-
B -
Bakteri kamçısı
Bakteri kamçısı, bazı bakteriler tarafından sıvı bir
ortamda hareket edebilmek için kullanılır. Organ, bakterinin
hücre zarına tutturulmuştur ve canlı, ritmik bir biçimde
dalgalandırdığı bu kamçıyı bir palet gibi kullanarak
dilediği yön ve hızda yüzebilir.
Bakterilerin kamçısı uzun zamandır bilinmektedir. Ancak
son 10 yıl içindeki gözlemler, bu kamçının detaylı yapısını
ortaya çıkarınca bilim dünyası şaşkına dönmüştür. Çünkü
kamçının, önceden sanıldığı gibi basit bir titreşim
mekanizmasıyla değil, çok karmaşık bir "organik motor"
ile çalıştığı ortaya çıkmıştır.
Bakterinin hareketli motoru, elektrik motorlarıyla
aynı mekanik özelliğe sahiptir. İki ana bölüm söz konusudur:
Bir hareketli kısım (rotor) ve bir durağan kısım (stator).
Bu bir elektrik motorudur.
Ama bu elektrik motoru bir ev aletinde ya da taşıtta
değil, bir bakterinin üzerinde yer alır. Bakteriler
milyonlarca yıldır sahip oldukları bu motor sayesinde
"kamçı adı verilen organlarını hareket ettirir
ve su içinde yüzerler. Bakteri kamçısının motoru
1970'lerde keşfedilmiş ve bilim dünyasını şaşkına
çevirmiştir. Çünkü yaklaşık 250 ayrı oleküler
parçadan oluşan bu "indirgenemez kompleks" organın
Darwin'in öne sürdüğü rastlantı mekanizmaları
ile açıklanması imkansızdır. |
Bu organik motor, mekanik hareketler oluşturan diğer
sistemlerden farklıdır. Hücre, içinde ATP molekülleri
halinde saklı tutulan hazır enerjiyi kullanmaz, zarından
gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır. Motorun
kendi iç yapısı ise olağanüstü derecede komplekstir.
Kamçıyı oluşturan yaklaşık 240 ayrı protein vardır.
Bunlar kusursuz bir mekanik tasarımla yerlerine yerleştirilmiştir.
Evrimciler, canlılığın,
tesadüfler sonucunda meydana gelen ilkel bir bakteriden
oluştuğunu öne sürerler. Ancak son yıllarda bakterilerin
kompleks yapılarının anlaşılması ile bu iddiaları
kesin olarak yalanlanmıştır. |
Bilim adamları, kamçıyı oluşturan bu proteinlerin motoru
kapatıp açacak sinyalleri gönderdiklerini, atom boyutunda
harekete imkan sağlayan mafsallar oluşturduklarını ya
da kırbacı hücre zarına bağlayan proteinleri hareketlendirdiklerini
belirlemişlerdir. Motorun işleyişini basitleştirerek
anlatmak amacıyla yapılan modellemeler bile sistemin
karmaşıklığının anlaşılması için yeterlidir.
Sadece bakteri kamçısının bu kompleks yapısı dahi evrim
teorisini çökertmek için yeterlidir. Çünkü kamçı hiçbir
şekilde basite indirgenemeyecek bir yapıdadır. Kamçıyı
oluşturan moleküler parçaların tek bir tanesi bile olmasa,
ya da kusurlu olsa, kamçı çalışmaz ve dolayısıyla bakteriye
hiçbir faydası olmaz. Bakteri kamçısının ilk var olduğu
andan itibaren eksiksiz olarak işlemesi gerekmektedir.
Bu gerçek karşısında evrim teorisinin "kademe kademe
gelişim" iddiasının anlamsızlığı bir kez daha açıkça
ortaya çıkmaktadır. Nitekim bugüne kadar hiçbir evrimci
biyolog, bakterinin kamçısının kökenini açıklamayı denememiştir
bile.
Bakteri kamçısı, evrimcilerin "en ilkel canlılar" saydığı
bakterilerde dahi olağanüstü tasarımlar bulunduğunu
gösteren önemli bir gerçektir.
Bakterilerin
kökeni
Bilinen en eski fosiller, yaklaşık 3.5 milyar yıl önce
yaşamış olan bakterilerdir. Bu nedenle evrimciler, cansız
maddelerin ilk olarak tek hücreli bakterileri meydana
getirdiklerini iddia ederler. İddialarının devamında
ise ilk bakterilerin zaman içinde, yavaş yavaş çok hücreli
canlılara dönüştüklerini, bu canlıların da günümüzdeki
son derece kompleks bitki ve hayvanların ataları olduklarını
öne sürerler. Ancak bu iddialarının bilimsel hiçbir
delili olmadığı gibi, evrimciler cansız maddelerin nasıl
olup da bakterileri oluşturduğunu açıklayamamaktadırlar.

Bakteriler çok küçük ve
tek hücreli olmalarına rağmen, oldukça kompleks
bir yapıya sahiptirler. |
Bakteriler, birçok bilim adamı tarafından yakın zamana
kadar basit canlılar olarak bilinmekteydi. Ancak yapılan
detaylı araştırmalar, bu canlıların çok küçük ve tek
hücreli olmalarına rağmen oldukça kompleks bir yapıya
sahip olduklarını gösterdi.
Hemen hemen bütün bakteri türleri koruyucu bir katman
olan hücre duvarı ile çevrilidir. Hücre duvarı bakteriye
şeklini verir ve bakterinin çok farklı ortamlarda yaşayabilmesini
sağlar. Bazı tür bakterilerde kapsül adı verilen ve
hücre duvarını dıştan saran ince bir katman da bulunmaktadır.
Tüm bakterilerin hücre duvarlarının içinde, elastik
yapıdaki hücre zarı vardır. Küçük yiyecek molekülleri
bu zarın üzerindeki gözeneklerden hücrenin içine girer,
ancak büyük moleküller buradan geçemezler.
Zarın içinde yumuşak, jöle benzeri bir yapısı olan
sitoplazma bulunur. Sitoplazmada, "enzim" adı verilen
proteinler bulunur. Enzimler yiyecekleri parçalayarak
hücre için gerekli hammaddeyi sağlarlar.
Diğer tüm canlı hücreleri gibi bakteri hücreleri de
DNA içerir. DNA, bir hücrenin büyümesini, üremesini
ve diğer aktivitelerinin tamamını kontrol eder. Bakteri
hücresinde DNA sitoplazmada serbestçe dolaşır. Prokaryotlar,
yani çekirdeksiz hücreler dışındaki tüm canlı hücrelerinde
DNA, sitoplazmadan bir zarla ayrılan çekirdeğin içinde
bulunur.
Ayrıca, bu küçük hücrelerin içerisinde yeryüzünde yaşamın
sürekliliğini sağlayan çok önemli biyokimyasal olaylar
gerçekleşir. Bakteriler, yeryüzündeki doğal ekolojik
sistemin işleyişinde çok önemli görevleri yerine getirirler.
Örneğin bazı bakteri türleri, ölü bitki ve hayvan kalıntılarını
parçalayarak, bunları canlı organizmalar tarafından
tekrar kullanılmak üzere temel kimyasal maddelere dönüştürürler.
Bazıları toprağın verimliliğini artırırlar. Bunlardan
başka; sütü peynire dönüştürmek, zararlı bakterilere
karşı antibiyotik üretmek, vitamin sentezi yapmak gibi
çok önemli görevleri de yerine getirirler.
Bunlar, bakterilerin yerine getirdikleri sayısız görevden
sadece birkaç tanesidir. Bütün bunları yapan bakterilerin
genetik yapıları derinlemesine incelendiğinde hiç de
basit olmadıkları görülür.
Bir bakterinin DNA'sı bile oldukça komplekstir. Hepsi
çok kesin ve anlamlı bir dizilimle sıralanmış olan en
az 3 milyon birim içermektedir.49
Bakteri, sahip olduğu yüzlerce değişik özelliğin yanı
sıra üstün yaratılışı sergileyen bir DNA'ya sahpitir.
Bilinen en küçük bakteri olan theta-x-174'ün DNA'sında
5375 nükleotid bulunmaktadır. (Nükleotidler, canlılarda
kalıtsal özelliklerin tümünü denetleyen nükleik asitlerin
yapı taşlarıdır.) Normal boyutlardaki bir bakteride
ise nükleotid sayısı 3 milyon kadardır.50
1900'lü yılların başından beri, üzerinde çeşitli çalışma
ve araştırmalar yapılan bağırsak bakterisi Escherichia coli'nin ise tek bir kromozomunda 5.000 gen bulunmaktadır.
(Genler bir organa veya bir proteine ait olan DNA üzerindeki
parçaların oluşturduğu özel bölümlerdir.)
ABD Batı Ontario'da bulunan
1.9 milyon yıllık bakteri fosilleri. Bu fosiller
bugün yaşayan bakterilerle aynı yapıdadırlar. |
Her bir bakterinin DNA'sında kodlanmış bu bilgiler,
bakterinin yaşaması için gereklidir ve bu bilgilerdeki
herhangi bir değişiklik, bakterinintüm çalışma sistemini
bozacak kadar önemlidir. 2-3 mikron büyüklüğündeki bu
hücrenin içinde bilgi taşıyan bu sarmalın uzunluğu ise
1.400 mikrondur.51 (1 mikron, 0.001
mm.dir) Özel bir dizayn ile bu müthiş bilgi zinciri,
kendisinden binlerce kat küçük bir organizmanın içine
sığdırılmıştır.
Görüldüğü gibi bakterilerin gen şifrelerinde en ufak
bir aksaklığın olması ya da çalışma sistemlerinin bozu
lması, bakterilerin yaşayamamaları ve nesillerini devam
ettirememeleri anlamına gelir. Bunun sonucunda da ekolojik
denge zincirinin çok kritik bir halkası kopmuş ve canlılar
alemindeki bütün dengeler alt üst olmuş olur. Bu kompleks
özellikler göz önüne alındığında, evrim teorisinin iddia
ettiği gibi, bakterilerin ilkel hücreler olmadıkları
anlaşılmaktadır.
Dahası evrimcilerin iddiasındaki gibi, bakterilerin
evrimleşerek bitki ve hayvan hücrelerine (ökaryotik
hücrelere) dönüşmesi de her türlü biyoloji, fizik ve
kimya kuralına aykırı bir olaydır. Evrim teorisinin
savunucuları bu imkansızlığı açıkça bilmelerine rağmen,
bu tutarsız iddiayı savunmaktan vazgeçmezler. Örneğin,
ünlü evrimcilerden Prof. Ali Demirsoy, ilkel olduğu
iddia edilen bakteri hücrelerinin ökaryotik hücrelere
dönüşemeyeceğini şu sözleriyle itiraf eder:
Evrimde açıklanması en zor olan kademelerden biri de,
bu ilkel canlılardan nasıl olup da organelli ve karmaşık
hücrelerin meydana geldiğini bilimsel olarak açıklamaktır.
Esasında bu iki form arasında gerçek bir geçiş formu
da bulunamamıştır. Bir hücreliler ve çok hücreliler
bu karmaşık yapıyı tümüyle taşırlar, herhangi bir şekilde
daha basit yapılı organelleri olan ya da bunlardan birinin
daha ilkel olduğu bir gruba veya canlıya rastlanmamıştır.
Yani taşınan organeller her haliyle gelişmiştir. Basit
ve ilkel formları yoktur.52
Balıkların kökeni
Evrimciler Kambriyen devrinde ortaya çıkan omurgasız
deniz canlılarının, on milyonlarca yıllık bir zaman
dilimi içinde balıklara dönüştüğünü iddia ederler. Ancak
Kambriyen devri omurgasızlarının hiçbir atası olmadığı
gibi, bu omurgasızlar ile balıklar arasında bir evrim
olduğunu gösterebilecek hiçbir ara geçiş formu da yoktur.
(bkz. Kambriyen
devri) Oysa iskeletleri olmayan ve sert kısımları
vücutlarının dış kısmında yer alan omurgasızların, sert
kısımları vücutlarının ortasında yer alan kemikli balıklara
evrimleşmesi çok büyük bir dönüşümdür ve çok sayıda
ara form fosili bırakmış olması gerekir. Halbuki tüm
farklı balık kategorileri, fosil kayıtlarında bir anda
ve hiçbir ataları olmadan ortaya çıkarlar.
Mezozoik devre ait balık
fosili. Fosil kayıtları, diğer canlı sınıflamaları
gibi balıkların da yeryüzünde aniden ve farklı
yapılarıyla ortaya çıktığını göstermektedir. |
Evrimciler bu hayali formları bulmak için 140 yıldır
fosil tabakalarını alt üst etmektedirler. Milyonlarca
omurgasız fosili, milyonlarca balık fosili bulunmasına
rağmen, hiç kimse tek bir tane bile ara form fosili
bulamamıştır. Evrimci paleontolog Gerald T. Todd, "Kemikli
Balıkların Evrimi" başlıklı makalesinde, bu gerçek karşısında
evrimcilerin çaresizliğini gösteren şu soruları sıralar:
Kemikli balıkların her üç sınıfı da, fosil tabakalarında
aynı anda ve aniden ortaya çıkarlar... Peki ama bunların
kökenleri nedir? Bu denli farklı ve kompleks yaratıkların
ortaya çıkmasını ne sağlamıştır? Ve neden kendilerine
evrimsel bir ata oluşturabilecek canlıların izlerinden
eser yoktur?53
Fosil kayıtları, diğer canlı sınıflamaları gibi balıkların
da yeryüzünde aniden ve farklı yapılarıyla ortaya çıktığını
göstermektedir. Balıklar, arkalarında hiçbir "evrim"
süreci olmadan, kusursuz anatomileriyle bir anda yaratılmışlardır. Allah üstün güç sahibi bir Yaratıcı'dır.
Balinaların Kökeni
Balinalar ve yunuslar, "deniz memelileri" olarak bilinen
canlı grubunu oluştururlar. Bu canlılar
memeli sınıflamasına dahildir, çünkü
aynen karadaki memeliler gibi doğurur, emzirir,
akciğerle nefes alır ve vücutlarını
ısıtırlar. Deniz memelilerinin kökeni
ise, evrimciler tarafından açıklanması
en zor olan konulardan birisidir. Çoğu evrimci
kaynakta, ataları karada yaşayan deniz memelilerinin,
uzun bir evrim süreci sonucunda deniz ortamına
geçiş yapacak biçimde evrimleştikleri öne
sürülür. Buna göre, sudan karaya geçişin tersine
bir yol izleyen deniz memelileri, ikinci bir evrim sürecinin
sonucu olarak tekrar su ortamına dönmüşlerdir.
Oysa bu teori hiçbir paleontolojik delile dayanmaz ve
mantıksal yönden de çelişkilidir.
 |
Memeliler
evrim basamaklarının en üst kısmında yer alan canlılar
olarak kabul edilirler. Durum bu iken, öncelikle bu
canlıların neden deniz ortamına geçtiklerinin açıklanması
çok güçtür. Bir sonraki soru ise bu canlıların deniz
ortamına nasıl olup da balıklardan bile daha iyi adapte
olduklarıdır. Çünkü katil balinalar, yunuslar gibi memeli
ve dolayısıyla akciğerli canlılar, suda solunum yapan
balıklardan bile daha mükemmel bir şekilde yaşadıkları
ortama uyum göstermektedirler.
Son yıllarda bu konudaki evrimci çıkmaza çözüm gibi
öne sürülen bazı fosiller ise, gerçekte evrim teorisine
hiç bir şey kazandırmamaktadır.
Söz konusu fosillerin ilki, Pakicetus inachus'tur.
Bu soyu tükenmiş memeliye ait fosiller, ilk kez 1983
yılında gündeme geldi. Fosili bulan P. D. Gingerich
ve yardımcıları, canlının sadece kafatasını bulmuş olmalarına
rağmen, hiç çekinmeden onun bir "ilkel balina" olduğunu
iddia ettiler. Oysa fosilin "balina" olmakla yakından-uzaktan
bir ilgisi yoktu. İskeleti, bildiğimiz kurtlara benzeyen
dört ayaklı bir yapıydı. Fosilin bulunduğu yer, paslanmış
demir cevherlerinin de bulunduğu ve salyangoz, kaplumbağa
veya timsah gibi kara canlılarının da fosillerini barındıran
bir bölgeydi; yani bir deniz yatağı değil kara parçasıydı.
Peki dört ayaklı bir kara canlısı olan bu fosil, neden
"ilkel balina" olarak ilan edilmişti? Evrimci bir kaynak
olan National Geographic dergisinde bu sorunun cevabı
şöyle verilmektedir:
Diğer kara memelilerinde hepsi bir arada bulunmayan,
fark edilmesi zor, küçük ipuçları; azı dişlerindeki
diş uçlarının düzeni, orta kulakta yer alan bir kemikteki
kıvrım ve kulak kemiklerinin kafatasındaki konumu...54
Oysa bu özellikler, Pakicetus ile balinalar arasında
bir ilişki kurmak için kanıt olamaz:
Öncelikle, National Geographic'in "Diğer kara memelilerinde
hepsi birarada bulunmayan özellikler" ifadesini kullanırken
dolaylı olarak da belirttiği gibi, söz konusu özellikler
başka kara memelilerinde de vardır.
Dahası, söz konusu özelliklerin hiçbirisi, bir evrimsel
akrabalık ilişkisinin delili olamaz. Canlılar arasında
anatomik benzerliklerinden yola çıkılarak kurulmak istenen
bu gibi teorik ilişkilerin çoğunun son derece çürük
olduğunu evrimciler de kabul etmektedirler. Pakicetus
da farklı anatomik özellikleri bünyesinde barındıran
özgün bir cinstir. Nitekim omurgalı paleontolojisinin
otoritelerinden Carroll, Pakicetus'un da dahil edilmesi
gereken Mesonychid ailesinin "garip karakterlerden oluşan
bir kombinasyon gösterdiğini" belirtmektedir. Bu tip
"mozaik canlı"ların evrimsel bir ara form sayılamayacağını,
Gould gibi önde gelen evrimciler de kabul etmektedir.
Balinalar tamamen kendilerine özgü sistemlere sahiptirler. İçinde bulundukları ortama en uygun özelliklere sahip olarak yaratılmışlardır. |
Bilim
yazarı Ashby L. Camp, "The Overselling of Whale Evolution"
(Balina Evriminin Abartılı Propagandası) başlıklı makalesinde,
Pakicetus gibi kara memelilerinin de dahil olduğu Mesonychidler sınıfının, Archæoceteaların, yani soyu tükenmiş balinaların
atası olduğu yönündeki iddianın çürüklüğünü şöyle açıklar:
Evrimcilerin Mesonychidlerin, Archæocetealara dönüştüğü
konusunda kendilerinden emin davranmalarının nedeni,
gerçek soy bağlantısında yer alan bir tür tanımlayamamalarına
rağmen, bilinen Mesonychidler ve Archæocetealar arasında
bazı benzerlikler olmasıdır. Ancak bu benzerlikler,
özellikle de (iki grup arasındaki) büyük farklılıklar
ışığında, bir ata ilişkisi iddia etmek için yeterli
değildir. Bu gibi karşılaştırmaların oldukça subjektif
olan doğası, şimdiye kadar pek çok farklı memeli ve
hatta sürüngen grubunun balinaların atası olarak öne
sürülmüş olmasından bellidir. 55
Balina evrimi şemasında Pakicetus'tan sonra gelen ikinci
fosil canlı, Ambulocetus natans'tır. İlk kez 1994 yılında
Science dergisinde yayınlanan bir makaleyle duyurulan
bu fosil de, evrimciler tarafından zorlama yöntemiyle
"balinalaştırılmak" istenen bir kara canlısıdır.
Ambulocetus natans terimi, Latince ambulate (yürümek),
cetus (balina) ve natans (yüzmek) kelimelerinin birleşmesiyle
oluşturulmuştur ve "yürüyen ve yüzen balina" anlamına
gelir. Canlının yürüdüğü aşikardır, çünkü tüm diğer
kara memelileri gibi onun da dört ayağı, hatta bu ayaklara
bağlı geniş pençeleri ve arka pençelerinin ucunda toynakları
vardır. Ancak canlının bir taraftan da suda yüzdüğü,
daha doğrusu yaşamını hem karada hem de suda (amfibi
şekilde) sürdürdüğü iddiasının, evrimcilerin önyargıları
dışında, hiçbir dayanağı yoktur.
Gerçekte ne Pakicetus'un ne de Ambulocetus'un balinalarla
bir akrabalıkları bulunduğuna dair hiçbir kanıt yoktur.
Bunlar sadece, teorilerine göre deniz memelileri için
karada yaşayan bir ata bulmak zorunda olan evrimcilerin,
bazı sınırlı benzerliklerden yola çıkarak belirledikleri
"ata adayları"dır. Bu canlıların, kendileriyle çok yakın
bir jeolojik devirde fosil kayıtlarında ortaya çıkan
deniz memelileri ile ilişkileri bulunduğunu gösteren
hiçbir kanıt bulunmamaktadır.
Hayali evrim şemasında Pakicetus ve Ambulocetus'un
ardından bazı gerçek deniz memelilerine geçilmekte ve
Procetus, Rodhocetus gibi Archæocetea (soyu tükenmiş
balina) türleri sıralanmaktadır. Söz konusu canlılar
gerçekten de suda yaşayan soyu tükenmiş memelilerdir.
(İlerleyen bölümlerde bunlara da değineceğiz.) Ancak
Pakicetus ve Ambulocetus ile bu deniz memelileri arasında
çok büyük anatomik farklılıklar vardır:
Dört ayaklı bir kara memelisi olan Ambulocetus'ta
omurga, leğen (pelvis) kemiğinde bitmekte ve bu kemiğe
bağlı güçlü bacak kemikleri uzanmaktadır. Bu tipik bir
kara memelisi anatomisidir. Balinalarda ise omurga kuyruğa
doğru kesintisiz devam eder ve leğen kemiği bulunmaz.
Nitekim Ambulocetus'tan 10 milyon yıl kadar sonra yaşadığı
düşünülen Basilosaurus aynen bu anatomiye sahiptir.
Yani tipik bir balinadır. Tipik bir kara canlısı olan
Ambulocetus ile tipik bir balina olan Basilosaurus arasında
ise hiçbir "ara form" yoktur.
Eocen
devrine ait bilinen en eski balinaların tipik
bir örneği, Zygorhiza kochi
Balinaların atası konusu
evrimci otoriteler arasında tartışma konusudur.
Ancak bazıları, eski bir etobur memeli grubu olan
creodontlarda karar kılmıştır. Yanda, creodontların
tipik bir türü olan Sinopa. |
|
Yukarıda bilinen
en eski balina ve onun evrimcilere göre en yakın
atasının fosilleri görülmektedir. Görüldüğü gibi
bu canlılar arasında hiçbir benzerlik bulunmamaktadır.
Evrimcilerin balinanın atası olarak gösterdikleri
fosil bu denli ilgisiz bir canlıya aittir. |
Basilosaurus'un ve kaşalotun omurgalarının alt kısmında,
omurgadan bağımsız küçük kemikler yer alır. Bazı evrimciler
bunların "küçülmüş bacaklar" olduğu iddiasındadır. Oysa
sözkonusu kemikler Basilosaurus'ta "çiftleşme konumunu
almaya yardımcı olmakta", kaşalotta ise "üreme organlarına
destek olmakta"dır.56 Zaten oldukça
önemli bir fonksiyon üstlenmiş olan iskelet parçalarını,
bir başka fonksiyonun "körelmiş organı" olarak tanımlamak,
evrimci önyargıdan başka bir şey değildir.
Sonuçta, deniz memelilerinin, kara memelileri ile aralarında
bir "ara form" olmadan, özgün yapılarıyla ortaya çıktıkları
gerçeği açıktır. Ortada bir evrim zinciri yoktur. Robert
Carroll, bu gerçeği istemeden ve evrimci bir dille de
olsa, şöyle kabul eder: "Doğrudan balinalara uzanan
bir Mesonychid çizgisi tanımlamak mümkün değildir."57
Biraz daha tarafsız bilim adamları ise, evrimci kaynakların
"yürüyen balina" olarak göstermek istedikleri canlıların
gerçekte balinalarla ilgisi olmayan, özgün bir canlı
grubu olduğunu açıkça kabul etmektedir. Balinalar konusunda
ünlü bir uzman olan Rus bilim adamı G. A. Mchedlidze,
bir evrimci olmasına karşın, Pakicetus, Ambulocetus
natans ve benzeri dört ayaklı "balina atası adayları"nın
bu şekilde tanımlanmasına katılmamakta ve onları tamamen
izole bir grup olarak tarif etmektedir.58
Bu noktaya kadar, deniz memelilerinin kara canlılarından
evrimleştiği yönündeki evrimci senaryonun geçersizliğini
özetledik. Bilimsel bulgular, bazı evrimcilerin bu senaryonun
başlangıcına yerleştirdiği iki kara memelisi (Pakicetus
ve Ambulocetus) ile deniz memelileri arasında hiçbir
bağ bulunmadığını göstermektedir.
Senaryonun geri kalan kısmında da evrim teorisi açmazdadır.
Teori, bilimsel sınıflamada Archæocetea (arkaik, yani
eski balinalar) olarak bilinen soyu tükenmiş özgün deniz
memelileri ile, yaşayan balina ve yunuslar arasında
bir akrabalık ilişkisi kurma çabasındadır. Oysa gerçekte
konunun uzmanları farklı düşünmektedirler. Evrimci paleontolog
Barbara J. Stahl şöyle yazar:
Bu Archæoceteaların kıvrak formdaki vücutları ve kendilerine
özgü testere dişleri, bunların muhtemelen herhangi bir
balinanın atası olamayacağını açıkça ortaya koymaktadır.59
Deniz memelilerinin kökeni konusundaki evrimci senaryo,
moleküler biyolojinin bulguları açısından da çıkmaz
içindedir.
Klasik evrimci senaryo, balinaların iki büyük grubunun,
yani dişli balinaların (Odontoceti) ve balenli balinaların
(Mysticeti) ortak bir atadan evrimleştiğini varsayar.
Ama Brüksel Üniversitesi'nden Michel Milinkovitch yeni
bir teoriyle bu görüşe karşı çıkmış, anatomik benzerliğe
göre kurulan söz konusu varsayımın moleküler bulgular
tarafından çürütüldüğünü şöyle vurgulamıştır:
Cetaceanların (balinaların) büyük grupları arasındaki
evrimsel ilişkiler, morfolojik ve moleküler analizlerin
çok farklı sonuçlara varması nedeniyle, daha da problemlidir.
Morfolojik ve davranışsal bulgu bütünlerine bakılarak
yapılan geleneksel yorumlama, ekolokasyona sahip dişli
balinaların (yaklaşık 67 tür) ve filtre sistemiyle beslenen
balen balinaların (10 tür) iki ayrı monofilotik (kendi
içinde tek kökenden gelen) grup olduğunu varsayar… Öte
yandan, DNA üzerinde yapılan filogenetik (evrimsel akrabalık)
analizleri… ve amino asit karşılaştırmaları… uzun zamandır
kabul edilen bu sınıflandırmayla çelişmektedir. Dişli
balinaların bir grubu, yani sperm balinaları, morfolojik
yönden kendilerinden oldukça uzak olan balen balinalarına
diğer odontocetlerden (dişli balinalardan) daha yakın
gözükmektedirler. 60
Kısacası, deniz memelileri, kendilerinin yerleştirilmek
istendiği hayali evrim şemalarının her birini yalanlamaktadırlar.
Bathybus Haeckelii (Haeckel
çamuru)
Darwin zamanında canlı hücresinin kompleks yapısı bilinmiyordu.
Bu nedenle dönemin evrimcileri, canlılığın nasıl ortaya
çıktığı sorusuna "rastlantılar ve doğal olaylar" cevabını
vermenin çok ikna edici olduğunu sanmışlardı. Darwin
ilk hücrenin "küçük, ılık bir su birikintisinde" kolaylıkla
oluşabileceğini öne sürmüştü. Darwin'in destekçilerinden
Alman biyolog Ernst Haeckel ise, bir araştırma gemisi
tarafından okyanus dibinden çıkartılan bir çamur karışımını
mikroskop altında incelemiş ve bunun canlıya dönüşen
cansız bir madde olduğunu iddia etmişti. Bathybus Haeckelii
(Haeckel Çamuru) olarak anılan bu sözde "canlanan çamur",
evrim teorisini ortaya atan kişilerin canlılığı ne denli
basit bir olgu olarak gördüklerinin bir ifadesiydi.
Oysa canlılığın en küçük detayına kadar inen 20. yüzyıl
teknolojisi, hücrenin insanoğlunun karşılaştığı en kompleks
sistem olduğunu ortaya çıkardı. (Ayrıca bkz. Hücre;
DNA)
Behe, Michael J.
ABD'deki Lehigh Üniversitesi'nde ünlü bir biyokimyacı
olan Michael J. Behe "indirgenemez komplekslik" kavramını
bilim dünyasının gündemine taşıyan en önemli isimlerden
biridir. Behe, 1996 yılında yayınlanan Darwin's Black
Box: The Biochemical Challange to Evolution (Darwin'in
Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Zafer) adlı kitabında,
canlı hücresinin ve diğer bazı biyokimyasal yapıların
indirgenemez kompleks yapısını incelemekte ve bunların
evrimle açıklanmasının imkansız olduğunu belirtmektedir.
Behe'ye göre, canlılığın kökeninin gerçek açıklaması,
"bilinçli tasarım"dır.
Prof. Michael J. Behe
ve kitabı Darwin'in Kara Kutusu |
Amerikalı biyokimyacı Prof. Michael J. Behe, materyalist
bakış açısının etkisinde olmayan ve açık bir yargı ile
düşünen bir bilim adamı olarak, bir Yaratıcının varlığını
hiç tereddüt etmeden kabul etmektedir. Canlılardaki
"tasarımın", yani yaratılışın varlığını kabul etmemekte
direnen bilim adamlarını ise şöyle anlatmaktadır:
Son kırk yıl içinde, modern biyokimya, hücrenin sırlarının
önemli bir bölümünü ortaya çıkardı. On binlerce insan,
bu sırları bulmak için yaşamlarını laboratuvarlardaki
uzun çalışmalara adadılar... Hücreyi araştırmak için
gerçekleştirilen tüm bu çabalar, çok açık bir biçimde,
bağıra bağıra, tek bir sonucu veriyordu: "Tasarım!"
Bu sonuç o denli belirgindi ki, bilim tarihindeki en
önemli buluşlardan biri olarak görülmeliydi... Ama aksine,
hücrede keşfedilen kompleks yapı karşısında, utangaç
bir sessizlik hakim oldu... Peki neden? Neden bilim
dünyası, keşfettiği büyük gerçeğe sahip çıkmıyor? Çünkü,
bilinçli bir tasarımı kabul etmek, ister istemez Allah'ın
varlığını kabul ettirmeyi çağrıştırıyor onlara.61
Yukarıda görüldüğü gibi, Prof. Michael Behe canlılardaki
mükemmel tasarımın Allah'ın varlığının delillerini sergilediğini ifade etmektedir
Bencil Gen kuramı (Selfish
Gene theory)
Canlılarda görülen fedakar davranışlar, evrimciler
tarafından açıklanamayan önemli bir konudur. (bkz. Fedakarlık bölümü)
Örneğin, erkek ve dişi penguenler, yavrularını adeta
"ölümüne" korurlar. Erkek penguen, yavrusunu 4 ay ayaklarının
arasında hiç ara vermeden tutar. Bu süre içinde yemek
de yiyemez. Dişi penguen ise bu sırada denize giderek
yavrusu için yemek arar ve topladığı yiyecekleri kursağında
taşır. Doğada çok sayıda örneği görülen bu tür fedakar
davranışlar evrim teorisinin temel iddialarını geçersiz
kılmaktadır.
Erkek ve dişi penguenler,
yavrularını adeta "ölümüne" korurlar. Doğada çok
sayıda örneği görülen bu tür davranışlar evrim
teorisinin temel iddialarını geçersiz kılmaktadır. |
Nitekim ünlü evrimci Stephen Jay Gould, doğadaki fedakarlığın
evrim için "can sıkıcı bir problem"62
olduğunu ifade eder. Evrimci Gordon R. Taylor da canlılardaki
fedakarlık için: "evrim teorisine büyük engel teşkil
etmektedir" diyerek evrimcilerin karşı karşıya oldukları
çıkmazı dile getirir. Çünkü doğanın fedakarlık, şefkat
gibi bütünüyle manevi öğeler içermesi, tüm doğayı maddenin
rastlantısal etkileşimleri olarak gören materyalist
bakış açısına kesin ve net bir darbe vurmaktadır.
Ancak, evrim senaryolarının geçersizliğini kabullenmek
istemeyen bazı evrimciler, "Bencil Gen Kuramı" diye
isimlendirdikleri bir iddia ortaya atmışlardır. Öncülüğünü
evrim teorisinin günümüzdeki en ateşli savunucularından
Richard Dawkins'in yaptığı bu iddiaya göre, canlıların
fedakarlık gibi görünen davranışları aslında "bencillik"lerinden
kaynaklanmaktadır. Çünkü bu hayvanlar, evrimcilere göre
fedakarlık yaparken, yardım ettikleri canlı veya canlıları
değil, genlerini düşünmektedirler. Yani bir anne yavrusu
için canını feda ederken, aslında kendi genlerini korumayı
amaçlamaktadır. Yavrusu kurtulursa genlerini sonraki
nesillere aktarabilme imkanı daha fazla olacaktır. Bu
anlayışa göre, insan da dahil olmak üzere, tüm canlılar
birer "gen makinası"dır. Ve her canlının en önemli görevi,
genlerini bir sonraki nesle aktarabilmektir.
Evrimciler, canlıların nesillerini devam ettirme, genlerini
gelecek nesillere aktarma isteğine programlı olduklarını
ve bu nedenle bu programlarına uygun davranışlara sahip
olduklarını söylerler. Aşağıdaki alıntı, evrimcilerin
hayvan davranışları için yaptıkları klasik açıklamaya
bir örnek teşkil etmektedir:
Kendini tehlikeye atan bir davranışın nedeni ne olabilir?
Bazı fedakar davranışlar bencil genlerden kaynaklanırlar.
Kendini perişan edene kadar yavruları için yiyecek arayan
canlılar büyük bir ihtimalle genetik olarak programlanmış
davranışlar sergiliyorlar bunlar, ebeveynlerin yavrularda
bulunan genlerinin bir sonraki nesle aktarılmasını sağlayan
davranışlardır. Doğuştan ve içgüdüsel olarak düşmana
yönelik verilen bu karşılıklar, araştırmacılara bir
amaca yönelik davranışlar gibi görünebilir. Ancak bunlar
aslında koku, ses, görüntü ve diğer ipuçları tarafından
devreye sokulan davranış programlarıdır.63
Sonuç olarak evrimciler, canlıların davranışlarının
ilk bakışta maksatlı gibi görünebileceğini; fakat aslında
canlının bunları bilerek, düşünerek bir amaca yönelik
olarak değil, programlanmış olarak yaptığını söylemektedirler.
Ama bu programın kaynağı olarak gösterilen genler, kodlanmış
bir bilgi paketinden ibarettir ve genlerin düşünme gibi
bir yetenekleri de yoktur. Dolayısıyla eğer bir canlının
geninde, onu fedakarlığa yönelten bir komut varsa, bu
komutun kaynağı genin kendisi olamaz.
Bir canlının genlerinin, neslini devam ettirmek için
fedakar davranışlarda bulunmaya programlanmış olması
da, bu canlının genlerini bu şekilde programlayan akıl
ve bilgi sahibi bir Gücün varlığını, dolayısıyla Allah'ın
varlığını açıkça gösterir.
Beş parmaklılık
homolojisi
Evrimle ilgili hemen her kitapta "tetrapodlar"ın, yani
karada yaşayan omurgalıların el ve ayak yapısı homolojiye
örnek gösterilir. Tetrapodların, ön ve arka ayaklarında
beşer parmak bulunur. Bunlar her zaman tam bir parmak
görünümünde olmasa da, kemik yapısı itibariyle "beş
parmaklı" (pentadactyl) sayılır. Bir kurbağanın, kertenkelenin,
sincabın ya da maymunun el ve ayakları bu yapıdadır.
Hatta kuşların ve yarasaların kemik yapıları da bu temel
tasarıma uygundur. Evrimciler tüm bu canlıların tek
bir ortak atadan geldiklerini iddia etmektedirler ve
beşparmaklılık olgusunu da uzun zaman buna delil saymışlardır.
Bu iddianın bilimsel bir geçerliliği olmadığı ise günümüzde
anlaşılmış durumdadır.
Karada yaşayan omurgalı
canlıların hemen hepsinin el ve ayaklarında beş
parmaklı bir kemik yapısının bulunuşu, evrimci
yayınlarda on yıllardır "Darwinizm'in büyük kanıtı"
olarak gösterilmektedir. Oysa son araştırmalar
bu kemik yapılarının çok farklı genler tarafından
kontrol edildiğini ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle
bugün "beş parmaklılık homolojisi" varsayımı çökmüş
durumdadır. |
Evrimciler bile, aralarında hiçbir evrimsel ilişki
kuramadıkları farklı canlı gruplarında beş parmaklılık
özelliği olduğunu kabul etmektedir. Örneğin evrimci
biyolog M. Coates, 1991 ve 1996 yıllarında yayınladığı
iki ayrı bilimsel makaleyle, beş parmaklılık (pentadactyl)
olgusunun, birbirinden bağımsız olarak iki ayrı kez
ortaya çıktığını belirtmektedir. Coates'e göre, beş
parmaklı yapı, hem Anthracosaurlarda hem de amfibiyenlerde
birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmıştır.64
Bu bulgu, beş parmaklılık olgusunun "ortak ata" varsayımına
delil oluşturamayacağının bir göstergesidir. (bkz. Ortak
ata)
Evrimci tezi bu konuda zora sokan bir diğer nokta da,
söz konusu canlıların hem ön hem de arka ayaklarının
beşer parmaklı olmasıdır. Oysa evrimci literatürde ön
ve arka ayakların tek bir "ortak ayak"tan geldikleri
öne sürülmemektedir ve ayrı ayrı geliştikleri varsayılmaktadır.
Dolayısıyla ön ve arka ayakların yapısının da, farklı
rastlantısal mutasyonlar sonucu, farklı olması beklenmelidir.
Michael Denton bu konudan şöyle söz eder:
Gördüğümüz gibi karada yaşayan tüm omurgalıların ön
ayakları aynı pentadactyl (beş parmaklı) dizayna sahiptir
ve bu da evrimci biyologlar tarafından, bu canlıların
ortak bir atadan geldikleri şeklinde yorumlanmaktadır.
Ancak arka ayaklarda da yine aynı pentadactyl tasarım
vardır ve gerek kemik yapıları gerekse embriyolojik
gelişimleri yönünden ön ayaklara çok benzerler. Ancak
hiçbir evrimci, arka ayakların ön ayaklardan geldiğini
ya da arka ve ön ayakların ortak bir kaynaktan evrimleştiğini
savunmamaktadır... Aslında, biyolojik bilgi arttıkça,
canlılardaki benzerlikleri ortak atadan geldikleri varsayımı
ile açıklamak da daha zayıf hale gelmektedir... Evrim
adına öne sürülen diğer pek çok "dolaylı delil" gibi,
homolojiden gelen deliller de ikna edici değildir, çünkü
çok fazla anormallikle, çok sayıda karşı-örnekle ve
kabul edilmiş (evrimsel) tablo içine sığdırılamayan
pek çok olguyla karşılaşılmaktadır.65
Beş parmaklılık homolojisi konusundaki evrimci iddiaya
asıl darbe ise, moleküler biyolojiden gelmiştir. Evrimci
yayınlarda uzunca bir zaman savunulan "beşparmaklılık
homolojisi" varsayımı, bu parmak yapısına sahip (pentadactyl)
olan farklı canlılarda, parmak yapılarının çok farklı
genler tarafından kontrol edildiği anlaşıldığında çökmüştür.
Evrimci biyolog William Fix, beşparmaklılık hakkındaki
evrimci tezin çöküşünü şöyle anlatır:
Evrim konusunda homoloji fikrine sıkça başvuran eski
ders kitaplarında, farklı hayvanların iskeletlerindeki
ayakların yapısı üzerinde özellikle duruluyordu. Dolayısıyla
bir insanın kolunda, bir kuşun ve bir yarasanın kanatlarında
bulunan pentadactyl (beşparmaklı) yapı, bu canlıların
ortak bir atadan geldiklerine delil sayılıyordu. Eğer
bu değişik yapılar, mutasyonlar ve doğal seleksiyon
tarafından zaman zaman modifiye edilmiş aynı gen-kompleksi
tarafından yönetiliyor olsalardı, bu teorinin de bir
anlamı olacaktı. Ama ne yazık ki durum böyle değildir.
Homolog organların, farklı türlerde tamamen farklı genler
tarafından yönetildiği artık bilinmektedir. Ortak bir
atadan gelen benzer genler üzerine kurulmuş olan homoloji
kavramı çökmüş durumdadır. 66
|

19. yüzyıl materyalistleri, o dönemin
ilkel bilim düzeyi içinde büyük hararetle, evrenin
sonsuzdan beri varolduğunu, yani yaratılmadığını
ve evrende hiçbir tasarım, plan, amaç olmadığını,
herşeyin tesadüf ürünü olduğunu savunmuşlardır.
Fakat bu iddiaları 20. yüzyıldaki bilimsel bulgular
tarafından yıkılmıştır.
1929 yılında Amerikalı astronom Edwin
Hubble'ın ortaya koyduğu 'evrenin genişlediği'
gerçeği, yeni bir evren modelini doğurdu. Evren
genişlediğine göre, zamanda geriye doğru gidildiğinde
çok daha küçük bir evren, daha da geriye gittiğimizde
"tek bir nokta" ortaya çıkıyordu. Yapılan hesaplamalar,
evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek
nokta"nın, korkunç çekim gücü nedeniyle "sıfır
hacme" sahip olacağını gösterdi. Evren, sıfır
hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı.
Bu patlamaya "Big Bang" (Büyük Patlama) adı verildi
ve bu teori de aynı isimle tanındı.
Big Bang'in gösterdiği önemli bir
gerçek vardı: Sıfır hacim "yokluk" anlamına geldiğine
göre, evren "yok" iken "var" hale gelmişti. Bu
ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına geliyor
ve böylece materyalizmin "evren sonsuzdan beri
vardır" varsayımını geçersiz kılıyordu. 1920'li
yıllardan itibaren evrenin yapısı hakkında elde
edilen bilgiler, evrenin belirli bir zaman önce
bir "Büyük Patlama" (Big Bang) ile yoktan var
hale geldiğini ispatlamıştır. Yani evren sonsuz
değildir, Allah evreni yoktan yaratmıştır.
Fakat bu gerçek pek çok materyalist
bilim adamının hiç hoşuna gitmemiştir. Ünlü ateist
felsefeci Anthony Flew, bu konuda şunları söylemektedir:
İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna
iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım:
Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça
sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar
tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir:
Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Ben hala
ateizme inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında
savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını
itiraf etmeliyim.67
Big Bang'in diğer bir önemi ise patlamanın
ardından ortaya çıkan mükemmel düzenden kaynaklanmaktadır.
Evreni incelediğimizde; evrenin yoğunluğu, genişleme
hızı, yıldız sistemlerinin ve galaksilerin tasarımı,
çekim güçleri, yörüngeleri, hareket biçimleri,
hızları, içerdikleri madde miktarı ve daha sayısız
detayın son derece ince hesaplar ve hassas dengeler
üzerine kurulu olduğunu görürüz. Aynı şekilde
evrende yer alan Dünyamız, çevresini saran atmosfer,
insanın yaşamına en uygun yapıdaki yeryüzü, bunların
tümü olağanüstü bir tasarımın örnekleridir. Bu
hesaplarda ve dengelerdeki çok ufak bir oynama,
tüm evrenin ve Dünya'nın darmadağın olmasına yeterlidir. |
Bilindiği gibi patlamalar düzen değil, düzensizlik,
dağınıklık ve yıkım meydana getirirler. Big Bang de
bir patlama olduğuna göre, beklenmesi gereken, bu patlamanın
ardından maddenin uzay boşluğunda "rastgele" dağılması
olacaktır. Fakat büyük patlamanın ardından böyle rastgele
bir dağılma olmamış ve madde evrenin belirli noktalarında
birikip galaksileri, yıldızları, yıldız sistemlerini,
Güneş'i, Dünya'yı ve üzerindeki bitkileri, hayvanları,
insanları oluşturmuştur. Bu durumun tek bir açıklaması
vardır: Big Bang gibi bir patlamanın ardından böyle
bir düzenin meydana gelmesi ancak olayın her anını yönlendiren
bilinçli bir müdahale sonucunda gerçekleşebilir. Bu
da evreni yoktan var eden ve onun her anını kontrolü
ve hakimiyeti altında bulunduran Allah'ın kusursuz yaratmasıdır.
Bilgi teorisi
Bilgi teorisi, evrendeki bilginin yapısını ve kökenini
araştırır. Bilgi teorisyenlerinin uzun araştırmaları
sayesinde varılan sonuç ise şudur: "Bilgi, maddeden
ayrı bir şeydir. Maddeye asla indirgenemez. Bilginin
ve maddenin kaynağı ayrı ayrı araştırılmalıdır."
DNA'daki bilginin rastlantılarla
ve doğal süreçlerle ortaya çıkması imkansızdır.
|
Örneğin bir kitap kağıttan, mürekkepten ve içindeki
bilgiden oluşur. Fakat, kağıt ve mürekkep maddesel birer
unsurdurlar. Kaynakları da yine maddedir: Kağıt selülozdan,
mürekkep ise çeşitli kimyasallardan yapılır. Ama kitaptaki
bilgi, maddesel bir şey değildir ve maddesel bir kaynağı
olamaz. Her kitaptaki bilginin kaynağı, o kitabı yazmış
olan yazarın zihnidir.
Dahası bu zihin, kağıt ve mürekkebin nasıl kullanılacağını
da belirler. Bir kitap, önce o kitabı yazan yazarın
zihninde oluşur. Yazar zihninde mantıkları kurar, cümleleri
dizer. Bunları ikinci aşamada maddesel bir şekle sokar.
Yani bir daktilo ya da bilgisayar kullanarak zihnindeki
bilgiyi harflere dönüştürür. Sonra da bu harfler matbaaya
girerek kağıt ve mürekkepten oluşan kitaba dönüşürler.
Buradan da şu genel sonuca varabiliriz: "Eğer bir madde
bilgi içeriyorsa, o zaman o madde, söz konusu bilgiye
sahip olan bir akıl tarafından düzenlenmiştir. Önce
bir akıl vardır. O akıl, sahip olduğu bilgiyi maddeye
dökmüş ve ortaya bir tasarım çıkarmıştır."
Canlıların DNA'larında da son derece kapsamlı bir bilgi
bulunur. Milimetrenin yüz binde biri kadar küçük bir
yerde, bir canlı bedeninin bütün fiziksel detaylarını
tarif eden adeta bir "bilgi bankası" vardır. Dahası
canlı vücudunda bir de bu bilgiyi okuyan, yorumlayan
ve buna göre "üretim" yapan bir sistem bulunur. Bütün
canlı hücrelerinin DNA'sında bulunan bilgi, çeşitli
enzimler tarafından "okunur" ve bu bilgiye göre protein
üretilir. Vücudumuzda her saniye ihtiyaca uygun olarak
milyonlarca protein üretilir. Bu sistem sayesinde, ölen
göz hücrelerimiz yine göz hücreleri, kan hücrelerimiz
yine kan hücreleri ile yenilenirler.
20. yüzyılda yapılan bütün bilimsel araştırmalar, bütün
deney sonuçları ve bütün gözlemler, DNA'daki bilginin,
materyalistlerin iddia ettiği gibi, maddeye indirgenemeyeceğini
ortaya çıkarmıştır. Bir başka deyişle, DNA'nın sadece
bir madde yığını olduğu ve içerdiği bilginin de maddenin
rastgele etkileşimleri ile ortaya çıktığı kesinlikle
reddedilmektedir.
Alman Federal Fizik ve Teknoloji Enstitüsü'nün yöneticisi
Prof. Dr. Werner Gitt, bu konuda şunları söyler:
Bir kodlama sistemi, her zaman için zihinsel bir sürecin
ürünüdür. Bir noktaya dikkat edilmelidir; madde bir
bilgi kodu üretemez. Bütün deneyimler, bilginin ortaya
çıkması için, özgür iradesini, yargısını ve yaratıcılığını
kullanan bir aklın var olduğunu göstermektedir... Maddenin
bilgi ortaya çıkarabilmesini sağlayacak hiçbir bilinen
doğa kanunu, fiziksel süreç ya da maddesel olay yoktur...
Bilginin madde içinde kendi kendine ortaya çıkmasını
sağlayacak hiçbir doğa kanunu ve fiziksel süreç yoktur.68
 |
Werner Gitt'in sözleri, aynı zamanda, son 20-30 yıl
içinde gelişen ve termodinamiğin bir parçası olarak
kabul edilen "Bilgi Teorisi"nin vardığı sonuçlardır.
Evrim teorisinin yaşayan en önde gelen savunucularından
biri olan George C. Williams, çoğu materyalistin ve
evrimcinin görmek istemediği bu gerçeği kabul eder.
Williams, materyalizmi uzun yıllar boyu katı bir biçimde
savunmasına rağmen 1995 tarihli bir yazısında, herşeyin
madde olduğunu varsayan materyalist (indirgemeci) yaklaşımın
yanlışlığını şöyle ifade eder:
Evrimci biyologlar, iki farklı alan üzerinde çalışmakta
olduklarını şimdiye kadar fark edemediler; bu iki alan
madde ve bilgidir... Bu iki alan, "indirgemezcilik"
olarak bildiğimiz formülle asla biraraya getirilemezler...
Genler, birer maddesel obje olmaktan çok, birer bilgi
paketçiğidir... Biyolojide genler, genotipler ve gen
havuzları gibi kavramlardan söz ettiğinizde, bilgi hakkında
konuşmuş olursunuz, fiziksel objeler hakkında değil...
Bu durum, bilginin ve maddenin varoluşun iki farklı
alanı olduğunu göstermektedir ve bu iki farklı alanın
kökeni de ayrı ayrı araştırılmalıdır.69
Evrimciler yazılarında bazen çaresizliklerini itiraf
ederler. Bu konudaki açık sözlü otoritelerden biri,
ünlü Fransız zoolog Pierre Grassé'dir. Grassé, bir materyalist
ve evrimcidir, ancak Darwinist teorinin çıkmazlarını
açıkça itiraf eder. Grassé'ye göre Darwinci açıklamayı
geçersiz kılan en önemli gerçek, hayatı oluşturan bilgidir:
Herhangi bir canlı organizma, inanılmaz derecede büyük
bir "akıl" içerir. Bu, insanların en büyük mimari eserleri
olan katedralleri inşa etmek için kullandıklarından
çok daha büyük bir akıldır. Bugün bu akla "bilgi" (enformasyon)
diyoruz, ama anlam hala aynıdır. Bu bilgi bir bilgisayarda
programlanmamıştır, ama bilgisayardakinden çok daha
dar bir yere, DNA'daki kromozomlara ya da her hücredeki
farklı organellere sıkıştırılmıştır. Bu "akıl", hayatın
"olmazsa olmaz" şartıdır. Peki ama bunun kaynağı nedir?...
Bu, hem biyologları hem de filozofları ilgilendiren
bir sorudur ve bilim bunu asla çözemeyecek gibi durmaktadır.70
Pierre Grassé'nin, "bilim bu soruyu asla çözemeyecek
gibi durmaktadır" şeklindeki ifadesinin aksine,yapılan
bütün bilimsel çalışmalar materyalist felsefenin varsayımlarını
geçersiz kılmakta ve bir Yaratıcının yani Allah'ın apaçık
varlığını ispatlamaktadır.
Bireyoluş Soyoluşun Tekrarıdır
(Ontogeny Recapitulates Phylogeny) teorisi
Haeckel'in sahte çizimleri |
Evrimci biyolog Ernst Haeckel'in 19. yüzyılın sonlarında
ortaya attığı teoridir. "Rekapitülasyon" terimi, bu
teorinin özet olarak ifade edilişidir. Haeckel, canlı
embriyolarının gelişim süreçleri sırasında sözde atalarının
geçirmiş oldukları evrimsel süreci tekrarladıklarını
iddia ediyordu. Örneğin insan embriyosunun anne karnındaki
gelişimi sırasında önce balık, sonra sürüngen özellikleri
gösterdiğini, en son olarak da insana dönüştüğünü öne
sürüyordu. Oysa ilerleyen yıllarda bu teorinin tamamen
hayal ürünü bir senaryo olduğu ortaya çıkmıştır. Evrimciler
de bunu kabul ederler. American Scientist'te yayınlanan
bir makalede şöyle denmektedir:
Biyogenetik yasası (Rekapitülasyon Teorisi) artık
tamamen ölmüştür. 1950'li yıllarda ders kitaplarından
çıkarıldı. Aslında bilimsel bir tartışma olarak 20'li
yıllarda sonu gelmişti. 71
Ernst Haeckel, ortaya attığı rekapitülasyon teorisini
desteklemek için sahte çizimler yapmış; balık ve insan
embriyolarını birbirine benzetmeye çalışmıştır. Sahtekarlığının
ortaya çıkmasından sonra yaptığı savunma ise, diğer
evrimcilerin de benzeri sahtekarlıklar yaptığını belirtmekten
başka bir şey olmamıştır:
Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış
ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum
şudur ki; suçlu durumda yanyana bulunduğumuz yüzlerce
arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır
ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında,
tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış
sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif
edilmiş, şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller
bulunuyor. 72
HAECKEL'İN EMBRİYOLARI: SAHTEKARLIK
YENİDEN KEŞFEDİLDİ
Ünlü bilim dergisi Science,
5 Eylül 1997 tarihli sayısında, Haeckel'in embriyo
çizimlerinin bir sahtekarlık ürünü olduğunu açıklayan
bir makale yayınladı. Makalede embriyoların gerçekte
birbirlerinden çok farklı olduğu anlatılıyordu. |
Bitki Hücresinin Kökeni
Bitkilerin ve hayvanların hücreleri, "ökaryot" olarak
bilinen hücre tipini oluşturur. Ökaryot hücrelerin en
belirgin özellikleri, bir hücre çekirdeğine sahip olmaları
ve genetik bilgilerini kodlayan DNA molekülünün de bu
çekirdeğin içinde yer almasıdır. Öte yandan bakteriler
gibi bazı tek hücreli canlıların ise hücre çekirdeği
yoktur ve DNA molekülü hücre içinde serbest haldedir.
(bkz. Bakteri) Bu ikinci tip hücrelere "prokaryot" hücre
adı verilir. (bkz. Hücre)
Bu hücre yapısı, bakteriler için ideal bir tasarımdır;
çünkü bakteri popülasyonlarının yaşamları açısından
son derece önemli bir işlem olan "plasmid transferi"
(hücreden hücreye yapılan DNA aktarımı), prokaryot hücrenin
serbest DNA yapısı sayesinde mümkün olur.
Evrim teorisi ise, canlılığı "ilkelden gelişmişe" doğru
bir sıralamaya yerleştirmek zorunda olduğu için, prokaryotların
"ilkel" hücreler olduğunu, ökaryotların ise bu hücrelerden
evrimleştiğini varsaymaktadır.
Bu iddianın tutarsızlığına geçmeden önce, prokaryot
hücrelerin hiç de "ilkel" olmadığını belirtmekte yarar
vardır. Bir bakterinin 2.000 civarında geni vardır.
Her bir gen ise 1.000 kadar harf (şifre) içerir. Bu
da bakterinin DNA'sındaki bilginin en az 2 milyon harf
uzunluğunda olması demektir. Bu hesaba göre tek bir
bakterinin DNA'sının içerdiği bilgi, her biri 100 bin
kelimelik 20 romana denktir. 73
İşte her bir bakterinin DNA'sında kodlu bu bilgilerdeki
herhangi bir değişiklik, bakterinin tüm çalışma sistemini
bozabilir. Bu durum, bakterinin ölümü anlamına gelir.
Rastlantısal değişikliklere karşı koyan bu hassas yapı
yanında, bakteriler ile ökaryot hücreler arasında hiçbir
"ara form" bulunmayışı da, evrimcilerin iddiasını temelsiz
kılmaktadır. Evrimci Prof. Ali Demirsoy, bakteri hücrelerinin
ökaryot hücrelere ve bu hücrelerden oluşan kompleks
canlılara dönüşmesi senaryosunun temelsiz olduğunu şu
sözleriyle itiraf eder:
Evrimde açıklanması en zor olan kademelerden biri de
bu ilkel canlılardan, nasıl olup da organelli ve karmaşık
hücrelerin meydana geldiğini bilimsel olarak açıklamaktır.
Esasında bu iki form arasında gerçek bir geçiş formu
da bulunamamıştır. Bir hücreliler ve çok hücreliler
bu karmaşık yapıyı tümüyle taşırlar, herhangi bir şekilde
daha basit yapılı organelleri olan ya da bunlardan birinin
daha ilkel olduğu bir gruba veya canlıya rastlanmamıştır.
Yani taşınan organeller her haliyle gelişmiştir. Basit
ve ilkel formları yoktur.74
Bakteri hücresi ile bitki hücresi arasındaki büyük
yapısal farklılıklara bakıldığında, böyle bir dönüşümün
imkansızlığı da açıkça görülmektedir:

Prokaryot hücrelerin (solda),
zaman içinde ökaryot hücrelere (sağda) dönüştüğü
yönündeki evrimci varsayım, hiçbir bilimsel temele
sahip değildir. |
1) Bakteri hücresinin hücre duvarı, polisakkarid ve
proteinden oluşurken, bitki hücresinin hücre duvarı
bunlardan tamamen farklı bir yapı olan selülozdan oluşur.
2) Bitki hücresinde zarla çevrili, son derece kompleks
yapılara sahip pek çok organel varken, bakteri hücresinde
hiç organel yoktur. Bakteri hücresinde sadece serbest
halde dolaşan çok küçük ribozomlar vardır. Bitki hücresindeki
ribozomlar ise daha büyüktür ve zarlara bağlıdır. Ayrıca
her iki ribozom tipi de farklı yollarla protein sentezi
gerçekleştirir.75
3) Bakteri hücresindeki ve bitki hücresindeki DNA'ların
yapıları birbirlerinden farklıdır.
4) Bitki hücresindeki DNA molekülü çift katlı bir zarla
korunurken, bakteri hücresindeki DNA molekülü hücre
içerisinde serbest durmaktadır.
Yeryüzünde yaşamın temelini
bitkiler oluşturur. Bitkiler hem besin üretmeleri,
hem de atmosferdeki oksijeni sağlamaları nedeniyle,
canlılığın vazgeçilmez şartlarındandır. |
5) Bakteri hücresindeki DNA molekülü biçim olarak kapalı
bir ilmik görünümündedir, yani daireseldir. Bitki hücresindeki
DNA molekülü ise doğrusal biçimdedir.
6) Bakteri hücresindeki DNA molekülü tek bir hücreye
ait bilgiler taşırken, bitki hücresindeki DNA molekülü,
bitkinin tümüne ait bilgileri taşır. Örneğin meyveli
bir ağacın kökleri, gövdesi, yaprakları, çiçekleri ve
meyvesine ait tüm bilgiler, ağacın tüm hücrelerinin
her birinin çekirdeğindeki DNA'da ayrı ayrı bulunmaktadır.
7) Bazı bakteri türleri fotosentetiktir, yani fotosentez
yaparlar. Ancak bitkilerden farklı olarak bakteriler
hidrojen sülfit ile sudan ziyade, başka bileşikleri
kırar ve oksijen gazı salmazlar. Ayrıca fotosentetik
bakterilerde (örneğin cyano bakterisinde) klorofil ve
fotosentetik pigmentler, kloroplast içinde bulunmazlar.
Bunlar hücrenin içinde çeşitli zarların içine gömülü
olarak dağılmışlardır.
Günümüzde yaşayan benzerlerinden
farksız bir yapıda olan 25 milyon yıllık bitki
fosili. |
8) Bakteri hücresi ile bitki/hayvan hücresindeki mesajcı
RNA'ların biyokimyasal yapıları birbirlerinden oldukça
farklıdır. 76
Hücrenin yaşayabilmesinde mesajcı RNA son derece hayati
bir görev üstlenmiştir. Ancak mesajcı RNA hem ökaryot
hem de prokaryot hücrelerde aynı hayati görevi üstlenmiş
olmasına rağmen, biyokimyasal yapıları birbirlerinden
farklıdır. Science dergisinde yayınlanan bir makalesinde
Darnell konuyla ilgili olarak şöyle yazar:
Mesajcı RNA oluşumunun biyokimyasında ökaryotlar ve
prokaryotlar kıyaslandığında fark o kadar büyüktür ki,
prokaryot hücreden ökaryot hücreye evrim olası değildir.77
Yukarıda birkaç örneğini verdiğimiz
bakteri ve bitki hücreleri arasındaki büyük yapısal
farklılıklar, evrimci biyologları büyük çıkmaza sokmaktadır.
Bazı bakterilerin ve bitki hücrelerinin sahip oldukları
ortak yönler olmasına rağmen, bu yapılar genel olarak
birbirlerinden oldukça farklıdır. Bu farklılıklar ve
hiçbir fonksiyonel "ara form"un mümkün olmaması, bitki
hücresinin bakteri hücresinden evrimleştiği iddiasını
bilimsel yönden geçersiz kılmaktadır.
Nitekim Prof. Ali Demirsoy da, "karmaşık hücreler hiçbir
zaman ilkel hücrelerden evrimsel süreç içerisinde gelişerek
meydana gelmemiştir" diyerek bu gerçeği kabul eder. 78
Biyogenetik Yasası
(bkz. Bireyoluş
Soyoluşun Tekrarıdır teorisi)
Biyogenez (Biogenesis)
görüşü
Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabını yazdığı dönemde,
bakterilerin cansız maddelerden oluşabildikleri inancı,
bilim dünyasında yaygın bir kabul görüyordu. (bkz. Abiyogenez
görüşü) Oysa Darwin'in kitabının yayınlanmasından
beş yıl sonra, ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, evrime
temel oluşturan bu inancı kesin olarak çürüttü.79
Pasteur, yaptığı uzun çalışma ve deneyler sonucunda
vardığı sonucu şöyle özetlemişti:
Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası artık
kesin olarak tarihe gömülmüştür. 80
Pasteur'ün "hayat ancak hayattan gelir" görüşü, biyogenesis
olarak ifade edilir.
Evrim teorisinin savunucuları, Pasteur'ün bu bulgularına
karşı uzun süre direndiler. Ancak gelişen bilim, canlı
hücresinin karmaşık yapısını ortaya çıkardıkça, hayatın
kendiliğinden oluşabileceği iddiası giderek daha büyük
bir çıkmaz içine girdi.
Boudreaux, Edward
New Orleans Üniversitesi'nde kimya profesörü. Evrim
teorisinin bilim dışı bir iddia olduğunu kabul eden
Edward Boudreaux, 5 Temmuz 1998'de Bilim Araştırma Vakfı'nın
düzenlediği "Evrim Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği"
başlıklı uluslararası bir konferansa katılmıştır. Bu
konferansta yaptığı "Kimyadaki Dizayn" başlıklı konuşmasında,
yaşamın ortaya çıkabilmesi için gerekli olan kimyasal
elementlerin yaratılışla düzenlenmiş olduklarından söz
etmiş ve şöyle demiştir:
İçinde yaşadığımız dünya ve bu dünyanın kanunlarını,
biz insanların yaşamalarına en uygun biçimde Allah yaratmıştır.81
Böceklerin kökeni
Evrimci biyologlar kuşların kökeniyle ilgili olarak,
"ön ayakları ile sinek avlamaya çalışan bazı sürüngenlerin
kanatlanarak kuşlara dönüştüğünü" iddia ederler. "Cursorial
teori" olarak bahsedilen bu spekülatif teoriye göre,
söz konusu sürüngenler sinek avlamaya çalışırken ön
ayakları zamanla kanatlara dönüşmüştür. (bkz. Cursorial
teori) Hiçbir bilimsel bulguya dayanmayan bu teoriyle
ilgili en önemli nokta ise, zaten uçmakta olan sineklerin
nasıl kanatlandıklarıdır. Sinekler sınıflamasını da
içine alan böcekler bu bakımdan evrimciler açısından
bir çıkmaz daha oluşturur.

320 milyon yıllık bu hamam
böceği fosili ile günümüzde yaşayan örnekleri
arasında fark yoktur. Sağda ise 145 milyon yıllık
sinek fosili. |
Böcekler, canlı sınıflamasında, arthropodlar (eklem
bacaklılar) filumunun içinde yer alan Insecta alt-filumunu
oluştururlar. En eski böcek fosilleri, Devonian devrine
aittir. Daha sonraki Pennsylavanian devrinde ise çok
sayıda farklı böcek türü bir anda ortaya çıkar. Örneğin
hamamböcekleri aniden ve bugünkü yapılarıyla belirir.
Amber (reçine) içinde
kalarak fosilleşmiş 35 milyon yıllık sinek. Baltık
Denizi yakınlarında bulunan bu fosil de yine günümüzde
yaşayan örneklerinden farksızdır. |
Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden Betty Faber, "350
milyon yıl öncesine ait hamamböceği fosillerinin bugünkülerle
aynı olduğunu" bildirmektedir.82
Örümcek, kene ve kırkayak gibi canlılar gerçekte böcek
değildir, ama çoğunlukla böcek olarak anılır. "American
Association for the Advancement of Science"ın 1983'teki
yıllık toplantısında, bu canlılarla ilgili çok önemli
fosil bulguları sunulmuştur. Örümcek, kene ve kırkayaklara
ait olan 380 milyon yıllık bu fosillerin en ilginç özelliği
ise, yaşayan örneklerinden farksız oluşudur. Bulguları
inceleyen bilim adamlarından biri, fosiller hakkında
"sanki dün ölmüş gibiler" yorumunu yapmıştır. 83
Kusursuz
tasarıma sahip bu canlıların, yeryüzünde bir anda ortaya
çıkmalarının elbette evrimle açıklanması imkansızdır.
(bkz. Sineklerin
kökeni) Bu nedenle evrimci bir bilim adamı olan
Paul Pierre Grassé, "böceklerin kökeni konusunda tam
bir karanlık içindeyiz" demektedir. 84
Sonuç olarak, böceklerin kökeni, açıkça yaratılışı doğrulamaktadır.
Buffon,
Comte de
Fransız evrimcilerden Comte de Buffon, 18. yüzyılın
en tanınan bilim adamlarından biriydi. 50 yıldan fazla
bir süre Paris'teki kraliyete ait Botanik bahçelerinin
müdürlüğünü yürüttü. Darwin, teorisinin temelini büyük
ölçüde Buffon'un eserlerine dayandırmıştı. Buffon'un
44 ciltlik kapsamlı çalışması Histoire Naturelle'de
Darwin'in kullandığı öğretilerin çoğuna rastlamak mümkündür.
Comte de Buffon |
"Büyük
Varoluş Zinciri" (Aristo'nun türleri basitten karmaşığa
doğru sıralaması; diğer adıyla Scala Naturae) ise gerek
Buffon'un gerekse Lamarck'ın evrimci sistemleri için
başlangıç noktası teşkil etmiştir. Amerikalı bilim tarihçisi
D. R. Olroyd, bu ilişkiyi şöyle tanımlamaktadır:
Histoire Naturelle'in ilk cildinde Buffon kendisini
"Büyük Varoluş Zinciri" doktrininin yorumlayıcısı olarak
açıklamaktadır… Lamarck ise eski Büyük Varoluş Zinciri
doktrininin yeni bir versiyonunu savunuyordu… Fakat
bu zincir katı, durağan bir yapı gibi kabul edilmiyordu.
Ortamın ihtiyaçlarını karşılamak için mücadeleleriyle
ve "kazanılmış özelliklerin sonraki nesle aktarılması"
prensibinin yardımıyla organizmalar zincirin yukarılarına
doğru yavaşça hareket edebiliyorlardı. Başka bir deyişle
mikroptan insana doğru… Ayrıca zincirin en altında,
spontane jenerasyon (ani oluşum) yoluyla inorganik (cansız)
maddeden ortaya çıkan yeni yaratıklar sürekli olarak
beliriyordu. Zincirin yukarısına doğru sürekli olarak
kompleksleşen bir süreç işliyordu…85
Bu bakımdan bugün "evrim teorisi" dediğimiz kavram,
gerçekte eski bir Yunan efsanesi olan Büyük Varoluş
Zincirinin günümüze taşınmasıyla doğmuştur. Darwin'den
önce de birçok evrimci vardı ve onların evrimci fikirleri
ve sözde delillerinin çoğunun orijinali Büyük Varoluş
Zinciri'nde zaten yer alıyordu. Buffon ve Lamarck'la
birlikte Büyük Varoluş Zinciri yeni bir kılıfla bilim
dünyasına sunuldu, oradan da Darwin'e etki etti.
Burgess Shale
Burgess Shale fosil yatağında
bulunan ilginç fosil canlılardan biri: Marrella |
Kanada'nın British Columbia eyaletinde yer alan Burgess
Shale Bölgesinde, çağımızın önemli paleontolojik bulgularından
biri sayılan bir fosil yatağı bulunmaktadır. Bu bölgedeki
fosil canlıların özelliği, çok farklı türlere ait olmaları
ve önceki tabakalarda hiçbir ataları olmadan, bir anda
ortaya çıkmalarıdır.
Oysa bilindiği gibi evrim teorisi, tüm canlı türlerinin,
daha önce yaşamış başka türlerden kademeli olarak evrimleştiklerini
iddia etmektedir. Burgess Shale fosilleri ve benzeri
paleontolojik bulgular ise, farklı canlı türlerinin,
bu iddianın tam aksine, yeryüzünde hiçbir ataları olmadan
bir anda ve kusursuz biçimde ortaya çıktıklarını göstermektedir.
Ünlü bilim dergisi Trends in Genetics (TIG), Şubat
1999 tarihli sayısında, Darwinizm'in önündeki bu büyük
paleontolojik sorunu şöyle ifade eder:
Küçük bir mekanda bulunmuş olan bu fosillerin, evrim
biyolojisindeki bu büyük sorunla ilgili kızgın tartışmanın
tam merkezinde yer alması oldukça garip gözükebilir.
Fakat bu hararetli tartışmalara neden olan şey, Kambriyen
devrinde yaşayan hayvanların fosil kayıtlarında şaşırtıcı
bir bollukta ve birdenbire belirmeleridir. Radyometrik
tarihlendirmelerin daha kesin sonuçları ya da giderek
artan yeni fosil bulguları ise, sadece bu biyolojik
devrimin aniliğini ve alanını keskinleştirmiştir. Yeryüzünün
yaşam potasındaki bu değişimin büyüklüğü bir açıklama
gerektirmektedir. Şu ana kadar birçok tez ileri sürülmüş
olsa da, genel fikir, hiçbirinin ikna edici olmadığıdır.86
TIG dergisi bu konuda iki ünlü evrimci otoriteden söz
eder: Stephen J. Gould ve Simon Conway Morris. Her ikisi
de Burgess Shale'deki "aniden ortaya çıkışı", evrime
göre açıklayabilmek için birer kitap yazmışlardır; Gould'un
kitabı Wonderful Life (Muhteşem Hayat), Morris'inki
ise The Burgess Shale and the Rise of Animals (Burgess
Shale ve Hayvanların Yükselişi)dir. Ancak bu iki otorite
de, TIG dergisinin vurguladığı gibi, ne Burgess Shale
fosillerini ne de genel olarak Kambriyen devrine ait
diğer fosil kayıtlarını bir türlü açıklayamamaktadır.
Burgess Shale fosil yatağında
bulunan diken fosili |
Fosil kayıtlarının ortaya koyduğu gerçek sonuç şudur:
Fosiller, canlıların yeryüzünde bir anda ve kusursuz
bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermektedir.
Kambriyen devri fosillerinin ortaya koyduğu bu tablo,
evrim teorisinin varsayımlarını reddederken, bir yandan
da, canlıların doğaüstü bir yaratılışla var olduklarını
gösteren çok önemli bir delildir. Evrimci biyolog Douglas
Futuyma, bu gerçeği şöyle açıklar:
Kambriyen devrine ait
bir fosil |
Canlılar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz
bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da kendilerinden
önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana
gelmişlerdir. Eğer eksiksiz ve mükemmel bir biçimde
ortaya çıkmışlarsa, o halde üstün bir akıl tarafından
yaratılmış olmaları gerekir. 87
Dolayısıyla fosil kayıtları, canlıların, evrimin iddia
ettiği gibi ilkelden gelişmişe doğru bir süreç izlediklerini
değil, bir anda ve en mükemmel halde ortaya çıktıklarını
göstermektedir. Bu ise, canlılığın bilinçsiz doğal süreçlerle
değil, üstün bir yaratılışla var olduğuna kanıt oluşturmaktadır.
Evrimci paleontolog Jeffrey S. Levinton, Scientific
American dergisine yazdığı "Hayvan Evriminin Big Bang'i"
başlıklı bir makalesinde bu gerçeği istemeden de olsa
kabul etmekte ve "Kambriyen devrinde çok özel ve gizemli
bir yaratıcı gücün varlığını görüyoruz" demektedir. 88
Büyük Varoluş Zinciri (Great
Chain of Being)
Yunan felsefeci Aristo'ya göre türler basitten karmaşığa
doğru giden bir hiyerarşiye sahiptir ve tıpkı bir merdivenin
basamakları gibi doğrusal bir çizgi üzerinde sıralanmaktadır.
Aristo bu tezine "Scala Naturae" adını verir. Aristo'nun
bu fikri 18. yüzyıla kadar batı düşünce hayatını çok
derinden etkileyecek ve daha sonra da "Evrim Teorisi"ne
dönüşecek olan Büyük Varoluş Zinciri (Great Chain of
Being) inancının da kökenidir.
Darwinizm'in temelini oluşturan tüm canlıların cansız
maddelerden evrimleşerek geliştiği inancı ilk olarak
"Büyük Varoluş Zinciri" adı altında Aristo'nun anlatımlarında
karşımıza çıkar. Büyük Varoluş Zinciri evrimsel bir
inanıştır ve Allah'ın varlığını inkar eden felsefeciler
tarafından çok rağbet görmüştür.
Söz konusu görüşe göre canlılar kendiliğinden oluşmuştur
ve herşey; minerallerden organik maddeye, ilkel canlılardan
hayvanlara, bitkilere ve insanlara, buradan da sözde
"tanrılara" evrimleşmiştir. Bu akıl dışı inanca göre
yeni organlar da canlının ihtiyacına göre kendiliğinden
oluşmaktadır.
Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, aksine tüm bilimsel
gerçeklerle çelişen, sadece soyut mantık yürütmeye dayanan
bu inanış, son olarak da "evrim teorisi" adıyla öne
sürülmüştür.
Büyük Varoluş Zinciri ilk başlarda tamamen felsefi
bir görüş olarak ortaya atılmıştır ve herhangi bir bilimsellik
iddiasında da bulunmamıştır. Ancak canlıların oluşumuna
yaratılış gerçeği dışında sözde bir cevap bulmaya çalışanlar
için Büyük Varoluş Zinciri adeta can simidi olmuştur
ve bu amaçla da bilimsel bir havaya sokulmuştur. Bu
canlıların birbirlerine nasıl dönüştüğü ise büyük bir
muammadır. Çünkü bu zincir, bilimsel bir gözleme değil,
soyut ve yüzeysel bir mantık yürütmeye dayanmaktadır.
Yani ilkçağ felsefecilerinin masa başında oturup hiçbir
bilimsel araştırma yapmadan ortaya attıkları bir masaldan
ibarettir.
Günümüzdeki materyalist ve ateist felsefelerin temelini
oluşturan evrim teorisiyle, eski pagan maddeci felsefelerin
hayat kaynağını oluşturan Scala Naturae ve Büyük Varoluş
Zinciri arasında önemli bir paralellik söz konusudur.
(bkz. Evrimsel
paganizm) Bugün materyalizm evrim teorisiyle hayat
bulurken, geçmişteki maddeci anlayış Büyük Varoluş Zincirini
kendine temel dayanak almaktaydı.
Darwin bu kavramdan oldukça etkilenmiş, hatta teorisini
bu ana mantık üzerine kurmuştu. Loren Eiseley, Darwin's
Century (Darwin'in Yüzyılı) isimli kitabında Darwin'in,
Türlerin Kökeni isimli kitabının birçok bölümünde 18.
yüzyılın bu varoluş merdiveninden mantıklar kullandığını,
özellikle de organik maddelerin zorunlu olarak mükemmelliğe
doğru ilerledikleri fikrinin buradan doğduğunu vurgulamıştır.89
Dolayısıyla Darwin yeni ve bilimsel bir teori ortaya
atmamıştı. Darwin'in yaptığı, kökleri eski Sümer'deki
putperest efsanelere dayanan ve asıl eski Yunan'ın pagan
inançları içinde gelişen bir batıl inancı, çağdaş bilimsel
terimleri kullanarak ve çarpıtılmış birkaç gözlemle
destekleyerek yeniden ifade etmekten başka bir şey değildi.
Bu batıl inanç, önce 17. ve 18. yüzyılda yaşamış bazı
bilim adamları tarafından yeni eklemelerle zenginleştirildi,
sonra da Darwin'in Türlerin Kökeni isimli kitabında
"bilimsel" bir görüntü kazanarak bilim tarihinin en
büyük yanılgısı olarak ortaya çıktı. |