|
- C -
Cœlecanth
Cœlecanth, evrimin sözde "canlıların sudan karaya geçişi"
tezine delil olarak öne sürdüğü bir balık türüdür. Cœlecanth
sınıfına dahil o
Evrimciler Cœlecanth'ın
fosiline dayanarak bunun sudan karaya geçişteki
ara geçiş formu olduğunu söylüyorlardı. Ancak
ilki 1938 yılında olmak üzere bu balığın canlı
örneklerinin defalarca yakalanması, evrimcilerin
spekülasyonlarda ne kadar ileri gidebileceklerini
gösterdi. |
lan balıklar, bir zamanlar balıklar ve amfibiyenler
arasında yaşamış çok güçlü bir ara form delili sayılıyorlardı.
Evrimci biyologlar, bu canlının fosillerinden yola çıkarak,
canlının vücudunda ilkel (tam işlev görmeyen) bir akciğer
bulunduğunu ileri sürmüşlerdi. Bu, pek çok bilimsel
kaynakta anlatılıyor, hatta Cœlecanth'ı denizden karaya
çıkarken gösteren çizimler yayınlanıyordu.
Ancak 22 Aralık 1938'de Hint Okyanusu'nda çok ilginç
bir keşif yapıldı. Yetmiş milyon yıl önce soyu tükenmiş
bir ara geçiş formu olarak tanıtılan Cœlecanth ailesinin
Latimeria türüne ait canlı bir üyesi okyanusun açıklarında
ele geçti! Cœlecanth'ın "kanlı-canlı" bir örneğinin
bulunması, evrimciler açısından büyük bir şoktu kuşkusuz.
Evrimci paleontolog J. L. B. Smith, "yolda dinozora
rastlasaydım, daha çok şaşırmazdım" demişti. 90
İlerleyen yıllarda başka bölgelerde de 200'den fazla
Cœlecanth yakalandı.
Bu balıkların yakalanmasıyla beraber, bu canlılar üzerinde
yapılan spekülasyonların temelsizliği de anlaşılmış
oldu. Cœlecanth, iddiaların aksine ne ilkel bir akciğere,
ne de büyük bir beyne sahipti. Evrimci araştırmacıların
ilkel akciğer olduğunu düşündükleri yapı, balığın vücudunda
bulunan bir yağ kesesinden başka bir şey değildi.91
Dahası, "sudan çıkmaya hazırlanan bir sürüngen adayı"
olarak tanıtılan Cœlecanth'ın, gerçekte okyanusun en
derin sularında yaşayan ve 180 m derinliğin üzerine
hemen hiç çıkmayan bir dip balığı olduğu anlaşıldı.92
Bunun üzerine, Cœlecanth'ın evrimci yayınlardaki popülaritesi
bir anda yok oldu. Peter Forey adlı evrimci paleontolog,
Nature dergisinde yayınlanan bir makalede bu konuda
şöyle bir itirafta bulunmuştur:
Cœlecanth'ların
tetrapodların atasına yakın olduğuna dair uzun süredir
paylaşılan bir görüş olduğu için, Latimeria'nın (canlısının)
bulunmasıyla birlikte, balıklardan amfibiyenlere geçiş
hakkında doğrudan bilgilerin elde edileceği ümit edilmişti...
Ama Latimeria'nın anatomisi ve fizyolojisi üzerinde
yapılan incelemeler, bu ilişki varsayımının sadece bir
temenniden ibaret olduğunu ve Cœlecanth'ın bir "kayıp
bağlantı" olarak gösterilmesinin bir dayanağı olmadığını
ortaya koydu. 93
Yukarıdaki itiraftan da anlaşıldığı gibi balıklar
ve amfibiyenler arasında hiçbir ara form yaşamamıştır.
Evrimcilerin tek ciddi ara form olarak gösterdikleri
Cœlecanth da gerçekte evrim ile bağlantısı olmayan bir
balık türüdür.
Coğrafi izolasyon görüşü
(Allopatrik İzolasyon)
Eşeyli üreyen canlılar bir kara parçasının çökmesi
veya kıtaların birbirinden ayrılması gibi nedenlerden
dolayı bir coğrafi ayrıma (izolasyona) uğrayabilirler.
Bu durumda iki ayrı bölgedeki canlılar kendi içlerinde
bir genetik özellik oluştururlar. Diğer bir deyişle
coğrafi engeller popülasyonları birbirinden ayırmış
olur. Örneğin kara hayvanları büyük çöller ve sularla
ya da yüksek dağlarla birbirinden ayrılabilirler.94
Eğer bir popülasyon coğrafi olarak iki ya da daha fazla
bölgeye (birime? ayrılırsa? aralarındaki fark gittikçe
artacak ve bir zaman sonra bu ayrı bölgelerdeki canlılar
farklı coğrafi ırkları meydana getirecektir.95
Bu ayrım popülasyonlar arasında gen akışını önleyecek
düzeye geldiğinde, bir zamanlar birbirine benzer özellik
taşıyan bir türün farklı varyasyonları arasındaki benzerliğin
arası açılmış olur.
Yeryüzündeki farklı ırklar,
coğrafi izolasyon aracılığıyla farklı özelliklere
sahip olmuşlardır. Bir grup insanda siyah derililik
özelliği baskın çıkmış, bunlar aynı bölgede yaşadıkları
ve kendi içlerinde çoğaldıkları için siyah derili
bir ırk meydana gelmiştir. |
Bu konu ile ilgili evrimcilerin yanılgısı şöyledir:
Evrimciler ayrı kıtalarda ya da ortamlarda yaşamak durumunda
kalan canlıların farklı birer türe dönüştüklerini öne
sürerler. Halbuki farklı bölgelerde ortaya çıkan farklı
özelliklerdeki canlılar popülasyon farklılıklarından
başka bir şey değildir. O bölgede çiftleşmeye zorunlu
kalan canlıların genetik kombinasyonu sınırlı kalmakta
ve genlerindeki belirli özellikler daha ön plana çıkmaktadır.
Yoksa yepyeni bir tür oluşumu söz konusu değildir.
Aslında aynı durum insanlar için de söz konusudur.
Yeryüzündeki farklı ırklar, coğrafi izolasyon aracılığıyla
farklı ırk özelliklerine sahip olmuşlardır. Bir grup
insanda siyah derililik özelliği baskın çıkmış, bunlar
aynı bölgede yaşadıkları ve kendi içlerinde çoğaldıkları
için siyah derili bir ırk meydana gelmiştir. Çekik gözlü
Uzakdoğu ırkları da aynı şekildedir. Eğer coğrafi izolasyon
olmasaydı, yani dünyadaki tüm ırklar asırlardır birbirleriyle
sürekli karışık evlilikler yapıyor olsalardı, o zaman
herkes "melez" olurdu; zenciler, beyazlar, çekik gözlüler
olmaz, insanların tümü bir "ortalama"da buluşurdu.
Bazen, coğrafi nedenlerden ötürü birbirinden ayrı kalan
varyasyonlar yeniden biraraya getirildiklerinde, kimi
zaman birbirleri ile çiftleşmezler. Çiftleşmedikleri
için de, modern biyolojinin "tür" tanımlamasına göre,
"alt tür" olmaktan çıkıp, "ayrı türler" haline gelmiş
olurlar. Buna "türleşme" (speciation) adı verilir.
Evrimciler ise, bu kavramı alıp hemen şu çıkarımı yaparlar:
"Doğada türleşme var, yani yeni canlı türleri doğal
mekanizmalarla oluşuyor, demek ki tüm türler bu şekilde
oluşmuş". Oysa bu çıkarımda çok büyük bir aldatmaca
gizlidir.
Aldatmacanın iki önemli noktası vardır:
1) Birbirlerinden izole olmuş olan A ve B varyasyonları,
biraraya geldiklerinde çiftleşmiyor olabilirler. Ama
bu durum çoğu zaman "çiftleşme davranışı"ndan kaynaklanır.
Yani A ve B varyasyonuna ait bireyler, diğer varyasyon
kendilerine yabancı göründüğü için, onu "kendilerine
yakın bulmadıkları" için çiftleşmezler. Ancak çiftleşmelerini
engelleyecek bir genetik uyumsuzluk yoktur. Dolayısıyla
aslında genetik bilgi açısından hala aynı türe aittirler.
(Nitekim bu nedenle "tür" kavramı biyolojide tartışma
konusu olmaya devam etmektedir.)
2) Asıl önemli nokta ise, söz konusu "türleşme"nin,
bir genetik bilgi artışı değil, aksine genetik bilgi
kaybı anlamına gelmesidir. Ayrışmanın nedeni, varyasyonlardan
birinin veya her ikisinin yeni bir genetik bilgi edinmiş
olmaları değildir. Böyle bir genetik bilgi eklenmesi
yoktur. Örneğin iki varyasyondan herhangi biri yeni
bir proteine, yeni bir enzime, yeni bir organa kavuşmuş
değildir. Ortada bir "gelişme" yoktur. Aksine, daha
önceden farklı genetik bilgileri aynı anda barındıran
popülasyon (örneğin, hem uzun hem de kısa tüy özelliğini,
hem koyu hem de açık renk özelliğini barındıran popülasyon)
yerine, şimdi genetik bilgi yönünden daha fakirleşmiş
iki popülasyon vardır.
Dolayısıyla söz konusu "türleşme"nin evrim teorisini
destekler hiçbir yönü yoktur. Çünkü evrim teorisi, canlı
türlerinin hepsinin basitten komplekse doğru rastlantılar
yoluyla türediği iddiasındadır. Dolayısıyla bu teorinin
dikkate alınabilmesi için, "genetik bilgiyi artırıcı
mekanizmalar" gösterebilmesi gerekir. Gözü, kulağı,
kalbi, akciğeri, kanatları, ayakları veya diğer organ
ve sistemleri olmayan canlıların bunları nasıl kazandıklarını,
bu organ ve sistemleri tanımlayan genetik bilginin nereden
geldiğini açıklayabilmesi gerekir. Zaten var olan bir
canlı türünün genetik bilgi kaybına uğrayarak ikiye
bölünmesi, kuşkusuz evrimle hiç ilgisi olmayan bir durumdur.
Confuciusornis
Archæopteryx ile yaklaşık
olarak aynı dönemde yaşamış olan Confuciusornis
günümüzde yaşayan kuşlarla çok büyük benzerlik
gösterir. |
1995 yılında Çin'de Omurgalılar Paleontolojisi Enstitüsü'nde
araştırmalar yapan Lianhai Hou ve Zhonghe Zhou adlı
iki paleontolog, Confuciusornis olarak isimlendirdikleri
yeni bir fosil kuş keşfettiler.
Evrimciler tarafından tüm kuşların en eski atası sayılan
ve yarı-sürüngen kabul edilen Archæopteryx'le aynı yaşta
(yaklaşık 140 milyon yıl) olan bu canlı, günümüz kuşlarına
çok benziyordu. Bu kuşun dişleri yoktu, gagası ve tüyleri
ise günümüz kuşlarınınkiyle aynı özellikleri göstermekteydi.
İskelet yapısı da günümüz kuşlarıyla aynı olan bu kuşun
kanatlarında, Archæopteryx'te olduğu gibi pençeler vardı.
Kuyruk tüylerine destek olan "pygostyle" isimli yapı
bu kuşta da görülüyordu. Bu gerçek, doğal olarak Archæopteryx'in
bütün kuşların ilkel atası olduğu yönündeki evrimci
tezleri de çürütüyordu.96
Sonuç olarak günümüz kuşlarına çok benzeyen Confuciusornis,
evrimcilerin on yıllardır kuşların evrimi senaryosunun
en büyük delili olarak gösterdiği Archæopteryx'in geçersizliğini
de ortaya koymuş oldu.
Crick, Francis
Francis Crick |
Canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama çabasındaki
evrim teorisi, hücredeki en temel moleküllerin varlığına
bile tutarlı bir açıklamagetirememişken, genetik bilimindeki
ilerlemeler ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA'nın
keşfi, teori için yepyeni problemler doğurdu.
Francis Crick'in DNA'yı
keşfi, DNA'nın olağanüstü kompleks yapısını gün ışığına çıkardı. |
1955 yılında James Watson ve Francis Crick adlı iki
bilim adamının çalışmaları, DNA'nın inanılmaz derecedeki
kompleks yapısını ve tasarımını gün ışığına çıkardı.
Vücuttaki 100 trilyon hücrenin her birinin çekirdeğinde
bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz bir
yapı planını içerir. (bkz. DNA)
Uzun yıllar moleküler evrim teorisini savunan Francis
Crick bile DNA'yı keşfettikten sonra, böylesine kompleks
bir molekülün tesadüfen, kendi kendine, bir evrim süreci
sonucunda oluşamayacağını şöyle itiraf etmiştir:
Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak
şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayat mucizevi bir şekilde
ortaya çıkmıştır.97
Cro-Magnon adamı
Cro-Magnon sınıflaması, 30.000 yıl önceye kadar yaşadığı
tahmin edilen Avrupalı bir insan ırkıdır. Kubbe şeklinde
bir kafatasına, geniş bir alna sahiptir. 1.600 cc.'lik
kafatası hacmi, günümüz insanının kafatası hacmi ortalamasından
fazladır. Kafatasında kalın kaş çıkıntıları ve arka
kısımda kemiksi çıkıntı bulunmasından ötürü bir ara
geçiş formu olduğu öne sürülmüştür.
Cro-Magnon kafatası |
Fakat Cro-Magnon kafatasının yapısı ve hacmi, günümüzde
Afrika ve tropik iklimlerde yaşayan bazı ırklarınınkine
fazlasıyla benzemektedir. Bu benzerliğe dayanarak, Cro-Magnon'un
Afrika kökenli eski bir ırk olduğu tahmin edilir. Diğer
bazı paleoantropolojik bulgular, Cro-Magnon ve Neandertal
ırklarının birbirleri ile kaynaşarak, günümüzdeki bazı
ırklara temel oluşturduklarını göstermektedir. Dahası
günümüzde Cro-Magnon ırkına benzer etnik grupların Afrika
kıtasının farklı bölgelerinde ve Fransa'nın Salute ve
Dordonya bölgelerinde hala yaşadığı kabul edilmektedir.
Polonya ve Macaristan'da da aynı özelliklere sahip insanlara
rastlanmıştır.
Tüm bunlar göstermektedir ki Cro-Magnon evrimcilerin
iddia ettikleri gibi insanın sözde evrimsel atası değildir.
Söz konusu fosillerin günümüz Avrupalılarından farkı,
bir eskimo ile bir zenci ya da bir pigme ile bir Avrupalı
arasındaki farktan daha büyük değildir. Sonuç itibariyle,
Cro-Magnon tarih içinde yaşamış, diğer ırklara karışıp
asimile olarak ya da soyları tükenip yok olarak tarih
sahnesinden çekilmiş özgün bir insan ırkını temsil etmektedir.
Crossopterygian
Evrim teorisinin dört ayaklıların kökeni hakkındaki
varsayımı, bu canlıların suda yaşamakta olan balıklardan
evrimleştiği yönündedir. Oysa bu iddia, hem fizyolojik
ve anatomik yönlerden çelişkilidir, hem de fosil kayıtları
yönünden temelsizdir. Evrimcilerin tesadüfler sonucu
gerçekleştiğini iddia ettikleri, -sözde- suda yaşayan
canlıların karaya uygun özellikler kazanmaları, denizde
yaşayan bir canlı için hiçbir avantaj oluşturmayacaktır.

1. Cœlacanth
2. Ichthyostega
3. Cœlacanth'ın yüzgeci
4. Icthyostega'nın ayağı
YÜZGEÇ İLE AYAK
ARASINDAKİ FARK
Evrimcilerin, Cœlecanth ve benzeri balıkları "kara
canlılarının atası" olarak hayal etmelerinin asıl
nedeni, bu balıkların yüzgeçlerinin kemikli oluşudur.
Bu kemiklerin zamanla ayaklara dönüştüğünü varsayarlar.
Ancak bu balıkların kemikleri ile Ichthyostega
gibi kara canlılarının ayakları arasında çok temel
bir fark vardır. Cœlecanth'da kemikler, 1 no'lu
şekilde görüldüğü gibi canlının omurgasına bağlı
değildir. Ancak Ichthyostega'da kemikler, 2 no'lu
şekilde gösterildiği gibi doğrudan omurgaya bağlıdır.
Dolayısıyla, bu yüzgeçlerin yavaş yavaş ayaklara
dönüştükleri iddiası tamamen temelsizdir. Dahası,
Cœlecanth'ın yüzgeçlerindeki kemiklerin yapısı
ile Ichthyostega'nın ayaklarındaki kemiklerin
yapısı da, 3 ve 4 no'lu şekillerde görüldüğü gibi
çok farklıdır. |
Dolayısıyla bu özelliklerin doğal seleksiyon vasıtasıyla
seçilerek oluştuğunu ileri sürmenin hiçbir mantıklı
temeli yoktur. Aksine, doğal seleksiyon yoluyla "ön-adaptasyon"
geçiren bir canlının elenmesi gerekir, çünkü bu canlı
karada yaşamaya uygun özellikler kazandıkça denizde
dezavantajlı hale gelecektir. Kısacası, "denizden karaya
geçiş" senaryosu tümüyle çıkmaz içindedir. Nitekim evrimci
biyologların bu konuda ortaya koyabildikleri tutarlı
bir fosil kanıtı da yoktur.
Evrimci doğa tarihçileri, dört ayaklıların atası olarak
genellikle Rhipidistian ya da Cœlecanth sınıflarına
ait balıkları sayarlar. Bunlar, "Crossopterygian" takımına
ait balıklardır ve evrimcileri umutlandıran tek özellikleri,
yüzgeçlerinin diğer balıklara göre "etli" oluşudur.
Oysa bu balıklar birer ara form değildir ve amfibiyenlerle
aralarında anatomik ve fizyolojik olarak çok büyük temel
farklılıklar vardır. Bütün araştırmalara rağmen bu boşluğu
doldurabilecek bir tek fosil bile bulunamamıştır.98
(bkz.
Sudan karaya geçiş tezi)
Cursorial teori
Kara canlısı olan sürüngenlerin nasıl olup da uçmaya
başladıkları konusunda evrimcilerin öne sürdükleri belli
başlı iki açıklamadan biridir. Bu teoriye göre sürüngenler
yerden yukarı doğru havalanmışlardır.
Dinozorların sinek avlamaya
çalışırken kanatlanıp kuş oldukları' komedi türünde
bir hikaye değil, evrim teorisyenlerinin kuşların
kökeni konusundaki en "ciddi" tezidir. |
Teorinin temel argümanı, bazı sürüngenlerin böcek avlamak
için ön kollarını uzun süre ve sık sık çırptıkları ve
zaman içinde de bu ön kolların kanatlara dönüştüğü şeklindedir.
Kanat gibi son derece kompleks bir organın, sinek yakalamak
için birbirine çırpılan ön kollardan nasıl meydana geldiği
hakkında ise hiçbir açıklama yapılmamaktadır. Cursorial
teorinin önde gelen savunucusu John Ostrom, her iki
hipotezi savunanların ancak spekülasyon yapabildiklerini
itiraf ederek şöyle der: "Benim 'cursorial predator'
teorim gerçekten de spekülatiftir. Fakat arboreal teori
de aynı şekilde spekülatiftir".99
(bkz. Arboreal
teori)
Ayrıca herhangi bir mutasyonun bir sürüngenin ön ayaklarında
belirsiz bir değişime neden olduğunu varsaysak bile,
bunun üzerine yeni mutasyonlar eklenerek "tesadüfen"
bir kanat oluşmuş olabileceğini öngörmek tamamen akıl
dışıdır. Çünkü ön ayaklarda meydana gelecek bir mutasyon,
canlıya çalışır bir kanat kazandırmadığı gibi, onu ön
ayaklarından da mahrum bırakacaktır. Bu ise, bu canlının,
diğer türdeşlerine göre daha dezavantajlı (yani sakat)
bir bedene sahip olması anlamına gelir. Evrim teorisinin
kurallarına göre de, doğal seleksiyon vasıtasıyla bu sakat canlı elenecektir. Kaldı ki, biyofizik araştırmalara göre,
mutasyonlar çok nadir gerçekleşen değişimlerdir. Dolayısıyla,
bu sakat canlıların milyonlarca yıl eksik ve güdük kanatlarının
küçük küçük mutasyonlarla tamamlanmasını beklemeleri,
her yönden imkansızdır.

Georges Cuvier |
Cuvier,
Georges
Paleontolojinin kurucusu sayılan Fransız Georges Cuvier
(1769-1832) aynı zamanda bir jeolog ve karşılaştırmalı
anatomistti. Omurgalı ve omurgasızların zoolojisi ve
paleontolojisinde çok geniş çalışmalar yapmış ve bilim
tarihini kaleme almıştı. Cuvier, aynı zamanda geçmişteki
canlıların neslinin tükendiği gerçeğini kesin olarak
ortaya koymuş ve buna ilişkin teoriyi evrim teorisine
ters düşecek şekilde açıklamıştı.100
Ayrıca Cuvier, ilgili sınıfları filumlara gruplandırarak
Linnaeus'un sınıflandırma tablosunu genişletti. (bkz.
Linnaeus, Carolus) Ve bu sistemi fosillere de uygulayarak
nesli tükenmiş hayvanların organik kalıntılarını tespit
etti. Cuvier hayvanların belli sabit ve doğal özellikleri
olduğuna inandığı için hem evrim teorisine hem de Lamarck'ın
'kazanılmış özelliklerin kalıtım yoluyla aktarılması
teorisi'ne karşı çıkmıştı.101
Çapraz çiftleştirme
(bkz.
Krossing-over)
Çeşitlenme (varyasyon)
(bkz. Varyasyon)
- D -
Dar popülasyon
Sıçramalı
evrim savunucularının ortaya attıkları görüşlerden biri,
"dar popülasyonlar" kavramıdır. Bununla, yeni tür oluşumunun,
sayıca son derece az hayvanı ya da bitkiyi barındıran
topluluklarda olduğunu ifade ederler. Bu iddiaya göre,
çok sayıda hayvanı barındıran popülasyonlar evrimsel
bir gelişme göstermezler ve "stasis" (durağanlık) halini
korurlar. (bkz. Durağanlık)
Ancak bu popülasyonlardan bazen küçük gruplar ayrılır
ve bu "izole" gruplar sadece kendi içlerinde çiftleşir.
(Bunun çoğu zaman coğrafi şartlardan kaynaklandığı varsayılır.)
Kendi içlerinde çiftleşen bu küçük gruplarda makromutasyonlar
etkili olur ve çok hızlı bir "türleşme" yaşanır.
Sıçramalı evrim savunucularının dar popülasyonlar kavramı
üzerinde durmalarındaki sebep, fosil kayıtlarındaki
ara formların yokluğuna dair bir "açıklama" getirebilmektir.
"Evrimsel değişiklikler çok dar popülasyonlarda ve çok
hızlı gelişti ve dolayısıyla geriye yeterince fosil
izi kalmadı" şeklindeki anlatımlarını bu nedenle ısrarla
vurgularlar.
Oysa son yıllarda yapılan bilimsel deney ve gözlemler,
dar popülasyonların genetik yönden avantajlı değil,
dezavantajlı olduğunu ortaya koymaktadır. Dar popülasyonlar,
yeni bir tür oluşumuna yol açacak şekilde gelişmek bir
yana, aksine ciddi genetik bozukluklar ortaya çıkarmaktadır.
Bunun nedeni, dar popülasyonlarda, bireylerin sürekli
dar bir genetik havuz içinde çiftleşmeleridir. Bu yüzden
normalde "heterozigot" olan bireyler giderek "homozigot"
haline gelmektedir. Bunun sonucunda da, normalde çekinik
(resesif) olan bozuk genler baskın (dominant) hale gelmekte
ve böylece popülasyonda giderek daha fazla genetik bozukluk
ve hastalık ortaya çıkmaktadır.102
Bu konuyu incelemek için, tavuklar üzerinde 35 yıl
süren bir çalışma yapılmıştır. Gözlemlerde, dar bir
popülasyon içinde tutulan tavukların giderek genetik
yönden zayıf hale geldiği belirlenmiştir. Tavukların
yumurta üretimi %100'den %80'e düşmüş, üreme oranı da
%93'ten %74'e inmiştir. Ancak insanların bilinçli müdahalesiyle,
yani başka bölgelerden getirilen tavukların popülasyona
karıştırılmasıyla, bu genetik gerileme durmuş ve tavuklar
normalleşme eğilimine girmiştir.103
Bu ve benzeri bulgular, sıçramalı evrim savucularının
sığındıkları "dar popülasyonlar evrimsel gelişmelerin
kaynağıdır" şeklindeki iddianın bilimsel bir geçerliliği
olmadığını açıkça göstermektedir. (bkz. Sıçramalı
evrim modeli)
Darwin, Charles Robert
Bugünkü savunulduğu şekliyle evrim teorisini ortaya
atan kişi, amatör bir İngiliz doğabilimci olan Charles
Robert Darwin'dir.
Modern bilimsel bulgular
tarafından yalanlanan evrim teorisinin kurucusu
Charles Darwin. |
Darwin hiçbir zaman gerçek bir biyoloji eğitimi almamıştı.
Doğa ve canlılar konusunda sadece amatör bir ilgiye
sahipti. Bu ilgisinin bir sonucu olarak, 1832 yılında
İngiltere'den yola çıkan ve beş yıl boyunca dünyanın
farklı bölgelerini gezen H.M.S. Beagle adlı resmi keşif
gemisinde gönüllü olarak yer aldı. Darwin, bu gezi sırasında
gördüğü farklı canlı türlerinden, özellikle de Galapagos
Adalarında gördüğü farklı ispinoz türlerinden çok etkilenmişti.
Bu kuşların gagalarındaki farkların, çevreye uyum sağlamalarından
kaynaklandığını düşündü. Bu düşünceden hareketle canlılardaki
bütün çeşitliliğin kökeninde "çevreye uyum" kavramının
olduğunu varsaydı. Darwin bu varsayımı ile bilimsel gerçekleri göz ardı ederek, canlı türlerini Allah'ın yarattığı gerçeğine karşı çıkmış ve canlıların ortak bir atadan gelerek, doğa şartları sonucunda birbirlerinden farklılaştıklarını öne sürmüştü.
Darwin'in bu varsayımı hiçbir bilimsel bulgu ya da
deneye dayanmıyordu. Ancak Darwin, dönemin ünlü materyalist
biyologlarından aldığı destek ve teşviklerle, bu varsayımlarını
zamanla iddialı bir teori haline getirdi. Bu teoriye
göre canlılar tek bir ilkel atadan geliyorlardı ama
çok uzun bir süreç içinde küçük küçük değişimlere uğramışlar
ve böylece farklılaşmışlardı. Ortama en iyi şekilde
uyum sağlayanlar özelliklerini gelecek nesillere aktarıyor,
böylece bu yararlı değişimler zamanla birikerek bireyi,
atalarından tamamen farklı bir canlıya dönüştürüyordu.
(Bu "yararlı değişimler"in kökeninin ne olduğu ise meçhuldü.)
Darwin'e göre insan da, bu hayali mekanizmanın en gelişmiş
ürünüydü.
Darwin hayal gücünde canlandırdığı bu mekanizmaya "doğal
seleksiyonla evrim" adını verdi. Artık, "türlerin kökeni"ni
bulduğunu düşünüyordu: Bir türün kökeni başka bir türdü.
Sonunda bu fikirlerini 1859 yılında yayınlanan Türlerin
Kökeni adlı kitabında açıkladı.
Darwin teorisini "doğal seleksiyon" kavramı üzerine
kurmuştu. Doğal seleksiyon, doğadaki yaşam mücadelesinde,
güçlü veya ortamın şartlarına uygun olan canlıların
hayatta kalması anlamına gelir. Darwin'in teorisini
ortaya koyduğu kitabının başlığında bile vurgulanan
iddia budur: Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon Yoluyla.
Darwin'in temelsiz mantığı şöyledir:
Bir canlı türü içinde doğal ve rastlantısal farklılıklar
olmaktadır. Örneğin bazı inekler daha büyük, bazıları
daha koyu renklidir. Bu değişikliklerin hangisi avantajlı
ise, o özellik doğal seleksiyon vasıtasıyla seçilecektir.
Böylece söz konusu avantajlı özellik, o hayvan topluluğuna
hakim hale gelecektir. Bu özelliklerin uzun zaman içinde
birikmesiyle de, ortaya yeni bir tür çıkacaktır.
Ancak Darwin'in ortaya attığı bu "doğal seleksiyonla
evrim" teorisi, daha ilk aşamada en temel soruları cevapsız
bırakıyordu. Şayet canlılar Darwin'in iddia ettiği gibi
kademe kademe evrimleşmiş olsalardı, bu durumda çok
sayıda "ara tür" yaşamış olmalıydı. Ancak fosil kayıtlarına
bakıldığında bu teorik canlılardan -hayali ara geçiş
formlarından- hiçbir eser yoktu. Darwin bu sorun üzerinde
çok kafa yormuş ve sonuçta "bu fosiller ileride bulunabilir"
demek zorunda kalmıştı. Ancak aradan 150 yıl geçmesine
rağmen umulan fosiller bulunamadı.
Darwin, canlıların sahip oldukları göz, kulak, kanat
gibi kompleks organları doğal seleksiyonla açıklama
konusunda da çaresizlik içindeydi. Çünkü tek bir dokuları
bile eksik olsa hiçbir işe yaramayacak olan bu organların,
kademe kademe gelişmiş olduklarını savunmak imkansızdı.
(bkz. İndirgenemez
komplekslik) Nitekim Darwin, teorisiyle ilgili yaşadığı
sıkıntıları Türlerin Kökeni adlı kitabında kendisi de
belirtmek zorunda kalmıştı. (bkz. Türlerin Kökeni) Tüm
bunların öncesinde, Darwin'in "tüm canlıların ortak
atası" dediği ilk canlı organizmanın nasıl oluştuğu
konusu tam bir muammaydı. Çünkü cansız maddelerin, doğal
süreçlerle canlı hale gelmesi mümkün değildi. İlerleyen
bilim ve teknoloji ise çok kısa bir süre içinde Darwin'in
ilkel bilim anlayışının ürünü olan teorisini temelinden
yıktı.
Darwinizm
(bkz. Evrim
teorisi)
Darwinizm ve Irkçılık
Günümüzdeki Darwinistlerin çoğu, aslında Darwin'in
ırkçı olmadığını, ancak ırkçıların kendi görüşlerini
desteklemek amacıyla Darwin'in fikirlerini taraflı olarak
yorumladıklarını iddia ederler. Türlerin Kökeni kitabının
alt başlığında yer alan "Kayırılmış Irkların Korunması
Yoluyla" ifadesinin ise sadece hayvanlar için kullanıldığını
iddia ederler. Ancak bu iddiaların sahiplerinin gözardı
ettikleri şey, Darwin'in İnsanın Türeyişi isimli kitabında,
insan ırkları için söyledikleridir.
Darwin'in bu kitapta ortaya koyduğu görüşlere göre,
insan ırkları evrimin farklı basamaklarını temsil ediyordu
ve bazı insan ırkları, diğer insanlara göre daha çok
evrimleşmiş ve ilerlemişlerdi. Bazıları ise, neredeyse
hala maymunlarla aynı düzeydeydi.
Darwin, "yaşam mücadelesi"nin insan ırkları arasında
da geçerli olduğunu öne sürmüştü. (bkz. Yaşam
mücadelesi) "Kayırılmış ırklar" bu mücadelede üstün
geliyorlardı. Darwin'e göre kayırılmış ırklar, Avrupalı
beyazlardı. Asyalı ya da Afrikalı ırklar ise, yaşam
mücadelesinde geri kalmışlardı. Darwin daha da ileri
giderek, bu ırkların dünya üzerindeki "yaşam mücadelesi"ni
yakın zamanda tamamen kaybederek yok olacaklarını ileri
sürmüştü:
|

Köleleştirilen Afrikalı yerliler. |
Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte,
medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden
silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan
insansı maymunlar da… kuşkusuz elimine edilecekler.
Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk
daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupalı
ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki zencilerden,
Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha geride
olan babun türü maymunlar kalacaktır.104
Darwin, yine İnsanın Türeyişi isimli kitabının başka
bir bölümünde, aşağı ırkların yok olmaları gerektiğini
ve gelişmiş insanların onları yaşatmak ve korumak için
çalışmalarının gereksiz olduğunu iddia etmiş ve bu durumu
damızlık hayvan yetiştiricileri ile karşılaştırmıştı:
Yabanıl insanların vücutça ve kafaca
zayıf olanları eleniverir ve sağ kalanlar, çoğunlukla,
gerçekten sağlıklı kimselerdir. Öte yandan biz uygar
insanlar, elenme sürecini engellemek için elimizden
geleni yaparız; geri zekalılar, sakatlar ve hastalar
için bakımevleri kurarız; yoksulları koruma yasaları
çıkarırız; tıp uzmanlarımız, her hastayı yaşatmak için
en son ana dek bütün ustalıklarını gösterir… Böylece
uygarlaşmış toplumların zayıf bireyleri kendi soylarını
sürdürmektedir. Evcil hayvan yetiştiriciliği yapmış
hiç kimse bunun insan ırkına büyük bir zarar vereceğinden
kuşku duymaz.105
Kölecilik, ırkçlığın çıkış
noktasıydı. Beyaz adam, Afrika'dan zorla toplayıp
zincirlediği yerlileri birer hayvan gibi çalıştırdı.
Darwinizm, bu vahşete ideolojik dayanak sağlayacaktı. |
Üstteki alıntılarda görüldüğü gibi Darwin, Avustralya
yerlilerini ve zencileri gorillerle aynı seviyede görmüş
ve bu ırkların yok olacaklarını ileri sürmüştü. Diğer
"aşağı" gördüğü ırkların ise çoğalmalarının engellenmesi
ve böylece bu ırkların yok edilmeleri gerektiğini savunmuştu.
İşte günümüzde halen kalıntılarına rastladığımız ırkçı
ve ayrımcı uygulamalar, Darwin tarafından bu şekilde
onaylanmış ve meşrulaştırılmıştır.
Darwin'in bu ırkçı fikirlerine göre "medeni insana"
düşen görev, bu evrimsel süreci biraz daha hızlandırmaktı.
Bu durumda zaten yok olacak olan geri kalmış ırkların
şimdiden yok edilmelerinin "bilimsel" açıdan hiçbir
sakıncası kalmamıştı!
Darwin'in ırkçı yönü, birçok yazısında ve tespitlerinde
de etkisini göstermiştir. Örneğin, 1871'de çıktığı uzun
gezide gördüğü Tierre del Fuego'lu yerlileri tanımlarken
de ırkçı ön yargılarını açıkça ortaya koymuştur. Yerlileri,
"çırılçıplak, boyalara batmış, yabanıl hayvanlar gibi
ne yakalayabilirse yiyen, yönetimsiz, kendi kabileleri
dışındakilere karşı acımasız, düşmanlarına işkence yapmaktan
zevk alan, kanlı kurbanlar sunan, çocuklarını öldüren,
eşlerine köle gibi davranan, ağır batıl inançlarla dolu"
canlılar olarak tasvir etmişti. Oysa aynı bölgeyi, ondan
on yıl önce gezen W.P. Snow isimli araştırmacı, aynı
yerlileri "güzel, güçlü, çocuklarına düşkün, bazı özgün
el sanatlarına sahip, bazı eşyalarda özel mülkiyeti
tanıyan, en yaşlı birkaç kadının otoritesini kabul etmiş"
insanlar olarak anlatmıştı.106
Bu örneklerden de anlaşıldığı gibi
Darwin tam bir ırkçıydı. Nitekim What Darwin Really
Said (Darwin Gerçekte Ne Söyledi) kitabının yazarı Benjamin
Farrington'ın ifadesiyle de, Darwin İnsanın Türeyişi kitabında "insan ırkları arası eşitsizliğin apaçıklığı"
hakkında birçok yorum yapmıştır.107
Ayrıca Darwin'in teorisinin Allah'ın varlığını inkar
ediyor olması, insanın Allah'ın yarattığı bir varlık
olduğu ve her insanın birbirbiriyle eşit olarak yaratıldığı
gerçeğinin de gözardı edilmesine neden oldu. Bu da ırkçılığın
yükselişini ve dünyada kabul görmesini hızlandıran etkenlerden
biriydi. Amerikalı bilim adamı James Ferguson, yaratılışın
reddedilmesinin ırkçılığın yükselişi ile doğrudan bağlantılı
olduğunu şöyle açıklar:
19. yüzyıl Avrupası'nda gelişen yeni antropoloji, insanın
kökeni hakkındaki iki zıt düşünce ekolünün savaş alanı
haline geldi. Bunların daha eski ve köklü olanı, "tek
kökenlilik"ti. Bu görüş, tüm insanoğlunun renk ve özellik
farkı olmadan, doğrudan Adem'in soyundan geldiği ve
Tanrı'nın tek bir fiili ile yaratıldığı inancına dayanıyordu.
Ancak bu dönemde "çok kökenlilik" olarak bilinen ve
dini inanca karşı koyuştan doğan rakip bir teori (evrim
teorisi) gelişti. Çok kökenlilik, farklı insan ırklarının
farklı kökenleri olduğunu savunuyordu."108
Hintli antropolog Lalita Vidyarthi, Darwin'in evrim
teorisinin, ırkçılığı sosyal bilimlere nasıl kabul ettirdiğini
şöyle açıklar:
Darwin'in ortaya attığı 'en güçlülerin hayatta kalması'
düşüncesi, insanoğlunun kültürel bir evrim sürecinden
geçtiğine ve en üst kademenin Beyaz Adam'ın medeniyeti
olduğuna inanan sosyal bilimciler tarafından coşkuyla
karşılandı. Bunun bir sonucu olarak, 19. yüzyılın ikinci
yarısındaki Batılı bilim adamlarının çok büyük bir kısmı
ırkçılığı şiddetle benimsediler.109
Darwin'den sonra gelen birçok Darwinist, onun ırkçı
görüşlerini ispatlama çabası içine girdi. Bu uğurda
birçok bilimsel çarpıtma ve sahtekarlık yapmaktan çekinmediler.
Çünkü bunu ispatladıkları takdirde, kendi üstünlüklerini
ve diğer ırkları ezme, sömürme ve hatta gerektiğinde
yok etme "haklarını" bilimsel olarak ispatlamış olacaklarını
düşünüyorlardı.
Stephen Jay Gould da bazı antropologların, beyaz ırkın
üstünlüğünü kanıtlamak için verileri çarpıttıklarını
belirtmektedir. Gould'un belirttiğine göre, en çok başvurdukları
yöntem, buldukları kafatası fosillerinin beyin hacimleri
konusunda çarpıtmalar yapmaktır. Gould kitabında, birçok
antropoloğun, doğru bir ölçü olmamasına rağmen, beyin
hacmini zeka ile ilintili gösterdiklerini ve buna bağlı
olarak, özellikle Kafkasyalıların beyin hacimlerini
abarttıklarını ve zencilerle kızılderililerin kafataslarını
olduklarından daha küçük gösterdiklerini anlatmaktadır.110

Stephen Jay Gould ve Darwin'in
ırkçılığını anlattığı kitabı. |
Gould, Darwinistlerin bazı ırkları aşağı bir tür olarak
göstermek için giriştikleri akıl almaz iddiaları da
şöyle açıklar:
Haeckel (Alman Darwinist) ve çalışma arkadaşları da,
Kuzey Avrupalı beyazların ırksal üstünlüğünü göstermek
için rekapitülasyon teorisini (yinelemeli oluşum teorisi)
kullandı. İnsan anatomisi ve davranışına ilişkin bulguları
tarayarak, beyinlerden göbek deliklerine kadar bulabildikleri
herşeyi kullandılar. Herbert Spencer şöyle yazdı: 'İlkellerin
zihinsel özellikleri (…) uygarların çocuklarında görülen
özelliklerdir.' Carl Vogt 1864'te aynı şeyi daha güçlü
bir şekilde ifade etti: 'Büyümüş zenci, zihinsel yetiler
yönünden çocuğun doğasını paylaşır. (…) Bazı kabileler
kendilerine özgü organizasyonlara sahip devletler kurmuşlardır.
Ama geri kalanlara bakarak, bu ırkın geçmişte ya da
günümüzde, insanlığın ilerleyişine hizmet etmiş ya da
korunmaya değecek hiçbir şey yapmadığını çekinmeden
söyleyebiliriz.' Fransız tıbbi anatomi bilgini Etienne
Serres gayet ciddi bir şekilde, siyah erkeklerin ilkel
olduğunu çünkü göbek deliklerinin seviyesinin düşük
olduğunu ileri sürmüştü.111
Fransız Darwinist antropolog Vacher de Lapouge ise,
Race et Milin Social Essais d'Anthroposociologie adlı
yapıtında beyaz olmayan sınıfların, uygar yaşama uyum
sağlayamamış vahşilerin çocukları ya da kanı bozulmuş
sınıfların soysuz temsilcileri oldukları görüşünü ortaya
attı. Paris'in aşağı ve yukarı sınıflarının mezarlıklarındaki
kafataslarını ölçerek sonuçlar çıkarmıştır. Bu sonuçlara
göre; insanlar kafataslarına göre zengin, kendilerine
güvenli, özgürlük eğilimli iken, diğer kısmı tutucu,
azla yetinen, iyi uşak niteliği taşıyan kimseler oluyorlardı;
sınıflar toplumsal ayıklanmanın ürünleriydi; toplumun
yüksek sınıfları yüksek ırklarla çakışıyordu; zenginlik
derecesi ile kafatası endeksi orantılı gidiyordu.
Özetle, Darwin'in teorisinin ırkçı yönü 19. yüzyılın
ikinci yarısında kendine çok elverişli bir zemin buldu.
Çünkü o dönemde Avrupalı "beyaz adam", tam da böyle
bir teorinin kendi suçlarını meşrulaştırmasını bekliyordu.
Darwin, Erasmus
Erasmus Darwin |
Charles
Darwin'in büyükbabası Erasmus Darwin, bugün "evrim teorisi"
dediğimiz düşüncenin ilk temel önermelerini ortaya koyan
kişilerden biriydi. Erasmus Darwin'e göre canlılar ayrı
türler olarak yaratılmamışlardı. Aksine hepsi tek bir
atadan geliyorlardı; ihtiyaçlarına göre biçimleniyor,
değişikliğe uğruyor ve çeşitleniyorlardı. Bu fikirler
daha sonra Charles Darwin tarafından ele alındı ve detaylandırıldı.
Canlıların tesadüfler sonucu birbirlerinden türediklerini
öne süren teori, Darwin'in Origin of Species (Türlerin
Kökeni) adlı kitabında evrim teorisi olarak tarihteki
yerini aldı.
Charles Darwin uzun bir din eğitimi görmüştü, ama Beagle
adlı gemiyle yolculuğuna çıkmadan bir yıl önce de, Hıristiyan
inancının bazı temellerinden kesin olarak vazgeçmişti.
Çünkü o sıralar özellikle biyolojiye merak sarmıştı
ve karşılaştığı "paradigma", dini inançlarla hiçbir
biçimde uyuşmuyordu. Genç Charles Darwin'i din-dışı
ve hatta din-karşıtı yapan en önemli etken, büyükbabası
Erasmus Darwin'di.112
Erasmus Darwin, aslında "evrim" fikrini İngiltere'de
ortaya atan ilk kişiydi. Fizikçi, psikolog ve şair sıfatlarını
üzerinde taşıyordu ve oldukça da "sözü dinlenir" bir
insandı. Hatta bibliyografyasını yazan Desmon King-Hele'ye
göre, "onsekizinci yüzyılın en büyük İngilizi"ydi.113
Erasmus Darwin'in en önemli özelliğiyse, İngiltere'nin
en önde gelen birkaç "natüralist"inden biri olmasıydı.
(Natüralizm, evrenin varlığının özünün doğada olduğuna
inanan, bir Yaratıcının varlığını kabul etmeyen ve bizzat
doğayı Yaratıcı sayan düşünce akımıdır.) Erasmus Darwin'in
natüralist çalışmaları, Charles Darwin'e hem ideolojik
hem de örgütsel olarak yön vermişti. Bir yandan kurduğu
sekiz dönümlük botanik bahçede yaptığı araştırmalarla
Darwinizm'e temel teşkil edecek argümanları geliştirmiş
ve bunları The Temple of Nature (Doğa Tapınağı) ve Zoonomia
adlı kitaplarında toplamış, öte yandan da 1784 yılında,
bu fikirlerin yayılmasına öncülük edecek bir dernek
kurmuştu: Philosophical Society. Nitekim gerçekten de
Philosophical Society, onyıllar sonra Charles Darwin
tarafından ortaya atılan kuramın en büyük ve ateşli
destekçilerinden biri olacaktı.114
Kısacası, Charles Darwin'in gördüğü teoloji öğrenimine
rağmen hızla dini inançlarını yitirerek materyalist-natüralist
felsefeyi benimsemesinde ve sonra da bu felsefe adına
büyük bir misyon yüklenerek Türlerin Kökeni adlı kitabını
yayınlamasındaki en önemli etken, Erasmus Darwin'di.
Davranışların kökeni
Evrimciler tüm hayvanların ve insanların davranışında
belirli bir evrimsel köken olduğunu, sahip oldukları
özellikleri ilk hücreden bugünkü hallerine gelene kadarki
süre zarfında, sözde atalarından aldıklarını kabul ederler.
Yine evrimcilere göre hayvanlardaki en eski davranış
şekli, besin bulmak için yapılan savaştır ve bu davranış
ilk hücrelerden insana kadar tüm canlılarda ortaktır.
Yaşamını sürdürme ve soyunu devam ettirme dürtüleri
ise bu davranıştan daha sonra ortaya çıkmıştır. Yine
evrimcilere göre tüm davranışların bir kökeni, bir nedeni
vardır ve çevreye uyum sağlanırken? bu davranışlar da
uygun şekilde değişmelere uğramıştır.
Fakat davranışların evrimi gibi bir açıklamanın gerçeklerle
bağdaşan hiçbir yönü yoktur. Çünkü canlıların deneme
yanılma yaparak öğrenecek, sonra bunları genlerinde
bir davranış modeli olarak kaydedecek ve gelecek nesillere
aktaracak akıl, şuur ve yetenekleri yoktur. Onlar yaşamlarını
kurtaran savunma şekilleri, yuva kurma modelleri gibi
davranış biçimlerine doğuştan sahip olurlar.
Kuru yaprağa benzeyen
bir kelebek |
Allah her canlıyı kendine has özelliklerle ve davranış
şekilleriyle yaratmaktadır. Örneğin bir kelebeğin hayatta
kalabilmek için kendini daha iyi kamufle edebileceği
kuru bir yaprak görünümüne sahip olmayı kendi kendine
düşünüp, bunu vücudunda bir değişikliğe dönüştürmesi
mümkün değildir. Ya da bir kunduzun akarsu yatağında
suyun akışını kesebileceği ileri derecede mühendislik
hesapları gerektiren bir baraj inşa edebilmesi ve ilk
doğduğu andan itibaren bunu yapabilmesi kuşkusuz öğrenme
ile ya da doğal seleksiyon gibi bilinçsiz mekanizmalarla
açıklanabilecek bir durum değildir. Evrimciler, bazen
de ortaya şöyle bir iddia atarlar: "Hayvanlar tecrübe
yoluyla bazı davranışları öğrenirler ve bu davranışların
iyi olanları doğal seleksiyon tarafından seçilir. Daha
sonra bu iyi olan davranışlar kalıtım yoluyla bir sonraki
nesle aktarılır."
Fakat canlıların bu davranış şekillerine sahip olmadıklarında
hayatlarını sürdürebilmeleri mümkün değildir; dolayısıyla
bunları zaman içinde öğrenebilecekleri vakitleri de
yoktur. Canlı bu davranışlara doğduğu andan itibaren
sahip olmalıdır. Dolayısıyla bu davranışların seçilmesi
gibi bir iddia ise en baştan çelişkilidir. Çünkü evrimcilerin
kabullerinde bu seçimi yapabilecek bilinç sahibi bir
varlık yoktur. Canlılar, yaratıldıkları ilk andan itibaren
kendilerini koruyabilecekleri birtakım özellik ve davranış
biçimlerine sahip olarak doğarlar.
Dawkins, Richard
Richard Dawkins |
İngiliz
biyolog Richard Dawkins, Darwinizm'in dünya çapındaki
en önde gelen savunucularından biridir. Fakat Prof.
Dawkins, bir yandan da hararetle savunduğu evrim teorisinin
içine düştüğü imkansızlığı ifade etmektedir:
İncelediğimiz türden "şanslı" bir olay o kadar korkunç
derecede ihtimal dışı olacaktır ki, evrenin herhangi
bir yerinde gerçekleşebilme ihtimali, her yıl milyar kere
milyar kere milyarda bir kadar az olacaktır. Eğer bu
yalnızca, evrenin herhangi bir yerindeki tek bir gezegende
gerçekleştiyse, bu gezegenin bizim gezegenimiz olması
gerekmektedir, çünkü biz burada bu konuda konuşmaktayız.115
Evrimin en ünlü otoritelerinden birinin bu yaklaşımı,
teorinin üzerine kurulu olduğu mantık bozukluğunu çok
açık bir biçimde yansıtmaktadır. Dawkins'in Climbing
Mount Improbable (İmkansızlık Dağını Tırmanmak) adlı
kitabında yer verdiği yukarıdaki ifadeleri, evrimcilerin
klasik, "biz buradaysak demek ki evrim de gerçekleşmiştir"
şeklindeki, hiçbir açıklama içermeyen kısır döngü mantığının
çarpıcı bir örneğidir.
Dawson, Charles
Ünlü bir doktor ve aynı zamanda da amatör bir paleontolog
olan Charles Dawson, 1912 yılında, İngiltere'de Piltdown
yakınlarındaki bir çukurda, bir çene kemiği ve bir kafatası
parçası bulduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Çene kemiği
maymun çenesine benzemesine rağmen, dişler ve kafatası
insanınkilere benziyordu. "Piltdown Adamı" adı verilen
ve 500 bin yıllık bir tarih biçilen bu fosil insanın
evrimine kesin bir delil olarak sunuldu.
Fakat 1949-1953 yılları arasında yapılan kronolojik
araştırmalar sonucunda, kafatasının 500 yıl yaşında
bir insana, çene kemiğininse yeni ölmüş bir orangutana
ait olduğu anlaşıldı. Ayrıca dişler, insana ait olduğu
izlenimini vermek için sonradan özel olarak eklenmiş
ve sıralanmış, eklem yerleri de törpülenmişti. Daha
sonra da bütün parçalar, eski görünmeleri için potasyum-dikromat
ile lekelendirilmişti. Piltdown Adamı, böylece bilim
tarihinin en büyük skandalı olarak tarihe geçmiş oldu.
(bkz. Piltdown Adamı)
DDT bağışıklığı
Evrimciler, böceklerdeki DDT bağışıklığını evrimin
delili olarak göstermeye çalışırlar. DDT bağışıklığı
bakterilerin antibiyotik direnciyle aynı mantıkta gelişir.
(bkz. Antibiyotik direnci) Ortada DDT'ye karşı sonradan
kazanılmış bir bağışıklık yoktur. Böceklerin bazıları
zaten her zaman DDT bağışıklığına sahiptir. DDT icat
edildikten sonra, bu kimyasal maddeye maruz kalan böceklerden
bağışıklık mekanizması olmayanların nesilleri tükenmiştir.
Başta az sayıda olan bağışıklık sahibi bireyler zamanla
çoğalmışlardır. Bunun sonucunda aynı böcek türü, tamamen
bağışıklık sahibi olan bireylerden oluşmuş bir topluluk
haline gelmiştir. Doğal olarak bütün popülasyon bağışıklık
sahibi bireylerden oluşunca, DDT artık o böcek türüne
etki etmemeye başlamıştır. Halk arasında bu olay "böceklerin
DDT'ye bağışıklık kazanması" şeklinde yorumlanmaktadır.
Evrimci biyolog Francisco Ayala, "böcek zehirlerinin
en kapsamlı türlerine karşı gösterilen bağışıklık, bu
insan-yapımı maddeler böceklere uygulandığında, o böcek
türünün çeşitli genetik varyasyonlarında açıkça vardı"
diyerek bu gerçeği kabul eder.116
Gerçekte evrimci kaynaklar bu konuda açık bir yanıltmaca
sergilemektedirler. Özellikle de bu konuyu bazı popüler
bilim dergilerinde zaman zaman gündeme getirerek, evrimin
çok büyük bir kanıtı gibi sunmaktadırlar. Oysa böceklerdeki
DDT bağışıklığının evrime delil sağladığı iddiasının
hiçbir bilimsel temeli yoktur.
Denizden karaya geçiş tezi
(bkz. Sudan
karaya geçiş tezi)
Deniz memelilerinin kökeni
Balinalar ve yunuslar, "deniz memelileri" olarak bilinen
canlı grubunu oluştururlar. Bu canlılar memeli sınıflamasına
dahildir, çünkü aynen karadaki memeliler gibi doğurur,
emzirir, akciğerle nefes alır ve vücutlarını ısıtırlar.
Deniz memelilerinin kökeni, evrimciler tarafından açıklanması
en zor olan konulardan birisidir. Çoğu evrimci kaynakta,
ataları karada yaşayan deniz memelilerinin, uzun bir
evrim süreci sonunda deniz ortamına geçiş yapacak biçimde
evrimleştikleri anlatılır. Buna göre, sudan karaya geçişin
tersine bir yol izleyen deniz memelileri, ikinci bir
evrim sürecinin sonucu olarak tekrar su ortamına dönmüşlerdir.
Oysa bu teori hiçbir paleontolojik delile dayanmaz ve
mantıksal yönden de çelişkilidir.
Memeliler
evrim basamaklarının en üst kısmında yer alan canlılar
olarak kabul edilirler. Durum bu iken, öncelikle bu
canlıların neden deniz ortamına geçtiklerinin açıklanması
gerekir. Bir sonraki soru ise, bu canlıların deniz ortamına
nasıl olup da balıklardan bile daha iyi adapte olduklarıdır.
Çünkü katil balinalar, yunuslar gibi memeli ve dolayısıyla
akciğerli canlılar, suda solunum yapan balıklardan bile
daha mükemmel bir şekilde yaşadıkları ortama uyum göstermektedirler.
Deniz memelilerinin hayali evriminin mutasyon ve doğal
seleksiyon aracılığıyla açıklanamayacağı son derece
açıktır. Geo dergisinde yayınlanan bir makale, deniz
memelilerinden mavi balinanın kökeninden söz ederken
Darwinizm'in bu konudaki çaresizliğini şöyle ifade eder:
Mavi balinalar gibi, denizde yaşayan diğer memeli hayvanların
da vücut yapıları ve organları balıklarınkine benzer.
Bunların iskeletleri de balıklarınkiyle benzerlik gösterir.
Balinalarda bacaklar diyebileceğimiz arka uzuvlar tersine
gelişme göstererek güdük kalmıştır. Ancak bu hayvanların
şekil değişiklikleri hakkında elde en ufak bir bilgi
bile mevcut değildir. Denize geri dönüşün Darwinizm'in
iddia ettiği gibi uzun süreli yavaş bir geçişle değil,
anlık sıçramalar halinde olduğunu kabul etmek zorundayız.
Paleontologlar günümüzde balinanın hangi memeli hayvan
türünden geldiği konusunda yeterli bilgiye sahip değildir.117
Karada yaşayan küçük bir memeli hayvanın, evrim süreci
sonucunda nasıl olup da 30 metre boyunda 60 ton ağırlığında
bir balinaya dönüştüğünü düşünmek gerçekten de çok zordur.
Darwinistlerin bu konuda yapabildikleri tek şey, National
Geographic dergisinde yayınlanan aşağıdaki anlatımda
olduğu gibi, hayal güçlerini zorlayarak senaryo üretmektir:
Balinanın doğuşu, bundan 60 milyon yıl önce, dört ayaklı,
kıllı memelilerin yiyecek aramak için denize girmeleriyle
başladı. Çağlar geçtikçe, yavaş yavaş değişiklikler
oluştu. Arka ayaklar kayboldu, ön ayaklar yüzgeçlere
dönüştü, kıllar yok olarak kalın, yumuşak, silgimsi
balina derisine yol açtı, burun delikleri başın tepesine
hareket etti, kuyruk genişleyerek balinanın fırçamsı
kuyruğuna dönüştü ve beden, suyun içinde giderek büyüyüp
devleşti.118
Öte yandan solunum için akciğerlerini kullanan memeli
bir canlının deniz ortamında geçirmesi gereken adaptasyonlar
dikkate alındığında, böyle bir geçiş için "imkansız"
kelimesinin bile yetersiz kaldığı görülür. Böyle bir
geçişte evrim süreci içinde ara basamaklardan herhangi
bir tanesinin bile eksikliği, canlının yaşamasına izin
vermeyecek ve evrim sürecini durduracaktır.
Deniz Memelilerinin Özgün
Yapıları:
Deniz memelilerinin su ortamına geçerken sahip olmaları
gereken adaptasyonlar şöyle sıralanabilir:
1- Suyun Korunması: Deniz memelileri su ortamında yaşamalarına
rağmen su ihtiyaçlarını balıklar gibi, yani tuzlu sudan
faydalanarak gideremezler. Yaşamak için tatlı suya ihtiyaçları
vardır. Deniz memelilerinin su kaynakları pek iyi bilinmemesine
rağmen, su ihtiyaçlarının büyük kısmını, okyanustaki
tuz oranının üçte biri kadar tuz içeren canlıları yiyerek
sağladıkları düşünülmektedir. Bu kadar kıt su kaynaklarına
sahip deniz memelileri için, suyun azami derecede korunması
ve tasarruf edilmesi son derece önemlidir. İşte bu nedenle
deniz memelileri, develerde görülen su koruması mekanizmalarına
sahiptir. Aynı develer gibi deniz memelileri de terlemez.
Böbrekler, üreyi insanlarınkinden çok daha iyi bir şekilde
konsantre ederek onlara su kazandırır. Böylece su kaybı
en aza indirilmiş olur. Sudan tasarruf en küçük detaylarda
bile kendini gösterir. Örneğin anne balina yavrusunu
peynir kıvamındaki çok yoğun bir sütle besler. Bu süt
insan sütünden on kez daha yağlıdır. Sütün bu derece
yağlı olmasının birtakım kimyasal sebepleri vardır.
Yağ, yavru tarafından vücuda alındıktan sonra işlenirken
yan ürün olarak su açığa çıkar. Böylece anne, en az
su kaybıyla yavrusunun su ihtiyacını gidermiş olur.
2- Görme ve Haberleşme: Deniz memelilerinin gözü ile
kara canlılarının gözü arasındaki farklar şaşırtıcı
derecede detaylıdır. Karada gözü bekleyen tehlikeler
fiziksel darbeler ve tozdur. Bu nedenle kara hayvanlarının
göz kapakları vardır. Su ortamında ise en büyük tehlikeler
tuz oranı, derinlere dalarken meydana gelen basınç ve
deniz akıntılarının oluşturduğu hasarlardır. Akıntılarla
doğrudan temas olmaması için gözler kafanın yan taraflarındadır.
Ayrıca
derin dalışlarda gözü basınca karşı koruyan sert bir
tabaka vardır. Dokuz metre derinlikten sonra denizin
dibi karanlık olduğu için, su memelilerinin gözü, karanlık
ortamlara uyum sağlayabilmeyi sağlayan birçok özellikle
donatılmıştır. Lens bir daire biçimindedir. Işığa hassas
olan çubuk hücreleri, renklere ve detaylara duyarlı
olan koni hücrelerinden daha fazladır. Dahası, gözlerde
özel bir fosforlu tabaka vardır. Bu sebeple deniz memelilerinin
karanlık ortamlardaki görüşleri kuvvetlidir.
Yine de deniz memelilerinin birincil algıları görme
değildir. Kara memelilerinin aksine, onlar için duyma
çok daha önemlidir. Görme ışık gerektirir, ama duyma
için böyle bir ihtiyaç yoktur. Birçok balina ve yunus,
deniz dibindeki karanlık bölgelerde bir tür doğal "sonar"
sayesinde avlanır. Özellikle dişli balinalar ses dalgaları
aracılığıyla "görebilir". Ses dalgaları, aynı görmede
olduğu gibi, odaklanır ve bir noktaya gönderilir. Geriye
dönen dalgalar hayvanın beyninde analiz edilir ve yorumlanır.
Bu yorum, hayvana karşısındaki cismin biçimini, büyüklüğünü,
hızını ve konumunu açıkça belli eder. Bu canlılardaki
(sonar) sistem son derece hassastır. Örneğin bir yunus
suya atlayan bir kişinin "içini" de algılayabilir. Ses
dalgaları yön bulmanın yanı sıra haberleşme için de
kullanılır. Birbirinden yüzlerce kilometre uzaktaki
iki balina ses kullanarak anlaşabilir.
Bu hayvanların haberleşmek ve yön bulmak için çıkarttıkları
sesi nasıl ürettikleri sorusu hala cevapsızdır. Ancak
bilinenler arasında, yunusun vücudundaki çok şaşırtıcı
bir ayrıntı dikkat çeker: Hayvanın kafatası yapısı,
beyni bile tahrip edecek kadar sürekli ve şiddetli bir
biçimde yaydığı ses bombardımanından korunmak için ses
yalıtımlıdır.
Deniz memelilerinin sahip oldukları tüm bu şaşırtıcı
özelliklerin, evrim teorisinin yegane iki mekanizması,
yani mutasyon ve doğal seleksiyon kanalıyla oluşmuş
olma ihtimali ise kesinlikle yoktur. Balıkların sularda
"tesadüfen" oluştuklarını, sonra yine tesadüfler yardımıyla
karaya çıkıp sürüngen ve memelilere evrimleştiklerini,
sonra da bu memelilerin yeniden suya dönerek suda yaşam
için gerekli olan özellikleri yine tesadüfen kazandıklarını
öne sürenler, bu aşamaların hiçbirini açıklayamamaktadırlar.
Nitekim fosil kayıtları da bizlere, balinaların ya
da diğer deniz memelilerinin yeryüzünde bir anda ve
ataları olmadan ortaya çıktıklarını göstermektedir.
Paleontoloji alanındaki büyük otoritelerden biri olan
Edwin Colbert, bu gerçeği şöyle açıklar:
Bu memelilerin kökeni çok eskiye dayanıyor olmalıdır,
çünkü fosil kayıtlarında balinalar ile ataları sayılan
Cretaceous devri plasentalıları arasında hiçbir ara
form yoktur. Aynı yarasalar gibi balinalar da erken
Tertiriyen döneminde aniden ortaya çıkarlar ve son derece
özelleşmiş yaşam biçimleri için gerekli her türlü adaptasyona
sahiptirler. Aslında balinalar diğer memelilerle olan
ilişkileri yönünden yarasalardan bile daha izole durumdadırlar;
tamamen ayrı ve kendi başlarına durmaktadırlar.119
Kısacası, tüm diğer temel canlı gruplarında olduğu
gibi, deniz memelilerinde de "evrim" iddiasını destekleyebilecek
hiçbir bulgu yoktur. Bu canlıların sözde ataları olan
kara memelilerinden rastlantısal mutasyonlar sonucunda
evrimleşmeleri hem imkansızdır, hem de böyle bir evrim
yaşandığını gösterebilecek hiçbir ara form fosili yoktur.
Deniz sürüngenlerinin kökeni
Deniz sürüngenlerinin büyük bölümünün soyları tükenmiştir,
deniz kaplumbağaları ise bu grubun halen yaşayan bir
cinsidir. Bu canlıların kökeni, evrimci bir yaklaşımla
açıklanamaz durumdadır. Bilinen en önemli deniz sürüngeni,
Ichthyosaur olarak bilinen canlıdır. Edwin Colbert ve
Michael Morales, bu canlıların kökeni hakkında evrimci
bir yorum yapılamayışını şöyle kabul ederler:
Stenopterygius türüne
ait, yaklaşık 250 milyon yıllık bir Ichthyosaur
fosili. |
Deniz memelilerinin pek çok yönden en özelleşmiş türü
olan Ichthyosaur, erken Triasik devirde ortaya çıkmıştır.
Sürüngenlerin jeoloji tarihine girişleri son derece
ani ve dramatik bir şekilde olmuştur; Triasik öncesi
devirlere ait fosil yataklarında, Ichthyosaurların muhtemel
atalarına ait hiçbir iz yoktur... Ichthyosaur ilişkileri
hakkındaki en temel sorun, bu sürüngenleri bilinen başka
herhangi bir sürüngen takımına bağlayabilecek hiçbir
sonuca götürücü delilin bulunamayışıdır.120
Yaklaşık 200 milyon yıllık
bir Ichthyosaur fosili |
Bir başka omurgalı tarihi uzmanı Alfred Romer ise şöyle
yazmaktadır:
(Ichthyosaur hakkında) hiçbir ilkel form bilinmemektedir.
Ichthyosaur yapısının kendine özgü özellikleri, gelişmek
için çok uzun bir zaman dilimi gerektirmektedir ve dolayısıyla
bu canlıların çok eski bir kökene sahip olmalarını gerektirir.
Ama bu canlıların atası olarak kabul edilebilecek hiçbir
Permiyen devri sürüngeni bilinmemektedir.121
Kısacası sürüngenler sınıflaması içinde yer alan farklı
canlılar, aralarında evrimsel bir ilişki olmadan yeryüzünde
ortaya çıkmıştır. Bu durum ise, tüm canlıların yaratılmış
olduklarının çok açık bir bilimsel kanıtını oluşturmaktadır.
Denton,
Michael
Avustralya'daki Otega Üniversitesi'nden moleküler biyolog
olan Michael Denton, 1985 yılında yayınlanan Evolution:
A Theory in Crisis (Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) adlı
kitabında, evrim teorisini farklı bilim dallarının ışığı
altında incelemiş ve Darwinizm'in canlılığı açıklamaktan
uzak olduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca kitabında evrim
teorisi ile bilimsel bulgular karşılaştırıldığında ortaya
çok büyük bir çelişki çıktığını; hayatın kökeni, popülasyon
genetiği, karşılaştırmalı anatomi, paleontoloji ve biyokimyasal
sistemler gibi pek çok farklı alanda, evrim teorisinin
"kriz" içinde olduğunu ifade etmiştir.122
Devonian Dönemi bitki fosilleri
(408-306 milyon yıllık)
Bu döneme ait olan bitki fosillerine baktığımızda,
günümüz bitkilerinde bulunan pek çok özelliği taşıdıklarını
görürüz. Örneğin stoma, kütikül, rhizoid ve sporangialar
bu bitkilerde bulunan yapılardan birkaçıdır.123
Bir kara bitkisinin karada yaşayabilmesi için mutlaka
kuruma tehlikesinden korunması gerekir. Kütiküller bitkileri
kurumaya karşı koruyan, gövde-dal ve yaprakları kaplayan
mumsu yapılardır. Eğer bitki, yapısında kurumayı önleyecek
kütiküllere sahip değilse, evrimcilerin iddia ettikleri
gibi kütikül oluşmasını bekleyecek vakti yoktur. Kütikül
varsa bitki yaşar, yoksa kurur ve ölür. İşte ayrım bu
kadar nettir.
Bitkilerin sahip oldukları tüm yapılar, tıpkı kütikül
gibi, bitki için son derece hayati öneme sahiptir. Bir
bitkinin yaşayabilmesi ve çoğalabilmesi için tıpkı bugünkü
gibi kusursuz işleyen sistemlerin hepsine sahip olması
gerekir. Dolayısıyla bu yapılar kademe kademe gelişemezler.
Bulunmuş olan tüm bitki fosilleri de bitkilerin yeryüzünde
ilk ortaya çıktıklarından bu yana, aynı kusursuz yapılara
sahip olduklarını doğrulamaktadır.
Dik yürümenin kökeni
İnsanın iki ayağı üzerinde dik yürümesi, başka hiçbir
canlıda rastlanmayan, çok özel bir hareket şeklidir.
(bkz. İki ayaklılık)
Diğer bazı hayvanlar ise iki ayaklı olarak sınırlı bir
hareket kabiliyetine sahiptirler. Ayı ve maymun gibi
hayvanlar ender olarak (örneğin bir yiyeceğe ulaşmak
istediklerinde) iki ayakları üzerinde kısa süreli hareket
edebilirler. Normalde öne eğik bir iskelete sahiptirler
ve dört ayakla yürürler.

Australopithecus ve Homo habilis sınıflamalarına dahil edilen maymunların
dik yürüdükleri yönündeki iddia, Fred Spoor'un
yönetiminde yapılan iç kulak analizleri tarafından
yalanlanmıştır. Spoor ve ekibi, iç kulaktaki denge
merkezlerini karşılaştırarak yaptıkları incelemelerde,
her iki sınıflandırmanın da günümüz maymunlarına
benzer bir hareket biçimine sahip olduğunu göstermiştir. |
İnsanın hayali soyağacına göre yapılan birtakım sınıflandırmalarda
Australopithecus ve Homo habilis sınıflamalarına dahil
edilen maymunların dik yürüdükleri iddia edilmiştir.
Fakat bu iddiaların geçersizliği, birçok bilim adamı
tarafından fosillerin iskelet yapısı üzerinde yapılan
araştırmalarla ortaya konmuştur.
Söz konusu "dik yürüme" iddiası, Richard Leakey, Donald
Johanson gibi evrimci paleoantropologların on yıllardır
savundukları bir görüştür. İngiltere ve ABD'den dünyaca
ünlü iki anatomist Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles
Oxnard'ın Australopithecus örnekleri üzerinde yaptıkları
çok geniş kapsamlı çalışmalar, bu canlıların iki ayaklı
olmadıklarını, günümüz maymunlarınınkiyle aynı hareket
şekline sahip olduklarını göstermiştir. İngiliz hükümetinin
desteğiyle, beş uzmandan oluşan bir ekiple bu canlıların
kemiklerini 15 yıl boyunca inceleyen Lord Zuckerman,
kendisi de evrim teorisini benimsemesine rağmen, Australopithecuslar'ın
sadece sıradan bir maymun türü oldukları ve kesinlikle
dik yürümedikleri sonucuna varmıştır. 124
Bu konudaki araştırmalarıyla ünlü bir diğer evrimci
anatomist Charles E. Oxnard da Australopithecus'un iskelet
yapısını günümüz orangutanlarınınkine benzetmektedir.125
Son olarak 1994 yılında İngiltere'deki Liverpool Üniversitesi'nden
Fred Spoor ve ekibi, Australopithecus'un iskeleti ile
ilgili kesin bir sonuca varmak için kapsamlı bir araştırma
yapmıştır. Bu çalışmada, Australopithecus fosillerinin
iç kulak yapıları incelenmiştir. İnsanların ve diğer
karmaşık yapılı canlıların iç kulaklarında, vücudun
yere göre konumunu belirleyen "salyangoz" isimli bir
organ bulunur. Bu organın işlevi, uçakların dengesini
sağlayan "jiroskop" isimli cihazın işlevinin aynısıdır.
Fred Spoor, insanın atası olarak gösterilen canlıların
iki ayakları üzerinde dik olarak yürüyüp yürümediklerini
bulmak için, işte bu "salyangoz" organı üzerinde incelemeler
yapmıştır. Spoor'un vardığı sonuç, Australopithecus'un
dört ayaklı olduğudur.126
İç kulaktaki denge merkezlerini karşılaştırarak yapılan
incelemeler sonucunda, Homo habilis sınıfına dahil edilen
maymunların da dik değil, eğik yürüdükleri ortaya çıkmıştır.127
Dilin kökeni
Akciğerli balıklar, "geçiş"
oluşturup sonra da yok olmuş formlar değil, çok
eski zamanlardan beri yaşamakta olan orijinal
bir "tür"dürler. |
Dilin kökeni konusunda iki farklı görüş vardır. Birinci
görüş, insanın "boş" bir zihinle doğduğu ve konuşmayı
sadece çevresinden görüp öğrendiği şeklindedir. Oysa
ünlü dil bilimci Noam Chomsky, bilimsel verilerle, istatistik
ve gözlemlerle çok farklı bir sonuç ortaya koymuştur.
Buna göre insan "boş" bir zihinle doğmamaktadır. İnsan
zihninde, dil öğrenmeye ve konuşmaya yönelik özel bir
eğilim bulunmaktadır. Bu özel eğilimin nedeni ise, insanın
önceden "programlanmış" olması, yani özel bir yaratılışa
sahip olmasıdır.128
Dünya üzerindeki tüm bebeklerin ortak sesler çıkarmaları,
hepsinin, konuşmaya, söz söylemeye yönelik özel bir
ilhamla doğduklarını göstermektedir. İnsanın, doğadaki
diğer canlıların hiçbirinde olmayan bu farklı özellikle
yaratılmış olması, Allah'ın bir ilmidir.
Dino-kuş fosili
(bkz. Archæoraptor
liaoningensis)
Dipneuma
Evrimciler, sudan karaya geçiş tezlerini çürüten canlıların
bulunmasıyla birlikte, bu konuda başka teorilere sarıldılar.
(bkz. C¶lecanth)
Bazı evrimciler ise, kara canlılarının ataları olarak
akciğerli balıkları kabul ettiler. Solungaçlarına ek
olarak akciğerlerini de kullanabilen bu balıklara verilen
genel ad "Dipneuma"dır. Bu balıkların Amerika, Afrika
ve Avustralya denizlerinde yaşayan üç ayrı türü bulunmaktadır.
Bu balıkların ilkel amfibiyenlere evrimleştikleri,
aslında 1850'li yıllardan beri düşünülmekteydi. 1950'li
yıllara gelindiğinde ise bunlar, çok istisnai bir örnek
olmaları sebebiyle ara geçiş formu olarak kabul görmekten
uzaklaştılar. Bu tarihte bunların kara canlılarının
ataları oldukları düşüncesini artık hiç kimse desteklemiyordu.129
Evrimci Maria G. Lavanant bu durumu şöyle açıklar:
1930'lardan sonra Dipneumalar varsayımı yavaş yavaş
bir yana bırakıldı. 1950'li yılların sonunda yayınlanan
bir paleontoloji klasiği yıllığında çift solunumlu hayvanlar
grubu, dört ayaklıların kökeni olamayacak kadar özel
bir durum olarak niteleniyordu.130
Ayrıca bu hayvan kalıntılarının 350 milyon yıllık olduklarının
kabul edilmesi ve bu süre içerisinde hiçbir değişikliğe
uğramamış olmaları, bunları ara geçiş formu statüsünden
tamamen uzaklaştırdı. Bu hayvanlar, iki tür arasında
"geçiş" oluşturup sonra da yok olmuş formlar değil,
çok eski zamanlardan beri yaşamakta olan orijinal bir
"tür"düler.
Diyalektik
Komünizmin fikir babaları Karl Marx ve Friedrich Engels,
materyalist felsefeyi "diyalektik" adı verilen yeni
bir yöntemle açıklamaya çalıştılar. Diyalektik, evrendeki
tüm gelişmenin çatışma sayesinde elde edildiği varsayımıdır.
Marx ve Engels, bu varsayıma dayanarak tüm dünya tarihini
yorumlamaya giriştiler. Marx, insanlık tarihinin bir
çatışmadan ibaret olduğunu, mevcut çatışmanın işçiler
ve kapitalistler arasında geçtiğini ve yakında işçilerin
ayaklanıp komünist bir devrim yapacaklarını iddia ediyordu.
(bkz. Komünizm)

Komünizmin fikir babaları
Karl Marx ve Friedrich Engels, Darwin'in evrim
teorisinin kendi ateist dünya görüşlerine bilimsel
bir destek oluşturduğunu zannederek sevinmişlerdi. |
Ancak Marx'ın ve Engels'in geniş bir kitleyi etkileri
altına alabilmeleri için ideolojilerine bilimsel bir
görünüm vermeleri gerekiyordu. 19. yüzyılda Darwin'in
Türlerin Kökeni adlı kitabında öne sürdüğü temel iddialar,
Marx ve Engels'in fikirlerine sözde bilimsel bir dayanak
oluşturdu. Darwin, canlıların "yaşam mücadelesi" sonucunda,
yani "diyalektik bir çatışma"yla ortaya çıktıklarını
iddia ediyordu. (bkz. Yaşam
mücadelesi) Dahası, yaratılışı inkar ederek dini
inançları da reddediyordu. Bu durum, Marx ve Engels
için bulunmaz bir fırsattı.
Marx ve Engels, Darwin'in evrim kuramının kendi ateist
dünya görüşlerine bilimsel bir destek oluşturduğunu
zannederek sevinmişlerdi. Ancak evrim teorisi, 19. yüzyılın
bilim açısından ilkel ortamında ortaya atıldığı için
kabul görebilmiş, hiçbir bilimsel delili olmayan, yanılgılarla
dolu bir teoriydi. 20. yüzyılın ikinci yarısında gelişen
bilim, evrim teorisinin geçersizliğini ortaya çıkardı.
Bu, Darwinizm için olduğu kadar materyalist ve komünist
düşünce için de çöküş anlamı taşıyordu. Ancak materyalist
görüşe sahip bilim adamları, Darwinizm'in çöküşünün
kendi ideolojilerinin de çöküşü demek olduğunu bildiklerinden,
Darwinizm'in çöküşünü insanlardan gizlemek için her
türlü yönteme başvurdular.
DNA

Bir geni oluşturan şifrelerden tek birinin bile hatalı olması, o geni tamamen işe yaramaz hale getirecektir. İnsan vücudunda bulunan 40 bin geni oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru sıralamada tesadüfen oluşabilmeleri imkansızdır. |
Canlılığın
kökenini rastlantılarla açıklama gayretindeki evrim
teorisi, hücredeki en temel moleküllerin varlığına bile
tutarlı bir izah getirememişken, genetik bilimindeki
ilerlemeler ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA'nın
keşfi, teori için yepyeni çıkmazlar oluşturdu. 1955
yılında James Watson ve Francis Crick adlı iki bilim
adamının çalışmaları, DNA'nın inanılmaz derecedeki kompleks
yapısını ve tasarımını gün ışığına çıkardı.
Vücuttaki 100 trilyon hücrenin her birinin çekirdeğinde
bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz bir
yapı planını içerir. Bir insana ait bütün özelliklerin
bilgisi, dış görünümünden iç organlarının yapılarına
kadar, DNA'nın içinde özel bir şifre sistemiyle kayıtlıdır.
DNA'daki bilgi, bu molekülü oluşturan dört özel molekülün
diziliş sırası ile kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz)
adı verilen bu moleküller, isimlerinin baş harfleri
olan A, T, G, C ile ifade edilirler.
İnsanlar arasındaki tüm yapısal farklar, bu harflerin
diziliş sıralamalarının birbirinden farklı olmasından
kaynaklanır. DNA'daki harflerin diziliş sırası, insanın
yapısını en ince ayrıntılarına dek belirler. Boy, göz,
saç ve cilt rengi gibi özelliklerin yanı sıra vücuttaki
206 kemiğin, 600 kasın, 10.000 işitme siniri ağının,
2 milyon optik sinir ağının, 100 milyar sinir hücresinin
ve 100 trilyon hücrenin planları tek bir hücrenin DNA'sında
mevcuttur. Eğer DNA'daki bu genetik bilgiyi kağıda dökmeye
kalksak, yaklaşık 500'er sayfalık 900 ciltten oluşan
dev bir kütüphane oluşturmamız gerekir. Ama bu inanılmaz
hacimdeki bilgi, DNA'nın "gen" adı verilen parçalarında
şifrelenmiştir.
Bir geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek bir
sıralama hatası, o geni tamamen işe yaramaz hale getirecektir.
İnsan vücudunda 40 bin gen bulunduğu düşünülürse, bu
genleri oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru sıralamada
tesadüfen oluşabilmelerinin kesinlikle imkansız olduğu
görülür. Evrimci bir biyolog olan Frank Salisbury bu
imkansızlıkla ilgili olarak şunları söyler:
Orta büyüklükteki bir protein molekülü yaklaşık 300
amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde
ise yaklaşık 1.000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde
4 çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1.000 nükleotidlik
bir dizi 41000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir
logaritma hesabıyla bulunan bu rakam, aklın kavrama
sınırının çok ötesindedir.131
41000'de bir, "küçük bir logaritma hesabı" sonucunda,
10620'de bir anlamına gelir. Bu sayı 1'in yanına 620
sıfır eklenmesiyle elde edilir. 1'in yanında 11 tane
sıfır 1 trilyonu ifade ederken, 620 tane sıfırlı bir
rakamın kavranması gerçekten de mümkün değildir. Nükleotidlerin
tesadüfen bir araya gelerek RNA ve DNA'yı oluşturmasının
imkansızlığını, evrimci Fransız bilim adamı Paul Auger
de şöyle ifade etmektedir:
Rastgele kimyasal olaylar sayesinde nükleotidler gibi
karmaşık moleküllerin ortaya çıkışı konusunda bence
iki aşamayı net bir biçimde birbirinden ayırmamız gerekir;
tek tek nükleotidlerin üretilmesi -ki bu belki mümkün
olabilir- ve bunların çok özel seriler halinde birbirine
bağlanması. İşte bu ikincisi, olanaksızdır.132
Evrimci Prof. Dr. Ali Demirsoy da, DNA'nın meydana
gelmesi hakkında şu itirafı yapmak zorunda kalır:
Bir proteinin ve çekirdek asitinin (DNA-RNA) oluşma
ihtimali tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır. Hatta
belirli bir protein zincirinin ortaya çıkma ihtimali astronomik
denecek kadar azdır.133

Evrim teorisi, moleküler düzeyde gerçekleştiği iddia
edilen evrimsel oluşumlardan hiçbirisini ispatlayabilmiş
değildir. Bilimin ilerlemesi bu sorulara cevap üretmek
bir yana, soruları daha da kompleks ve içinden çıkılamaz
hale getirmekte ve yaratılışı doğrulamaktadır.
Ama evrimciler, yaratılışı kabul etmemek için kendilerini
şartlandırmışlardır ve bu durumda imkansıza inanmaktan
başka seçenekleri yoktur. Avustralyalı ünlü moleküler
biyolog Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis
(Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) adlı kitabında bu durumu
şöyle anlatır:
Yüksek organizmaların genetik programlarının yapısı,
milyarlarca bit (bilgisayar birimi) bilgiye ya da 1.000
ciltlik küçük bir kütüphanenin içindeki tüm harflerin
dizilimine eşdeğerdir. Bu denli kompleks organizmaları
oluşturan trilyonlarca hücrenin gelişimini belirleyen,
emreden ve kontrol eden sayısız kompleks işlevin tamamen
rastlantıya dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu iddia
etmek ise, insan aklına yönelik bir saldırıdır. Ama
bir Darwinist, bu düşünceyi en ufak bir şüphe belirtisi
bile göstermeden kabul eder!134
Dobzhansky, Theodosius
Dobzhansky Theodosius |
|