|
- E -
E-Coli bakterisi
Şimdiye kadar doğal seleksiyon ve mutasyon mekanizmaları
sonucunda evrim geçiren hiçbir canlı yoktur. Buna karşılık
evrimci biyologlar kimi zaman "doğal seleksiyon ve mutasyon
mekanizmalarının evrimleştirici etkisini gözlemleyemiyoruz,
çünkü bu mekanizmalar ancak çok uzun zaman içinde etkili
olur" gibi bir açıklama öne sürerler. Oysa bu da hiçbir
bilimsel temeli olmayan bir avuntudan başka bir şey
değildir. Çünkü meyve sinekleri ya da bakteriler gibi
yaşam süreleri çok kısa olan ve dolayısıyla tek bir
bilim adamının binlerce neslini gözlemleyebildiği canlılarda
da hiçbir "evrim" gözlemlenmemektedir. Pierre-Paul Grassé,
bakterilerin evrimi geçersiz kılan değişmezliği hakkında
da şunları söyler:

Evrimciler tarafından
evrimi kanıtlamak ve sözde mekanizmalarını keşfetmek
için örnek olarak seçilen E-coli bakterisi, beklentilerin
aksine bir milyar yıldır hiçbir değişime uğramamıştır. |
Bakteriler... çok sayıda üremeleri nedeniyle, en çok
mutant (mutasyon geçirmiş canlı) ortaya çıkaran canlılardır.
Ancak bakteriler... kendi türlerine çok büyük bir sadakat
gösterirler. Escherichia coli bakterisinin mutantları
çok dikkatli bir biçimde incelenmiştir ve bu konuda
çok iyi bir örnektir. Okuyucular da kabul edecektir
ki, evrimi kanıtlamak ve mekanizmalarını keşfetmek için
örnek olarak seçilen bu canlının bir milyar yıldır hiçbir
değişime uğramamış olması son derece şaşırtıcıdır. Eğer
evrimsel bir değişim meydana getirmiyorlarsa, bu canlıların
geçirdikleri bunca mutasyonun ne anlamı vardır? Sonuçta,
bakterilerin ve virüslerin geçirdikle ri mutasyonel
değişimlerin, belirli bir genetik ortalamanın etrafında
dönüp dolaşan kalıtsal dalgalanmalardan başka bir şey
oluşturmadıkları ortaya çıkmaktadır; biraz sağa, biraz
sola dalgalanma olmakta, ama nihai bir evrimsel değişim
yaşanmamaktadır. Hamamböcekleri de, ilk ortaya çıktıkları
Permiyen devrinden bu yana en az Drosophila kadar çok
mutasyon geçirmişler, ama hiçbir değişim yaşamamışlardır.143
Kısacası, canlıların evrim geçirmiş olmaları mümkün
değildir, çünkü doğada onları evrimleştirebilecek bir
mekanizma yoktur. Nitekim fosil kayıtlarına baktığımızda
da, bir evrim süreci ile değil, aksine evrime tümüyle
ters bir tablo ile karşılaşırız.
Elolulavis
Elolulavis, Archæopteryx'le ilgili evrimci iddiaları
çürüten ve kuşlarla dinozorların arasında evrimsel bir
bağ olmadığını gösteren fosillerden biridir. Archæopteryx'ten
30 milyon yıl daha yaşlı olan Elolulavis'in kanat yapısının
aynısı, günümüzde yavaş bir şekilde uçan kuşlarda görülmektedir.
Bu özellik, kuşun manevra kabiliyetini önemli ölçüde
artırmakta, kalkarken ve konarken kuşa ek kontrol olanağı
sağlamaktadır. Bunun anlamı, Archæopteryx'ten 30 milyon
yıl daha yaşlı sayılan bir kuşun, çok "profesyonel"
bir biçimde uçabildiğidir.144
Bu bilgi, Archæopteryx veya ona benzeyen diğer kuşların
birer ara geçiş formu olmadıklarını ispatlamıştır.
Eldredge, Niles
Ünlü evrimci paleontolog Niles Eldredge, 1970'lerin
başında ortaya çıkan "kesintiye uğratılmış denge" (punctuated
equilibrium) adı verilen neo-Darwinist modelin, diğer
bir deyişle "sıçramalı evrim" modelinin savunucularının
başında gelir. (bkz. Kesintiye
uğratılmış denge (punctuated equilibrium)) Bu teoriye
göre evrim kademeli küçük değişikliklerle değil, ani
ve büyük değişikliklerle oluşmaktadır. Evrimin temel
iddiasına ters düşen böyle bir açıklama yapılmasındaki
sebep ise, canlı türlerinin yeryüzü katmanlarında bugünkü
mükemmel halleriyle, aniden ortaya çıkmış olmalarıdır.
Bu yüzden Niles Eldredge, kendisi ile aynı görüşü paylaşan
Stephen Jay Gould ile birlikte evrimin kademeli küçük
değişikliklerle değil, ani ve büyük değişikliklerle
oluştuğu iddiasında bulundular. Bu model de aslında
tamamen hayal ürünü bir iddiayı yansıtmaktaydı.
Ayrıca bu teori, 1930'larda Avrupalı paleontolog Otto
Schindewolf tarafından ortaya atılmış olan "Hopeful
Monster" (Umulan Canavar) teorisinin değişik bir haliydi.
Bu teoriye göre ilk kuş tesadüfen meydana gelen dev
değişiklikle bir sürüngen yumurtasından çıkmış, bazı
kara hayvanları ise geçirdikleri ani ve kapsamlı bir
değişiklikle birdenbire dev balinalara dönüşmüş olabilirlerdi.
Bu teori çok kısa zamanda terk edildi.
Niles Eldredge ve S. J. Gould da teorilerine "bilimsel"
bir kimlik kazandırabilmek için, "ani evrimsel sıçrayış"lar
için bir tür mekanizma geliştirmeye çalıştılar. Fakat
bu iddiadaki çelişkiler teorinin sahiplerini de kısa
bir zaman içinde düşündürmeye başladı. Niles Eldredge
"canlıların evrimle ilerlemesi" fikrinin mantıksal olarak
hatalı olduğunu şu ifadelerle dile getiriyordu:
Gerçekten de bitki ve hayvan türleri büyüğe ve komplekse
doğru gelişerek kendilerini daha iyi ve güzel mi yapmış
olurlar? Eğer böyleyse sünger gibi basit ve değişmemiş
hayat formlarını evrimsel başarısızlıklar olarak mı
kabul etmeliyiz?... "İlerleme kaçınılmazdır" şeklindeki
evrimsel sloganın yerine "neden maymun başarılı" sloganı
konulmalıdır.145
Embriyoloji
Üstte, Haeckel'in insan
embriyosunun balık embriyosuyla benzerlik gösterdiğini
ispatlamak için çizdiği sahte resim yer alıyor.
Gerçek insan embriyosuyla karşılaştırıldığında
organların büyük bölümünün kasıtlı olarak çıkarılmış
olduğu görülüyor. |
Canlıların döllenmeyle oluşan zigot evresinden (döllenmiş
yumurta halinden) erişkin bir canlı oluncaya kadar geçirdiği
gelişim aşamalarını inceleyen bilim dalıdır. Fakat embriyoloji
kavramı, daha çok hayvan embriyolarının gelişimini inceleyen
biyoloji dalı olarak kullanılır.
18. yüzyıla kadar embriyoloji, bilgiden çok spekülasyona
dayanıyordu. Bunun nedeni, genetik biliminin henüz keşfedilmemesi
ve hücrenin daha tanınmamasıydı. O dönemde genel olarak
teori şöyle kabul ediliyordu: Başlangıçta hayvanın tümü
bütün organlarıyla bir minyatür halindeydi ve bunun
sadece bir çiçek gibi açılmaya ihtiyacı vardı. Birçok
natüralist bu başlangıç halinin kadının üreme hücresi
olan yumurtada bulunması gerektiğini savundular. Fakat
mikroskobun erkek üreme hücresi olan spermi ortaya çıkarmasından
sonra, bir kısım bilim adamları 1677'de dölü spermin
taşıdığı hipotezini geliştirdiler.
Çok önceleri Aristo tarafından da ortaya atılan bu
teori, bireyin özelleşmiş yapılarının, yumurtada önceden
özelleşmemiş olanlardan kademe kademe geliştiğini öne
sürmekteydi.146 Bundan sonra da embriyoloji
alanında yapılan çalışmalar daha çok evrime delil olarak
öne sürüldü. Fakat yapılan çizimlerin ve yorumların
bir sahtekarlık olduğunun anlaşılması ile günümüzde
durum tersine dönmüştür ve embriyolojik incelemeler
de canlıların birbirine uyumlu olarak mükemmel bir sistemle
yaratıldıklarını göstermektedir. (bkz. Rekapitülasyon;
Embriyolojik evrim)
Embriyolojik Evrim
Embriyolojik gelişme, memeli bir canlının anne karnında
gösterdiği gelişim sürecini ifade eder. Canlılardaki
embriyolojik gelişimin evrimin kanıtı olduğu iddiası
ise evrimci literatürde "Rekapitülasyon teorisi" olarak
adlandırılır. (bkz. Rekapitülasyon
teorisi) Bugün birtakım evrimci yayınlarda ve bazı
ders kitaplarında, çok önceden bilim literatüründen
çıkarılmış olan "Rekapitülasyon" teorisi, bilimsel bir
gerçek gibi gösterilmeye çalışılmaktadır.
Rekapitülasyon terimi, evrimci biyolog Ernst Haeckel'in
19. yüzyılın sonlarında ortaya attığı "Bireyoluş Soyoluşun
Tekrarıdır" (Ontogeny Recapitulates Phylogeny) teorisinin
kısa bir ifade biçimidir. Embriyolojik rekapitülasyon
teorisini ortaya atan Ernst Haeckel, hayali teorisini
desteklemek için çizim sahtekarlıklarına başvurmuştur.
(bkz. Haeckel, Ernst)
Kendilerini evrim teorisini savunmaya şartlandırmış
olan bir kısım çevreler ise bu sahte çizimleri öne sürerek
"embriyolojik evrim" olduğu izlenimi vermeye çalışırlar.
Haeckel tarafından öne sürülen bu teoriye göre, canlı
embriyoları gelişim süreçleri sırasında, canlılardaki
evrimsel süreci tekrarlıyorlardı. Örneğin insan embriyosu,
anne karnındaki gelişimi sırasında önce balık sonra
sürüngen özellikleri gösteriyor, en son olarak da insana
dönüşüyordu.
Son yıllarda yapılan gözlemler,
farklı canlıların embriyolarının hiç de Haeckel'in
gösterdiği gibi benzer olmadıklarını ortaya koymuştur.
Üstteki memeli, sürüngen ve yarasa embriyoları
arasındaki farklılık, bunun açık bir örneğidir. |
Oysa ilerleyen yıllarda bu teorinin tamamen hayal ürünü
bir senaryo olduğu ortaya çıkmıştır. İnsan embriyosunun
ilk dönemlerinde ortaya çıktığı iddia edilen sözde "solungaçların",
gerçekte insanın orta kulak kanalının, paratiroidlerinin
ve timüs bezlerinin başlangıcı olduğu anlaşılmıştır.
Embriyonun "yumurta sarısı kesesi"ne benzetilen kısmının
da gerçekte bebek için kan üreten bir kese olduğu ortaya
çıkmıştır. Haeckel'in ve onu izleyenlerin "kuyruk" olarak
tanımladıkları kısım ise, insanın omurga kemiğidir ve
sadece bacaklardan daha önce ortaya çıktığı için "kuyruk"
gibi gözükmektedir.
Bunlar bilim dünyasında herkesin bildiği gerçeklerdir.
Evrimciler de bunu kabul ederler. Neo-Darwinizm'in kurucularından
George Gaylord Simpson, "Haeckel evrimsel gelişimi yanlış
bir şekilde ortaya koydu. Bugün canlıların embriyolojik
gelişimlerinin geçmişlerini yansıtmadığı artık kesin
olarak biliniyor" diye yazmaktadır.147
Konunun daha da ilginç bir başka yönü ise, Ernst Haeckel'in
ortaya attığı Rekapitülasyon teorisini desteklemek için
yaptığı çizim sahtekarlıkları hakkında şunları söylemesidir:
Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış
ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum
şudur ki; suçlu durumda yan yana bulunduğumuz yüzlerce
arkadaş, birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır
ki, onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında,
tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış
sahtekarlıklar, kesin olmayan bilgiler, az çok tahrif
edilmiş şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller
bulunuyor.148
Embriyolojik Rekapitülasyon
(bkz. Bireyoluş
Soyoluşun Tekrarıdır teorisi)
Endosimbiosis Tezi
Bu tez, 1970 yılında Lynn Margulis tarafından ortaya
atılmıştır. Margulis, bakteri hücrelerinin ortak ve
asalak yaşamları sonucunda bitki ve hayvan hücrelerine
dönüştüklerini iddia etmiştir. Bu teze göre bitki hücreleri,
bir bakteri hücresinin bir başka fotosentetik bakteriyi
yutmasıyla ortaya çıkmıştır. Fotosentetik bakteri ana
hücrenin içerisinde sözde evrimleşerek kloroplast haline
gelmiştir. Son olarak ana hücrede, her nasıl olduysa,
çekirdek, golgi cisimciği, endoplazmik retikulum ve
ribozomlar gibi son derece kompleks yapılara sahip organeller
evrimleşmiştir. Böylece bitki hücreleri oluşmuştur.
Bu tez, hayal ürünü olan bir senaryodan başka bir şey
değildir. Nitekim, konu hakkında otorite sayılan pek
çok bilim adamı tarafından da çok yönlü olarak eleştirilmiştir:
Bu bilim adamlarına örnek olarak D. Lloyd 149 , Gray ve Doolittle 150, Raff ve Mahler
verilebilir.
Endosimbiosis tezinin dayandırıldığı özellik, hücre
içerisindeki kloroplastların ana hücredeki DNA'dan ayrı
olarak kendi DNA'larını içermesidir. Bu özellikten yola
çıkarak bir zamanlar mitokondri ve kloroplastların bağımsız
hücreler oldukları ileri sürülür. Ne var ki kloroplastlar
detaylı olarak incelendiğinde, bu iddianın tutarsızlığı
ortaya çıkmaktadır.
Endosimbiosis tezini geçersiz kılan noktalar şunlardır:
1) Eğer kloroplastlar iddia edildiği gibi geçmişte
bağımsız hücreler iken büyük bir hücre tarafından yutulmuş
olsalardı, bunun tek bir sonucu olurdu; o da, bunların
ana hücre tarafından sindirilmesi ve besin olarak kullanılmasıdır.
Çünkü söz konusu ana hücrenin dışarıdan besin yerine
yanlışlıkla bu hücreleri aldığını varsaysak bile, ana
hücre sindirim enzimleriyle bu hücreleri sindirirdi.
Tabii bu durumu bazı evrimciler "sindirim enzimleri
yok olmuştu" diyerek geçiştirebilirler. Ama bu, açık
bir çelişkidir. Çünkü eğer sindirim enzimleri yok olmuş
olsaydı, bu kez ana hücrenin beslenemediği için ölmesi
gerekirdi.
2) Yine, tüm imkansızlıkların gerçekleştiğini ve kloroplastın
atası olduğu iddia edilen hücrelerin, ana hücre tarafından
yutulduğunu varsayalım. Bu kez karşımıza başka bir problem
çıkar: Hücre içerisindeki bütün organellerin planı DNA'da
şifre olarak bulunmaktadır. Eğer ana hücre yuttuğu diğer
hücreleri organel olarak kullanacaksa, onlara ait bilgiyi
de DNA'sında şifre olarak önceden bulunduruyor olması
gerekirdi. Hatta yutulan hücrelerin DNA'ları da ana
hücreye ait bilgilere sahip olmalıydı. Böyle bir şey
ise elbette imkansızdır; hiçbir canlı kendisinde bulunmayan
bir organın genetik bilgisini taşımaz. Ana hücrenin
DNA'sıyla, yutulan hücrelerin DNA'larının birbirlerine
sonradan "uyum sağlamaları" da mümkün değildir.
3) Hücre içinde çok büyük bir uyum vardır. Kloroplastlar
ait oldukları hücreden bağımsız hareket etmez. Kloroplastlar
protein sentezlemede ana DNA'ya bağımlı olmalarının
yanında çoğalma kararını da kendileri almaz. Bir hücrede
bulunan kloroplastların ve mitokondrilerin sayıları
birden fazladır. Tıpkı diğer organellerin yaptığı gibi
bunların sayıları hücrenin aktivitesine göre artar ya
da azalır. Bu organellerin kendi bünyelerinde ayrıca
bir DNA bulunmasının özellikle çoğalmalarında çok büyük
faydası vardır. Hücre bölünürken, çok sayıdaki kloroplast
da ayrıca ikiye bölünerek sayılarını 2'ye katladıkları
için, hücre bölünmesi daha kısa sürede ve seri olarak
gerçekleşir.
4) Kloroplastlar bitki hücresi için son derece hayati
önemi olan güç jeneratörleridir. Eğer bu organeller
enerji üretemezlerse, hücrenin pek çok fonksiyonu işleyemez.
Bu da canlının yaşayamaması demektir. Hücre için bu
derece önemli olan bu fonksiyonlar kloroplastlarda sentezlenen
proteinlerle gerçekleştirilir. Ancak kloroplastların
bu proteinleri sentezlemek için kendi DNA'ları yeterli
değildir. Proteinlerin büyük çoğunluğu hücredeki ana
DNA kullanılarak sentezlenir.151
Böyle bir uyumun deneme-yanılma metoduyla elde edilmesi
ise kesinlikle imkansızdır. Bir DNA molekülünün üzerinde
meydana gelebilecek herhangi bir değişiklik kesinlikle
canlıya yeni bir özellik kazandırmaz, aksine sonuç zararlı
olur. Mahlon B. Hoagland, "Hayatın Kökleri" adlı kitabında
bu durumu şu sözleriyle açıklamaktadır:
Hatırlayacaksınız, hemen hemen her zaman bir organizmanın
DNA'sında bir değişikliğin olması onun için zararlıdır;
başka bir deyişle yaşamını sürdürebilme kapasitesinde
azalmaya yol açar. Bir benzetme yapalım: Shakespeare'in
oyunlarına rastgele eklenen cümlelerin onları daha iyi
yapması pek olası değildir... Temelinde DNA değişiklikleri
ister mutasyonla, ister bizim dışarıdan bilerek eklediğimiz
yabancı genlerle olsun, yaşamı sürdürebilme ihtimali
azaltma özelliklerinden dolayı zararlıdır.152
Evrimcilerin öne sürdükleri iddialar bilimsel deneylere
ve bu deneylerin sonuçlarına dayanılarak ortaya atılmamıştır.
Çünkü bir bakterinin başka bir bakteriyi yutması gibi
bir olgu hiçbir şekilde gözlenmemiştir. Moleküler biyolog
Whitfield, bu durumu şöyle ifade etmektedir:
Prokaryotik endosimbiosis (yutma) belki de tüm endosimbiotik
teorinin dayandığı hücresel mekanizmadır. Eğer bir prokaryot
bir diğerini içine alamaz ise, endosimbiosisin nasıl
kurulduğunu tahmin etmek güçtür. Maalasef, endosimbiosis
teorisi için hiçbir modern örnek yoktur.153
Amerikalı biyolog L. R. Croft ise bu konuda şu yorumu
yapar:
Bir bakterinin başka bir bakteriyi yutması hiçbir şekilde
gözlemlenmemişken, böyle bir iddiada bulunmak hiçbir
şekilde bilimsel değildir. Kaldı ki kloroplast, ribozom,
mitokondri, lizozom gibi organeller hücre dışına alınarak
birbirlerinden ayrıldıklarında yaşayamamaktadır.154
Endüstri melanizmi
Doğal seleksiyon ile doğada var olmayan bir canlı türü ortaya çıkamaz, doğal seleksiyon vasıtasıyla sadece canlı türlerindeki sakat ya da zayıf olan bireyler ayıklanır. Sanayi devrimi kelebeklerinin durumu bu konuda iyi bir örnektir. Sanayi devrimi ile birlikte ağaçların renkleri koyulaşmıştır. Dolayısıyla bu ağaçlarda yaşayan kelebeklerden açık renkli olanlar kuşlar için daha kolay görünür hale gelmiş ve sayıları azalmıştır. Koyu renkliler ise sayıca artış göstermişlerdir. Elbette ki bu bir evrim değildir. Yeni bir tür oluşmamış, sadece kelebeklerin nüfus oranı değişmiştir. |
18. ve 19. yüzyıllarda önce İngiltere'de daha sonra
da diğer Batı Avrupa ülkeleri ve Amerika'da endüstri
alanında büyük bir değişim yaşandı. Özellikle İngiltere'de
yaşanan endüstri devrimi sonrasındaki hava kirliliği
sebebiyle bir kısım canlı popülasyonlarında renk farklılıkları
gözlenmişti. Endüstri melanizmi de buradan yola çıkarak
hayvanların daha iyi kamufle olmalarını sağlayan renk
değişikliklerini ifade etmektedir.
Evrimciler, hayvanlarda görülen bu renk farklılıklarını
"ortam şartlarının ve doğal seleksiyonun neden olduğu
evrim" olayı olarak açıklamaya çalışırlar. Gerçekte
bu durum, gözlemlerin tamamen yanlış yorumlanmasından
kaynaklanmaktadır.
Bu durum bir evrimci kaynakta şöyle ifade edilir:
Bu yönlendirilmiş seçime çağımızdaki en çarpıcı örnek,
Oxford Üniversitesi'nden FORD ve KETTLEWEL adlı iki
araştırmacının gösterdiği koruma renklerinin evrimidir.
İngiltere'nin çok sayıda fabrika bacası bulunan bölgelerinde
yaşayan bir çeşit kelebeğin diğer bölgelerdekine göre
daha koyu renkli olduğunu bulmuşlardır. Bu bölgelerden
daha önce toplanan (sanayileşme çağından önce) örneklerin
açık renkli olduğu koleksiyonlardan bilinmektedir. Açık
olanlar sanayi bölgelerinin dışında ağaçların gövdelerinin
dışında bulunan beyaz ve açık renkli likenlerin üzerinde
yaşadıkları için çevreye iyi bir uyum yapmışlar ve bunları
avlayan kuşların bakışlarından kurtulmuşlardır. Sanayileşmiş
bölgelerde, bacalardan çıkan kurum, bu likenleri koyulaştırdığı
için beyaz renkli kelebekler belirgin olarak görünmeye
başlamışlardır. Buna karşın, koyu renkliler daha iyi
uyum yapmışlardır. Kuşlar, beyaz renkli olanları avladıkları
için, koyu renkli olanlar yaşam üstünlüğü kazanmaya
başlamış ve bunların içerdikleri genotip, popülasyonda
artmaya başlamıştır. Bugün İngiltere'de hava kirliliği
temizlenmiş olan bölgelerde beyaz formların tekrar başat
duruma geçtiği görülmektedir.155

İngiltere'deki endüstri
devrimi kelebekleri örneği, doğal seleksiyonla
evrimleşmenin en önemli delili olarak gösterilir.
Oysa ortada hiçbir şekilde evrimleşme yoktur.
Çünkü yeni bir kelebek türü ortaya çıkmamıştır.
Üstte soldaki resimde endüstri devrimi öncesi,
sağda ise endüstri devrimi sonrası ağaçlar ve
üzerindeki kelebekler görülmektedir. |
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, İngiltere'deki
endüstri devriminin başlamasından önce yakalanmış bir
"siyah" renkli kelebek çeşidinin önceden de bulunmasıdır.
Endüstri devriminden yıllarca önce de İngiltere'de bu
kelebek türü zaten mevcuttur. Hava kirliliğinin meydana
getirdiği değişme daha önce fazla miktarda mevcut beyaz
formun düşmanları tarafından görülme ihtimalini artırmıştır.
Sonuçta bu formda bir azalma, renkli olanlarda ise artma
meydana geldi. (Bkz. Sanayi
devrimi kelebekleri)
Açıkça anlaşılmaktadır ki bu değişiklik kelebeğin renginde
değil, sayısındadır Bu durum ise hiçbir zaman evrime
delil olarak öne sürülemez. Zaten türlerin orijinal
olarak yaratılışını savunanlar bunu kabul etmektedirler.
Üstelik değişme renk üzerinde (mutasyon) bile olsa,
yine evrime delil olarak gösterilemez. Çünkü kelebek
yine kelebek olarak kalmakta, başka bir türe dönüşmemektedir.
Evrim için gereken şey, bir türün diğer bir türe değiştiğini
bilimsel olarak ispat etmektir. Bu ise, bir evrim değil,
tam aksine normal bir varyasyondur. Doğal seleksiyon
yalnızca çevre değişmeleri sonucunda canlı türlerini
yok olmaktan korumaya vesile olan bir mekanizmadır. (bkz. Varyasyon)
Varyasyon ve doğal seleksiyon olayları, Darwin'in düşündüğü
tarzda evrimi açıklamamakta, aksine yaratılışın öngördüğü
ve işlemekte olan bir korunma prensibine harikulade
bir örnek olmaktadır. Diğer bir deyişle, Allah her çeşit
canlıyı, varlığını sürdüreceği sistem ile yaratmıştır.
Organizmanın genetik sistemi, özelliklerini (belirli
sınırlarda) çevredeki değişmelere göre ayarlama fonksiyonuna
da sahip olabilmektedir. Aksi takdirde, iklim, besin
kaynağı gibi şeylerde küçük bir değişme o canlının sonu
olabilir.
Sonuç olarak çevrenin ve iklimin ani değişmesi vb.
nedenlerle nesli tükenmiş canlılara rastlamak mümkündür.
(Mamutlar, dinozorlar, uçan sürüngenler, dişli kuşlar
gibi.) Bu türler çevre şartlarının türün yaratılışında
sahip olduğu genetik potansiyel sınırının dışına çıkması
üzerine ortama uyamayıp yok olmuşlardır. Fakat bunların
bir başka türe dönüştüklerine dair hiçbir bilimsel delil
bulunmamaktadır.
Entropi Kanunu
(bkz. Termodinamiğin
İkinci Kanunu)
Eohippus

Atın sözde atası olduğu iddia edilen Eohippus ile aynı katmanda günümüzde yaşayan at cinslerinin de fosilleri bulunmuştur. |
Evrimciler, at fosillerini küçükten büyüğe doğru dizerek
sıralamalar oluşturmuşlardır. Atın sözde evrimi ile
ilgili öne sürülen bu soyağaçları hakkında evrimciler
arasında bir görüş birliği yoktur. Tek ortak nokta,
55 milyon yıl önceki Eosen devrinde yaşamış Eohippus
(Hyracotherium) adlı köpek benzeri bir canlının, atın
ilk atası olduğuna inanılmasıdır. Oysa atın milyonlarca
yıl önce yok olmuş atası olarak sunulan Eohippus, halen
Afrika'da yaşayan ve atla hiçbir ilgisi ve benzerliği
olmayan Hyrax isimli hayvanın hemen hemen aynısıdır.156
Atın evrimi iddiasının tutarsızlığı, her geçen gün
ortaya çıkan yeni fosil bulgularıyla daha açık olarak
anlaşılmaktadır. Eohippus ile aynı katmanda günümüzde
yaşayan at cinslerinin de (Equus nevadensis ve Equus
occidentalis) fosillerinin bulunduğu tespit edilmiştir.157
Bu, günümüzdeki at ile onun sözde atasının aynı zamanda
yaşadığını göstermektedir ki, atın evrimi denen sürecin
hiçbir zaman yaşanmadığının kanıtıdır.
Evrimci yazar Gordon R. Taylor, D arwinizm'in açıklayamadığı
konuları ele alan The Great Evolution Mystery (Evrimin
Büyük Sırrı) adlı kitabında at serileri efsanesinin
aslını şöyle anlatır:
Darwinizm'in belki de en ciddi zaafiyeti, paleontologların
büyük evrimsel değişiklikleri gösterecek olan akrabalık
ilişkilerini ve canlı sıralamalarını ortaya koyamamalarıdır...
At serisi genellikle bu konuda çözüme kavuşturulmuş
olan yegane örnek gibi gösterilir. Ama gerçek şudur
ki, Eohippus'tan Equus'a kadar uzanan sıralama çok tutarsızdır.
Bu sıralamanın, giderek artan bir vücut büyüklüğünü
gösterdiği iddia edilir, ama aslında sıralamanın ileriki
aşamalarına konan canlıların bazıları (sıralamanın en
başında yer alan) Eohippus'tan daha büyük değil, daha
küçüktürler. Farklı kaynaklardan gelen türlerin biraraya
getirilip ikna edici bir görüntüye sahip olan bir sıralamada
arka arkaya dizilmeleri mümkündür, ama tarihte gerçekten
bu sıralama içinde birbirlerine izlediklerini gösteren
hiçbir kanıt yoktur.158
Tüm bu gerçekler, evrimin en sağlam delillerinden birisi
olarak sunulan atın evrimi şemalarının hiçbir geçerliliği
olmayan hayali sıralamalar olduklarını ortaya koymaktadır.
Diğer türler gibi atlar da, evrimsel bir ataya sahip
olmadan var olmuşlardır. (bkz. Atın
kökeni)
Eusthenopteron foordi
Cœlecanth balığının canlısının yakalanmasıyla bunun
bir ara geçiş formu olmadığını gören evrimciler, bu
sefer Eusthenopteron foordi balığını ara geçiş formu
olarak tanıttılar. (bkz. Cœlecanth)
Geç Devonyen devre ait
Kanada'da bulunan bir Eusthenopteron foordi fosili. |
Evrimciler, kuyruklu su kurbağasının Eusthenopteron
foordi'den türediğini öne sürmüşlerdir. Fakat Eusthenopteronlar
ile kuyruklu su kurbağası arasındaki anatomik karşılaştırmalar,
bunların aralarında derin farklılıklar olduğunu göstermiştir.
Bu da, bu iki tür arasında bir ara geçiş formu daha
bulunmasını gerektirmiştir. Ama bir balık olan Eusthenopteron
ile kuyruklu su kurbağası Icthyostega arasındaki bu
teorik ara geçiş formuna dair hiçbir iskelet bulunamamıştır.
Eusthenopteron normal bir balıktır ve kuyruklu su kurbağasına
birçok yönden benzemez. Maria Genevieve Lavanant, Eusthenopteron'un
bu özelliğine şöyle değinir:
Yakın bir geçmişte tartışma yeniden açıldı. Yüzgeçlerin
daha ayrıntılı incelenmesi, Eusthenopteron'un yüzgeçlerinin,
bütün balıklarda bulunan yüzgecin bir benzeri olduğunu
ortaya koydu.159
Evrim mekanizmaları
Kurbağaların kökeninde
de bir "evrim" süreci yoktur. Bilinen en eski
kurbağalar, balıklardan tamamen farklı ve kendilerine
has yapılarıyla ortaya çıkmıştır. Dominik Cumhuriyeti'nde
bulunan yandaki amber içindeki kurbağa fosili
ile yaşayan örnekleri arasında fark yoktur. |
Bugün evrim teorisi olarak tanımladığımız neo-Darwinist
model, evrimi gerçekleştiren iki temel mekanizma öne
sürer: "Doğal seleksiyon" ve "mutasyon". Teorinin temel
iddiasına göre; doğal seleksiyon ve mutasyon birbirlerini
tamamlayan iki mekanizmadır. Evrimsel değişikliklerin
kaynağı da, canlıların genetik yapısında meydana gelen
rastgele mutasyonlardır. Yine teorinin iddiasına göre
mutasyonların sebep olduğu özellikler, doğal seleksiyon
mekanizması aracılığıyla seçilir ve böylece canlılar
evrimleşirler.
Ancak öne sürülen bu mekanizmaların gerçekte hiçbir
evrimleştirici gücü yoktur ve evrimcilerin iddia ettiği
gibi yeni bir tür oluşturmaları da söz konusu değildir.
(bkz. Doğal
seleksiyon; Mutasyon)
Evrimsel soyağacı
(bkz. Hayat
ağacı; İnsanın
Hayali Soyağacı)
Evrim teorisi
Pek çok insan evrim teorisini, Charles Darwin tarafından
ortaya atılan, sağlam bilimsel delillere, gözlemlere
ve deneylere dayalı bir teori zanneder. Oysa evrim teorisinin
ilk fikir babası Darwin olmadığı gibi, teorinin kaynağı
da bilimsel deliller değildir.
Mezopotamya'da putperest dinlerin hakimiyetinin bulunduğu
bir dönemde, canlılığın ve evrenin kökeni hakkında birçok
batıl inanç ve efsane yaygındı; bunlardan biri de "evrim"
inancıydı. Sümerler'den kalan Enuma-İliş adlı yazıtta
anlatıldığına göre, ilk başta bir su karmaşası vardı
ve bu su karmaşasının içerisinden birdenbire Lahau ve
Lahamu adlı tanrılar ortaya çıkmıştı. Bu batıl inanışa
göre, ibadet edilen bu putlar ilk önce kendi kendilerini
var etmişler, daha sonra da evrimleşerek diğer maddeleri
ve canlıları oluşturmuşlardı. Yani Sümer efsanelerine
göre canlılık, cansız su kaosundan birdenbire oluşmuş
ve evrimleşerek gelişmişti.
Eski Yunan materyalist
filozoflarından Demokritos da günümüz materyalistleri
gibi, maddenin ezeli olduğunu ve maddeden başka
bir varlık bulunmadığı yanılgısına sahipti. |
Evrim efsanesi, daha sonra bir başka putperest medeniyet
olan Eski Yunan'da hayat sahası buldu. Eski Yunan'ın
materyalist filozofları, maddeyi yegane varlık sayıyorlardı.
Sümerler'den miras kalan evrim efsanesine ise, canlıların
nasıl oluştuğunu açıklamak niyetiyle başvurdular. Böylece
materyalist felsefe ve evrim efsanesi Eski Yunan'da
birleşti, oradan da Roma kültürüne taşındı.
Evrim teorisinin savunduğu bütün canlıların ortak bir
ataya sahip oldukları düşüncesini, Fransız biyolog Comte
de Buffon, 18. yüzyılın ortasında ileri sürdü. (bkz.
Buffon Comte de)
Charles Darwin'in büyükbabası Erasmus Darwin Buffon'un
ortaya attığı fikri geliştirdi ve bugün "evrim teorisi"
dediğimiz düşüncenin ilk temel önermelerini ortaya koydu.
(bkz. Darwin, Erasmus)
Erasmus Darwin'den sonra Fransız doğa bilimci Jean
Baptiste Lamarck, 19. yüzyılın başında ilk kapsamlı
evrim teorisini ortaya attı. (bkz. Lamarck,
Jean
Baptiste) Lamarck, evrimin mekanizmasını "kazanılan
özelliklerin nesilden nesle aktarılması" olarak açıklıyordu.
Buna göre canlıların yaşamları sırasında uğradıkları
değişiklikler kalıcıydı ve yeni nesillere kalıtsal olarak
aktarılabiliyordu. Lamarck'ın teorisi ortaya atıldığı
dönemde büyük sükse yapmıştı, ama sonraları popülaritesini
hızla yitirdi. Lamarck'ın teorileri hakkında haklı kuşkulara
sahip olanlar araştırmalara başlamışlardı.
1870 yılında İngiliz biyolog Weismann, yaşam sırasında
kazanılmış olan özelliklerin bir sonraki nesle aktarılmasının
imkansız olduğunu ve böylece Lamarck'ın teorisinin yanlış
olduğunu ispatladı. Bu nedenle, bugün evrim teorisi
olarak bizlere ve tüm dünyaya empoze edilen öğreti,
kendini Lamarck'a dayandırmaz. Bugün tüm dünyada evrim
teorisi olarak bilinen Darwinizm'in doğuşu, Charles
Darwin'in 1859'da yayınladığı The Origin of Species
by Means of Natural Selection or the Preservation of
Favored Races in the Struggle for Life (Türlerin Kökeni,
Doğal Seleksiyon veya Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış
Irkların Korunması Yoluyla) isimli kitapla olmuştur.
Darwin, Lamarck'ın teorisindeki bazı açık mantık hatalarını
elemiş ve canlıların evrimini kalıtsal olarak açıklamak
yerine "doğal seleksiyon" tezini ortaya atmıştır.
Evrim teorisi canlıların yaratılmış oldukları gerçeğini reddeder,
doğal süreçlerin ve rastlantısal etkilerin ürünü olduklarını
savunur. Bu teoriye göre bütün canlılar birbirlerinden
türemişlerdir. Önceden var olan bir canlı türü, zamanla
bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya
çıkmışlardır. Dönüşüm yüz milyonlarca senelik uzun bir
zaman dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir.
Yaklaşık bir buçuk yüzyıldır kabul gören teori, bugün
paleontoloji, biyokimya, anatomi, biyofizik, genetik
gibi pek çok ana bilim dalında yapılan çalışmaların
sonuçlarıyla çelişmektedir.
Evrimsel boşluk
Evrim teorisinin hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı
halde, dünyanın dört bir yanında insanların çoğu evrimi
bilimsel bir gerçek sanırlar. Bu yanılgının en büyük
nedeni, medyanın evrim konusunda yaptığı sistemli telkin
ve propagandadır.
Medya devlerinin yaptıkları söz konusu haberlerde,
evrim teorisi bilinen herhangi bir matematik kanunu
kadar kesin bir gerçekmiş gibi bir üslup kullanılır.
Bunun en klasik örneği ise bulunan fosil kalıntıları
hakkında yapılır. Örneğin "Time dergisinin haberine
göre, evrim zincirindeki boşluğu tamamlayan çok önemli
bir fosil bulundu" ya da "Nature'ın haberine göre, bilim
adamları evrimin açıkta kalan son noktalarını da aydınlattılar"
gibi cümleler büyük puntolarla basılır. Oysa ortada
ispatlanmış olan hiçbir şey yoktur ki, "evrim zincirinin
son eksik halkası" bulunmuş olsun. Delil olarak öne
sürülenlerin tümü ise sahte delillerdir.
Öte yandan fosil kayıtlarında canlıların eksiksiz hallerine
ait milyonlarca fosil olmasına rağmen, evrimsel bir
gelişimi doğrulayacak hiçbir ara geçiş formu fosili
bulunmamaktadır. Amerikalı paleontolog R. Wesson da,
1991'de yayınlanan Beyond Natural Selection (Doğal Seleksiyonun
Ötesinde) adlı kitabında "fosil kayıtlarındaki boşlukların
gerçek ve olgusal" olduklarını şöyle açıklamaktadır:
Ne var ki, fosil kayıtlarındaki boşluklar gerçektir.
Herhangi bir (evrimsel) soyoluşumunu gösterecek kayıtların
yokluğu, son derece olgusaldır. Türler genellikle çok
uzun zaman dilimleri boyunca sabit kalırlar. Türler
ve özellikle cinsler hiçbir zaman yeni bir türe ya da
cinse doğru evrim göstermezler. Bunun yerine, bir tür
ya da cinsin bir diğeriyle yer değiştirdiği gözlenir.
Değişim ise çoğunlukla anidir.160
Bu durum, evrim teorisinin 140 yıldır öne sürdüğü "ara
form fosilleri bulunmuş değil, ama ileride bulunabilir"
argümanının artık geçerli olmadığını göstermektedir.
Fosil kayıtları canlılığın kökenini anlamak için yeterince
zengindir ve karşımıza somut bir tablo çıkarmaktadır:
Farklı canlı türleri, aralarında evrimsel "geçiş formları"
olmadan, yeryüzünde bir anda ve farklı yapılarıyla,
ayrı ayrı ortaya çıkmışlardır.
Evrimsel hümanizm
Darwin'in en önde gelen savunucularından biri olan
Julian Huxley, onun geliştirdiği biyolojik argümanı
felsefi bir zemine oturtmak için çalışmıştır. Ulaştığı
nokta ise, "evrimsel hümanizm" adı altında yeni bir
din kurmak olmuştur.
Bu dinin amacı "yeryüzündeki evrimsel sürecin maksimum
sonuca varmasını sağlamak" olacaktı. Bu, yalnızca güçlü
organizmaların daha çok yaşamasına ve daha çok üremelerine
çalışmakla sınırlı değildi. Ayrıca, insanoğlunun "kendinden
kaynaklanan yetenekleri"nin "en üst düzeyde gerçekleştirilmesi"
öngörülüyordu. Bir başka deyişle, insanoğlunun bugün
içinde bulunduğu fiziksel ve zihinsel aşamadan "daha
ileri aşamalara" sıçraması için çaba gösterilecekti.
"Hümanizm" teriminin tam tarifi ise, Huxley tarafından
şöyle yapılıyordu:
Ben "hümanist" kelimesini kullanırken, insanın, aynı
bir bitki ya da hayvan gibi doğal bir varlık olduğunu
kastediyorum. Yani insanın bedeni, zihni ve ruhu doğa
üstü bir güç tarafından yaratılmamış, aksine evrim süreci
sonunda oluşmuştur. Dolayısıyla insan, herhangi bir
doğa üstü gücün kontrolü ya da yol göstericiliğine değil,
sadece kendi varlığına ve kendi gücüne inanmalıdır.161
Huxley'in ortaya attığı ve insanoğlunun "kutsal" amacının
kendi evrimini hızlandırmak olduğunu öne süren bu düşünceler,
John Dewey adlı Amerikalı filozofu derinden etkiledi.
Dewey bu çizgiyi geliştirerek 1933 yılında "Dini Hümanizm"
akımını başlattı ve ünlü Hümanist Manifesto'yu yayınladı.
Manifesto'da vurgulanan temel düşünce, geleneksel "Teistik"
(İlahi) dinlerin ortadan kaldırılmasının zamanının artık
geldiği ve bunların yerine, insanoğlunun bilimsel ilerleme
ve sosyal işbirliğine dayalı yeni bir çağa girmek üzere
olduğuydu.
II. Dünya Savaşı'nda "bilimsel ilerleme" sonucunda
öldürülen 50 milyon insan, Hümanist Manifesto'da öngörülen
optimizmi derinden sarstı. Benzeri darbelerin ardından
Dewey'in yolunu izleyenler onun görüşlerini bir parça
revize etmek zorunda kaldılar ve 1973 yılında II. Hümanist
Manifesto'yu yayınladılar. Bu mesajda "bilimin bazen
insanlığa zarar da verebileceği" kabul ediliyor, ama
yine de temel düşünceden vazgeçilmiyordu: İnsan artık
kendi evrimini yönetebilirdi ve bunu da bilimle yapacaktı.
Şöyle deniyordu:
Bilimi akıllıca kullanarak, içinde yaşadığımız çevreyi
kontrol edebiliriz, fakirliği yenebilir, hastalıkları
ortadan kaldırabilir, yaşam süremizi uzatabilir, davranışlarımızı
belirgin bir biçimde değiştirebiliriz. Böylece insanoğlunun
evrim sürecini yönlendirebilir, yeni güç kaynakları
oluşturabilir ve insanlığın daha özgür ve anlamlı bir
yaşama kavuşması için gerekli fırsatları yaratabiliriz.162
Aslında her evrimci tarafından bilinçli ya da bilinçsiz
olarak benimsenen bu fikirler, "evrim dini"nin temel
inanışlarını ortaya koymaktadır. Önce hayali bir evrim
süreci kurgulanmakta ve bu sürecin herşeyi var eden
"yaratıcı" olduğu varsayılmakta, sonra bu sürecin insanı
kurtuluşa ulaştıracağı düşünülmekte ve en sonunda insanoğlunun
"kutsal" amacının da bu sürece hizmet etmek olduğuna
inanılmaktadır. Kısacası, evrim, hem Yaratıcı, hem kurtarıcı,
hem de kutsal bir amaçtır. Bir başka deyişle kendisine
tapınılan bir ilahtır.
Evrimsel
paganizm
İnsanların bir kısmı, kendilerine Allah'ın vahyetmiş
olduğu İlahi dinlere inanırlar. Diğerleri ise kendi
kendilerine ürettikleri ya da içinde yaşadıkları toplum
tarafından üretilmiş olan dinlere bağlanırlar; kimisi
totemlere tapınır, kimisi Güneş'e ibadet eder, kimisi
"uzaylılar"a yakarır. Bu ikinci grup, Allah'a ortak
koşan kimselerdir ve Batı literatüründe "pagan" olarak
isimlendirilirler.
Evrimciler de, evrim teorisini -ve aslında genel olarak
bilim kavramını- bir din olarak benimserler. Bu kimseler
kendi dinlerinin doğruluğunu somut verilerle ispat edilmiş
"bilimsel bir gerçek"miş gibi telkin etmektedirler.
Ve kendilerini dinler üstü somut bir gerçeğin temsilcisi
saymaktadırlar. Evrimci paganların bu aldatıcı iddiaları,
onları diğer dinlerin üzerinde hayali bir konuma yerleştirmektedir.
Buna göre, diğer dinler "subjektif inançlar"dır, ama
evrim "objektif gerçek"tir. Bu aldatmacanın verdiği
sahte otoriteyi kullanarak da, diğer dinleri kendilerine
tabi olmaya çağırmaktadırlar. Evrimci bir argümana göre,
diğer dinler, eğer evrimi ve onun doğurduğu kavramları
kabul ederlerse, evrime dayandırılan her türlü sosyo-politik
girişimi "ahlaki bir öğreti" olarak yaşamalarına izin
verilecektir. Neo-Darwinist akımın en önemli birkaç
isminden biri olan George Gaylord Simpson bunu şöyle
ifade eder:
Elbette dini olarak tanımlanan ve dini duygulara dayanan
ve hala varlıklarını koruyan bazı inanç sistemleri vardır.
Bunların evrimle uyuşmaları kesinlikle söz konusu değildir
ve dolayısıyla duygusal etkilerine rağmen, entelektüel
olarak savunulmaları mümkün değildir. Ancak duygusal
alanda kalmaları şartıyla, ben bunların evrimle birarada
var olabileceklerini savunuyorum. Bir başka deyişle,
evrim ve doğru din birbirleriyle uyuşabilirler.163
Bu, şu demektir: Evrim ve onun üzerinde gelişen "bilimsel"
öğretiler, diğer dinleri yargılama otoritesine sahiptirler.
Bu dinlerin hangilerinin ya da hangi yorumlarının "doğru
din" olarak kabul edileceğine karar vermek, evrimci
bilime düşecektir. Doğru din denen şey ise, gözlemlenebilen
evren hakkında hiçbir iddiası olmayan, sadece ve sadece
insanlar arasındaki ahlaki kıstasları belirtmekle yetinen
bir öğretidir. Gözlemlenebilen evren ile ilgili her
türlü alan -yani pozitif bilimler, ekonomi, siyaset,
hukuk vs.-ise, evrimci bilim anlayışı tarafından belirlenecektir.
Bu totaliter yaklaşım, kendi iman ettiği evrim teorisini
somut bir gerçek gibi toplumlara empoze ederken, bir
yandan da bilimsel çevreleri baskı altında tutar. Günümüz biyologlarının çoğu, söz konusu pagan dinine iman etmiş
durumdadırlar, ama bu inancı paylaşmayanlar olursa onların
da susturulması sağlanır. Bu sistem içinde evrim bir
tabuya dönüşür. Evrimi reddeden bilim adamları yükselme
imkanlarını yitirirler. Ünlü anatomi profesörü Thomas
Dwight, bu durumu entelektüel bir diktatörlük olarak
nitelendirerek şöyle der:
Evrim konusunda kurulmuş olan diktatörlük, meselenin
dışında olanların tahmin edemeyeceği kadar despot hale
gelmiştir. Sadece düşünce sistemimizi etkilemekle kalmıyor;
aynı zamanda terör çağlarını aratan bir baskıyı da sürdürüyor.
Acaba bilim dünyası liderlerinden kaç tanesi düşüncelerini
aynen açıklayabiliyorlar.164
Evrim zincirinin kayıp
halkası
(bkz. Evrimsel boşluk) |