amaçlarında başarılı olamamışlardır.
Neo-Darwinistler de Darwin gibi, canlılardaki çeşitliliğin kendiliğinden oluştuğunu ve tesadüfi olduğunu öne sürdüler.222 Bu yanlış mantığın üzerine ek olarak mutasyonları, evrimcilerin diğer bir deyişi ile tesadüfi genetik değişiklikleri, canlılığın kaynağı olarak gösterdiler. DNA'nın kopyalaması sırasında ortaya çıkan hatalar, olabilecek en küçük mutasyon olduğu için, neo-Darwinistler bunu teorileri için kullanabileceklerini düşündüler.223 Fakat en küçük bir kopyalama hatası bile -tek bir nükleotitteki değişiklik- son derece önemli sonuçlar doğurmaktadır.
Neo-Darwinistler küçük değişimlerin, genetik bilginin önce bir yerinde, sonra bir başka yerinde gerçekleştiğini söylediler.224 Biyofizikçi Dr. Lee Spetner "Neo-Darwinist teori er geç büyük değişimlerin olacağını ileri sürmektedir. Bu, yeterince peni biriktirerek, milyoner olmak gibi bir şeydir."225 sözleriyle, teorinin gerçekçiliği olmadığını vurgulamaktadır.
Fransız Bilimler Akademisi üyesi, Paris Üniversitesi'nden matematikçi, biyolog ve tıp doktoru olan Prof. Marcel-Paul Schützenberger, neo-Darwinizm'i matematiksel delillerle çürütmüş bir bilim adamıdır. Mathematical Challenges in the Neo-Darwinian Interpretation of Evolution (Evrimin Neo-Darwinci Yorumuna Matematiksel Meydan Okuma) adlı kitabında şöyle bir sonuca varmaktadır:
Neo-Darwinizm'in evrim teorisinde ciddi bir boşluk olduğuna inanıyoruz. Ve inanıyoruz ki bu boşluk, öyle bir doğaya sahiptir ki, günümüz biyoloji kavramı ile doldurulamayacak bir boşluktur.226
Neo-Darwinizm'e göre tesadüfi genetik mutasyonlar, evrim için hammaddeyi oluşturur. Ancak bugün pek çok bilim adamının kabul ettiği gibi, canlılıktaki komplekslik düzeyi, neo-Darwinizm'in varsaydığı deneme yanılma süreçleri ile elde edilemez. Dr. Lee Spetner, "Varyasyonlar tesadüfi olsa da, genetik bilginin oluşumunu açıklayamamaktadır. İhtimaller hemen hemen sıfırdır... Uyum sağlayıcı büyük bir genetik düzenin, tesadüf eseri olduğunu düşünemezsiniz."227 sözleriyle bu imkansızlığı dile getirmektedir.
Evrim teorisinin canlılığın kökeni hakkında getirmeye çalıştığı her türlü "açıklama" akıl ve bilim dışı iddialardır. Bu gerçeği kabul eden açık sözlü otoritelerden biri, Fransız Bilimler Akademisi'nin eski başkanı olan ünlü Fransız zoolog Pierre Grassé'dir. Grassé de bir evrimcidir, ancak Darwinist teorinin canlılığı açıklayamadığını savunmakta ve Darwinizm'in temelini oluşturan "tesadüf" mantığı hakkında şunları söylemektedir:
Tesadüfi mutasyonların, havyanların ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir hayvan, binlerce ve binlerce tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir.228
Tüm bunlar bir yana, evrimcilerin, DNA'daki bilgileri zaman içinde artırdığını ve çeşitlenmeye yol açtığını düşündükleri tesadüfi mutasyonlar, özellikleri itibariyle Darwinistlerin açmazına bir çözüm olamaz. Öncelikle mutasyonlar, canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan ve genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen kopmalar ve yer değiştirmelerdir, kısacası zararlı etkilerdir. Mutasyonlar DNA'yı oluşturan nükleotidleri tahrip ettikleri ya da yerlerini değiştirdikleri için, çoğu zaman hücrenin tamir edemeyeceği boyutlarda birtakım hasar ve değişikliklere sebep olurlar. Örneğin X ışınları insan vücudunun derinlerine nüfuz ederek önemli ölçüde DNA hasarına neden olur. Bu da DNA'nın hatalı bir şekilde kopyalamaya başlamasına yol açar. Ancak vücut hücrelerinde hatalı kopyalamalar kendisini kanser olarak gösterir. Güneş ışığındaki mutajenik etki deri kanserine neden olur veya sigaradaki mutajenik etki akciğer kanserine neden olur. Üreme hücresinde 21. kromozomun hatalı kopyalanması ise çocukta Down sendromuna (mongolizm) neden olur.

DNA hatalı şekilde kopyalandığında, canlıda çeşitli hastalıklara sebep olur. Bu hatalar canlıyı hiçbir zaman evrimcilerin iddia ettiği daha mükemmel hale getirmez. |
Evrim teorisinin yeryüzündeki canlılığın kökenini açıklayabilmesi için, kesinlikle bozan, tahrip eden değil, yeni, faydalı bir özellik ekleyen bir mekanizma göstermesi gerekir. Ama bir canlının nasıl olup da yeni bir özellik kazandığı sorusu sorulduğunda evrimcilerin öne sürdükleri tek cevap; "mutasyon"dur. İddialarına göre tüm canlılık, tek bir hücrenin DNA'sına etki eden rastgele mutasyonlarla oluşmuştur. Ancak mutasyonlar, evrimcilerin arkasına sığınabilecekleri, canlıları daha gelişmişe ve mükemmele götüren bir mekanizma değildir. Dolayısıyla evrimcilerin iddiaları için temel aldıkları mutasyonlar, evrim teorisinin ihtiyaç duyduğu türden, yeni özellikler üretecek unsurlar değildir. Mutasyonların evrim teorisine neden hiçbir katkıda bulunmadığına ve bulunamayacağına, sadece genel hatlarıyla yer vereceğiz: (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Araştırma Yayıncılık; Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, Araştırma Yayıncılık)
* Mutasyonlar zararlıdır:
Mutasyonlar rastgele meydana geldikleri için hemen hemen her zaman canlıya zarar verirler. Kompleks bir yapıya yapılacak herhangi bir bilinçsiz müdahale, o yapıyı daha ileri götürmez aksine tahrip eder. Nitekim evrim mekanizması olarak öne sürülen tesadüfi faydalı mutasyonların geçerli bir örneği yoktur.229 Mutasyonların sebep olacağı değişiklikler ancak Hiroşima, Nagazaki veya Çernobil'deki insanların uğradığı türden değişiklikler olabilir: Yani ölüler, sakatlar ve hastalar...

Mutasyonlar rastgele meydana geldikleri için hemen hemen her zaman canlıya zarar verirler. Kompleks bir yapıya yapılacak herhangi bir bilinçsiz müdahale, o yapıyı daha ileri götürmez aksine tahrip eder. |
Ohio Üniversitesi'nden Prof. Walter L. Starkey faydalı mutasyon iddialarının geçersizliğini açık bir şekilde dile getirmektedir:
Saatlerce bir röntgen cihazının yanında durmak ya da bir nükleer tesis içerisinde beklemek akılcı mıdır? Veya nükleer bir tesisin havaya uçtuğu Rusya'daki Çernobil gibi bir yere seyahat etmek doğru mudur? Bizi radyasyondan koruyan ozon tabakasını aktif olarak bozmaya çalışmamız mı gerekir? Eğer bu tür radyasyonla oluşan etkiler evrimleşmenize ve yeni özellikler geliştirmenize neden olacaksa, öyleyse bu radyasyon kaynaklarıyla elinizden geldiğince çok bombardıman edilmeye çalışmanız gerekir. Belki de başınızın tam arkasında yeni bir gözünüz olabilir. Fakat eğer gerçekten akıllıysanız, sizi geliştirmekten daha çok zarar vereceği için bu tür radyasyonlardan kaçınırsınız.230
Nitekim insanlar üzerinde gözlemlenen tüm mutasyonlar zararlıdır. Tıp kitaplarında "mutasyon örneği" olarak anlatılan mongolizm, Down sendromu, albinizm, cücelik gibi zihinsel ya da bedensel bozuklukların ya da kanser gibi hastalıkların her biri, mutasyonların tahrip edici etkilerini ortaya koymaktadır. Elbette ki insanları sakat bırakan ya da hasta yapan bir süreç, "canlıları geliştirici bir mekanizma" olamaz. Çünkü canlı DNAsı çok kompleks bir düzene sahiptir. Bu molekül üzerinde oluşan herhangi rastgele bir etki organizmaya ancak zarar verecektir. Prof. Starkey mutasyonun bu zararlı etkileri hakkında şunları belirtmektedir:
Mutasyonlara yol açan radyasyona maruz kalmak, yeni bir arabayı 30 kalibrelik bir tüfekle vurmaya benzer. Benzer şekilde mutasyonların size ya da herhangi bir canlıya bundan farklı bir şey yapması pek mümkün değildir. DNA kopyalama hatalarından kaynaklanan mutasyonların sonucu da benzer olacaktır.... Mutasyonlar en az 10.000'de bir istisna dışında zararlıdır. Radyasyon ya da kopyalama hataları faydalı yeni özellikler kazandırmaz.231
* Mutasyonlar DNA'ya yeni bilgi eklemez:
Mutasyon sonucunda genetik bilgiyi oluşturan parçalar yerlerinden kopup sökülür, tahrip olur ya da DNA'nın farklı yerlerine taşınır. Ama mutasyonlar hiçbir şekilde DNA'ya yeni bir bilgi ekleyerek, canlıya yeni bir organ ya da yeni bir özellik kazandırmazlar. Ancak bacağın sırttan, kulağın karından çıkması gibi anormalliklere sebep olurlar. Prof. Werner Gitt "Mutasyonlar sonucunda yeni bilgi oluşabilir mi?" sorusuna şöyle cevap vermektedir:
Bu görüş evrimci anlatımlarda esas alınır, fakat mutasyonlar sadece mevcut olan bilginin değişmesine neden olabilirler. Bu bilgide bir artış olamaz ve genel olarak da sonuçlar zararlıdır. Yeni fonksiyonlar ya da yeni organlar için yeni projeler oluşamaz; mutasyonlar yeni (yaratıcı) bilginin kaynağı olamazlar.232
Prof. Phillip Johnson ise bu konu ile ilgili şunları dile getirmektedir:
Spetner, Darwincilerin dile getirdikleri uyum sağlayıcı mutasyonların, bilgi üretici olmadığını onlara söylemişti. Örneğin bir mutasyon, bakteriyi antibiyotiğe karşı dirençli yaptığında, bunu belli bir kimyasal maddeyi onun metabolizmasına katılmasını önleyerek yapmaktadır. Bu durumda genel anlamda net bir bilgi ve uyum kaybı söz konusudur... bazen cızırdayan bir radyoya vurmak, radyonun kısa devresini açmak ya da yerinden çıkmış bir kablosunu eski yerine getirmek suretiyle ayarını düzeltebilir. Ne var ki bu tür değişiklikleri biriktirmek suretiyle daha iyi bir radyo ya da televizyon yapacağını hiç kimse ümit etmez.233
Ünlü evrimci Stephen Jay Gould da mutasyonla ilgili gerçekleri şöyle itiraf etmektedir:
Bir mutasyon büyük ve yeni bir ham malzeme (DNA) oluşturmaz. Türleri mutasyona uğratarak yeni bir tür elde edemezsiniz.234
Mutasyonların, evrim teorisinin ihtiyaç duyduğu yeni özellik ekleyen unsurlar olmadığının bir delili daha vardır. Yeni özelliklerin veya yeni türlerin üretilmesi için canlının DNA'sına birçok atomun eklenmesi gerekir.235 İnsan DNA'sında, E.Coli bakterisine ait DNA'da bulunan atomların 3.000 katı -204 milyar kadar atom- bulunmaktadır.236 Bu nedenle tek hücreli bir canlıdan insana kadar bir gelişim olabilmesi için, DNA'sına karbon, hidrojen, oksijen, nitrojen ve fosfor gibi 200 milyar atomdan fazlasının eklenmesi gerekir.237 Bilindiği gibi karbon ve nitrojen havadan, hidrojen ve oksijen sudan, fosfor ise topraktan elde edilebilir. Ancak burada asıl sorun bu atomların nerede bulundukları değil, bulundukları yerden çıkarılıp DNA molekülü içerisinde tam doğru yere yerleştirilmeleridir. Atomların önceki bölümlerde anlattığımız olağanüstü bir kompleksliğe sahip şeker gruplarını, fosfat gruplarını ve nitrojen bazlarını içerecek biçimde düzenlenmeleri ve DNA molekülü olarak görev yapabilmeleri için çifte sarmal halindeki merdivende tam doğru yere yerleştirilmeleri gereklidir.238
Prof. Phillip Johnson, ansiklopedi ve bilgisayar işletim sitemlerinde olduğu gibi, DNA'da da çok özel bir düzene gerek olduğunu; genetik bilgiyi üreten bir mekanizmanın olması gerektiğini ifade etmektedir. Tesadüfi mutasyonların DNA'daki bilgiyi ve düzeni nasıl olumsuz etkilediğini şu ifadelerle anlatmaktadır:
... Rastgele mutasyon böyle bir mekanizma değildir, doğal ayıklanma ve fizik ya da kimya yasaları da öyle. Yasalar basit tekrarlı modeller üretir, tesadüf ise anlamsız düzen üretir. Yasa ve tesadüf birleştiğinde, anlamlı bir dizilimi önlemek için her ikisi de birbiri aleyhine işler. Tüm insani tecrübeler içinde sadece zeka faktörü bir ansiklopedi veya bilgisayar programı yazabilir veya kompleks, özelleşmiş ve periyodik olmayan bilgiyi üretebilir. Bu yüzden, organizmalarda zorunlu olarak bulunan bilgi, onların yaratılışın ürünleri olduklarını işaret eder.239
* Mutasyonlar düzensizdir:
Mutasyonlar, önceden var olan yapıyı değiştirirler, fakat bunu tamamen düzensiz bir biçimde yaparlar. Mutasyonların birbirlerini tamamlayıcı bir özellikleri yoktur veya bir amaca yönelik biriken bir etkileri de olamaz. Mutasyonların düzensiz etki etmesiyle ilgili Fransız Bilimler Akademisi'nin eski başkanı Pierre Paul Grasse şöyle demektedir:
Bir canlı vücudunda çok küçük bile olsa bir düzensizlik oluştuğunda, bunun sonucu ölüm olur. Yaşam olgusu ile anarşi (düzensizlik) arasında hiçbir olası uzlaşma yoktur.240
* Bir mutasyonun sonraki nesilleri etkilemesi için, mutlaka üreme hücresinde meydana gelmesi gerekir:
Vücudun herhangi bir hücresinde veya organında meydana gelen değişim bir sonraki nesle aktarılmaz. Örneğin bir insanın kulağı ya da kolu, radyasyon ve benzeri etkilerle mutasyona uğrayıp orijinal şeklinden farklı hale gelebilir. Fakat bu değişiklikler, üreme hücresindeki DNA molekülünde meydana gelmedikçe sonraki nesillere geçmeyecektir. Sonraki nesili etkilemesi için, mutasyonun, trilyonlarca hücreden sadece üreme hücresinde olması koşulu, evrimcilerin beklentilerini daha da imkansız hale getirir.
* Mutasyonlar nadirdir:
Mutasyonlar ancak nadiren gerçekleşirler. Bir hücrenin DNA'sı kopyalanırken bir yandan da enzimler düzeltmenlik yaparlar. Bu nedenle, önceki bölümlerde detaylı değindiğimiz gibi, kopyalanma sırasında çok nadiren hata olur. Mutasyonlar üzerine yapılan tahminler ise yalnız milyonda bir canlının mutasyon yaşayacağını göstermektedir.241 Moleküler biyolog Prof. Gerald L. Schroeder mutasyonlara dayalı hayali evrim iddialarını şöyle eleştirmektedir:

İnsanlar üzerinde gözlemlenen tüm mutasyonlar zararlıdır. Çünkü canlı DNA'sı çok kompleks bir düzene sahiptir. Bu molekül üzerinde oluşan herhangi rastgele bir etki organizmaya ancak zarar verecektir. Mutasyonların sebep olacağı değişiklikler ancak ölüler, sakatlar ve hastalardır. |
... Moleküler biyolojide gelişmeler, hayatın işleyişinin her safhasında görülen muazzam bir kompleksliği gözler önüne sermiştir, buradaki komplekslik oranı o kadar yüksektir ki, eğer bunun adım adım oluşturulması için rastlantısal mutasyonlara bel bağlayacak olsaydık, Nobel ödüllü De Duve'nun ifade ettiği gibi, "sonsuzluk bile bunun için yeterli olmazdı."242
İşte bu nedenle, yine Grassé'nin ifadesiyle "mutasyonlar ne kadar çok sayıda olursa olsunlar, herhangi bir evrim meydana getirmezler."243
* Mutasyonlar, bir 'tür değişikliği' sağlamaz:
Bunun en açık delillerinden biri ise, yıllardır meyve sinekleri üzerinde yapılan deneylerdir. Radyasyona maruz bırakılan meyve sineklerinin birçok mutantı oluşmuştur: Fazladan kanadı çıkan meyve sinekleri, kanatsız meyve sinekleri, çok büyük kanatları olan meyve sinekleri, çok küçük kanatları olan meyve sinekleri gibi... Her ne kadar çoğu sakat kalmış, bir kısmı yaşamını yitirmiş olsa da, sonuçta bunların tamamı meyve sineği olarak kalmıştır. Yeni bir türe dönüşmemişlerdir.
Genlerdeki dizilimde meydana gelen en küçük bir yer değiştirme ya da eksilme, kolaylıkla ölümcül sonuçlar doğurabilmektedir. Bu kadar hassas bir dizilimin tamamen tesadüflere dayanan mutasyonlarla, canlının genetik bilgisine ekleme yaparak onu başka türlere evrimleştirmesi mümkün değildir. Nitekim evrimcilerin teorilerini kanıtlamak için, laboratuvarda mutasyona maruz bıraktığı tüm hayvan embriyoları sakat veya ölü doğmaktadır.
Tüm bunlar göstermektedir ki, evrimcilerin iddia ettiği gibi, canlıların kökeninde tesadüfi mutasyonların yeri yoktur. Kaldı ki, yüzyılımızın gelişmiş teknolojisiyle ve yetenekli bilim adamlarının yoğun çalışmalarıyla bile, yeni bir tür üretmek mümkün olmamaktadır. Görüldüğü gibi mutasyonlar hiçbir şekilde canlılardaki çeşitliliğin nedeni olamazlar. DNA'daki kusursuz dizilim ancak özel bir yaratılışın sonucudur. Bu yaratılış üstün güç sahibi olan Allah'a aittir. Allah'ın kusursuz yaratışı Kuran'da şöyle haber verilir:
Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir. O, Hayy (diri) olandır. O'ndan başka ilah yoktur; öyleyse dini yalnızca Kendisi'ne halis kılanlar olarak O'na dua edin. Alemlerin Rabbine hamdolsun. (Mümin Suresi, 64-65)
Cansız maddelerin kendi kendine bir araya gelip DNA gibi muhteşem sistemlere sahip canlıları oluşturduğunu iddia eden evrim teorisi, bilime ve akla tamamen aykırı olan bir hayalciliktir. Tüm bunlar bizi apaçık bir sonuca götürür. Yaşamın bir planı (DNA) olduğuna ve tüm canlılar bu plana göre yapıldıklarına göre, açıktır ki bu planı ortaya çıkaran üstün bir Yaratıcı vardır. Yani tüm canlılar, sonsuz bir güç ve akıl sahibi olan Allah'ın yaratması ile var olmuşlardır. Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmektedir:
O Allah ki, yaratandır, kusursuzca var edendir, şekil ve suret verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim'dir. (Haşr Suresi, 24)
HARF HATALARI BİR KİTABI GELİŞTİRMEYECEĞİ GİBİ, TESADÜFİ MUTASYONLAR DA GENETİK BİLGİYİ GELİŞTİRMEZ
Evrimcilerin mutasyon iddialarının akıl dışı olduğunu göstermek için, DNA'yı yine bir kitaba benzetelim. DNA bir kitapta olduğu gibi yan yana dizilmiş harflerden oluşur. Mutasyonlar da, bu kitabın yazılımı sırasında meydana gelen harf hatalarına benzerler. İsterseniz bu konuda bir deney yapalım. Kalın bir dünya tarihi kitabının baştan sona bilgisayara yazılmasını isteyelim. Bu iş yapılırken de birkaç kez dizgiye müdahale edelim ve dizgiyi yapan kişiye tuşlardan birine gözü kapalı ve rastgele basmasını söyleyelim. Bu şekilde yazılmış olan harf hatalı metni, bir başkasına verip yine aynı şeyi yaptıralım. Bu yöntemle kitabı birkaç bin kez baştan aşağı yazdıralım, her seferinde metne rastgele birkaç harf hatası ekleyerek...
Acaba tarih kitabı bu yöntemle gelişir mi? Örneğin daha önce kitapta var olmayan "Eski Çin Tarihi" gibi bir bölüm oluşabilir mi?
Elbette ki kitaba eklediğimiz harf hataları kitabı geliştirmez, aksine tahrip eder, anlamını bozar. Hatalı kopyalama işlemini ne kadar artırırsak, o kadar bozuk bir kitap elde ederiz.
Ama evrim teorisinin iddiası, "harf hatalarının bir kitabı geliştirdiği" yönündedir. Evrime göre DNA'da meydana gelen mutasyonlar (hatalar) birikerek tesadüfen faydalı sonuçlara yol açmış, örneğin canlılara göz, kulak, kanat, el gibi kusursuz organları; düşünmek, öğrenmek, mantık yürütmek gibi şuur gerektiren özellikleri kazandırmıştır.
Kuşkusuz bu iddia, bir dünya tarihi kitabında harf hatalarının birikmesi sonucu "Eski Çin Tarihi" bölümü eklenmesinden bile daha akıl dışıdır. (Kaldı ki, hata yapan dizgici örneğinde olduğu gibi düzenli olarak mutasyonlar meydana getiren bir mekanizma, doğada yoktur. Doğadaki mutasyonlar bir kitabın yazımı sırasında meydana gelebilecek harf hatalarından çok daha nadir oluşurlar.) |
Hücreye Hayat Veren Yüce Allah'tır
Buraya kadar bahsettiğimiz bütün imkansızlıkları ve mantıksızlıkları bir an için unutalım ve ilkel dünya koşulları gibi olabilecek en uygunsuz ortamda bir protein molekülünün tesadüflerle meydana geldiğini varsayalım.
 |
Tek bir proteinin oluşması da yetmeyecek, söz konusu proteinin, bu kontrolsüz ortamda başına hiçbir şey gelmeden kendi gibi tesadüfen oluşacak başka proteinleri beklemesi gerekecekti... Ta ki hücreyi meydana getirecek milyonlarca uygun ve gerekli protein, hep "tesadüfen" aynı yerde yan yana oluşana kadar. Önceden oluşanlar o ortamda ultraviyole ışınlarına, şiddetli mekanik etkilere rağmen hiçbir bozulmaya uğramadan, sabırla hemen yanı başlarında diğerlerinin tesadüfen oluşmasını beklemeliydiler. Sonra yeterli sayıda ve aynı noktada oluşan bu proteinler, anlamlı şekillerde biraraya gelerek hücrenin organellerini oluşturmalıydılar. Aralarına hiçbir yabancı madde, zararlı molekül, işe yaramaz protein zinciri karışmamalıydı. Sonra bu organeller son derece planlı, düzenli, uyumlu ve bağlantılı bir biçimde biraraya gelip, bütün gerekli enzimleri de yanlarına alıp bir zarla kaplansalar, bu zarın içi de bunlara ideal ortamı sağlayacak özel bir sıvıyla dolsaydı, tüm bu "imkansız ötesi" olaylar gerçekleşseydi bile bu molekül yığını canlanabilir miydi?
Cevap, "hayır"dır! Çünkü araştırmalar göstermiştir ki, hayatın başlaması için yalnızca canlılarda bulunması gereken maddelerin biraraya gelmiş olması yeterli değildir. Yaşam için gerekli tüm proteinleri toplayıp bir deney tüpüne koysak yine de canlı bir hücre elde etmeyi başaramayız. Bu konuda yapılan tüm deneyler başarısız olmuştur. Bütün deney ve gözlemler ise hayatın ancak hayattan geldiğini göstermiştir. Hayatın cansız maddelerden tesadüfler sonucu çıktığı iddiası, sadece evrimcilerin hayallerinde yer alan, tüm gözlem ve deneylere aykırı bir masaldır.
Cardiff Üniversitesi'nden, Uygulamalı Matematik ve Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe hayatın tesadüflerle doğduğuna on yıllar boyunca inandırılmış bir bilim adamı olarak karşılaştığı bu gerçeği şöyle anlatır:
Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu... Ama şu anda, Allah'a inanmayı gerektiren açıklama karşısında, öne sürülebilecek hiçbir akılcı argüman bulamıyorum... Biz hep açık bir zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz, tesadüfi karmaşalar değil.244
Bu durumda, yeryüzündeki ilk hayatın da ancak bir Hayat'tan gelmiş olması gerekir. İşte bu, "Hayy" (Hayat Sahibi) olan Allah'ın yaratmasıdır. Hayat ancak O'nun dilemesiyle başlar, sürer ve sona erer. Evrim ise, canlılığın nasıl başladığını açıklamak bir yana, canlılık için gerekli malzemenin nasıl oluştuğunu ve biraraya geldiğini bile açıklayamamaktadır. Kuran'da Rabbimiz şöyle bildirmektedir:
Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz? Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. Allah, saklı tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı bilir. Allah'tan başka yakardıkları hiçbir şeyi yaratamazlar, üstelik onlar yaratılıp durmaktadırlar. (Nahl Suresi, 17-20)
BAKTERİNİN DNA'SI İLKEL HÜCRE MASALINI YALANLAMAKTADIR
Evrim teorisi, canlılığı "ilkelden gelişmişe" doğru bir sıralamaya yerleştirmeye çalıştığı için, bakterilerin "ilkel" hücreler olduğunu, çok hücreli canlıların ise bu hücrelerden evrimleştiğini varsaymaktadır. Ancak tek hücreli canlılar hiç de evrimcilerin varsaymak istedikleri gibi "ilkel" değildir. Tam tersine bir bakteri inceleyenleri hayrete düşürecek karmaşıklıkta bir yapıya sahiptir. Zooloji profesörü James Grey şöyle belirtmektedir:
Bir bakteri insanoğlunun bildiği herhangi bir cansız sistemden daha komplekstir. Dünya üzerinde en küçük yaşayan organizmanın biyokimyasal aktivitesi ile rekabet edebilecek bir laboratuvar yoktur.1
Bir bakterinin 2.000 civarında geni vardır. Her bir gen ise 100 kadar harf, diğer bir deyişle şifre içermektedir. Bu da bakterinin DNA'sındaki bilginin en az 2 milyon harf uzunluğunda olması demektir. Bu hesaba göre tek bir bakterinin DNA'sının içerdiği bilgi, her biri 100 bin kelimelik 20 romana denktir.2 Bakterinin küçüklüğüne rağmen, olağanüstü bir bilgi kapasiteye sahip olması ile ilgili Dr. Lee Spetner şöyle demektedir:
Bakteri hücreleri o kadar küçüktür ki onların 1 trilyonu ancak bir çay kaşığını doldurabilir. Bir bakteriyi tanımlamak için çok fazla bilgi gerekmektedir ve tüm bilgi, hücrenin küçük hacminin yalnızca çok ufak bir bölümüne sığdırılmıştır.3
İşte her bir bakterinin DNA'sında kodlu bu bilgilerdeki herhangi bir değişiklik, bakterinin tüm çalışma sistemini bozacak kadar önemlidir. Bakterilerin gen şifrelerinde bir aksaklık olması ise, çalışma sistemlerinin bozulması ve dolayısıyla ölümü anlamına gelir. Tek bir bakteri bile Allah'ın varlığının apaçık delillerinden biridir. Alemlerin Rabbi olan Allah Kuran'da şöyle bildrimektedir:
... Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O'ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır. (Sebe Suresi, 3)
1- Sir James Gray, Science Today, 1961, s. 21.
2- Mahlon B. Hoagland, Hayatın Kökleri, Tübitak yayınları, 8. Basım, s. 25.
3- Lee M. Spetner, Not By Chance, Shattering The Modern Theory of Evolution, The Judaica Press Inc., 1997, s. 24. |
|