|
-
A -
Abiyogenez (Abiogenesis)
teorisi
Cansız maddelerin tesadüfen bir araya gelerek canlı
bir organizma oluşturacağına inanan görüştür. Ortaçağdan
beri süregelen batıl bir inanıştır ve spontane jenerasyon
teorisi olarak da bilinir. (bkz. Spontane
jenerasyon)
Ortaçağ'da,
böceklerin yemek artıklarından, güvelerin yünden, farelerin
buğdaydan oluştuğuna yaygın olarak inanılıyordu. Hatta,
bunu ispatlamak için ilginç deneyler dahi yapılmıştı.
17. yüzyılda yaşayan Belçikalı bir fizikçi olan J. B.
Van Helmont, kirli insan gömleğiyle buğday tanelerini
biraraya koyduğunda, farelerin oluşacağını sanmıştı.1
Etlerin bir süre sonra kurtlanmasının da, hayatın cansız
maddelerden türeyebildiğine bir delil olduğu zannediliyordu.
Oysa daha sonraları, etlerin üzerindeki kurtların kendi
kendilerine oluşmadıkları; sineklerin getirip bıraktıkları
gözle görülmeyen yumurtalardan çıktıkları anlaşıldı.
Bu teori 19. yüzyılda, ünlü Fransız bilim adamı Louis
Pasteur'ün yaptığı deneylerle tamamen çürütüldü. Pasteur,
vardığı sonucu şu cümle ile özetledi:
"Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası artık
kesin olarak tarihe gömülmüştür."2
Bugün bilimsel olarak, "abiyogenez" değil; "hayat ancak
hayattan gelir" görüşünü savunan biyogenez teorisi (bkz.
Biyogenez teorisi) geçerlidir. Ama evrim teorisini savunan
çevreler, halen canlılığın cansız maddelerin tesadüfler
sonucunda biraraya gelmelerinden oluşabileceğini iddia
etmektedirler. Ne var ki bu iddialarını ispatlamak için
hiçbir bilimsel kanıt ortaya koyamadıkları gibi bu bilim
dışı iddialarını ispatlamaya çalıştıkları tüm deneyler
de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. (bkz. Miller
Deneyi, Fox
Deneyi)
Aborijin yerlileri
Avrupalıların Avustralya'ya yerleşmesinden önce, Avustralya'nın
tek halkını oluşturan yerli halk topluluğudur. Yaklaşık
50 bin yıl önce Güneydoğu Asya'dan yola çıkarak Avustralya'nın
kuzey kıyılarına ulaşan küçük bir topluluğun soyundan
gelen Aborijinler, zamanla Avustralya'nın her yanına
dağılmışlardır.
1788'de, Avrupalıların Avustralya'ya ulaşmasından önce,
kıtada yaklaşık 300 bin Aborijin yaşıyordu ve 500 kabile
vardı. Kıtaya gelen Avrupalılar Aborijinleri "ilkel
insanlar" olarak gördüler ve kıtada bir soykırım başlattılar.
Avrupalılar, son derece vahşi yöntemlerle Aborijinleri
katletmeye başladılar. Bu soykırımdan sonra başlangıçtaki
500 kabileden geriye çok azı kaldı. Bugün Aborijinler,
Avustralya nüfusunun yaklaşık yüzde birini oluşturmaktadırlar.3
Aborijin yerlileri |
Aborijinlerin Avrupalılar tarafından "ilkel insanlar"
kabul edilerek katledilmeleri, Charles Darwin'in İnsanın
Türeyişi (bkz.
İnsanın Türeyişi) isimli kitabının yayınlanması
ile büyük bir hız kazandı. Darwin kitabında, "yaşam
mücadelesi"nin insan ırkları arasında da geçerli olduğunu,
"kayırılmış ırklar"ın bu mücadelede üstün geldiklerini
öne sürüyordu. Darwin'e göre kayırılmış ırklar, Avrupalı
beyazlardı. Asyalı ya da Afrikalı ırklar ise, yaşam
mücadelesinde geri kalmışlardı. Darwin daha da ileri
giderek, bu ırkların, dünya üzerindeki "yaşam mücadelesi"ni
yakın zamanda tamamen kaybederek yok olacaklarını ileri
sürmüştü:
Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte,
medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden
silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan
insansı maymunlar da… Kuşkusuz elimine edilecekler.
Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk
daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupalı
ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki zencilerden,
Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha geride
olan babun türü maymunlar kalacaktır.4
Görüldüğü gibi Darwin, Avustralya yerlilerini gorillerle
bir tutuyordu. Dolayısıyla Avustralya'da katliam yapan
insanlar da gorile benzer hayvanları öldürdüklerini
düşünmüşler, Aborijinleri insan olarak kabul etmemişlerdir.
Darwin'den sonra bazı evrimciler de, "eğer insan maymun
ile ortak bir atadan türemişse, dünyanın bazı köşelerinde
hala bu evrim sürecini tamamlamamış ara geçiş formları
(bkz. Ara geçiş formu), yani
yarı maymun-yarı insanlar yaşıyor olabilir" iddiasını
öne sürdüler. Aborijin yerlileri de, kaş çıkıntılarının
Batılı ırklarınkinden biraz daha büyük, çene yapılarının
içeri doğru eğik ve beyin hacimlerininse biraz daha
küçük olması nedeniyle, "evrimin yaşayan delilleri"
olarak kabul edildiler. Evrimci paleontologlar ve onlara
katılan çok sayıda "fosil avcısı" da, insanın sözde
evrimine delil öne sürebilmek için Aborijinlerin mezarlarını
kazmaya ve elde ettikleri kafataslarını Batı'daki evrimci
müzelere götürmeye başladılar. Kafatasları, bir süre
sonra tüm Batılı enstitülere, okullara birer birer dağıtılmaya
ve evrimin en somut kanıtları olarak sunulmaya başlandı.
Bir süre sonra, Aborijin mezarları yeterli olmadı ve
evrim teorisine delil bulmak amacıyla Aborijin katliamı
başladı. Vurulan yerlilerin kafatasları çıkarılıyor,
kurşun delikleri kapatılıyor ve kimyasal işlemlerle
biraz eskitildikten sonra müzelere satılıyordu.
Bu insanlık dışı uygulamalar ise, evrim teorisi destek
alınarak meşru gösteriliyordu. Örneğin Tazmanya Royal
Society'nin başkanı olan James Barnard 1890 yılında
yaptığı bir açıklamada, "Yok etme işlemi, evrim ve en
uygunların yaşama kanununun bir aksiyonudur" dedi ve
"Bu nedenle Avustralyalı Aborijinleri öldürme konusunda
suçlamayı hak eden herhangi bir sebep yoktur" diye devam
etti.5
Günümüzde, Aborijinler artık Avustralya vatandaşı sayılıyorlar.
Ancak birçoğu hala ayrımcılıkla karşı karşıya ve sosyal,
ekonomik ve politik açıdan ezilmekteler.
Adaptasyon
Bir canlının, bulunduğu çevrede daha iyi yaşamasını
ve üremesini sağlayan özelliğidir.
Aynı türden iki canlı birbirine tıpatıp benzer değildir.
Büyüklük, renk, karakter gibi sahip oldukları her özellik
farklılıklar gösterir. Bu özellikleri doğrultusunda
bazıları, bulundukları çevreye daha iyi adapte olurlar
ve daha uzun yaşama ve daha çok üreme imkanına sahip
olurlar. Bu, doğal seleksiyon olarak bilinir.
Evrim teorisi, adaptasyon kavramına yeni bir anlam
daha ekler ve içinde bulunduğu koşullara adaptasyon
sağlayan canlıların zaman içinde tür değiştirdiklerini
iddia eder.
Ancak evrimcilerin "koşulların değişmesi, canlının
evrimleşerek tür değiştirmesine neden olur" iddiası
geçerli değildir. Bir tür, "genetik potansiyeli" olanak
verdiği ölçüde bulunduğu ortamdaki değişikliklere adapte
olur. Eğer "genetik potansiyeli" bu değişikliklere adapte
olmasına imkan vermiyorsa, o zaman bu tür, değişen koşullara
adapte olamaz ve yok olur. Ancak hiçbir zaman koşullara
adapte olarak başka bir türe dönüşmez. Her zaman aynı
türün bir bireyi olarak kalır. (bkz. Doğal
seleksiyon)
AL 288-1 (Australopithecus
afarensis fosil kaydı)
(bkz. Lucy)
AL 666-1 (Homo sapiens
fosil kaydı)

AL 666-1'in yandan
görünüşü |
AL
666-1: 2.3 milyon yıllık Homo sapiens
(insan) çenesi |
1994 yılında Etiyopya Hadar'da Australopithecus afarensis
fosilleriyle beraber bulunan çene fosilidir. 2.3 milyon
yıllık bir tarih konulan bu çene, tamamen Homo sapiens
(insan) türüne ait özellikler göstermektedir.
AL 666-1 fosilinin çene yapısı, beraber bulunduğu Australopithecus
afarensis ve 1.75 milyon yıl yaşındaki Homo habilis
çenesinden çok farklıdır. Bu iki türün çeneleri, dar
ve dörtgen biçimindeki yapılarıyla günümüz maymunlarınınkinin
benzeridir. AL 666-1 ise günümüz insanınki ile benzer
bir çene yapısına sahiptir.
AL 666-1 fosilinin "Homo" (insan) türüne ait olduğu
kesin olmasına rağmen, evrimciler bu fosil hakkında
yorum yapmaktan kaçınırlar. Çünkü bu çene için hesapladıkları
2.3 milyon yıllık yaş, "Homo", yani insan türü için
belirledikleri yaşın çok üzerindedir.
Alglerin kökeni
Okyanusta serbest halde
yüzen algler |
Algler, denizden tatlı suya, çöl kumlarından kaynar
yer altı kaynaklarına, hatta kar ve buz altına kadar
her ortamda bulunan, fotosentez yapabilen organizmalardır.
Tek hücreli formlardan 60 metreye kadar büyüyen dev
kalp yosununa kadar değişen şekillere sahiptirler. Algler,
yaptıkları fotosentezle atmosferdeki oksijenin büyük
bir kısmını üretirler.
Alglerin kökeni çok eski devirlere kadar uzanmaktadır;
3.4-3.1 milyar yaşında fosilleşmiş alg kalıntıları bulunmaktadır.
Alglerin ilk olarak nasıl oluştukları, evrimcileri açmazda
bırakan konulardan biridir. Evrimciler, ilk bitki hücresinin
zaman içinde evrimleşerek algleri oluşturduğunu öne
sürerler. Bunun içinse algleri ilkel yapılı bitkiler
olarak tanımlarlar. Ancak bu açıklamalarını geçersiz
kılan iki önemli nokta bulunmaktadır: Bunlardan birincisi,
evrim teorisinin ilk bitki hücresinin nasıl oluştuğunu
dahi açıklayamamasıdır. İkincisi ise, alglerin ilkel
yapıya değil, aksine günümüzde yaşayan örneklerinden
farksız ve son derece kompleks bir yapıya sahip olmasıdır.
Science News dergisinde yayınlanan bir makalede, ilk
alglerin günümüz algleri ile benzerliği şöyle açıklanmaktadır:
3.4 milyar yıl öncesine ait mavi-yeşil alg ve bakteri
fosillerinin her ikisi de Güney Afrika'daki kayalarda
bulunmuştur. Daha da ilgi çekici olan, pleurocapsalean
alg ile günümüzdeki pleurocapsalean algin hemen hemen
birbirlerine denk olduklarının ortaya çıkmasıdır.6
Kambriyen devrine ait
kırmızı alg fosilleri. Bu organizmalar günümüzdeki
kırmızı alglerle aynıdır. |
Alman bilim adamı profesör Hoimar Von Ditfurth ise
sözde "ilkel" alglerin kompleks yapısı hakkında şu yorumu
yapar:
Bugüne kadar bulunabilmiş en eski fosiller, çekirdeksiz
algler türünden mineraller içindeki fosilleşmiş cisimlerdir
ve bunların üç milyar yıldan daha uzun bir geçmişleri
vardır. Ne kadar ilkel olurlarsa olsunlar, bunlar bile
oldukça karmaşık ve ustaca organize edilmiş yaşam biçimlerini
temsil etmektedirler.7
Alglerin hücre duvarlarını oluşturmak için kullandıkları
yapılar incelendiğinde de, onların hiç de basit ve ilkel
olmadıkları görülmektedir. Dokuların üretimi için kullanılan
organik poliamin, karmaşık bir kimyasal maddedir ve
birçok canlı tarafından kullanılmaktadır. Algler, hücre
duvarlarını inşa ederken doğadaki en uzun organik poliamin
zincirlerini kullanırlar.
Bu canlılar fotosentez yapan karmaşık klorofil pigmentlerinin
yanı sıra, altın sarısı bir renk veren "ksantofil pigmenti"ne
de sahiptirler. Balıklardaki D vitamininin en büyük
kaynağı olan bu tek hücreli canlılar belirli bir amaç
için yaratılmış kompleks yapılara sahiptirler.8
Sonuç olarak, evrimciler ilk bitki hücresinin kökenini
açıklayamadıkları gibi, bu bitki hücresinin nasıl olup
günümüz alglerinden farksız ve kompleks bir yapıya sahip
ilk algleri oluşturduğunu da açıklayamazlar.
Amfibiyen
Hem karada hem de suda yaşayabilen, omurgalılar sınıfından
pulsuz hayvanlardır. Yaklaşık 4.000 türü bulunur. Kurbağalar,
kara kurbağaları, semenderler ve sesilyenler amfibiyendirler.
Amfibiyenlerin hem karada hem de suda yaşayabilmeleri,
evrimcilerin bu canlıların sudan karaya geçişte ara
geçiş formu olduklarını iddia etmelerine neden olmuştur.
Tropik bölgelerde yaşayan
bir semender |
Evrimcilerin bu konudaki senaryosuna göre, balıklar
önce amfibiyenlere evrimleşmişler, amfibiyenler ise
sürüngenlere dönüşmüşlerdir. Ancak bu senaryonun hiçbir
delili yoktur. Yarı balık-yarı amfibiyen bir canlının
yaşadığını gösteren tek bir fosil bile bulunamamıştır.
Omurgalı Paleontolojisi ve Evrim kitabının yazarı olan
ünlü evrimci Robert L. Carroll, bu gerçeği "erken amfibiyenlerle
balıklar arasında ara form fosillerine sahip değiliz"
diyerek ifade etmektedir.9
Evrimci paleontologlar Colbert ve Morales, amfibiyenlerin
üç sınıfı olan kurbağalar, semenderler ve sesilyenler
hakkında şu yorumu yaparlar:
Palezoik devir amfibiyenlerinin ortak bir ataya sahip
olduklarını gösterebilecek tek bir kanıt yoktur. Bilinen
en eski kurbağalar, semenderler ve sesilyenler şu an
yaşamakta olan örneklerine son derece benzerdirler.10
Günümüzden yaklaşık 60 yıl öncesine kadar, yaşı 410
milyon yıl olarak hesaplanan, soyu tükendiği zannedilen
Cœlecanth adlı bir balık fosili, birçok evrimci kaynakta
balık-amfibiyen arası bir ara geçiş formu olarak tanıtılıyordu.
Ancak bu canlının Hint Okyanusu açıklarında defalarca
yakalanması evrimcilerin iddialarının geçersizliğini
ortaya çıkardı. (bkz. Cœlecanth)
Evrimcilerin senaryolarının ikinci aşamasında ise,
amfibiyenlerin sürüngenlere evrimleştikleri ve böylece
sudan karaya geçişin gerçekleştiği iddiası yer alır.
Fakat bu iddiayı da destekleyecek hiçbir somut bulgu
yoktur. Aksine, amfibiyenler ile sürüngenler arasında
çok büyük fizyolojik ve anatomik farklar bulunmaktadır.
Bunun bir örneği, iki farklı canlı grubunun yumurta
yapılarıdır. Amfibiyenler yumurtalarını suya bırakırlar.
Yumurtalar su içindeki gelişim için uygun yapıdadırlar;
son derece geçirgen ve şeffaf bir zara ve jölemsi bir
kıvama sahiptirler. Oysa sürüngenler karada yumurtlarlar
ve dolayısıyla yumurtaları da karadaki kuru iklime uygun
olarak yaratılmıştır. "Amniyotik yumurta" olarak da
bilinen sürüngen yumurtasının sert kabuğu hava geçirir,
ama su geçirmez. Bu sayede yavrunun ihtiyaç duyduğu
sıvı, yavru yumurtadan çıkıncaya kadar saklanır.
AMFİBİYEN VE SÜRÜNGEN YUMURTALARININ FARKI
 
Amfibiyen-sürüngen evrimi senaryosunun tutarsızlıklarından
biri de, yumurtaların yapısıdır. Su içinde gelişen
amfibiyen yumurtaları, jölemsi bir yapıya ve geçirgen
bir zara sahiptir. Oysa sürüngen yumurtaları,
sağdaki dinozor yumurtası rekontrüksiyonunda görüldüğü
gibi, kara şartlarına uygun sert ve su geçirmez
bir yapıdadır. Bir amfibiyenin "sürüngenleşmesi"
için yumurtalarının tesadüfen kusursuz bir sürüngen
yumurtasına dönüşmesi gerekir. Oysa böyle bir
dönüşüm sırasındaki en ufak bir hata, canlının
neslinin tükenmesine yol açacaktır. |
Amfibiyen yumurtaları eğer karaya bırakılacak olsa,
kısa zamanda kuruyacak ve içindeki embriyolar da ölecektir.
Bu durum, sürüngenlerin kademeli olarak amfibiyenlerden
evrimleştiklerini öne süren evrim teorisi açısından
açıklanamayan bir sorundur. Çünkü karada yaşam başlayacaksa,
amfibiyen yumurtasının tek bir nesil içinde amniotik
yumurtaya dönüşmesi zorunludur. Bunun evrim mekanizmaları
olarak öne sürülen doğal seleksiyon ve mutasyon tarafından
nasıl yapılmış olabileceği açıklanamamaktadır.
Öte yandan, fosil kayıtları da sürüngenlerin kökenini
evrimci bir açıklamadan yoksun bırakmaktadır. Ünlü evrimci
paleontolog Lewis L. Carroll, "Sürüngenlerin Kökeni
Sorunu" başlıklı makalesinde bu gerçeği şöyle kabul
eder:
Ne yazık ki sürüngenlerin ortaya çıkışı öncesinde var
olan tek bir sürüngen atası örneği yoktur. Bu ara formların
olmayışı, amfibiyen-sürüngen geçişi hakkındaki çoğu
problemi çözümsüz bırakmaktadır.11
Aynı gerçek Harvard Üniversitesi paleontologlarından,
evrimci Stephen Jay Gould tarafından da kabul edilmektedir.
Gould, "hiçbir fosil amfibiyen, tümüyle karada yaşayan
omurgalıların (sürüngen, kuş ve memelilerin) atası olarak
görünmüyor" demektedir.12 (bkz. Sudan
karaya geçiş) Amino asit
Amino asitler, canlı hücrelerini oluşturan proteinlerin
yapıtaşı olan moleküllerdir. Doğada 200 çeşidin üzerinde
amino asit bulunur. Ancak bunların arasından sadece
20 çeşit amino asit canlılardaki proteinleri oluşturur.
20 amino asit çeşidinden "belirli amino asitler"in,
"belirli sıralarda" dizilerek kimyasal bağlarla birbirlerine
bağlanmaları sonucunda farklı fonksiyon ve özelliklere
sahip proteinler oluşur. En basitleri yaklaşık 50 amino
asitten oluşan proteinlerin binlerce amino asitten oluşan
çeşitleri de vardır. Proteinlerin yapılarındaki tek
bir amino asitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi
ya da zincire fazladan bir amino asit eklenmesi, o proteini
işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Bu nedenle
her amino asit, tam gereken yerde, tam gereken sırada
yer almalıdır. Hayatın rastlantılarla oluştuğunu öne
süren evrim teorisi ise bu düzenliliğin tesadüfen nasıl
oluştuğunu kesinlikle açıklayamaz.
Amerikalı jeolog William Stokes, bir evrimci olmasına
rağmen, Essentials of Earth History (Yeryüzü Tarihinin
Esasları) adlı kitabında bu gerçeği kabul ederken, "eğer
milyarlarca yıl boyunca, milyarlarca gezegenin yüzeyi
gerekli amino asitleri içeren sulu bir konsantre tabakayla
dolu olsaydı bile yine (protein) oluşamazdı" diye yazar.13
Amino asitler, amino grubu,
karboksil grubu ve yan zincir grubu diye adlandırılan
üç atom grubunun bir karbon grubuna bağlanmasıyla
meydana gelirler.
Proteinler amino asitlerden oluşurlar. Amino asitler proteinlere göre çok daha küçük moleküller olmalarına rağmen, son derece kompleks yapıları vardır.
|
Science News dergisinin Ocak 1999 sayısında yayınlanan
bir makalede ise, amino asitlerin nasıl olup da proteinleri
oluşturduğuna hala hiçbir açıklama getirilemediği şöyle
belirtilmektedir:
Proteinlerin yapılarındaki
tek bir amino asitin bile eksilmesi veya yerinin
değişmesi ya da zincire fazladan bir amino asit
eklenmesi, o proteini işe yaramaz bir molekül
yığını haline getirir. |
Hiç kimse şimdiye kadar nasıl olup da geniş çapta dağılmış
yapıtaşlarının proteinlere dönüştüğünü tatmin edici
bir şekilde açıklayamamıştır. İlkel dünyanın varsayılan
koşulları amino asitleri yalıtılmış bir yalnızlığa doğru
sürükleyecek şekildedir.14
Amino asitler, birbirlerine
farklı bağlantı yerlerinden bağlanarak, proteinin
üç boyutlu yapısını meydana getirirler. Bu özellik,
proteinlerin daha da kompleks bir yapı kazanmalarına
neden olur. |
Laboratuvar koşullarında, bilinçli müdahalelerle yapılan
deneylerde dahi, proteinler için gerekli olan amino
asitler üretilememektedir. Bu konuda yapılan deneyler
ya başarısızlıkla sonuçlanmıştır, ya da Miller Deneyinde
olduğu gibi deney esnasında birçok geçersiz metoda başvurulmuştur.
Miller, deneyinde, ilkel atmosferde bulunmayan maddeleri
kullanmış ve ilkel atmosferde bulunmayan ortamlar oluşturmuştur.
Bunun sonucunda oluşan amino asitler de, canlıların
proteinlerinin yapısında bulunmayan sağ-elli amino asitlerdir.
(bkz. Miller
Deneyi) Daha amino asitlerin tesadüfen nasıl oluştuklarını
açıklayamayan evrimciler, bu amino asitlerin ilkel dünya
koşullarında tesadüfen oluştuklarını ve tesadüfen en
doğru amino asitlerin, en doğru sayıda, en doğru sıralama
ile dizilerek proteinleri meydana getirdiklerini iddia
ederler. Bu konu evrim teorisinin en büyük açmazlarından
biridir. (bkz. Protein)
Analoji
Evrimciler canlılar arasındaki birtakım benzerliklere
dayanarak, aralarında ata-torun ilişkisi kurmaya çalışırlar.
Ancak bir kısım canlılar vardır ki, fonksiyon bakımından
benzer organlara sahip olmalarına rağmen, aralarında
hiçbir evrimsel bağ kurulamaz. Bu tür bir benzerliğe
"analoji", böyle organlara da "analog organlar" denir.
Analog organlar yapı ve gelişme bakımından farklı, fakat
fonksiyonları aynı olan organlardır.15
Örneğin kuşların, böceklerin, memeli olan yarasaların
kanatları fonksiyon olarak benzer olmalarına rağmen,
aralarında sözde evrimsel bir ilişki yoktur.
Dolayısıyla evrimciler, aralarında evrimsel bir akrabalık
bağı kuramadıkları bu benzer organların, ayrı ayrı evrimleşmenin
ürünü olduğunu söylemek zorunda kalırlar. Örneğin kanatın
kuşlarda, böceklerde, memeli olan yarasalarda ayrı ayrı
"tesadüflerle" ortaya çıkması gerekmektedir. Bu durum
sadece benzerliklere dayanarak evrimsel bağ kurmaya
çalışan evrimciler açısından büyük bir çelişki oluşturur.
Çünkü evrimciler, örneğin kanatlar gibi son derece kompleks
yapıların tesadüfen nasıl oluştuğunu bir kez bile açıklayamazken
bunu farklı canlılar için ayrı ayrı açıklamalıdırlar.
(bkz. Homoloji;
Homolog organ)
Bu konu ile ilgili evrimcileri çıkmaza sürükleyen daha
pek çok örnek bulunmaktadır. (bkz. Analog
organ)
Analog organ
Yüzeysel benzerlikleri olan ve hemen hemen aynı görevi
yapan organlardır. Örneğin bir kelebeğin kanadı ile
kuşun kanadı uçmayı, bir sineğin bacağı ile kedinin
bacağı yürümeyi sağlar. Fakat bunların genetik yapıları
incelendiğinde birbirlerinden tamamen farklı oldukları
gözlenir. Çünkü bu tür benzerlikler yüzeyseldir.16
Darwin, benzer (yani "homolog") organlara sahip canlıların
birbirleriyle evrimsel bir bağlantısı olduğunu ve bu
organların ortak bir ataya sahip olmaları gerektiğini
öne sürmüştür. Oysa hiçbir delile dayanmayan, yalnızca
dış görünüşlerden yola çıkılarak ortaya atılmış bu yüzeysel
varsayım, Darwin'den günümüze kadar hiçbir somut bulgu
tarafından da doğrulanmamıştır. Bu durum karşısında,
evrimciler bu organların "homolog" (yani ortak bir atadan
gelen) organlar değil, "analog" (aralarında evrimsel
ilişki olmadığı halde birbirine çok benzeyen) organlar
olduğunu söylerler. (bkz. Morfolojik
homoloji)
Bir uçan sürüngenin, bir
kuşun ve bir yarasanın kanatları. Aralarında hiçbir
evrimsel ilişki kurulamayan bu kanatlar, benzer
yapılara sahiptir. |
Evrimcilerin, aralarında hiçbir evrimsel bağlantı kuramadıkları
türlerin de, birbirlerine çok benzeyen (homolog) organları
vardır. Kanat, bunun en bilinen örneğidir. Bir memeli
olan yarasada kanat vardır, kuşlarda kanat vardır, sineklerde
ve diğer çeşitli böcek türlerinde de kanat vardır. Fakat
evrimciler, birbirinden farklı bu sınıflar arasında
hiçbir evrimsel bağ ve akrabalık kuramamaktadırlar.
Evrim teorisine göre, kanatlar birbirinden bağımsız
olarak dört kez "tesadüfen" ortaya çıkmıştır: Böceklerde,
uçan sürüngenlerde, kuşlarda ve uçan memelilerde (yarasada).
Doğal seleksiyon-mutasyon mekanizmalarıyla açıklanamayan
kanatların dört kez ayrı ayrı oluşmaları, hem de oluşan
bu kanatların birbirine benzer yapılar sergilemeleri,
evrimci biyologlar için ciddi bir açmaz oluşturur.
Bu konuda evrimci tezi çıkmaza sürükleyen en somut
örneklerden biri de, memeli canlılarda ortaya çıkar.
Çağdaş biyolojinin ortak kabulüne göre, tüm memeliler
iki temel kategoriye ayrılır; plasentalılar ve keseliler
(marsupials). Evrimciler, bu ayrımın memelilerin henüz
ilk başlangıcında doğduğunu ve her iki kategorinin birbirlerinden
tamamen bağımsız olarak ayrı birer evrim tarihi yaşadığını
varsayarlar. Ancak ne ilginçtir ki, bu iki kategoride
birbirlerinin neredeyse aynı olan "çiftler" vardır.
Kurtlar, kediler, sincaplar, karınca yiyenler, köstebekler
ve fareler, hem plasentalılar kategorisine, hem de keseliler
kategorisine birbirlerine çok benzer yapılarıyla girmektedirler.17
Yani evrim teorisine göre, birbirlerinden tamamen bağımsız
mutasyonların, bu canlıları ikişer kez "tesadüfen" üretmiş
olmaları gerekmektedir! Elbette böyle bir olayın gerçekleşmesi
mümkün değildir.
Plasentalı ve keseli memeliler arasındaki ilginç benzerliklerden
biri de, Kuzey Amerika kurdu ile Tazmanya kurdu arasındadır.
Bu canlılardan ilki plasentalılar, ikincisi ise keseliler
sınıflamasına dahildir. (Avustralya kıtasının ve çevresindeki
adaların Antartika'dan ayrılmasından itibaren, keseli
ve plasentalı memelilerin ilişkilerinin kesildiği varsayılır
ve bu dönemde hiçbir kurt türü yoktur.) Ancak ilginç
olan, Tazmanya kurdu ile Kuzey Amerika kurdunun iskelet
yapılarının neredeyse tamamen aynı olmasıdır. Özellikle
kafatasları yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi, birbirlerine
olağanüstü derecede benzerdir.
|
TAZMANYA
KURDU VE GÜNEY AMERİKALI BENZERİ
Keseli memeliler ile plasentalı memeliler arasında
"ikiz" türlerin bulunması, homoloji iddiasına
çok büyük bir darbedir. Örneğin üstteki keseli
Tazmanya kurdu ile Kuzey Amerika'da yetişen plasentalı
kurt, birbirlerine olağanüstü derecede benzerdir.
Yanda, bu iki canlının birbirlerine çok benzeyen
kafatasları yer alıyor. Hiçbir "evrimsel akrabalık"
öne sürülemeyen iki canlı arasında bu denli benzerlik
olması, homoloji iddiasını temelsiz bırakmaktadır. |
Evrimci biyologların "homoloji" örneği olarak kabul
edemedikleri bu gibi olağanüstü benzerlikler, benzer
organların, ortak atadan evrimleşme tezine delil oluşturmadığını
göstermektedir.
Angiosperm
Çiçekli bitkilere verilen isimdir. Yeryüzünde en fazla
sayıda bulunan bitkilerdir. 230.000'in üzerinde türü
vardır. Okyanuslardan çöllere kadar çok farklı koşullarda
yetişebilmektedirler.
140 milyon yıl yaşındaki
Archæfructus türüne ait bu fosil, bilinen en eski
angiosperm (çiçekli bitki) kalıntısıdır. Bugünkü
benzerlerinden farkı olmayan bitki, çiçekleri
ve meyvesi ile kusursuz bir yapıya sahiptir. |
Bitkilerin evrimi iddiasını en açık biçimde reddeden
fosil bulguları, angiospermlere aittir. Angiospermler,
43 ayrı familyaya bölünmüşlerdir ve bu 43 farklı familyanın
her biri, arkalarında hiçbir ilkel "ara form" izi bulunmadan
fosil kayıtlarında aniden ortaya çıkar. Bu gerçek, 19.
yüzyılda da fark edilmiş ve hatta bu nedenle Darwin,
angiospermlerin kökenini "rahatsız edici bir sır" olarak
tanımlamıştır. Darwin'den bu yana yapılan tüm araştırmalar,
bu bitkilerin kökenine dair evrimsel bir açıklama getirememiştir.
Evrimci paleobotanikçi N. F. Hughes, Paleology of
Angiosperm Origins adlı kitabında şu itirafta bulunur:
Karadaki bitkilerin en baskın grubu olan angiospermlerin
evrimsel kökeni, bilim adamlarını 19. yüzyılın ortalarından
beri şaşırtmaktadır... Detaylardaki birkaç istisna dışında,
bu soruna tatminkar bir cevap bulunamayışı devam etmektedir
ve sonunda çoğu biyolog bu sorunun fosil kayıtlarıyla
çözülmesinin imkansız olduğu sonucuna varmıştır.18
Daniel Axelrod ise, The Evolution of Flowering Plants,
in The Evolution Life (Evrimsel Süreçte Çiçekli Bitkilerin
Evrimi) adlı kitabında, çiçekli bitkilerin kökeni konusunda
şu yorumu yapar:
Angiospermlere, yani çiçekli bitkilere yol açan ilkel
grup, fosil kayıtlarında henüz tespit edilmemiştir ve
yaşayan hiçbir angiosperm böyle bir bağlantıya işaret
etmemektedir.19
Bilim adamlarının yukarıda belirtilen açıklamalarında
da görüldüğü gibi, angiospermler fosil kayıtlarında,
hiçbir evrimsel ataya sahip olmadan aniden belirmişlerdir.
Çiçekli bitkiler gibi son derece kompleks canlıların
birdenbire ortaya çıkmaları, onların yaratıldıklarının
bir göstergesidir.
Anorganik evrim
Anorganik evrim, canlılığın ortaya çıkışından evvel,
evrenin ve dünyanın oluşumunu tesadüfi süreçlerle açıklamaya
çalışır. Herşeyi evrimle açıklamaya çalışan kimseler
materyalizmin öngördüğü gibi evrenin sonsuzdan beri
var olduğunu, yani yaratılmadığını ve evrende hiçbir
tasarım, plan ve amaç olmadığını, herşeyin tesadüf ürünü
olduğunu savunurlar. Ancak 19. yüzyıl materyalistlerinin,
o dönemin ilkel bilim düzeyi içinde büyük hararetle
savundukları bu iddialar, 20. yüzyıldaki bilimsel bulgular
tarafından yıkılmıştır.
Önce, evrenin sonsuzdan beri var olduğu iddiası tarihe
karışmıştır. 1920'li yıllardan itibaren evrenin yapısı
hakkında elde edilen bilgiler, evrenin belirli bir zaman
önce bir "Büyük Patlama" (Big Bang) ile yoktan var olduğunu
ispatlamıştır. Yani evren sonsuz değildir, yoktan yaratılmıştır.
(bkz. Big Bang teorisi)
20. yüzyılın ilk yarısında yazdığı kitaplarla materyalizmin
ve Marksizm'in ünlü bir savunucusu haline gelen Georges
Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri adlı kitabında,
"sonsuz evren" modelinin geçerliliğine güvenerek yaratılışa
şöyle karşı çıkıyordu:
Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış
olsaydı, o takdirde, evrenin Allah tarafından belli
bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan var edilmiş
olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için, herşeyden
önce, evrenin var olmadığı bir anın varlığını, sonra
da, hiçlikten (yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu
kabul etmek gerekir. Bu ise bilimin kabul edemeyeceği
bir şeydir.20
Politzer, yaratılışa karşı sonsuz evren fikrini savunurken,
bilimin kendi tarafında olduğunu sanıyordu. Oysa bilim,
çok geçmeden, Politzer'in "eğer öyle olsa, bir Yaratıcı
olduğunu kabul etmek gerekir" dediği gerçeği, yani evrenin
bir başlangıcı olduğu gerçeğini ispatladı.
Antibiyotik
direnci
Bakteriler, belli bir antibiyotiğe sürekli maruz kaldıklarında,
o antibiyotiğe karşı direnç göstermeye başlarlar ve
bir süre sonra antibiyotiğin o bakteri türü üzerindeki
etkisi yok olur. Evrimciler, bazı bakterilerin antibiyotiklere
karşı direnç göstermelerini evrime delil olarak gösterirler.
Bu direncin bakterilerde meydana gelen mutasyonlar sonucunda
geliştiğini iddia ederler. Oysa bakterilerde meydana
gelen direnç, onların mutasyon sonucunda sonradan geliştirdikleri
bir özellik değildir. Çünkü bakteriler bu özelliğe antibiyotiğe
maruz kalmadan önce de sahiptirler. Scientific American
dergisi, evrimci bir yayın olmasına karşın, Mart 1998
sayısında bu konuda şöyle bir açıklamaya yer vermiştir:
Dirençli bakteriler antibiyotiklerin
keşfinden önce de vardı. Bakteriler sonradan antibiyotiğe
maruz kalınca direnç özelliği geliştirmemişlerdir. |
Çok sayıda bakteri, daha ticari antibiyotikler kullanılmaya
başlamadan önce de direnç genlerine sahipti. Bilim adamları
bu genlerin neden evrimleştiklerini ve varlıklarını
sürdürdüklerini kesinlikle bilmiyorlar.21
Görüldüğü gibi, direnç sağlayan genetik bilginin, antibiyotiklerden
önce var olması, evrimciler tarafından açıklanamayan
ve teorinin iddiasını geçersiz kılan bir gerçektir.
Dirençli bakterilerin, antibiyotiklerin keşfinden yıllarca
önce mevcut olduğu, ciddi bir bilimsel yayın olan Medical
Tribune dergisinin 29 Aralık 1988 tarihli sayısında
da, ilginç bir olay aktarılarak şöyle belirtilmektedir:
Bakteriler, direnç genlerini
birbirlerine aktararak antibiyotiklere karşı kısa
sürede bağışıklık kazanırlar. |
1986'da yapılan bir araştırmada, 1845 yılında bir kutup
keşfi sırasında hastalanarak hayatını kaybeden denizcilerin
buzda korunmuş cesetleri bulunmuştur. Bu cesetlerin
üzerinde 19. yüzyılda yaygın olan bazı bakteri çeşitleri
tespit edilmiş ve bunlar test edildiğinde, 20. yüzyılda
üretilmiş pek çok modern antibiyotiğe karşı direnç özellikleri
taşıdıkları hayret le saptanmıştır.22
Bu tür direnç özelliklerinin penisilinin icadından
önce de birçok bakteri türünde mevcut olduğu, tıp dünyasında
bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla bakterilerdeki direnç
özelliğinin evrimsel bir gelişme gibi öne sürülmesi
kesinlikle yanlış bir iddiadır.
Günlük dilde "bakterilerin bağışıklık kazanması" denen
süreç gerçekte şöyle oluşur:
Bakterilerin kendi türleri içinde sayısız varyasyonları
(çeşitleri) vardır. Bu varyasyonların bir kısmı, yukarıda
belirtildiği gibi, bazı ilaçlara karşı direnç sağlayacak
genetik bilgiye sahiptir. Bakteriler belli bir ilacın
etkisine maruz kaldıklarında, ilaca dayanıksız varyasyonlar
yok olur; dirençliler ise hayatta kalır ve daha fazla
çoğalma imkanına kavuşurlar. Belli bir zaman sonra tamamen
yok olan dirençsiz bakterilerin yerini, hızla çoğalan
bu dirençli bakteriler doldurur. Bir süre sonra, aynı
bakteri türü yalnızca söz konusu antibiyotiğe dirençli
olan bireylerden oluşmuş bir koloni haline gelir ve
artık aynı antibiyotik o bakteri türüne karşı etkisiz
olur. Ancak bakteri yine aynı bakteri, tür yine aynı
türdür. Herhangi bir evrim yaşanmamıştır.
Bakterilerdeki Direnç Aktarma Mekanizmaları
Bakteriler antibiyotiklere karşı direnç özelliğini,
geçmiş dirençli jenerasyonlarından genetik miras olarak
edindikleri gibi, diğer bakterilerdeki direnç genlerini
kendilerine transfer etme yoluyla da elde edebilirler.
Direnç genleri genellikle "plasmid"ler aracılığıyla
diğer bakterilere taşınırlar. Plasmidler, bakterideki
küçük DNA halkacıklarıdır ve direnç genleri sıklıkla
bu plasmidlerde kodlu bulunur. Bu direnç genleri, bakterinin,
bulunduğu ortamdaki çeşitli zararlı maddelere karşı
dayanıklı hale gelmesini sağlar. Direnç genleri aynı
zamanda bakterideki kromozomal DNA'da da bulunabilir.
Kromozom, bakteri hücresindeki plasmidlerden çok daha
büyük ve hücrenin çoğalmasını ve fonksiyonlarını yöneten
bir DNA molekülüdür.
Antibiyotiklere karşı bağışıklık genine sahip olan
bir bakteri, sahip olduğu bu genetik bilgiyi, diğer
bir bakteriye plasmid transferi yaparak ulaştırabilmektedir.
Direnç genleri bazen virüsler aracılığıyla da transfer
edilir. Bu durumda virüs, bir bakteriden aldığı direnç
genini bir başka bakteriye aktarır. Ayrıca bir bakteri
öldüğünde ve içindeki hücre parçaları ortama dağıldığında,
bir başka bakteri ortamda serbest halde bulunan direnç
genini kendine aktarabilir.
Dirençsiz bir bakteri, bu şekilde edindiği bir direnç
genini kolaylıkla kendi DNA molekülleri arasına katabilir.
Çünkü direnç genleri genellikle "transpozon" adı verilen
küçük DNA üniteleri şeklindedir ve kolaylıkla başka
DNA molekülleri arasına dahil olabilir.
Bu gibi mekanizmalar sayesinde bir tek dirençli bakteriden
çok kısa bir süre içinde dirençli bir bakteri kolonisi
ortaya çıkabilir. Bu olgunun evrimle bir ilgisi yoktur;
çünkü bakterilere direnç sağlayan genler, mutasyonlar
sonucunda sonradan oluşmamaktadır. Sadece, zaten var
olan genler bakteriler arasında birbirlerine aktarılmaktadır.
Antropoloji
Antropoloji, insanın kökenini, biyolojik özelliklerini,
toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bilim dalıdır.
Bu bilim dalı önceleri, insanlık tarihini öğrenmek girişimi
olarak başlamıştı. Gerçekten de Yunanca'dan gelen bu
sözcüğün anlamı "insanın incelenmesi"dir. 19. yüzyılda
Charles Darwin'in, canlıların gelişme ve değişim sürecine
ilişkin evrim kuramını ortaya atmasından sonra bilim
adamları bu alana ilgi duydu ve insanın sözde evrimi
hakkında yeni yeni görüşler öne sürmeye başladılar.
Bilim adamları insan topluluklarının nasıl büyüdüğünü
ve ne yönde değişikliğe uğradıklarını, siyasal örgütlenmelerin,
sanatın ve müziğin nasıl doğduğunu öğrenmek istiyorlardı.
Bütün bu çabaların sonucunda antropoloji biliminde insanlık
tarihinin değişik alanlarını inceleyen uzmanlık dalları
ortaya çıktı: Fiziksel antropologlar, kültürel antropologlar...
Fakat evrim teorisinin ortaya atılmasından sonra kültürel
antropoloji, insanı kültürlü bir hayvan olarak; fiziki
antropoloji ise insanı biyolojik bir organizma olarak
ele aldı. Bu çarpık zihniyetin sonucunda antropoloji,
evrimci bilim adamlarının çalışma sahası olarak pek
çok gerçek dışı ve taraflı yoruma maruz kalmıştır.
Ara geçiş formu (Ara türler)
Evrim teorisinin iddiasına göre, yeryüzünde yaşayan
ve geçmişte yaşamış tüm canlı türleri birbirlerinden
türeyerek ortaya çıkmışlardır. Türlerin birbirlerine
dönüşümü ise, evrim teorisine göre, yavaş yavaş ve kademe
kademe olmuştur. Dolayısıyla, bu iddiaya göre iki canlı
türü arasındaki geçiş dönemini yansıtan ve her iki türden
bazı özellikler taşıyan birtakım canlıların yaşamış
olması zorunludur. Örneğin, balıklar karaya çıkıp sürüngenlere
dönüşene kadar mutlaka yarı solungaçlı yarı akciğerli,
yarı yüzgeçli yarı ayaklı türden bazı canlıların milyonlarca
yıl boyunca yaşamış olmaları gerekir. Evrimciler, geçmişte
yaşamış olduklarına inandıkları bu hayali canlılara
"ara geçiş formu" adını verirler.
Fosil kayıtlarında Darwin'in
öngördüğü gibi kademeli bir değişim yoktur. Farklı
canlı türleri kendilerine has yapılarıyla bir
anda ortaya çıkarlar. Bunu kabullenemeyen evrimciler
iddialarını yandaki resimdeki gibi temelsiz ve
spekülatif çizimlerle desteklemeye çalışırlar. |
Eğer evrim teorisi doğru olsaydı, bu tür canlıların
geçmişte yaşamış olmaları ve bunların sayılarının ve
çeşitlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olması gerekirdi.
Ve bu ucube canlıların kalıntılarına fosil kayıtlarında
rastlanması gerekirdi. Ancak, bugüne kadar fosil kayıtlarında
tek bir ara geçiş formu fosiline dahi rastlanmamıştır.
Nitekim evrim teorisinin kurucusu Charles Darwin, Türlerin
Kökeni kitabının "Teorinin Zorlukları" (Difficulties
on Theory) adlı bölümünde şöyle yazmıştır:
Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle
türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz?
Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak
tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu
olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok
katmanında gömülü olarak bulamıyoruz... Niçin her jeolojik
yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji
iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır
ve belki de bu, benim teorime karşı ileri sürülecek
en büyük itiraz olacaktır.23
Evrimci paleontologlar, Darwin'in bu sözlerine dayanarak
19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında
fosil araştırmaları yaptılar ve bu ara geçiş formlarını
aradılar. Tüm çabalara rağmen söz konusu formlara hiçbir
zaman rastlanamadı. Yapılan kazılarda ve araştırmalarda
elde edilen bütün bulgular, evrim teorisinin öngörülerinin
aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve
kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını gösterdi. Ünlü
İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager, evrim
teorisini benimsemesine karşın bu gerçeği şöyle kabul
eder:
Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde,
türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak
aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil,
aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz.24
Bir başka evrimci paleontolog Mark Czarnecki ise şu
yorumu yapar:
Farklı canlı sınıflamaları,
kendilerine benzeyen ataları olmadan aniden ortaya
çıkmışlar ve yüz milyonlarca yıl boyunca hiç değişim
geçirmeden, durağan bir biçimde kalmışlardır. |
Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel,
her zaman için fosil kayıtları olmuştur... Bu kayıtlar
hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların
izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar
ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum,
türlerin yaratıldığını savunan argümana destek sağlamıştır.25
Ünlü biyolog Francis Hitching de, The Neck of the Giraffe:
Where Darwin Went Wrong adlı kitabında şöyle demektedir:
Eğer fosiller buluyorsak ve eğer Darwin'in teorisi
doğruysa, o halde kayaların belirli bir grup yaratığın,
daha kompleks bir başka grup yaratığa doğru küçük kademelerle
evrimleştiğini gösteren kalıntılar ortaya çıkarması
gerekir. Bu nesilden nesile ilerleyen "küçük gelişmelerin"
son derece iyi korunmuş olması gerekir. Ama durum hiç
de böyle değildir. Aslında, bunun tam tersi doğrudur.
Darwin'in "sayısız ara form olmalı, ama bunları neden
yeryüzünün sayısız katmanında bulamıyoruz" derken yakınmış
olduğu gibi. Darwin, fosil kayıtlarındaki bu "olağanüstü
eksikliğin" sadece daha fazla fosil kazısı yapmakla
ilgili olduğunu düşünmüştür. Ama her ne kadar yeni fosil
kazısı yapılırsa yapılsın, bulunan türlerin neredeyse
hepsinin, istisnasız, bugün yaşamakta olan hayvanlara
çok benzediği ortaya çıkmıştır.26
Fosil kayıtları, canlı türlerinin hem bir anda ve tamamen
farklı yapılarda ortaya çıktıklarını, hem de çok uzun
jeolojik dönemler boyunca değişmeden sabit kaldıklarını
göstermektedir. Harvard Üniversitesi paleontologlarından
ve ünlü evrimci Stephen Jay Gould, bu gerçeği şöyle
kabul eder:
Fosilleşmiş türlerin çoğunun tarihi, kademeli evrimle
çelişen iki farklı özellik ortaya koymaktadır:
1. Durağanlık: Çoğu tür, dünya üzerinde var olduğu
süre boyunca hiçbir yönsel değişim göstermez. Fosil
kayıtlarında ilk ortaya çıktıkları andaki yapıları ne
ise, kayıtlardan yok oldukları andaki yapıları da aynıdır.
Morfolojik (şekilsel) değişim genellikle sınırlıdır
ve belirli bir yönü yoktur.
2. Aniden ortaya çıkış: Herhangi bir lokal bölgede
bir tür, atalarından kademeli farklılaşmalara uğrayarak
aşama aşama ortaya çıkmaz; bir anda ve "tamamen şekillenmiş"
olarak belirir.27
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, evrimciler genellikle
"ara geçiş formu" kavramını kasıtlı olarak gerçek anlamının
dışında kullanırlar. Evrim teorisinin öngördüğü ara
formlar, iki canlı türü arasında kalan, eksik ve yarım
organlara sahip canlılardır. Ancak bazen ara form kavramı
yanlış algılanmakta ve gerçekte ara form özelliği oluşturmayan
canlı yapıları, ara form gibi düşünülmektedir. Örneğin
bir canlı grubunun diğer canlı grubuna ait özellikler
barındırması, bir ara tür özelliği değildir. Buna bir
örnek, Avustralya'da yaşayan Platypus'tur. Bu canlı,
bir memeli olmasına rağmen sürüngenler gibi yumurtlayarak
çoğalır. Ayrıca kuşlara benzer bir gagası bulunur. Bilim
adamları Platypus gibi canlılara "mozaik canlı" ismini
verirler. Mozaik canlıların ara form sayılamayacağı,
Stephen J. Gould ve Niles Eldredge gibi önde gelen evrimci
paleontologlar tarafından da kabul edilmektedir.28
(bkz. Platypus)
Arboreal teori
Evrimcilerin uçuşun kökenini
açıklamak için ortaya attıkları teorilerden biri
"daldan dala atlarken kuş haline geldiklerini"
savunur. Oysa ne yavaş yavaş kanatlanan canlılara
dair fosiller vardır, ne de bunu sağlayabilecek
doğal bir süreç... |
Kara canlısı olan sürüngenlerin nasıl olup da uçmaya
başladıkları konusunda öne sürülen iki evrimci teoriden
biridir. Arboreal teoriye göre kuşların ataları ağaçlarda
yaşayan sürüngenlerdir ve bunlar zamanla "daldan dala
atlayarak kanatlanmışlardır". (Diğer görüş de kuşların
yerden yukarı doğru havalandıklarını savunan Cursorial
teoridir.) Söz konusu teori tamamen hayalidir ve teoriyi
destekleyen hiçbir bilimsel kanıt yoktur.
Nitekim Cursorial teoriyi öne süren John Ostrom, her
iki hipotezi savunanların ancak spekülasyon yapabildiklerini
itiraf ederek şöyle der:
Benim 'cursorial predator' teorim gerçekten de spekülatiftir.
Fakat arboreal teori de aynı şekilde spekülatiftir.29
Ayrıca bu teorinin iddiasına göre, geçmişte dünya üzerinde
"yaşamış olması" gereken ara geçiş formlarına da (bkz.
Ara geçiş formu) hiçbir zaman
rastlanmamıştır. (bkz. Cursorial
teori; Kuşların
kökeni)
Archæopteryx
Berlin'de sergilenmekte
olan en ünlü Archæopteryx fosili |
140 milyon yıl önce, Jurassic dönemde yaşayan ve daha
sonra soyu tükenen bir kuş türüdür. Archæopteryx'in
günümüz kuşlarından biraz daha farklı özelliklerinin
olması, evrimcilerin bu kuşu sözde dinozor atalarından
ayrılan ve yeni uçmaya başlayan bir ara tür olarak göstermelerine
neden olmuştur. Evrim teorisine göre, Velociraptor veya
Dromeosaur ismi verilen küçük yapılı dinozorların bir
kısmı evrim geçirerek kanatlanmışlar ve uçmaya başlamışlardır.
Archæopteryx ise, bu iddiaya göre, yeni yeni uçmaya
başlayan bu kuşların atasıdır.
Oysa Archæopteryx fosilleri üzerinde yapılan son incelemeler,
bu anlatımın bilimsel bir temeli olmadığını göstermektedir.
Bu canlı, iyi uçamayan bir ara geçiş formu değil, sadece
günümüz kuşlarından farklı bazı özelliklere sahip, soyu
tükenmiş bir kuş türüdür. Son bulgular ve incelemeler
sonucunda Archæopteryx hakkında elde edilen sonuçlar
şunlardır:
? Bu canlının "sternum" adındaki göğüs kemiğinin olmaması,
canlının uçamayacağının en önemli kanıtı olarak gösterilmekteydi.
(Göğüs kemiği, uçmak için gerekli olan kasların tutunduğu
göğüs kafesinin altında bulunan bir kemiktir. Günümüzde
uçabilen veya uçamayan tüm kuşlarda, hatta kuşlardan
çok ayrı bir familyaya ait olan uçabilen memeli yarasalarda
bile bu göğüs kemiği vardır.)
Ancak 1992 yılında bulunan yedinci Archæopteryx fosili
bu argümanın yanlış olduğunu gösterdi. Bu fosilde evrimcilerin
çok uzun zamandır yok saydıkları göğüs kemiği vardı.
Nature dergisinde yeni bulunan bu fosil şöyle anlatılıyordu:
Son bulunan yedinci Archæopteryx fosili, uzun zamandır
varlığından şüphe edilen, ama hiçbir zaman ispatlanamayan
bir dikdörtgensel göğüs kemiğinin varlığına işaret ediyor.
Bu canlının uzun mesafelerde uçuş yeteneği hala spekülasyona
dayalı, ama göğüs kemiğinin varlığı, güçlü uçuş kaslarının
olduğunu gösteriyor.30
Bu bulgu, Archæopteryx'in tam uçamayan bir yarı-kuş
olduğu yönündeki iddiaların en temel dayanağını geçersiz
kıldı.
Ayrıca Archæopteryx'in günümüz kuşlarınınkinden farksız
olan asimetrik tüy yapısı, canlının mükemmel olarak
uçabildiğini göstermektedir. Ünlü paleontolog Carl O.
Dunbar'ın belirttiği gibi, "tüylerinden dolayı bu yaratık
tam bir kuş özelliği gösteriyordu".31
Archæopteryx'in tüylerinin ortaya çıkarmış olduğu
bir başka gerçek, bu canlının sıcakkanlı oluşudur. Bilindiği
gibi sürüngenler ve dinozorlar soğukkanlı, yani vücut
ısılarını kendileri üretmeyen, çevrenin sıcaklığının
vücut ısılarını etkilediği canlılardır. Kuşlarda bulunan
tüylerin en önemli fonksiyonlarından bir tanesi, kuşun
vücut ısısını korumasıdır. Archæopteryx'in tüylü olması,
bu kuşun dinozorların aksine sıcakkanlı olduğunu, yani
vücut ısısını korumaya ihtiyacı olan gerçek bir kuş
olduğunu gösteriyordu.
Evrimci biyologların Archæopteryx'i ara geçiş formu
olarak gösterirken dayandıkları en önemli iki nokta
ise, bu hayvanın kanatlarının üzerindeki pençeleri ve
ağzındaki dişleridir.
Archæopteryx'in anatomisi
üzerinde yapılan incelemeler, canlının eksiksiz
bir uçuş yeteneğine sahip, tipik bir kuş olduğunu
ortaya koymuştur. Archæopteryx'i sürüngenlere
benzetme çabası tamamen dayanaksızdır. |
Archæopteryx'in kanatlarında pençeleri ve ağzında dişleri
olduğu doğrudur, ancak bu özellikleri, canlının sürüngenlerle
herhangi bir şekilde ilgisi olduğunu göstermez. Zira
günümüzde yaşayan iki tür kuşta, Touraco corythaix ve
Opisthocomus hoatzin'de de dallara tutunmaya yarayan
pençeler bulunmaktadır. Ve bu canlılar, hiçbir açıdan
sürüngen özelliği taşımayan, tam birer kuştur. Dolayısıyla
Archæopteryx'in kanatlarında pençeleri olduğu ve bu
sebeple de bir ara form olduğu yolundaki iddia geçersizdir.
Archæopteryx'in ağzındaki dişleri de yine canlıyı bir
ara form kılmaz. Evrimciler bu dişlerin bir sürüngen
özelliği olduğunu öne sürerek yanılmaktadırlar. Çünkü
dişler sürüngenlerin tipik bir özelliği değildir. Günümüzde
bazı sürüngenlerin dişleri varken bazılarının yoktur.
Daha da önemli olan nokta, dişli kuşların Archæopteryx'le
sınırlı olmamasıdır. Günümüzde dişli kuşların yaşamadıkları
bir gerçektir, ancak fosil kayıtlarına baktığımız zaman
gerek Archæopteryx ile aynı dönemde gerekse daha sonra,
hatta günümüze oldukça yakın tarihlere kadar "dişli
kuşlar" olarak isimlendirilebilecek ayrı bir kuş grubunun
yaşamını sürdürdüğünü görürüz.
Bir Archæopteryx illüstrasyonu |
Ayrıca,
Archæopteryx'in ve diğer dişli kuşların diş yapıları,
bu kuşların sözde evrimsel ataları olan dinozorların
diş yapılarından çok farklıdır. Martin, Stewart ve Whetstone
gibi ünlü kuşbilimcilerin yaptıkları ölçümlere göre,
Archæopteryx'in ve diğer dişli kuşların dişlerinin üstü
düzdür ve geniş kökleri vardır. Oysa bu kuşların atası
olduğu iddia edilen theropod dinozorlarının dişlerinin
üstü testere gibi çıkıntılıdır ve kökleri de dardır.32
Son dönemlerde bulunan bazı fosiller, Archæopteryx'le
ilgili evrimci senaryonun geçersizliğini başka yönlerden
de ortaya koymuştur.
1995 yılında Çin'de Omurgalılar Paleontolojisi
Enstitüsü'nde araştırmalar yapan Lianhai Hou ve Zhonghe
Zhou adlı iki paleontolog, Confuciusornis olarak isimlendirdikleri
yeni bir fosil kuş keşfettiler. Archæopteryx ile aynı
yaştaki (yaklaşık 140 milyon yıllık) bu kuşun dişleri
yoktu, gagası ve tüyleri ise günümüz kuşlarıyla aynı
özellikleri göstermekteydi. İskelet yapısı da günümüz
kuşlarınınkiyle aynı olan bu kuşun kanatlarında, Archæopteryx'te
olduğu gibi pençeler vardı. Kuyruk tüylerine destek
olan "pygostyle" isimli yapı bu kuşta da görülüyordu.
Kısacası, evrimciler tarafından tüm kuşların en eski
atası sayılan ve yarı-sürüngen kabul edilen Archæopteryx'le
aynı yaşta olan bu canlı, günümüz kuşlarına çok benziyordu.
Bu gerçek, Archæopteryx'in bütün kuşların ilkel atası
olduğu yönündeki evrimci tezlerle çelişiyordu.33

Archæopteryx'e ait bir rekonstrüksiyon |
Çin'de
Kasım 1996'da bulunan bir başka fosil, ortalığı daha
da karıştırdı. 130 milyon yaşındaki Liaoningornis isimli
bu kuşun varlığı Hou, Martin ve Alan Feduccia tarafından
Science dergisinde yayınlanan bir makaleyle duyuruldu.
Liaoningornis, günümüz kuşlarında bulunan uçuş kaslarının
tutunduğu göğüs kemiğine sahipti. Diğer yönleriyle de
bu canlı günümüz kuşlarından farksızdı. Tek farkı, ağzında
dişlerinin olmasıydı. Bu durum, dişli kuşların, hiç
de evrimcilerin iddia ettikleri gibi ilkel bir yapıya
sahip olmadıklarını gösteriyordu.34
Nitekim Alan Feduccia, Discover dergisinde yayınlanan
yorumunda, Liaoningornis'in, kuşların kökeninin dinozorlar
olduğu iddiasını geçersiz kıldığını belirtmişti.35
Archæopteryx'le ilgili evrimci iddiaları çürüten bir
başka fosil ise Eoalulavis oldu. Archæopteryx'ten 30
milyon yıl daha genç, yani 120 milyon yaşında olduğu
söylenen Eoalulavis'in kanat yapısının aynısı, günümüzdeki
bazı uçan kuşlarda görülüyordu. Bu da 120 milyon yıl
önce, günümüzdeki kuşlardan birçok yönden farksız canlıların
göklerde uçmakta olduklarını ispatlıyordu.36
Archæopteryx'in sürüngenlerle kuşlar arasında ara geçiş
formu olmadığına dair bir delil de, 2000 yılında Çin'de
bulunan bir kuş fosili ile geldi. Longisquama ismi verilen
bu canlının 220 milyon yıl önce Orta Asya'da yaşadığı
belirtildi. Science ve Nature gibi ünlü bilim dergileri
ve BBC televizyonu bu fosil hakkında şu bilgileri verdi:
Orta Asya'da bulunan ve günümüzden 220 milyon yıl önce
yaşadığı anlaşılan söz konusu fosilin tüm vücudunun
tüylerle kaplı olduğu, kuşların atası olduğu iddia edilen
Archæptoryx'de ve günümüz kuşlarında olduğu gibi bir
lades kemiğine sahip olduğu ve tüylerinde içi boş sapların
bulunduğu tespit edildi. Bu ise, Archæopteryx'in kuşların
atası olduğu iddialarını geçersizleştiriyor. Çünkü bulunan
fosil Archæopteryx'ten 75 milyon yıl daha yaşlı; yani
kuşların atası olduğu iddia edilen canlıdan 75 milyon
yıl önce de tüm özellikleriyle tam bir kuş yaşıyordu.37
Böylece Archæopteryx ve diğer arkaik kuşların birer
ara geçiş formu olmadıkları kesin bir biçimde ispatlanmış
oldu. Fosiller, farklı kuş türlerinin birbirlerinden
evrimleştiklerini göstermiyorlardı. Aksine, günümüz
kuşlarının ve Archæopteryx benzeri bazı özgün kuş türlerinin
beraberce yaşadıklarını ispatlıyorlardı.
Kısacası Archæopteryx'in birtakım özellikleri, bu canlının
bir "ara form" olmadığını göstermektedir. Nitekim bugün
evrim teorisinin ünlü savunucularından Harvard paleontologları
Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge de, Archæopteryx'in
farklı özellikleri bünyesinde barındıran bir "mozaik"
canlı olduğunu, ama asla bir ara form olmadığını kabul
etmektedirler.38
Archæoraptor
Bir kısım medya kuruluşları, evrim teorisini sorgusuz sualsiz kabullenmekte ve bulunan her yeni fosili, evrim teorisine bilimsel bir destekmiş gibi kamuoyuna sunmaktadırlar. Örneğin Archæoraptor isimli fosil, 1999 yılında "kanatlı dinozor" olarak gazeteler aracılığıyla tüm dünyaya empoze edilmiştir. Oysa yaklaşık iki yıl sonra, söz konusu fosilin yeni bir evrim sahtekarlığı olduğu ortaya çıkmış ve bu kez aynı gazeteler "dino-kuşun" "palavra" olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. |
Çin'de
"bulunduğu" iddia edilen, ancak 2001 yılında sahte olarak
üretildiği anlaşılan bir fosil.
Archæoraptor'un sahte bir fosil olduğu, araştırmacıların
yaptıkları detaylı analizler sonucunda anlaşıldı. İncelemeyi
yapan bilim adamları, yapılan sahtekarlığı Nature dergisinde
şöyle açıkladılar:
Archæoraptor fosili kayıp halka olarak duyuruldu ve
kuşların belirli bir cins dinozordan evrimleştiğine
dair en iyi delil olma iddiasındaydı... Fakat Archæoraptor'un
bir kuşun ve uçamayan bir dromaeosaurid dinozorunun
kemiklerinin birleştirilmesiyle oluşturulan bir sahtekarlık
olduğu gösterilmiştir... İskelet açıkça birçok kırık
parçadan yeniden birleştirilmişti ve iskelet, dişler,
tüyler, Archæopteryx'ten daha iyi uçabilen bir kanat
ve uçmayan bir dinozorun kuyruğu da dahil eşsiz bir
kombinasyona sahipti... Archæoraptor'un iki ya da daha
fazla türü temsil ettiği ve en az iki, muhtemelen beş
ayrı örnekten birleştirildiği sonucuna vardık... Bu,
bilim adına bir kayıptır. Paleontoloji zaten bugüne
kadar Piltdown Adamı sahtekarlığı ve Johann Beringer'in
'duran taşları' ile oldukça zarar görmüştür ve birçok
fosil bilmeden ya da kasıtlı olarak yanıltıcı konstrüksiyonlara
konu olmuştur.39 (bkz. Piltdown
Adamı)
Aşağı ırk
(bkz. Darwinizm
ve ırkçılık)
Atapuerca kafatası

İspanya'da bulunan yüz
kemiği, bizimle aynı yüz yapısına sahip insanların
800 bin yıl öncesinde de yaşadıklarını gösteriyordu. |
1995 yılında, Madrid Üniversitesi'nden üç İspanyol
paleoantropolog, İspanya'da "Atapuerca" adı verilen
bölgedeki Gran Dolina mağarasında bir fosil buldular.
Fosil, günümüz insanıyla tamamen aynı görünüme sahip
11 yaşındaki bir çocuğa ait bir insan yüzü parçasıydı.
Ancak çocuk öleli tam 800 bin yıl olmuştu. Bu, evrimciler
açısından şaşırtıcı bir bulguydu; çünkü bu kadar eski
bir dönemde henüz Homo sapiens'in (günümüz insanı) yaşadıklarını
ummuyorlardı. (bkz.
İnsanın hayali soyağacı)
Atapuerca'da bulunan fosilden
yola çıkılarak yeniden inşa edilen kafatası (solda)
ile günümüz insanına ait kafatası (sağda) olağanüstü
derecede benzerdir. |
Discover dergisi, Aralık 1997 sayısında konuya geniş
yer verdi. Bu fosil, Gran Dolina araştırma ekibinin
başı Arsuaga Ferreras'ın bile insanın evrimi hakkındaki
inançlarını sarsmıştı. Ferreras şöyle diyordu:
Büyük, geniş, şişkin, yani anlayacağınız ilkel bir
şeyle karşılaşmayı umuyorduk. 800 bin yıl yaşındaki
bir çocuktan beklentimiz, Turkana Çocuğu gibi bir şey
olmasıydı. Ama bizim bulduğumuz bütünüyle modern bir
yüzdü... Bunlar sizi sarsan türden şeyler: Fosil bulmak
değil, tamam fosil bulmak da beklenmedik ve güzel bir
olay. Fakat en etkileyici olanı, bugüne ait olduğunu
düşündüğünüz bir şeyi geçmişte bulmanız. Bu, bir anlamda,
Gran Dolina'da kasetçalar bulmak gibi bir şey. Böyle
bir şey çok şaşırtıcı olurdu elbette. Alt Pleistosen
tabakalarında teypler, kasetler bulmay ı beklemiyoruz,
ancak 800 bin yıllık "modern" bir yüz bulmak da bunun
gibi bir şey. Onu gördüğümüzde çok şaşırmıştık.40
Bu fosil, Homo sapiens'in tarihinin 800 bin yıl kadar
geriye götürülmesi gerektiğine işaret ediyordu. Ama
evrimcilerin hayali evrim soyağacına göre, 800 bin yıl
önce Homo sapiens'in yaşamamış olması gerektiği için,
evrimciler bu fosilin başka bir türe ait olduğuna karar
verdiler. Bu yüzden Homo antecessor adlı hayali bir
tür oluşturdular ve Atapuerca kafatasını bu sıralamaya
dahil ettiler.
Atın kökeni
 "Atın
evrimi"ni sembolize ettiği iddia edilen şemalar, yakın
bir zamana kadar, evrim teorisine kanıt olarak gösterilen
fosil sıralamalarının en başında gelmekteydi. Oysa bugün
pek çok evrimci, atın evrimi senaryosunun geçersizliğini
açıkça kabul etmektedir. Kasım 1980'de Chicago Doğa
Tarihi Müzesi'nde 150 evrimcinin katıldığı, dört gün
süren ve kademeli evrim teorisinin sorunlarının ele
alındığı bir toplantıda söz alan evrimci Boyce Rensberger,
atın evrimi senaryosunun fosil kayıtlarında hiçbir dayanağı
olmadığını ve atın kademeli evrimleşmesi gibi bir sürecin
hiç yaşanmadığını şöyle anlatmıştır:
Yaklaşık 50 milyon yıl önce yaşamış dört tırnaklı,
tilki büyüklüğündeki canlılardan bugünün daha büyük
tek tırnaklı atına bir dizi kademeli değişim olduğunu
öne süren ünlü atın evrimi örneğinin geçersiz olduğu
uzun zamandır bilinmektedir. Kademeli değişim yerine,
her türün fosilleri bütünüyle farklı olarak ortaya çıkmakta,
değişmeden kalmakta, sonra da soyu tükenmektedir. Ara
formlar bilinmemektedir.41
Atın evrimi şemalarının sergilendiği "İngiltere Doğa
Tarihi Müzesi"nin yöneticilerinden ünlü evrimci paleontolog
Niles Eldredge de, hala müzenin alt katında duran bu
şema hakkında şunları söyler:
Hayatın doğası hakkında her biri birbirinden hayali
bir sürü kötü hikaye vardır. Bunun en ünlü örneğiyse,
belki 50 yıl önce hazırlanmış olan ve hala alt katta
duran atın evrimi sergisidir. Atın evrimi, birbirini
izleyen yüzlerce bilimsel kaynak tarafından büyük bir
gerçek gibi sunulmuştur. Ancak şimdi, bu tip iddiaları
ortaya atan kişilerin yaptıkları tahminlerin yalnızca
spekülasyon olduklarını düşünüyorum.42
Hiçbir bilimsel delil tarafından
desteklenmemesine rağmen atın evrimi senaryosu, Hindistan,
Güney Amerika, Kuzey Amerika ve Avrupa'da değişik zamanlarda
yaşamış, farklı tür canlılara ait fosillerin, evrimcilerin
hayal güçleri doğrultusunda, küçükten büyüğe doğru dizilmesiyle
oluşturulan şemalarla ortaya atılmıştır. Farklı araştırmacıların
öne sürdükleri 20'den fazla atın evrimi şeması vardır.
Hepsi de birbirinden farklı olan bu soyağaçları hakkında
evrimciler arasında da görüş birliği yoktur. Bu sıralamalardaki
tek ortak nokta, 55 milyon yıl önceki Eosen devrinde
yaşamış Eohippus (Hyracotherium) adlı köpek benzeri
bir canlının atın ilk atası olduğuna inanılmasıdır.
(bkz. Eohippus)
Oysa atın milyonlarca yıl önce yok olmuş atası olarak
sunulan Eohippus, halen Afrika'da yaşayan ve atla hiçbir
ilgisi ve benzerliği olmayan Hyrax isimli hayvanın hemen
hemen aynısıdır.43
İngiltere Doğa Tarihi
Müzesi'nde yer alan "atın evrimi sergisi". Bu
ve benzeri "atın evrimi" şemaları, farklı devirlerde,
farklı coğrafyalarda yaşamış bağımsız canlı türlerinin,
son derece taraflı bir bakış açısıyla birbirleri
ardına dizilmesiyle oluşturulur. Gerçekte "atın
evrimi"ne dair hiçbir bilimsel bulgu yoktur. |
Atın evrimi iddiasının tutarsızlığı, her geçen gün
ortaya çıkan yeni fosil bulgularıyla daha açık olarak
anlaşılmaktadır. Eohippus ile aynı katmanda, günümüzde
yaşayan at cinslerinin de (Equus nevadensis ve Equus
occidentalis) fosillerinin bulunduğu tespit edilmiştir.44
Bu, günümüzdeki at ile onun sözde atasının aynı zamanda
yaşadığını göstermektedir ve atın evrimi denen sürecin
hiçbir zaman yaşanmadığının kanıtıdır.
Evrimci yazar Gordon R. Taylor, Darwinizm'in açıklayamadığı
konuları ele alan The Great Evolution Mystery adlı kitabında
at serileri efsanesinin aslını şöyle anlatır:
Darwinizm'in belki de en ciddi zaafiyeti, paleontologların,
büyük evrimsel değişiklikleri gösterecek olan akrabalık
ilişkilerini ve canlı sıralamalarını ortaya koyamamalarıdır...
At serisi genellikle bu konuda çözüme kavuşturulmuş
olan yegane örnek gibi gösterilir. Ama gerçek şudur
ki, Eohippus'tan Equus'a kadar uzanan sıralama çok tutarsızdır.
Bu sıralamanın, giderek artan bir vücut büyüklüğünü
gösterdiği iddia edilir, ama aslında sıralamanın ileriki
aşamalarına konan canlıların bazıları (sıralamanın en
başında yer alan) Eohippus'tan daha büyük değil, daha
küçüktürler. Farklı kaynaklardan gelen türlerin bir
araya getirilip ikna edici bir görüntüye sahip olan
bir sıralamada arka arkaya dizilmeleri mümkündür, ama
tarihte gerçekten bu sıralama içinde birbirlerini izlediklerini
gösteren hiçbir kanıt yoktur.45
Tüm bu gerçekler, evrimin en sağlam delillerinden birisi
gibi sunulan atın evrimi şemalarının, hiçbir geçerliliğe
sahip olmayan hayali sıralamalar olduklarını ortaya
koymaktadır. Diğer türler gibi atlar da, evrimsel bir
ataya sahip olmadan var olmuşlardır.
Australopithecus
İnsanın hayali evrim şemasındaki ilk kategori olan
Australopithecus, "güney maymunu" anlamına gelir. Bu
canlıların ilk olarak Afrika'da 4 milyon yıl kadar önce
ortaya çıktıkları ve 1 milyon yıl öncesine kadar da
yaşadıkları sanılmaktadır. Australopithecus türlerinin
tümü [Australopithecus aferensis, Australopithecus africanus,
Australopithecus boisei, Australopithecus robustus (Zinjanthropus)],
günümüz maymunlarına benzeyen soyu tükenmiş maymunlardır.
Australopithecus türleri,
kafataslarının yanı sıra iskelet yapıları yönünden
de günümüz maymunlarına büyük benzerlik gösterirler. |
Tümünün beyin hacimleri, günümüz şempanzelerininkiyle
aynı veya daha küçüktür. Ellerinde ve ayaklarında günümüz
maymunlarındaki gibi ağaçlara tırmanmaya yarayan çıkıntılar
mevcuttur ve ayakları dallara tutunmak için kavrayıcı
özelliklere sahiptir. Boyları kısadır (en fazla 130
cm.) ve aynı günümüz maymunlarındaki gibi erkek Australopithecus
dişisinden çok daha iridir. Kafataslarındaki yüzlerce
ayrıntı; birbirine yakın gözler, sivri azı dişleri,
çene yapısı, uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok
özellik, bu canlıların günümüz maymunlarından farklı
olmadıklarını gösteren delillerdir.
Bu konuda evrimcilerin ortaya attığı iddia ise, Australopithecuslar'ın,
tam bir maymun anatomisine sahip olmalarına rağmen,
diğer tüm maymunların aksine, insanlar gibi dik yürüdükleridir.
Ama pek çok bilim adamı, Australopithecus'un iskelet
yapısı üzerinde sayısız araştırma yapmış ve bu iddianın
geçersizliğini ortaya koymuştur. İngiltere ve ABD'den
dünyaca ünlü iki anatomist, Lord Solly Zuckerman ve
Prof. Charles Oxnard'ın, Australopithecus örnekleri
üzerinde yaptıkları çok geniş kapsamlı çalışmalar, bu
|